Podcast

151 - Ödül mü, Lanet mi: Mükemmeliyetçilik

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Mükemmel olmak, her şeyi harika yapmak, her zaman en iyi, hep en başarılı olmak… Çok havalı duyuluyor, öyle değil mi? Peki bu, mükemmeliyetçi olmazsak başarılı olamayacağımız anlamına mı geliyor? 111 Hz’in bu bölümünde mükemmeliyetçiliğe yönelik sorular soruyor, bu arayışın artılarını ve eksilerini inceliyoruz.



Sunan: Barış Özcan

Hazırlayan: Kevser Yağcı Biçici

Ses Tasarım ve Kurgu: Metin Bozkurt

Yapımcı: Podbee Media






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.730 kelime · ~14 dk okuma

Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz. Bu

taraftakiler değil. Şu rafa bakmıştım zaten. Sağ taraftaki kutularda da yoktu. Sadece arkadakiler kaldı sanırım. Acaba aradığım şey onlardan birinde olabilir mi?

Aa, selam arkadaşlar. Hoş geldiniz. Derin bir araştırmanın tam ortasında yakaladınız beni. Geçen gün internette dolanırken karşıma çıkmıştı çok ilginç bir komple teorisi. Onun izini sürmek için ünlü yönetmen Stanley Kubrick'in devasa arşivine geldim bugün. Bu komple teorisine göre Amerika Birleşik Devletleri aslında Ay'a hiç gitmemiş.

Transkriptin tamamını oku

Hatta aya ilk kez ayak basılan o an diye izlediğimiz görüntüler de işte bir stüdyoda bir televizyon stüdyosunda Kubrick tarafından çekilmiş güya. NASA da bunun karşılığında Kubrick'e filmlerinde kullanması için özel kamera lenslerini vermiş. Eee favori yönetmenlerimden biri hakkında böyle ilginç bir iddia duyunca durur muyum? Gerçek olup olmadığını anlamak ve bir ipucu yakalamak için hemen kalktım buraya geldim.

Bu kutuda kapı fotoğrafları var. Yüzlerce farklı malikanenin kapısı. Hatta belki de binlerce. Yok artık. Eyes Wide Shut filmindeki o kısacık sahnenin çekileceği kapıyı bulmak için ne kadar detaylı bir ön hazırlık yapmış bu adam. Tek tek bakacak zamanım olsaydı keşke. Neyse. Bunu bırakıp şu üstteki kutuya göz atalım bir de.

Aslında bana kalsa bu kutuların hepsini günlerce incelerim ama buna ömrüm yeter mi bilmiyorum. Çünkü arkadaşlar Kubrick'in arşivi yalnızca bir değil 4-5 ayrı odadan oluşuyor ve toplamda bine yakın kutu var. Çektiği hatta çekemediği filmlere dair o kadar detaylı araştırmalar yapmış ki hayran olmamak elde değil. Her filme dair topladığı veriler, yaptığı yazışmalar, aldığı notlar, fotoğraflar falan filan. Daha neler neler. Bulabildiği her bir detayı toplamış. Sonra da hepsini kutulayıp böyle özenle saklamış. Hay aksi ya bak bu kutu biraz ağırmış ki. Bakalım bunda ne varmış? The Shining filminin...

Ya saçmalama, biz görmeden kim girebilir içeri? Işınlanacak değil ya. Ya duydum diyorum. Kendi kendine konuşan bir adam var içeride. Hayda, iyice sapıttın sen artık. Doğru söyle, bu aralar çok mu büyük bir günümüz yaşasak? Hayda, birileri geliyor ya. Şşş, buraları da bir toparlayamadık ama. Ya bir ses duyduğuma eminim. Ve hani bak, bomboş oda işte, kimse yok. E bu kutuları kim açtı o zaman? Bak, kesin içeride var birileri ya.

Neyse, biz yakalanmadan buradan kaçalım en iyisi. Huf, az kalsın yakalanıyorduk ya. Hayır, ne işim var burada deseler, anlatması da bir dert. Neyse, son anda kaçtık. Ama benim aklım kutularda kaldı. Açıkçası Kubrick'in arşivi büyüledi beni. Nasıl bu kadar derinlemesine, nasıl bu kadar tetis çalışmış, inanılır gibi değil.

