Podcast

149 - Zamanı Tutabilir miyiz?

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Hikayenin başında döngülerle dayanan zaman algımız, bugün çizgisel bir yarışa dönüştü. Evet, zaman hep aklımızda... Peki ama onu gerçekten anlayabiliyor muyuz? 111 Hz'in bu bölümünde antik mitolojinin derinliklerinden günümüze uzanan bir yolculuğa çıkıyor, zamanı yeniden keşfetmeye çalışıyoruz.



Sunan: Barış Özcan

Hazırlayan: Hazal Beril Çam

Ses Tasarım ve Kurgu: Metin Bozkurt

Yapımcı: Podbee Media






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.041 kelime · ~10 dk okuma

Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz. Her

şeyi kaçırıyormuşum gibi geliyor. Sanki dışarıda herkes eğleniyor da beni çağırmıyorlar. 28 yaşına geldik hala ailemizle yaşıyoruz ya. Abi bu sene genel kötü hedefi koydum kendime. Önümüzdeki 21 gün her sabah 6'da kalkıp 10 sayfa kitap okuyayım. Pilava çok az ağaç çiçek ya koymak parlatıyor diyorlar. Ne diyorsun?

Evren nasıl oluştu? Pilava ayçiçek yağı konur mu? Ölümden sonra hayat var mı? Kötü söz sahibine mi aittir? Zamanın bir başlangıcı ve bir sonu var mıdır? Bu ve bunlar gibi hayata dair merak ettiğiniz tüm soruların cevabı ve 3 günde 10 kilo verdiren mucizevi detoks suyu tarifi her pazartesi sabah saat 6'da 111 Hertz Podcast'lerinde. Hadi sen de hemen kulaklıklarını tak ve dakikalar içinde bir hakikat şövalyesine dönüş.

Transkriptin tamamını oku

Evet, bu bölümdeki yüksek prodüksiyonlu ironik otamızı da doldurduğumuza göre konumuza girebiliriz arkadaşlar. Şimdi baştan kabul edelim, bu soruların hiçbirine öyle tek bir podcast bölümünde cevap verebilmemiz mümkün değil. Zira insanlık tarihi boyunca cevabı aranan sorular bunlar. Değil öyle bir podcast bölümü bir ömür bile yetmeyebilir bunların cevabını vermeye. Kaldı ki biz de böylesi sorulara kısacık bir podcast bölümünde cevap vermeyi vaat eden o dolandırıcılardan değiliz.

Fakat bu sorular başka bir sorgulama yapmamı sağladı benim. Malum çağımızın problemi. Her şeyi hemen öğrenmek, bilmek istiyoruz. Hiçbir şey için yeterli vaktimiz yok, konsantrasyonumuz yok. Hep böyle bir yerlere yetişmeye çalışıyoruz. E bu da yetmezmiş gibi öyle sürekli olarak da bir şeyleri kaçırma kaygısı taşıyoruz değil mi? FOMO diyorlar ya.

Halbuki hepimizin sahip olduğu bir şey değil mi bu zaman dediğimiz şey? Neden öyle bir çırpıda tükenecekmiş gibi geliyor ki bize? İşte bu sorular beni en kıymetli şeyimiz olan zaman üzerine düşünmeye etti. Gelin öyleyse bu kavramı nasıl algıladığımızı hep birlikte sorgulayalım bugün. Ve bunun için de çok ama çok kadim bir döneme gidelim birlikte. Vaktimiz de öyle çok yok. Hadi gelin benimle çünkü biliyorsunuz ki tutamıyoruz zamanı.

