Podcast

150 - Hayatımız Kararlarımızdan mı İbaret?

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bizi bugünlere getiren tüm tercihleri yapmak yerine başka seçeneklere yönelmiş olsaydık kim bilir nerede ve ne yapıyor olurduk? Bu düşünce kendi içinde hem milyonlarca olasılığı hem de koca bir boşluğu barındırıyor. Çünkü olabilecekler tüm tahminlerimizin dışında kalabilir. Peki ya verdiğimiz ya da veremediğimiz her kararın sonucunu görme şansımız olsaydı? 111 Hz’in bu bölümünde alternatif hayatlar arasında gezintiye çıkıyor, olasılıklar ve gerçekler arasında bir yol ayrımına geliyoruz. Pişmanlıklar ve doğru kararlar arasındaki ince çizgi üzerine kafa yoruyoruz.



Sunan: Barış Özcan

Hazırlayan: Gülşah Dim

Ses Tasarım ve Kurgu: Metin Bozkurt

Yapımcı: Podbee Media






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.296 kelime · ~11 dk okuma

Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz.

Bonjour arkadaşlar. La Boulangerie de Barış'a hoş geldiniz. Sizi burada ağırlamak ne büyük bir mutluluk. Bugün deneyimli bir pasta şefi olarak sizlere leziz bir pain au chocolat yapmanın tüf noktalarını anlatacağım.

Üzeri uzun zamandır Fransa'da yaşıyorum. Dolayısıyla en iyi tarifi bulmak için ülkenin her köşesini karış karış dolaştım desem abartmış olmam sanırım. Ama tabi bir tarif kendi yorumumuzu katmadan asla en iyi haline ulaşamaz değil mi? O yüzden şimdi en sevdiğim öndüğümü üzerime geçiriyorum. Gizli tarif defterimi açıyorum. Ve işe koyuluyor.

Transkriptin tamamını oku

Merhaba arkadaşlar. 111 Hertz dedektiflik bürosuna hoş geldiniz. Ben Barış Özcan. Sır perdesi aralanmamış tüm olayların gizemini çözmek için buradayım. Uzun zamandır ortada görünmediğimin farkındayım. Çok tehlikeli bir iş üzerindeydim. Aziz dostum Sherlock'la beraber Britanya'nın en kasvetli kasabalarından birindeydik. Karanlık gölgeler hala peşimde. Bu sebeple eğer tekrar sırra kadem basmam gerekir...

111 Hertz The Band'le kulakların pasını silecek bir Rock'n Roll gecesine hazır mısınız arkadaşlar? Daha yüksek, sizi duyamıyorum. Yeee! İşte böyle! Hayatta her zaman için tutkularımın peşinden gittim ama sizin o sonsuz desteğiniz olmasaydı içinde bulunduğumuz bu an muhtemelen sadece bir hayal olarak kalacaktı. O yüzden sıradaki şarkıyı sizlere armağan ediyorum. Hadi yıkalım buraları! Vuhuu!

Oh, ne yolculuktu ama. Oh, bayağı da yoruldum. Birkaç dakikada on yaş attım sanki. Gerçi ben sahnedeyken herkesin ismimi haykırdığı o an muazzamdı. O kısım pek bitsin istemedim yani. Neyse, bugün burada olma sebebimiz farklı. Henüz geliştirilme aşamasında olan teknolojik bir ürünü deniyorum. O yüzden çok heyecanlıyım. Biliyorsunuz bir yerlere ışınlanmak ya da zaman yolculuğu yapmak burada 111 Hz evreni için işten bile değil ama ilk defa kendi alternatif hayatlarım arasında gezinebiliyorum.