Derinlemesine çalışma dediğim zaman aklınızda tam olarak ne canlandı bilmiyorum ama çok ciddi seviyede bir detaycılıktan bahsediyorum. Mesela The Shining filmindeki otelin nasıl görüneceğini tasarlayabilmek için ulaşabildiği bütün kış otellerinin dış cephe fotoğraflarını çektirmiş. Yine bu filmin atmosferini oluşturabilmek için o tarihe kadar yazılmış neredeyse bütün korku gerilim kitaplarını okumuş. O filmde, eğer izlemediyseniz mutlaka izlemenizi tavsiye ederim, kullanılan otel aslında İngiltere'deki bir stüdyoda yapılmış ama içi Amerika Birleşik Devletleri'ndeki bir ulusal parkta, dışı da yine başka bir dağda yer alan bir otelin dışı kullanılarak yapılmış. dışını başka bir otelde, içini başka bir otelde modellemiş ve çekimleri de başka bir ülkede gerçekleştirmiş. Ben her iki oteli de gezme şansını bulmuştum. Hatta bir tanesiyle dışıyla ilgili olanı bir videomda da kullanmıştım. İlgilenenler YouTube videosuna bakabilirler bu konuda. Ya bu adam gerçekten filmlerinin kusursuz olması için elinden gelen her şeyi yapmış yani. E amacına da ulaşmış. Sonuçta gelmiş geçmiş en iyi yönetmenlerden biri kendisi.

ve bu başarısını da o eşsiz mükemmelliyetçiliğine borçlu. Madem öyle, hadi gelin onun bu özelliğini anlamaya çalışalım birlikte. Bu sayede Kubrick filmlerini daha farklı bir gözle izleyebilir, hatta onu anlamaya çalışırken kendimizi bile daha iyi tanıyabiliriz. Mükemmeliyetçilik hakkında yapılmış pek çok tanıma ulaşabilmek mümkün. Zira oldukça merak edilen bir konu, uzun yıllardır tartışılan bir konu bu. İşte Alfred Adler de bu konuda çalışan önemli isimlerden biri. Mükemmeliyetçiliği, insanın doğuştan getirdiği eksiklik duygusunu aşmak ve daha iyi bir ben olmak için verdiği çaba olarak tanımlamış kendisi. Ve bu anlamda bir çabanın insanın gelişmesi için gerekli olduğunu ifade etmiş.

Fakat gerçekçi olmayan üstün standartlara ulaşma çabası söz konusu olduğunda mükemmeliyetçiliğin problemli bir hale geleceğini de düşünüyormuş. Adler'in yaptığı bu ayrımı detaylandırıp sistemleştiren isim ise Michigan Üniversitesi profesörlerinden Don E. Hamchek. Hamchek o güne kadar mükemmeliyetçilik üzerine yapılan tüm çalışmaları taramış ve ardından bu bilgilerin üzerine kendi klinik gözlemlerini de eklemiş. Yani kendisi de bir çeşit mükemmeliyetçiymiş. Ve yaptığı bu çalışmanın neticesinde Psychodynamics of Normal and Neurotic Perfectionism adlı bir makale yayınlamış.

Mükemmeliyetçi insanları normaller ve nevrotikler olarak ikiye ayırmış. Normal yani uyumlu olanları kendilerine koydukları standartlara ulaşma çabalarından zevk alan ve başarıdan tatmin olan kişiler olarak tanımlamış. Nevrotik yani uyumsuzlarınsa yüksek standartlara ulaşmak için gösterdikleri çabaları asla yeterli bulmayan ve hiçbir başarıdan tatmin duymayan kişiler olduğunu tespit etmiş. Acaba Stanley Kubrick normal mi yoksa nevrotik mükemmelliyetçi miydi diyeceğim ama kolay bir soru olacak sanki. Şimdi şöyle bir bakalım mı?

Mesela mükemmelliyetçilik denilince benim aklıma gelen ilk şey, bu insanların detaylara verdikleri önem ve titiz çalışmaları oluyor. Eğer mükemmelliyetçi birine bir iş teslim ediyorsanız, o kişinin o işi öyle öylesine değil, gerçekten, özenerek yapacağına emin olabilirsiniz. Konu detaycılık, böyle özen falan olunca da Kübriğ'in eline su dökebilmek pek mümkün değil. Arşivindeki o bin kutu onun detaycılığını anlatmaya yetiyor da artıyor aslında.

