
2.505 kelime · ~13 dk okuma
Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz.
Selam arkadaşlar. Bugün bir değişiklik yapıp şöyle ufak bir doğa gezintisine çıkayım dedim. Baktım hava da çok güzel ve bu fırsatı kaçırmak olmaz değil mi? Resmen yenilendim ya. Oh, şu ağacın dibine oturalım da biraz doğayı dinleyelim, değil mi? Hadi. Bu tip gezintiler sağlığımız açısından çok faydalı ama tabii aynı zamanda yaşadığımız bu dünyaya böyle sessiz, huzurlu bir pencereden bakabilmemizi de sağlıyor.
İşte şehirde yaşarken böyle sırtımızda birikmiş o ev, iş, efendim sosyal hayat gibi bir takım sorumlulukları yani bazen bizi zorluyor, bazen zihnimizi yorabiliyor. Yani sadece stres bile insanı güçsüzleştiriyor. İşte böyle ufak kaçışlar o problemi tamamen ortadan kaldırmıyor ama yine de zihnimizde, bedenimizde biriken stresi dağıtmak da çok etkili. Kimi zaman renklerin büyüsüne dalıp kimi zaman da doğanın sesine kapılıp gitmek insanı inanılmaz rahatlatıyor. Yani rahatlatmanın da ötesinde yaşadıklarımızı daha ferah bir zihinle değerlendiriyoruz. Cevabını aradığımız soruların üzerine düşünebilmemize bir fırsat sağlıyor.
Hem de kendimizi hırpalamamıza gerek kalmadan, nazik bir şekilde. Ve işte şimdi ben de tam olarak bunu yapacağım. Hadi siz de bana katılın. Birazcık susup doğaya kulak verelim.
Korkma korkma. Yanında mantar var da onu alacaktım. Uyuyorsun diye rahatsız etmek istemedim. Yok, uyumuyordum ben aslında. Doğayı dinliyordum. Anladım. Ben de mantar topluyorum işte akşam pişirip yemek için. Aman dikkat edin. Biliyorsunuz bazı mantarlar zehirli olabiliyor. Sonuçta uzmanlık isteyen bir alan bu. E uzmanım zaten. Nikola Homma. Yani mantar bilimcisiyim. Otuz yılımı verdim bu işe. Kusura bakmayın.
Yemek için topladığınızı söyleyince ee buralarda çok zehirli mantarlar var diye duymuştum. O yüzden sizi uyarmak istedim. Köy göçeren mantarından bahsediyorsun sen. O bu ormanda bulunmaz. Ayrıca bir mantar zehirli diye hepsinden korkulur mu hiç canım? Mantarlar bu dünyanın düzenini sağlayan canlılar. Bize sadece besin olarak yardım etmiyorlar. Ormandaki tüm bu ağaçlara da can oluyorlar. Sen, ben duymasak bile ağaçlar da aralarında konuşuyor aslında. İşte mantarlar bunu sağlıyor. O yüzden mantardan korkmak yerine mantarı tanımaya, anlamaya çalışmak lazım. Hmm, hiç öyle düşünmemiştim ben gerçekten ya. Bak mantarlara bambaşka bir açıdan bakmamı sağladınız. Çok teşekkür ederim. Rica ederim. Sen yine de buradaki mantarları yiyin falan deme. Ne olur ne olmaz. Hadi sana iyi yolculuklar. İyi günler. Evet ya, mantar denince aklımıza ilk olarak yemek geliyor cidden. E sonrasında da zehirlenmek, hastalık, ölüm gibi şeyler.
Yani böyle biraz kötü durumlarla eşleştiriyoruz nedense mantarları ve haliyle de onlardan biraz korkuyoruz. Bu korkunun en büyük sebeplerinden biri de haklarında çok az şey biliyor olmamız olabilir. Sonuçta bilmediğimiz, anlamlandıramadığımız şeylerden daha çok korkuyoruz değil mi haliyle? Az önce karşılaştığım o kişi bana çok güzel bir şey söyledi. Mantarı tanımaya, onu anlamaya çalış.
E hadi o zaman ona kulak verelim ve mantarları anlamaya çalışalım biz de bugün. Öncelikle tabii mantarın bir tanımını yapalım değil mi? Mantar denince aklımızda oluşan ilk imge şapkalı mantarlar oluyor genelde. Fakat aslında bu Latince'de fungus olarak geçen çok geniş bir alemin sadece küçük bir alt grubu.