Tamam tamam biraz daha yavaşlıyorum şimdi. Kafa karıştırıcı bir konsept en nihayetinde bu ama birçoğumuzun da merak ettiği bir sorunun yanıtını veriyor aslında bizlere. İşte bizi bugünlere getiren tüm tercihleri yapmak yerine eğer başka seçeneklere yönelmiş olsaydık kim bilir nerede ve ne yapıyor olurduk. Bu düşünce kendi içinde hem milyonlarca olasılığı hem de koskoca bir boşluğu barındırıyor. Çünkü olabilecekler tüm tahminlerimizin dışında kalabilir.

Oysa bu cihazla her durumda verdiğimiz kararların bizi gerçekten nereye götüreceğini bilme ve deneyimleme şansımız oluyor. Sizce de bu çok büyük bir fırsat değil mi? Eğer başımıza gelecekleri önceden bilirsek bizim için en doğru yolu görebilir ve kararlarımızı da ona göre verebiliriz. Böylece pek çok kişinin muzdarip olduğu o kararsızlık sorununa da bir çözüm bulmuş oluruz, tarihe karıştırırız.

Karar vermek gündelik yaşamamızın ayrılmaz bir parçası. Hatta hayatımızı kararlarımız şekillendiriyor da diyebiliriz. Ve gün içerisinde o kadar çok karar veriyoruz ki arkadaşlar, inanamazsınız. Mesela Cornell Üniversitesi'nde yapılan bir araştırma yalnızca yemek yemek için bile her gün yaklaşık 227 tane farklı karar verdiğimizi ortaya koymuş.

ne yiyeceğimiz, ne giyeceğimiz, neyi ne şekilde söyleyeceğimiz gibi kararlarla birlikte bu yaklaşık olarak günde 35 bin gibi çok inanılmaz bir sayıya karşılık geliyor. günde 35 bin karar. Tabii bu kararların büyük bir kısmı bizim otomatik pilotta yaptığımız seçimler. Kaldı ki Harvard ekonomi profesörü Gerald Zaltman da bu operasyonun %95 oranında bilinçaltımızda gerçekleştiğini ve neyin iyi ya da neyin kötü olduğuna dair ön kabullerimize dayandığını söylüyor. Zaten bu kararların hepsi için aynı eforu harcasak muhtemelen beynimiz yanardı.

Ama bu demek değil ki kafamızı kurcalayan her seçim illa çok büyük bir eşik olmalı. Mesela öğle arasında nerede yiyeceğimize karar vermeye çalışmak ya da akşam hangi film izleyeceğimizi seçmek de vaktimizden çalabilir. Hatta bizi küçük çaplı bir strese bile sokabilir. Yemekten ya da filmden tatmin olmama ihtimali. Aklın diğer seçeneklerde kalmasından korkmak. E ne olacak ki sonraki günde diğer restorana gidilir ya da işte öbür film izlenir diye düşünebilir bazıları ama aynı gün bir daha geri gelmeyecek ki. Yani o gün yaptığınız seçim silinmeyecek. O seçim için harcanılan vakit veya nakit uçup gitti artık. Evet. Yok. Uçtu. 2009'da vizyona giren Mr. Nobody filminde 9 yaşındaki Nemo'da tıpkı böyle bir gözlem yapıyordu. Eğer patates püresi ve sosu karıştırırsanız onları sonradan ayıramazsınız. Babamın sigarasından duman çıkar ama duman asla tekrar içeri girmez. Geri dönemeyiz. Seçim yapmak işte bu yüzden zor.

doğru kararı vermek gerekir. Hiçbir seçim yapmadığınız sürece her şeyi mümkün kılarsınız. Bu repliği şöyle açabilirim size. Üzerimizdeki doğru karar verme baskısı, verdiğimiz kararın sonuçlarının kalıcı olduğunu bilmekten kaynaklanıyor aslında.

Bu yüzden gelecek hakkında birazcık bile fikir edinmek için çeşitli yöntemlere başvurmuyor muyuz zaten? Seyahat için valiz hazırlarken meteoroloji tahminlerini incelemek, seçeceğimiz kıyafetler konusunda daha güvende hissetmemizi sağlıyor mesela. Sonuçta orada ani bir yağmura yakalanırsak montsuz kalmak ya da yanlış ayakkabıyı giymek istemeyiz. Aynı şekilde bir yatırım yapacak olduğumuzda piyasanın hareketlerini öngörmeye çalışırız ya da bir bölüm seçecekken mezunların iş bulma oranlarına ve nerelerde işe girdiklerine filan bakarız.