Gerçi Kubrick'in bu özelliği kariyerinin son yıllarında epeyce bir artmıştı. İlk başlarda böyle işte 2-3 yılda bir film çekiyorken yaşı ve tecrübesi ilerledikçe bilgisi ve bilgeliği arttıkça standartları da yükseldi bu usta yönetmenin. Bu sebeple son iki filmi olan Full Metal Jacket ve Eyes Wide Shut'ın yapımları arasındaki süre tam 12 yılı bulmuştu. Yani tabi buradan bakınca keşke daha az detaycı olup daha fazla film çekseymiş diye düşünebiliriz. Ama öyle yapsaydı, bugün o çok sevdiğimiz Kubrick filmlerini izleyemeyecektik büyük ihtimalle. Sonuçta onu unutulmaz bir yönetmen yapan, hiçbir zaman taviz vermediği bu yüksek standartlarıydı. Çektiği hiçbir filmde kendisini tekrar etmemişti. Bunun için özel bir uğraş vermişti.

Bunu da şöyle bir örnekle anlatabilirim size. Kubrick'in 50 yıllık kariyeri boyunca çektiği 13 filmin neredeyse hepsi farklı bir türde. İşte düşünelim mesela 2001 Space Odyssey değil mi? Bilimkurgu. Shining? Korku. Full Metal Jacket? Savaş. Üstelik başka yönetmenlerin yaptığını tekrar etmeme konusunda da hassas. Öyle ki Steven Spielberg'ün Schindler'in listesi diye bir filmi var ya, işte o büyük bir başarı kazanınca benzer bir konuda çekmeyi planladı ve uzunca bir süredir de üstünde çalıştığı bir projesinden tamamen vazgeçmiş. Yani onun çok farklı bir yaklaşımı vardı sinemaya. Öncelikle hiçbir filmini ticari kaygılarla çekmiyordu. Tam aksine, yapım sürecinde epeyce bir para ve epeyce bir emek harcıyordu.

Mesela The Shining'i çekmek için uygun bir mekan bulamayınca kafasındaki oteli adeta baştan inşa ettirdi. Az önce de söyledim size. Fakat bu film hakkında çılgınca bir detay daha var. Filmin asistan editörü Gordon Stamford, The Shining'in çekimlerinin 17 hafta olarak planlandığını fakat bu sürenin tamı tamına 51 haftaya kadar uzadığını söylüyor. Çünkü Kubrick çoğu sahneyi en iyisi olana kadar defalarca kez çekmekten bıkmamış.

Bu gerçekten de çok ciddi bir adammışlık, inanılmaz bir motivasyon gerektiriyor. Ki bu da Kubrick'in mükemmeliyetçi karakterinin bir yansıması. Şimdi bunu size yine The Shining filminden bir örnekle açıklamak istiyorum. Hadi gelin benimle.

Filmdeki Overlook Oteli'nin neredeyse baştan inşa edildiğini söylemiştim az önce size. Açıkçası buranın bir set olduğuna inanmak epeyce zor. Kubrick buradaki her detayı o kadar iyi düşünmüş ki gerçekten ürkütücü ve garip bir oteldeymişim gibi hissediyorum şu an. Ama bu gergin ortam sadece filme sirayet etmiş bir şey değildi. Kubrick'in mükemmeliyetçi tutumu çekimlerde başka bir seviyeye ulaşmıştı. Mesela kanlı asansör sahnesi. Onun çekimleri ekip için epeyce bir yıpratıcı geçmiş. Her ne kadar bu sahne 3 tekrarda çekilse de set alanının kuruması ve temizlenmesi tam 9 gün sürüyormuş. Bu da tam olarak 18 gün demek.

Şimdi ne var canım set kurarken başka sahneleri çekmişlerdir filan diye düşünüyorsanız çok yanılıyorsunuz. Çünkü Kubrick bu filmi senaryo sırasına göre çekmeyi kafasına koymuş. Ancak bu şekilde mükemmel bir film ortaya çıkacağına inanmış. Fakat bunlar bile Kubrick'in ne kadar mükemmeliyetçi bir insan olduğunu anlatmaya yetmiyor. Dedim ya her sahneye ekstra bir özen, ekstra bir motivasyonla hazırlanıyordu diye. Şimdi size bunun zirve noktasını anlatacağım. İzleyenler o meşhur merdiven sahnesini hatırlayacaktır. Hani Jack'in akıl sağlığını böyle ciddi ciddi kaybettiği, karısı Wendy'nin üzerine gittiği, Wendy'nin de beyzbol sopasıyla kendini savunduğu bir sahne var ya. İşte burada Kübrik'in sınır tanımaz bir mükemmelliyetçi olduğu çıkmıştı ortaya. Kestik! Tam zamanında geldik. Neyse biz şimdi birazcık sessiz kalalım, kızmasınlar. Yok bu da istediğin gibi olmadı. Baştan alacağız sahneyi. Evet arkadaşlar baştan alıyoruz. 127'iniz tekrar için herkes hazırlansın.