Her şey dev bir gaz ve toz bulutundan ibaretti. Evrenin ilk anlarında, kaosun derinliklerinde her şey sıradan bir belirsizlikte kaybolmuştu. Şimdi bu büyüleyici epik girişle size istediğim her şeyi anlatabilirim. Evrenin oluşumunu, yıldızların doğuşunu, galaksilerin evrimini, her şeyi. Sonuçta hikayelerin başlangıcı her zaman büyüleyicidir değil mi? Fakat zaman sadece bilimsel bir olgu değil. Biz de bugün zamanın başlangıç noktasına gitmekle kalmayacağız. Onunla alakalı mitlere, öykülere bakıp bu kavramın farklı dönemlerde nasıl algılandığına dair derin bir keşfe çıkacağız şimdi sizinle. Zaman,

her şeyin ritmini belirleyen, yaşamın kendisini yönlendiren ve bazen de belirsizlikleriyle içimizi ürperten o mistik olgu. İnsanlık var olduğundan beri hayatı anlamlandırmaya çalıştı. Gecenin karanlığında yıldızlara bakıp nereden geldiğimizi, nereye gittiğimizi sorguladık. Okyanusun dalgaları kadar kadim bir merak içindeydik. Sürekli sorduk, keşfettik, anlamaya çalıştık. Her şey ne zaman başladı, nerede bitecek? Sonuçta tüm varlıklar önce doğar, sonra büyür ve ölür. Yani kısaca net bir başlangıç ve son olmalı hep öyle değil mi? İşte böyle algılıyoruz biz zamanı. Yani çizgisel olarak. Ama aslında bu anlayış onu algılama şekillerimizden sadece biri. Çünkü eskiden zaman döngüsel akardı.

Peki ne demek bu döngüsel zaman dediğimiz şey? Gelin onu anlatayım şimdi size. Geçmişte zaman insanlar için doğanın döngüleri üzerinden şekillenirdi. Güneşin doğup batışı, mevsimlerin düzenli olarak değişimi, hatta hayatın ta kendisi bir tekrardan ibaretti.

Her şey yeniden başlar, gelişir, sona erer ve sonra yeniden yeniden başlardı. Özellikle de tarım toplumlarında bu döngüsel zaman algısı çok güçlüydü. Ekinler ekilir, büyütülür, hasat edilir ve sonra tekrar ekim zamanı gelirdi. Başlangıç ve son hep aynı yerdeydi. Yani bu kavrayış doğa döngülerinden, mevsimlerin değişiminden, kısaca hayatın ta kendisinden doğmuştu. E haliyle ölüm algısı da farklıydı eski uygarlıklarda. Örneğin Doğu felsefelerinde bulunan reenkarnasyon inancı zamanın döngüselliğiyle alakalıydı.

Bedenler ölse de ruhların bu döngüde sürekli olarak yeniden şekillenip bir başka formda tekrar dünyaya gelineceğine inanılırdı. Dolayısıyla ölüm onlar için bir son değildi. Yeni bir başlangıcın habercisiydi. Aslına bakarsanız bu döngüsel zaman anlayışın yansımalarını gerçek hayatta da sıklıkla görüyoruz. Bunu da size bilimsel bir yasa aracılığıyla anlatmak istiyorum.

Hani şu hiçbir şey yoktan var olmaz, vardan yok olmaz diyen yasa var ya, işte o. Yani maddenin korunumu yasası. Buna göre evrenin içindeki madde ve enerji sadece şekil değiştirir. Fakat asla ve asla tamamen yok olmaz. Bir çiçek düşünün mesela. Tüm yaşam döngüsünü tamamlayıp solduğunda yaprakları düşüp toprağa karışır. Her ne kadar biz o çiçek öldü zannetsek de zamanla çürüyen yaprakları toprakta ayrışır. Yani aslında tamamen yok olmaz. Toprağın bir parçası haline gelir.

Bu çürüme sürecinde ortaya çıkan besin maddeleri de toprağa karışarak başka bitkilerin büyümesine katkı sağlar. Yani çiçek ölmüş gibi görünse de aslında onun özü başka bir yaşam formuna dönüşür. Maddenin korunumu yasası tam olarak bunu söylüyor. Madde yok olmaz, sadece form değiştirir diyor. Ki bu da yaşam döngüsünün en net özeti esasında.

Bu anlayışın en güzel örneklerinden biri Yunan mitolojisinde saklı ve biz de şimdi o hikayenin peşine düşeceğiz. İda Dağı'nın eteklerine doğru bir yolculuğa çıkalım şimdi birlikte. Her şey karanlıktı. Saf, zifiri bir karanlık. Sessizliğin hüküm sürdüğü, mutlak hiçliğin kol gezdiği o uçsuz bucaksız boşluk.