İşte böyle böyle binlerce örnek verilebilir. Hatta işi daha da ileriye götürüp gelecekten haber alabilmek için fal baktıranlar da var. Çünkü karar vermek bir sorumluluk esasında. Ve çoğumuzun tüm yükünü üstlenmekten kaçtığı bir sorumluluk. Bahsettiğim bu sorumluluk hissi hayatımızın dönüm noktaları olarak adlandırdığımız büyük kararlarda daha da bir perçinleniyor.

Mezuniyet kutlamaları geride kaldıktan sonra biraz sancılı bir dönem başlar mesela. Lise bittiğinde üniversite tercihleri, üniversitenin ardındansa iş arama süreci gelir ve yine verilecek bir sürü karar önümüze serilir. E daha bunun evliliği var, çocuğu hangi okula yazdıracağız derdi var. Oho, böyle bitmek bilmiyor seçimler silsilesi. Tercihlerimiz bizi yıllar sonraki kimliğimize taşıyor. Yani doğrudan benliğimizi oluşturuyor. Aslında içimizde sonsuz sayıda potansiyel bizle yaşıyoruz. Peki biz kimiz ve kim olmak istiyoruz?

Slovenyalı filozof ve sosyolog Renata Salek, Seçme İkilemi adlı kitabında insanların sadece şu an için değil, geleceği de kapsayan bir kusursuzluk için çabaladığını söylüyor ve bu nedenle de tercih yapmanın giderek zorlaştığını ifade ediyor. Seçim yapmanın bu ezici sorumluluğu beraberinde de başarısızlık korkusunu, suçluluğu, pişman olma gibi bir takım kaygıları getiriyor. Ve bu yüzden de biz her olasılığı tartıyoruz. Bakın bir teori var, kökleri Adam Smith gibi klasik iktisatçılara dayanıyor. Rasyonel seçim teorisi. Buna göre bireyler kar ve zararı hesaplayarak kendileri için en çıkarlı opsiyonu gerçekçi olarak seçebilecek yetkinlikte. Bu da demek oluyor ki yeterli bilgiye sahip olduğu müddetçe her insan kendi menfaatine olan seçeneğe yöneliyor.

Salek ise bu teoriyi eleştirenleri desteklemiş kitabında. Ona göre insan kendi çıkarının ne olduğunu bildiğinde dahi her zaman bu çıkar doğrultusunda hareket etmeyebiliyor. Hatta psikanalizde de bireyin kimi zaman kendi iyiliğine aykırı eylemlerde bulunmaktan tuhaf bir haz aldığına dikkat çekiliyor. Bazen ne yapacağımızı bilsek de son sözü bilinç dışı bir takım arzu ve isteklerimiz söylüyor.

İlginç değil mi? Göz göre göre kendimizi sabote ediyoruz yani. Hem de günün sonunda istediğimiz tek şey kusursuz olmakken. Bir hayatı düşlemek ve o hayatı tüm yönleriyle yaşamak arasında büyük farklar olduğundan çoğu zaman gerçek hayatımız gözümüze eksik, biraz böyle renksiz görünüyor. Oysa seçmediğimiz için yaşanmamış olan diğer hayatlar

bilinmezliğin büyülük kusursuzluğuyla ışıldamaya devam ediyor. Kaçırdığımız fırsatlar, atamadığımız adımlar, geçemediğimiz o yollar hala cap canlı duruyor orada bir yerde. Yani potansiyelimiz, aklımız hep orada kalıyor. Tıpkı biraz önce benim de aklımın o konserde kaldığı gibi. Yani fena mı olurdu şöyle bir Rock'n Roll Hall of Fame'de bir köşem olsaydı? İsmim o müzede diğer rock efsanelerinin yanında yazılsaydı?