Yine mi baştan ya? Stanley! Stanley yeter bitti ne olur yeter! Dayanamıyorum artık bitti yeter! Nasıl ya? Ne oldu ki şimdi burada? Birden geriydi ortalık. Neyse arkadaşlar biz en iyisi burada bir ara verelim isterseniz. Ben burada ne olduğunu bir anlayayım. Sizinle sonra stüdyoda görüşürüz.

Arkadaşlar merak etmeyin bu 127. tekrar sonuncuydu. Bu tekten sonra Kubrick'te mükemmel kaydı aldığına nihayet ikna oldu. Sahiden de filmin en etkileyici sahnelerinden biriydi bu. Ama sette yaşananlar epey bir garip.

Evet, Kubrick mükemmel eğitçi tavrı sayesinde Wendy karakterini canlandıran Shelley Duval'den çok etkileyici performans almayı başardı fakat bu sahnenin ardında yatan gerçeği sadece öyle oyunculuk performansı ile filan açıklamak mümkün değil. Çünkü maalesef bu sahnede Duval'in yüzünde gördüğümüz o çaresizliğin de vücut dilinden anladığımız bitkinliğin de büyük bir kısmı gerçekti. Hatta sonradan verdiği bir röportajda Duval, The Shining'in çekimleri esnasında Stanley Kubrick'in kendine büyük bir baskı uyguladığını, çok sert, çok acımasızca davrandığını da açıkladı. Canlandırdığı karakterin film boyunca çok endişeli, çok üzgün görünmesi gerektiği için Kubrick onu gerçekten bezdirene kadar çekim yapmış.

127 kez tekrar edilen bir sahneden söz ediyoruz. İşte orada Duval'in beyzbol sopası tutan elleri yara olmuş. Zavallı kadın ağlamaktan perişan bir hale gelmiş. Üstelik sadece bu kadarla da kalmamış Kübrik. Duval'in yaptığı hiçbir şeyi beğenmiyormuş. Hatta çekim dışındaki zamanlarda ekiptekilerin onunla ilişki kurmasını dahi yasaklamış. Yoğun bir şekilde duygusal şiddete maruz kalmış.

ve bu durumda Shelley Duval'in de gerçek ruh hali kameraya yansımış elbette. Kubrick çektiği sahnelerden memnun kalmıştı fakat aynı şeyi Duval için söyleyemiyoruz maalesef. Zira Kubrick'in mükemmeliyetçilik takıntısı yüzünden bu kadının psikolojisi ciddi bir şekilde bozulmuş ve yaşadığı travma sebebiyle saçları bile dökülmüş. Evet arkadaşlar yani şimdi bunları anlattıkça ve söyledikçe böyle ağzımla galiba biraz acele karar verdim. Kubrick'in mükemmeliyetçiliğini böyle çok odunlu bir taraftan değerlendiriyordum ama pek de öyle değilmiş. Madem öyle, e hadi gelin bu perspektiften bakalım bir de mükemmeliyetçilik kavramına yani ters taraftan. Paul Hewitt ve Gordon Flatt'a göre mükemmeliyetçiliği üç boyutta inceleyebiliriz. Kendine yönelik, başkalarına yönelik ve sosyal düzene yönelik mükemmeliyetçilik.

Bireysel olanından başlayacak olursak eğer incelemeye, kendine yönelik mükemmelliyetçilikte kişi kendisi için çok yüksek ve gerçekçi olmayan standartlar belirliyor ve bunları ulaşmak için de takıntılı bir şekilde çabalıyor. Başkalarına yönelik mükemmelliyetçilik ise bunun diğer insanlar üzerindeki yansıması ki bunu anlatmama da gerek yok işte Kübrik ve Duval'in hikayesi bunu gayet iyi özetliyor. Bir de sosyal düzene yönelik mükemmelliyetçilik var. İşte oradaki kişi çevresindekilerin kendisinden çok yüksek standartlarda işler beklediğine inanıyor. Ve dolayısıyla da kendini çok yoğun bir baskı altında hissediyor. Ama tekrar hatırlatmak isterim, mevzu bahis standartlar gerçekçi standartlar falan değil. Mükemmelliyetçi kişilerin kendi kendilerine oluşturduğu bir illüzyon aslında. Kubrick'e baktığımızda bu boyutta bir mükemmelliyetçiliğe sahip olduğunu görüyoruz.