İşte bu hiçliğin adı Kaos'tu. Evrenin ilk varlığı. Ancak Kaos'un derinliklerinde, hiçliğin de ötesinde bir şeyler filizleniyor. Yaşamın ta kendisi. Gaia, yani toprak ana.

Gaia öyle kudretli bir varlıkmış ki zamanın kendisi bile onun kucağında şekillenmeye başlamış. Onun varlığıyla anlam kazanmış ve gün gelmiş toprağın içinden gökyüzü yükselmiş. Uranüs. Uranüs dünyaya geldiği andan itibaren evrenin mutlak hakimi olmuş. Sonsuz bir güce ve iktidara sahipmiş.

Ancak gücünü kaybetmekten öylesine korkuyormuş ki Gaia'yla birlikteliğinden doğan çocuklarını toprağın altına hapsetmiş. Çünkü onun için artık bir tehdit olan çocuklarının bir gün onunla savaşacağını ve iktidarını elinden alacağını düşünüyormuş. Gücünü kaybetmemek için de onları annelerinin karnına yani toprağın altına geri göndermiş. Ama onlardan kurtulmak öyle zannettiği kadar kolay olmamış. Uranüs'ün bu korkusu ve çocuklarını hapsetme arzusu Gaia'nın öfkesini öyle bir tetiklemiş ki oğullarından biri olan Kronos'u babasına karşı ayaklanmaya ikna etmiş. Kronos da annesinin verdiği tırpanla babasının kanını akıtarak Uranüs'ün egemenliğini sona erdirmiş.

Kronos bu zaferle babasının gücünü elinden almakla kalmayıp üstüne bir de zamanı kontrol etmeye başlamış. O artık zamanın hükümdarıymış. Ne büyük, ne görkemli bir güç değil mi? Zamanın iplerini elinde tutmak, geçmişteki hataları silmek ya da geleceği kontrol etmek. Hepsi onun elindeymiş artık.

Ancak her şey gibi bu kudretin de bir bedeli olduğunu düşünen Kronos, tıpkı babası gibi gücünü kaybetme korkusuna kapılmış. Zamanın tanrısı bir gün kendi çocuklarından biri tarafından devrileceğini elbette biliyormuş. Bu yüzden çocuklarını annelerinin karnına değil, doğrudan kendi içine gömmüş. Yani tüm çocuklarını tek tek yutarak onlardan korunmaya çalışmış.

Yani şimdi Kronos'un yaptığına bugünden bakınca pek de doğru bir davranış gibi durmuyor değil mi? Hatta lafı hiç dolandırmayacağım arkadaşlar. E bu düpedüz barbarlık. Şimdiki çocukların psikolojisi bozulmasın, travmalar yaşamasınlar diye ebeveynlerinin nasıl davrandığını görürken üstelik... E peki biz şimdi bu hikayeyi öyle sadece vicdansız adam iktidarı için çocuklarını yemiş bak görüyor musun gibi tek bir perspektiften mi inceleyeceğiz? Elbette hayır. Aslına bakarsanız Kronos'un bu yaptıkları zamanın akış şeklini de değiştirmişti ve bu değişim epeyce sancılı bir sürecin sonunda gerçekleşmişti. Şimdi oraya da geleceğiz birazdan ama burada kısa bir mola versek iyi olur. Zira buradan sonra işler epeyce bir kızışacak.

Kronos'un hikayesi, antik dünyanın döngüsel zaman anlayışını tam anlamıyla yansıtan bir efsane. Zamanın efendisi olan Kronos, geleceğin kendi içinde bir tehlike barındırdığını biliyordu. O yüzden deliliğin sınırlarında dolaşarak kendi çocuklarını, yani geleceği yutarak gücünü koruyabileceğini düşündü. Çünkü Kronos, her şeyin sürekli tekrar ettiğine, yani zamanın döngüselliğine inanıyordu.