Bizim Türkçe'de mantarlar alemi olarak adlandırdığımız canlılar, içinde mayaları, kürfleri, şapkalı mantarları da kapsayan çok geniş bir grup. Çok geniş derken hiç abartmıyorum. Çünkü 5 milyona yakın fungus türü olduğu düşünülüyor. Ve bunların da sadece yaklaşık 150 bin tanesi tanımlanabilmiş. Yani biz tanım yapmaya kalktık ama 5 milyondan tanımlanabilmiş 150 bini var. Düşünün artık gerisini siz. İşte mikoloji de bu yeni türlerin literatüre kazandırılmasını sağlayan biyolojinin mantarlar üzerine yoğunlaşmış bir alt dalı. Mikoloji, mitoloji değil.
Tıpkı az önce karşılaştığımız kişi gibi bu alana gönül verenlere de mikolog deniyor. Bunlardan biri de alanın en ileri gelenlerinden olan Paul Stamets. Onun mantarları olan hayranlığı çocukluğuna dayanıyor. İçine kapanık bir çocuk olan Paul aynı zamanda kekemeymiş.
Yaşıtlarıyla anlaşamıyormuş ve çekingenliği sebebiyle de sürekli yere bakarak yürüyormuş. Hatta ona ömrü boyunca arkadaşlık edecek mantarlarla da işte bu şekilde tanıştığını söylüyor. Kendisini bu gizemli canlıların görününün ötesindeki dünyalarını öğrenmeye adamış. Ve öğrendikçe de hevesi artmış, özgüveni artmış hatta kekemeliği bile geçmiş.
Öyle ki dünyanın her yerinde mantar meraklılarına konuşma yapacak kadar iyi bir hatip şu anda kendisi. Nereden nereye? Yani kısaca mantarlar pool'ün hayatını değiştirmiş. Bu sebeple deneyim ve bilgi birikimini yazdığı kitaplarla başkalarına da aktarmak onun en büyük tutkusu haline gelmiş.
Ve buna örnek olarak da onun şu kitabını gösterebiliriz. Fantastic Fungi. How Mushrooms Can Heal, Shift Consciousness and Save the Planet. Yani fantastik işte mantarlar, fungiler. Nasıl iyileştirir? Bilinci nasıl değiştirir ve gezegeni nasıl kurtarır? Gibi çevirebiliriz adını da. Bu kitapta mantarları çok ilginç noktalardan ele almış.
Biz de kitabın isminde karşılaştığımız bu üç temel soru üzerinden mantarlar dünyasına bir giriş yapalım dilerseniz. Yani bu fantastik canlıların nasıl iyileştirdiğini, bilinci nasıl değiştirdiğini ve gezegenimizi nasıl kurtarabileceklerini konuşalım. Fantastik diyoruz zira bu canlıların dünyanın oluşumundan beri var olabileceğini hatta canlılığın oluşumunda önemli etkileri olduğunu iddia eden bazı teoriler var. O yüzden hikayelerini anlatmak için önce tarihte biraz geriye gitmemiz gerekiyor. Biraz derken milyarlarca yıl geriye.
Bu teze göre fungusların hikayesi 4,5 milyar yıl önce göklerde spor olarak gezinerek başladı. Konup yaşayabilecekleri bir yer kabuğu bile bulamadıkları için milyonlarca yıl boyunca dünyanın yeni oluşmuş o atmosferinde dolaşıp durdular. Dünyamız soğuyup da yüzeyinde bu sporların tutunabileceği bir takım kayaçlar oluşunca ise yeryüzüne indiler. Radyoaktivitenin had safhada olduğu bu genç dünyada deniz diplerindeki radyoaktif atıkları çözmeyi başardılar. Ve bu sayede bakteri, virüs gibi diğer mikrobiyel varlıklardan farklı olarak çok hücreli organizmalara evrildiler.