detaylarda kaybolması ve filmlerini çok uzun sürelerde çekmesinin altında da insanların ondan çok iyi filmler beklediği düşüncesi yatıyor. Aslına bakarsanız mükemmeliyetçilik duyulduğu kadar güzel bir şey olmayabilir. Mükemmeli aramak ve bunun için çabalamakla bunu bir takıntı haline getirmek arasında ciddi bir çizgi çekmemiz lazım. Ve zaten birçok araştırmada mükemmel olma takıntısının uyku ve yeme bozukluklarından ansiyete ve depresyona kadar çok ciddi psikolojik problemlere yol açtığını ortaya çıkarıyor. Yani kısaca sosyal medyada denk geldiğimiz o kusursuzluk illüzyonunun büyüsüne kendimizi fazla kaptırmamamız lazım sevgili dostlar.

Tamam, kabul, mükemmelliyetçiliğiyle nam salmış birçok başarılı insan var. Fakat bu bakış açısı ve başarılı olma kaygısı insanların anı yaşamasına da engel oluyor. Bunu da en iyi, efsanevi rock grubu Guns N' Roses'ın frontmeni Axl Rose üzerinden anlatabilirim size. Her ne kadar Axl harika bir vokalist olsa da bu efsaneyi tek başına yaratmamıştı. Gelmiş geçmiş en yetenekli solo gitaristlerinden biri sayılan Slash, bas gitarı müstatlarından Duff McKagan ve grubun rock'n'roll ruhunu taşıyan gitaristi Izzy Stradley'nin de o mükemmel şarkılarda imzası vardı.

İşte Guns N' Roses efsanesini yaratan da bu birbirinden yetenekli müzisyenlerdi. Listeleri altüst ettikleri yıllarda hep birlikte hareket ediyorlardı. Grubun her bir üyesinin yeteneğini sergilemesiyle işte o Sweet Child O' Mine, November Rain, Civil War ve Paradise City gibi unutulmaz şarkılar ortaya çıkmaya ve bunlar kısa sürede efsanelerin arasında yer almaya başlamıştı. Fakat maalesef bu denge bir süre sonra bozulmaya başladı. Grup içinde yaşanan ego savaşları Guns N' Roses'in yalpalamasına yol açtı. Özellikle de Slash ve Axl arasındaki çekişme grubun birlikte çalışmasını iyice zorlaştırmıştı. Bunun temelinde yatan sebepse Axl Rose'un mükemmeliyetçilik takıntısıydı aslında. Hiçbir şeyi kolay kolay beğenmiyordu. Ortaya çıkan şarkı kendi istediği gibi olmadığında grup arkadaşlarını suçluyordu. Zaten yaşanan bu ego savaşlarından bezmiş olan grup üyeleri de Axl'ın baskısına daha fazla dayanamadı ve Guns N' Roses'dan birer birer ayrılmaya başladı.

Fakat Axl tek başına kalsa da başarabileceğini düşünüyordu. Hatta 1993'teki son albümlerinden sonra yeni bir Guns N' Roses albümü üzerine çalıştığını dahi duyurmuştu. Eşsiz bir albüm yapmak istiyordu ve bunun içinde var gücüyle çabalıyordu. Ama her geçen gün mükemmel olma takıntısı da büyüyordu. Başarısızlığa hiç tahammülü yoktu. İyiyle yetinemezdi, mükemmel olmalıydı her şey.

Yeni albüm, Chinese Democracy'nin tüm dünyadaki en iyi albüm olması gerekiyordu. E zaten hayranlarının da ondan bunu beklediğinden emindi. Her şarkıyı defalarca kez baştan kaydediyordu. Her kayıtta şarkıları yeniden düzenliyordu. Hatta onlarca farklı müzisyenle çalışıp bir türlü onların performansından memnun kalmıyordu.

Gelip geçen bu onlarca müzisyen ve yüzlerce farklı kayda rağmen asla aradığı o mükemmelliğe ulaşamamıştı. Tam 15 yıl süren Chinese demokrasinin çalışmaları bir yıla hikayesine dönmüştü artık. Ta ki 2008'e kadar. Evet Axl Rose'un bu albümün en iyisi olduğuna ikna olup yayınlayabilmesi tam 15 yılını almış ve neredeyse 14 milyon dolara mal olmuştu.