Babasının başına gelenler kendisi için de tekrarlanacaktı. İşte bu döngüyü kırmak ve geleceği kontrol altına almak onun yegane amacı haline gelmişti. İktidar hırsı o kadar büyüdü ki geleceği tamamen ortadan kaldırmayı dahi göze aldı. Ama işte burada şöyle bir soru var. Eğer geleceği ortadan kaldırırsak, zaman dediğimiz şeyden nasıl söz edebiliriz ki?

Kronos'un çocuklarını yutarak geleceği kontrol altına alma çabası döngünün sonunu getirmemiş, onu sadece geciktirmişti. Zira bu döngünün asıl kırılma noktası oğlu Zeus'un tekrar ortaya çıkmasıyla başlayacaktı. Çünkü o zannettiği gibi midesinin derinliklerinde uyusal bir şekilde yatmıyor, dışarıda bir yerlerde babasıyla hesaplaşacağı günü bekliyor. Zeus kendisini ve kardeşlerini Kronos'un zulmünden kurtaracak ve iktidarı ele geçirecekti. Ancak babası ve dedesi gibi yok ederek değil, paylaşarak kıracaktı bu yıkıcı döngüyü.

Rivayete göre Kronos'un karısı en küçük oğulları Zeus'u kurtarmak için onu gizlice bir mağaraya saklamış. ''Evlatlarım nerede? Hepsini yiyeceğim.'' diye çıldıran kocası Kronos'a bezlere sarılı bir taşı hem gerçek hem de mecazi anlamda yutturmuş oğlu diye. Kronos da gelecekte kendisini tahtından edecek oğlu Zeus'un yaşadığından habersiz taşı bir güzel midesine indirmiş. Fakat heyat, zaman Kronos'un beklediği gibi akmamış. Zeus büyüyüp gücünü toparladıktan sonra babasına karşı ayaklanmış

ve kardeşleriyle kurtarmış. Özgürlüklerine kavuşan kardeşler bunun karşılığında Zeus'a gök gürültüsü, şimşek ve yıldırımı vermiştir. Ancak babası Kronos ve dedesi Uranüs'ten farklı olarak Zeus kardeşleriyle sahip olduğu güçleri paylaşmış. Yani güçler ayrılığı ilkesini ta o zamandan benimsemiş de diyebiliriz.

Ve bu şekilde Zeus göğün, Poseidon denizin, Hades ise yeraltı dünyasının egemeni olmuş. Ve bu da döngüsel zamanın kaçınılmaz sonuymuş. Arkadaşlar, size şu kadarını söyleyebilirim ki bu sadece bir aile draması değil. Zeus, Kronos'u devirerek zamanı çizgisel bir yapıya dönüştürdü aslında. Ailesinin döngüsünü kırmış, kendi yolunu çizmişti. Yani artık bir ilerlemeden, bir gelişimden söz edebilirdik. Peki ne demek bu çizgisel zaman? Nasıl bir anlayıştan söz ediyoruz çizgisel zaman derken? Gelin biraz da bunun üzerine konuşalım şimdi.

Düşünsenize, bir dönem zamana dair bambaşka bir perspektife sahipti insanlık. Her şey bir döngü içinde, sürekli bir tekrar halindeydi bizim için. Doğa ve yaşam da bu döngünün bir parçasıydı. Fakat tek tanrılı dinlerle birlikte bu bakış açısında büyük bir değişim geçirdi. Özellikle de antik Yahudi ve daha sonrasında gelen Hristiyan inanışlarıyla birlikte zamanın düz bir çizgi üzerinde ilerlediğini düşünmeye başladık. Yani her şeyin bir başlangıç noktası vardı ve bir kıyametle sona eriyordu. Artık zamanın bir çizgi gibi olduğunu ve hayatın sadece bir kez başladığını, yaşandığını ve sona erdiğini kabullenmiştik.

tekrar doğmak ve yeniden başlamak gibi kavramlar geçerliliğini yitirmişti. Bu da hayatın ve zamanın ne kadar sınırlı olduğunu, bir kez yaşanıp sona erdiğini algılamamıza sebep oldu. Antik dünyanın döngüsel zaman anlayışından kopuşu, aynı zamanda insanlık tarihinin de yeni bir aşamaya geçişini simgeliyor arkadaşlar. Bu geçişle birlikte tarih ilerleyen ve gelişen bir süreç olarak algılanmaya başlandı. Artık her olay bir öncekinin üzerine inşa ediliyor ve bu ilerleme insanlığın sürekli gelişim içinde olduğu inancını pekiştiriyordu.