Denizlerle de yetinmeyen funguslar nihayet miselyum denilen bitkilerdeki kök yapısına benzer bir ağ sistemiyle önce deniz tabanından toprağın altına ve oradan da karaya çıktılar. Hemen hemen 1.3 milyar yıl öncesine tekabül eden bu göç sonrasında funguslar yeni duraklarına muazzam bir adaptasyon sağladı. Karşılarına kayaçların ya da yeni canlı türlerinin çıkmasının bir önemi yoktu. Funguslar onları da kendi sistemleri içerisine alıp beraber yaşamayı öğrenecek şekilde gelişimlerini sürdürebiliyorlardı. İşte bu adaptasyon yetenekleri, türlerinin giderek yayılmasını ve ortam fark etmeksizin üremeye, genişlemeye devam etmelerini sağlıyordu.
Ve dahası diğer canlıların da çoğalabilecekleri habitatların oluşumunda rol oynamışlardı. Bünyelerinde biriktirdikleri birçok türde karbon bileşeniyle ilk verimli toprakları oluşturdular. Bu da bitkiler için uygun yaşam koşullarının sağlanması anlamını taşıyordu. Böylece bitkiler bundan yaklaşık 500 milyon yıl önce işte bu şekilde yaşama dahil oldular.
Düşünsenize, ilk kara bitkileri oluşana ve tüm gezegeni yeşil bir örtüyle kaplayana dek dünyanın örtüsü mantarlardı. Hatta ağaç boyutunda mantarlar bile vardı o zamanlar. Yani şu doğa gezintisini ağaçlar yerine dev mantarların arasında gerçekleştirebilirdik. Hani tıpkı o bilgisayar oyunu var ya, Mario orada olduğu gibi. Neyse efendim, dünyamız mantarların katkılarıyla sadece bitkilere değil,
Böcekler, amfibiler, sürüngenler, memeliler gibi çok sayıda gelişkin organizmaya da ev sahipliği yapmaya başlamıştı. Artık bir düzen kurulmuştu ve her şey yerli yerine oturuyor gibiydi. Ta ki bir asteroid dünyamıza çarpana dek. 12 kilometre çapındaki bu asteroid dev yangınlar, depremler ve tsunami'lere sebep oldu. Çarpmanın etkisiyle yerden kalkan toz buyutları bütün atmosferi kaplayarak güneş ışınlarının gezegenimize ulaşmasını engelledi ve böylece dünya bir buzun uçağına girmiş oldu.
O dönemde yaşayan canlıların %75'inin neslinin yok olduğu tahmin ediliyor. Hatta dinozorların sonunu getiren şeyin de işte bu çarpma olduğu düşünülüyor. Neredeyse yok olmanın eşiğine gelen o zamanki dünyayı kimler kurtardı peki? E tabii ki mantarlar. Çarpışma anında ölmeyen bitkiler güneş ışığı bulamadıkları için çürümeye başlayınca fungusların yayılması için uygun koşullar oluşmuştu. Fungusların bu şekilde yayılması o dönemin hakim türü olan sürüngenler için de kötü haber demekti. Çünkü soğukkanlı candılar oldukları için vücutları mantarlardan hastalık kapmaya çok yatkındı.
Ne var ki sıcakkanlı memelilerin vücut ısıları onları mantarlara karşı dayanıklı kılıyordu. Ve bu sayede daha kolay bir şekilde hayatta kalabilmişlerdi. İşte o hayatta kalan memelilerin, bugün biz insanlar da dahil olmak üzere, yeryüzündeki tüm memeli canlıların atası olduğu düşünülüyor. Yani gezegen nasıl kurtarılabilir sorusunun cevabını bizlere 65 milyon yıl kadar önce vermiş funguslar. Peki bunu nasıl başarıyorlar? Her durumda bulundukları yeri organize edip bu yeni koşullara nasıl uyumu sağlıyorlar? Bunları cevaplamadan önce biraz mola versek iyi olur. Zira mantarlardan bu kadar bahsetmek...
Benim karnımı acıktırdı biraz. Neyse ki yürüyüşe çıkmadan önce bir sandviç hazırlamıştım kendime. Şimdi hiç öyle etraftan mantar toplama riskini alıp da başımı belaya sokamayacağım arkadaşlar. Ben sandviçimi yerken siz de biraz dinlenmiş olursunuz hem. Çünkü önümüzde daha uzun bir yol var.