15 yıllık bir çalışma ve 14 milyon dolar. E harika bir albüm olmasını beklersiniz değil mi? Ne yazık ki sonuç birçokları için bir fiyas koydu arkadaşlar. Bu albüm dinleyici ve eleştirmenler tarafından son derece kötü eleştirilere maruz kaldı. Albümün yeni trendlerin gerisinde kaldığı görüşü hakimdi herkeste. E tabii yani düşününce 93'te başlamış 2008'de yayınlamış. Trend mi kalır o sırada?

Demek ki Axl Rose'un mükemmelliyetçilik çabaları sonuç vermedi. Bu albüm Guns N' Roses'in eski başarılarının yanına bile yaklaşamadı. Evet, artık kabul etmemiz gerekiyor sanırım. Maalesef mükemmelliyetçilik sanılanın aksine her zaman olumlu sonuç vermiyor. Ve aslında bu da oldukça anlaşılır bir durum. Zira böyle işleyen bir sürecin bir insanı tatmin etmesi pek mümkün değil.

Mesela bu süreci şöyle hayal etmeye çalışalım. Uyumsuz mükemmelliyetçilerin bir koşuya çıktığını düşünün. Hedefleri ufukta görünmeyen, var olup olmadığı bile belli olmayan bir bitiş çizgisine varmak. Üstelik bu koşuyu şimdiye kadar ki en iyi dereceyle tamamlamak istiyorlar. Ancak bu takdirde başarılı olacaklarına ve seyircilerin alkışlarını sadece böyle alabileceklerine inanıyorlar. Fakat yola çıktıktan sonra karşılarına çıkan ufak tefek her taşa takılmaya, önemsiz detaylarda boğulmaya başlıyorlar.

Bu sırada kafalarını kaldırıp büyük resme bakmayı unutuyorlar. Hedefledikleri yerin aslında ulaşılmaz olduğunu bile fark edemiyorlar. Her adım mükemmel olsun, her adım mükemmele hizmet etsin diye düşünürken hata yapmak korkusuyla artık adım atamamaya başlıyorlar. E bundan sonra ise bu koşu severek yaptıkları bir aktivite olmaktan çıkıyor. Tam bir eziyete dönüşüyor. Yol boyunca karşılarına çıkan hiçbir manzarayı göremiyorlar. Karşılaştıkları hiçbir güzelliğin keyfini süremiyorlar.

Sonunda bitiş çizgisine ulaşsalar da geriye kalan derin bir hayal kırıklığı ve onu takip eden yoğun bir öz eleştiri seansı oluyor. Ve ne yazık ki bu mükemmeliyetçilik konusu günümüzde çoğumuzun sıklıkla yaşadığı bir problem. Farklı boyutlarda ve farklı yoğunluklarda da olsa birçoğumuz özel hayatlarımızda ya da iş hayatlarımızda bu sorunla baş etmeye çabalıyoruz. Ama durun öyle hemen enseyi karartmaya gerek yok. Girdiğimiz bu dehlizden çıkmamız da mümkün tabii ki. O zaman gelin hep beraber hayatımızdan en kelimesini çıkaralım bir süreliğine. En iyiyi aramak, en doğruyu yapmak, en başarılı olmak için çabalamak yerine daha iyiye odaklanalım. Gerçekçi olmayan yüksek standartlar belirlemek yerine önceki seferden sadece bir adım daha ileri gitmeyi hedefleyelim mesela.

Hem hata yapma korkusuyla yerimizde saymaktansa, emin olmayarak bile olsa bir adım atmak ilerleme sayılmaz mı? En kötü düşeriz. Ne olacak ki? Düşe kalka elbet bir gün doğruyu da buluruz. Hata yapmak, düşmek, kalkmak, gerekirse baştan başlamak, başarılı olmak kadar başarısız da olmak. Hepsinin yeri ayrı, hepsinin kıymeti farklı. Önemli olan sonuca değil, sürece odaklanmak. Onaylanmak, kabul görmek, utanma duygusundan kaçmak ya da başarı beklentisiyle değil. tüm adımları keyif alarak atmak, çevremizdekilerle birlikte onlara da keyif vermek. O halde kendinizi kaybettiğinizi farkettiğiniz o anlarda önce şöyle bir durun. Durdunuz mu? Sonra derin bir nefes alın. Aldınız mı? Ve en iyiyi arayan, mutsuz bir mükemmelliyetçiliktense daha iyinin peşinden koşan, mutlu bir çabanın yeterli olduğunu kendinize hatırlatın.

Eminim her ne yapıyorsanız çok daha iyisini yapacaksınız ve daha da önemlisi çok daha iyi hissedeceksiniz.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)