Çok mu şeysin? Ne oluyor ya? Kapım açık kalmış yoksa ben mi gaipten sesler duyuyorum? Gerçekten bir rock yıldızı olabilir miyim? Yok yok, yine bir şeyler oluyor, belli. Deh, acaba gidip bir kontrol etsem mi? Yok ya, ama ne gerek var şimdi bu bölümü kesmeye? Merakımı da dizginleyemiyorum ki.

Ya kapı müthiş bir maceraya açılıyorsa? Peki ya kapının ardında beni çok korkunç bir tehlike bekliyorsa? Gitsem mi? Yoksa kalsam mı? Bak işte yine bir seçim. Aman canım ne kadar kötü olabilir ki? Tamam ya geçiyorum ben bu kapıdan. Ne olacaksa olsun artık. Maceracı bir ruhum var ne de olsa. Cesaretiniz varsa hadi siz de gelin peşimden.

Al işte, maceracı ruh dedik, cesaret dedik... ...yolun sonu yine bilmediğimiz garip bir yere çıktı. Şimdi al başına belayı. Gerçi burası pek de belalı bir yere benzemiyor. Sadece biraz karanlık. Bir kütüphanedeyiz galiba. Hoş geldin Barış. Hoş buldum. İstemeden kulak misafiri oldun. Pişmanlıklardan bahsediyordun. Ne gibi pişmanlıklar mesela? Anlatmak istemez misin? Aslında şey, gitarı... Gitarı geç de siz kimsiniz? Burası neresi? Burası gece yarısı kütüphanesi. Yaşamla ölüm arasında her şeyin mümkün olduğu yer. Her kitapta yaşayabileceğin ama seçmediğin başka bir hayat saklan. Eğer farklı tercihler yapsaydın hayatın nasıl ilerlerdi? Görmek istemez misin? Hatta şimdiki hayatını o hayatlardan biriyle değiştirmeyin.

Sanki ben bir kitaptan hatırlıyorum burayı. Ama bitirmem gereken bir... Düşünsene, tüm pişmanlıklarını silebilirsin. Hayalindeki hayatı yaşamak için tek yapman gereken bir kitap seçmek. Anlıyorum ama gerçekten şu an vaktim yok. Belki sonra... Bir daha böyle bir şansın olmayacak.

O yüzden seçimini doğru yapmalısın. Yani açıkçası buradan çok hoşlanmadım. İçim böyle bir tuhaf, ağır bir duyguyla kaplandı. Ben gitsem iyi olacak ya. Bu duydukların senin pişmanlıkların. Ve şimdi kütüphaneden çıkarsan hayatın boyunca peşinden gelecekler. Hayır hayır ben kararımı verdim. Gidiyorum buradan. Eğer şimdi buradan gidersen asla hayal ettiğin gibi rak yıldızı olamayacaksın.

Heh işte al sana macera barış. Bilmediğin etmediğin kapıdan geçersen e sonu böyle olur işte. Hayır niye girdim ki yani? Ne gereği vardı? Arkadaşlar bir dakika ya galiba hala o garip kütüphanenin etkisindeyim ben. İçimdeki o karanlık duygu hala devam ediyor. Pişman olmanın o dayanılmaz ağırlığı. Belki pişmanlık hakkında konuşarak bu üzerimdeki kara bulutların dağılmasını sağlayabilirim biraz. Sonuçta bir duyguyu anlamak onun da başa çıkabilmeyi de kolaylaştırır değil mi?

Pişmanlık belki de seçimlerimiz üzerindeki en belirleyici faktör. O kadar ki daha kendisini yaşamadan kaygısını yaşıyoruz. Pek çok seçimimizde tereddüt etmemize sebep olan şey, verdiğimiz karardan pişman olma ihtimalimiz. Peki neden pişmanlıktan bu kadar çok korkuyoruz? Pulitzer Ödüllü yazar Catherine Schulz'a göre pişmanlık iki ana etmenden oluşuyor. Hayal gücü ve kişisel irade.