Bu inanç, aydınlanma çağıyla birlikte herkes tarafından kabul edilir bir hal aldı. Zira bu çağın düşünürleri, döngüsel zaman anlayışının, tarihin ve insan deneyiminin dinamiklerini yeterince yansıtamadığı görüşündeydiler. Örneğin, bu dönemin önde gelen isimlerinden biri olan Immanuel Kant, zamanın çizgisel olarak aktığını savunuyordu. Çünkü bu anlayış, insanın olayları neden-sonuç ilişkisi içinde ve sıralı bir şekilde algılamasıyla örtüşüyordu. Ona göre, zamanın bu şekilde ilerlemesi, evrenin sürekli bir gelişim ve evrim sürecinde olduğuna işaret ediyordu.

Sanırım biraz daha netleşti değil mi kafamızda neden döngüsel zaman fikrinden çizgisele geçildiği? Döngüsellik, olduğunuz yerde dönmek demekti aslında. Oysa aydınlanma çağının yaslandığı en temel kavram ilerlemeydi. Ki zaten modernizm deyince de ilk aklımıza gelen sözcüktür herhalde bu ilerleme. Hep gelişelim, önümüze bakalım, daha da ileriye gidelim.

Peki bu ilerleme gerçekten de hep olumlu yönde mi seyrediyor sizce? İşte burada tarihsel süreçlere farklı bir perspektiften bakabilmemiz gerekiyor. Döngüsel zaman insanı doğayla bütünleşmeye, tabiatın ritmiyle uyumlu bir hayat sürmeye teşvik ediyordu. Bu doğru. Her şeyin yeniden doğması, bir döngü içinde devam etmesi, insanların yaşamlarını daha sürdürülebilir kılıyordu belki de.

Fakat bu şekilde yaşamak da bazı duyguları hiç hissedemeyeceğimiz anlamına geliyor. Sonsuz bir deneme şansımızın olduğu bir yaşamda arzudan, başarılı olmanın verdiği mutluluktan ya da tutkudan nasıl beslenebiliriz ki? Nasıl motive olabiliriz ki? İşte bu yüzden de tıpkı Zeus gibi döngüyü kırmamız gerekiyor arkadaşlar. Çizgisel anlayışla beraber zaman da belli bir yön kazandı artık. Her şeyin bir başlangıcı ve sonu vardı. Bu da ilerlemeyi, sürekli bir değişim ve yenilik arayışını beraberinde getirdi. İnsanlar artık geçmişe değil, geleceğe odaklanmaya başladılar.

Tabii bunun negatif etkileri de olmadı değil. Sabah gözlerimizi açar açmaz saate bakıyoruz artık. Bir yerlere yetişme telaşıyla güne başlıyoruz hep. Sürekli böyle bir geç kalıyorum hissi içerisindeyiz.

Bölümün başında duyduğumuz kaygı dolu sesleri hatırlayalım. Hep bir şeyler kaçırıyorum düşüncesi de işte bu ilerleme takıntımızın bir yansıması. Ama bir şey diyeceğim size. Esas sürekli hayatı kaçırıyor muyum endişesiyle yaşarken kaçırıyoruz biz hayatı. Bu FOMO etkisinin girdabına kapılıp kayboluyoruz. Halbuki bu çizgisel akışta kendi döngülerimizi de oluşturabiliriz.

Tutkularımızı keşfedip onlar için zaman ve emek harcamak sahip olduğumuz zamanı daha bir değerli kılacak aslında. Bunun için harcadığımız zamanın ne kadar verimli geçtiği ya da sonucunda ne kadar başarılı olduğumuza çok da takılmamak gerekiyor sanırım. Daha ziyade tutkularımızın akışında keyifle kaybolabilmek hepimize çok daha iyi gelecektir. Bu sayede zaman dediğimiz o devasa girdabın içinde belki bir anlam da yaratabiliriz.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)