Yani bir tarafta istediğimiz şeylerin zihnimizdeki imgesi dururken, öte yanda eğer daha doğru davransaydık bunlara ulaşmış olabileceğimiz düşüncesi yer alıyor. Araştırmacılara göre pişmanlığın iki türü var. Bir şeyi yaptığımız için duyduğumuz pişmanlık ya da bir şeyi yapmadığımız yani pasif kaldığımız için duyduğumuz pişmanlık ki Türkçe'de biz buna ne diyoruz? Hayıflanma değil mi?

çalışmalar hangi tür pişmanlığın daha belirleyici olacağına zamanın da etki ettiğini göstermiş. Örneğin daha yakın zamana dönüp baktığımızda yanlışlarımıza odaklanıyoruz ama yıllar geçtikçe yaptığımız yanlışlardan çok hiç yapmadıklarımız hakkında daha büyük bir pişmanlık yaşıyoruz. Yine Cornell Üniversitesi'nde psikolog Tom Gilovich tarafından yapılan ''Gidilmeyen İdeal Yol'' adlı bir araştırma aslında psikemizde üç ayrı benlik algısı olduğunu öne sürüyor. Gerçek benliğimiz, zorunlu benliğimiz ve ideal benliğimiz.

Gerçek benliğimiz bizi şu an yaşadığımız hayatı temsil ediyor. İdeal benliğimiz ise olmayı hayal ettiğimiz, olabileceğimizi düşündüğümüz kişiyi. İşte bu ikisi arasındaki mesafe ne kadar çoksa pişmanlık hissimiz de o kadar yoğunlaşıyor. zorunlu benliğimiz, aile geçmişimize, değerlerimize, donanımımıza bağlı olarak olmamız gerektiğini düşündüğümüz kişi, eğer ki eylemlerimiz bu benliğimizin özümsediği değerlerden saparsa veya çatışırsa, yine güçlü bir pişmanlık bizi bekliyor. Peki, ideal benliğimiz olmayı hayal ettiğimiz kişi nasıl biri? Hatırlarsanız kusursuz demiştik. Böylesine yüksek bir çıtaya hangi gerçek benlik ulaşabilir ki?

Ve böyle bir çabanın sonu nasıl pişmanlığa çıkmaz? Schulz, pişmanlıkla ilgili problemin karar anını tekrar tekrar düşünmekle ve yanlış giden her şey için kendini suçlamaya başlamakla ortaya çıktığını söylüyor. Yani kısaca pişmanlık bir öğrenme fırsatı olabilecekken, anksiyete, özdeğer düşüklüğü ve depresyon kaynağına dönüşüyor. Peki, gerçekten de hayatımız yalnızca bizim kararlarımızla mı şekilleniyor? Yani kendimizi bu derece suçlamakta haklı mıyız? Bölümün başında size Mr. Nobody filminden bahsetmiştim ya, burada Nemo 9 yaşındaki bir çocuk için çok zor bir seçim yapmak zorunda bırakılmıştı. Bir tren garında kiminle yaşayacağına dair nihai bir karar vermeli. Annesi mi, babası mı?

Fakat o, kimsede olmayan bir güce sahip. Kararlarıyla şekillenen alternatif hayatların hepsini önceden görebiliyor. Bu seçimlerden birinde annesine doğru hızla koşuyor ama bağcıkları koptuğu için ayakkabısı ayağından çıkıveriyor. Bu bir anlık duraksama, Nemo'nun annesinin elini zamanında tutamamasına, dolayısıyla da trene binememesine sebep oluyor.

Sonra film bizi ilginç bir şekilde ayakkabının üretildiği fabrikaya götürüyor. Burada fabrika sahibinin kar etmek uğruna kalitesiz bağcıkları seçtiğini görüyoruz. E bu seçimde hiç tanımadığı bir çocuğun hayatının akışını değiştiriyor. Olayı sadece bu bakış açısıyla değerlendirince epey kaderci bir anlayış gibi gelebilir elbette. Yani başımıza gelen her şeyin kilometrelerce ötede başka birinin verdiği bir karardan, uçan bir kuştan ya da açan bir çiçekten kaynaklandığını düşünmek. Sonuçta böylesi daha kolay ve daha acısız olurdu, öyle değil mi? Fakat içsel ve dışsal milyonlarca etmen bir araya gelip hayatımızı şekillendirirken yaşananlar üzerindeki etkimiz aslında ne kadar büyük?

Bunun üzerine bir düşünebiliriz bence. Bu noktada kim olduğumuzu esas belirleyen şey aksiyonlarımız mı, yoksa çevremizde olup biten, bizim kontrolümüzde gelişmeyen durumlara karşı olan reaksiyonumuz mu? Bu tartışılabilir. Düşündüğümüz kadar kudretli miyiz? Bunu kendimize sorabiliriz mesela.

Karar vermek bize özgürlük hissi sağlayan, hayatta anlam bulma ve yaratma arzumuzu besleyen bir süreç. Dolayısıyla eserini defalarca kez revize eden bir yazar gibi en iyi ve en derinlikli hikayeyi yazmak istiyoruz. Sanki kitabın son cümlesi her şeyi açıklığa kavuşturmalı ve geçmiş sayfalarda yazılı tüm cümleler bu belirlenmiş sona ulaşmak için bir araç olmalıymış gibi. Böylece hayatın bilinmezliğiyle daha bir kolay baş ediyor, mutlak bir kontrol sağladığımız algısını güçlendirebiliyoruz. Alternatif hayatların ışıltılı bilinmezliği, yaşadığımız hayatın korkutucu bilinmezliğini bir nebzede olsa aydınlatıp bizi kısa süreliğine rahatlatabiliyor.

Oysa hikaye nasıl ilerlerse ilerlesin, anlamı yaratan bizleriz. Hayallerimizle, hislerimizle, anılar arasında kurduğumuz bağlarla hayattaki tüm versiyonlarımız arasında bir köprü oluşturuyoruz. Kitap her an, her saniye yazılmaya devam ediyor. Bazen mürekkep sayfada bir leke bırakıyor, bazen birkaç sayfa yırtılıyor, bazense isimlerin üzeri çiziliyor. Ama biz kalemi tuttuğumuz sürece o kitap hep yazılıyor. Hayatta seçim yapmamak ve ilerlememek diye bir seçenek yok. Çünkü bu bile başlı başına bir seçim.

Biz de hayatla beraber akışta olmalıyız. Çünkü her seçim güzellikleriyle ve zorluklarıyla, kazandırdıklarıyla ya da kaybettirdikleriyle beraber gelir. Sonucu görmediğimiz için karar veremediğimizi düşünüyoruz ama ne mutlak bir sonuç ne de mutlak bir doğru var. Attığımız her adım aslında gidebileceğimiz yolları azaltmak yerine çoğaltıyor.

Tıpkı bir satranç oyununda yaptığımız her hamlenin oyunun seyrine dair olasılıkları arttırdığı gibi. Bu yüzden de her ne olursa olsun seçimler yapmaya devam etmek ve gerçek sonuçları kafamızdaki ideal bir hayal ile kıyaslamamak gerek. Yoksa elimizde tuttuğumuz kitaptan sadece hayal kırıklıkları ve pişmanlıkları okuruz. Aaa bak gözlükler de şarj oldu galiba. Ama ben bir hayat ihtimalini değil de kendi hayatımı yaşamayı daha çok istiyorum galiba. Şuralarda bir yerlerde bir elektro gitar alacaktı. Ne zamandır çalmamıştım. Gidip biraz parmaklarımı ısındırsam iyi olacak.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)