Oh, hani öyle bir laf vardır ya, temiz hava acıktırır diye. Hakikaten doğruymuş. Sanki yeniden can buldum. Yani söylemesi ayıptır, yani iyi de sandviç hazırlarım. Ama bu sandviçte benden daha fazla emeği olanlar var. Mesela ekmeği ve peyniri mayalayan mantarlar. Teşekkürler Fungus. Enfes bir sandviçti.
Peki mantarlar ekmek ya da peynir yapmayı nasıl beceriyorlar? Sonuçta ellerinde tarif falan yok. E aslında sıklıkla gerçekleştirdikleri bir şeyi yaparak başarıyorlar bunu. Mayalanma dediğimiz şey en basit tabiriyle bir çürütme işlemi aslında.
Maya mantarlarının şekeri bünyelerinde sindirip enerjiye dönüştürmeleri sonucunda etil alkol ve karbondioksit gazından oluşan bir atık madde ortaya çıkıyor. Ve bu gaz da hamurun kabarmasını sağlıyor. Sandviçimin içine koyduğum Roquefort peynirinin oluşumundaysa başrol hepimizin aşina olduğu bir mantar olan penicillium notatum yani penicillin. Alexander Fleming penicillin küfünün bakterileri çözebildiğini çıktığı tatilden evine döndüğünde ve bir hata sonucunda keşfetmişti.
Kendisinin laboratuvarına bir ziyarette de bulunmuştuk hatırlarsanız geçmiş bölümlerden birinde. Henüz dinleyemeyenlerinizi ''Hatalardan Doğan Keşifler'' adlı o bölümümüze beklerim bu arada. Neyse işte bizim Fleming içinde bakteri kültürlerinin olduğu bir tüpün ağzını açık unutup çıkmıştı o tatile. Döndüğünde ise bu tüpü küfle kaplanmış olarak buldu. Tam ''Hay aksi'' deyip tüpü çöpe atacaktı ki
Aklına önce onu incelemek geldi. Küflenmiş tüpe yakından baktığında içerisinde bakteri yaşamının olmadığını fark etti. Üreyen küf mantarları etrafındaki tüm bakterileri öldürmüştü ve bu inanılmaz bir sonuçtu. Küfün etrafında oluşan, bakterileri çözen sıvıya da bu ismi verdi. Penicillin.
Bu güzel haber bilim dünyasından daha pek çok kişinin çalışmaya dahil olmasını sağladı ve nihayetinde bizzat Fleming tarafından olmasa da onun büyük katkıları sayesinde penisilinden ilaç üretildi. Tarih boyunca insanlara karşı en büyük tehditlerden biriydi bakteriyel enfeksiyon. Geçmişte yaraya küflü ekmek basmak gibi uygulamalar yapılsa da bu konuyla ilgili ilk ciddi araştırma Alexander Fleming tarafından gerçekleştirilmişti yani. Özetle Fleming, fungusun bakteriyi sevmediğini ve onlara karşı patojen ürettiğini keşfetmişti. İşte funguslar milyonlarca insanın hayatını kurtarırken bir yandan da bizim için peynir yapabiliyor. Anlayacağınız kendileri çok yönlü canlılar. Dışarıdan pek öyle gözükmüyorlar ama aslında funguslar da bizim gibiler. Onlarla düşündüğümüzden çok daha fazla benzer yanımız var.
Mesela onlar da oksijen alıp karbondioksit veriyorlar. Besinleri dışarıdan alıp sindiriyorlar. Tüketiciler. Ancak bizden farklı olarak onlar doğanın yaratıcısı olmaktan da geri durmuyorlar. Nasıl mı? Elinizi toprağa daldırıp bir avuç aldığınızı hayal edin.
Bunun kum tanesi gibi birbirinden ayrı bir yapıda olmadığını fark edeceksiniz. Hemen dağılmamasının sebebi ise bahsettiğim o miselyum ağı. Miselyum içerisinde bulunan mikro boyuttaki oyuklara su ve hava doldukça şişer ve bu şekilde toprağa iyice tutunur. Toprağa süngerleştirir ve hatta erozyona karşı direncini arttırır. O yukların içerisindeki su sayesinde de mikrobiyal çeşitlilik artar ve toprak daha verimli bir hale gelir. Yani bir topraktaki miselyum ağı ne kadar yayılmışsa o kadar humuslu toprak oluşur diyebilmek mümkün. İşte fungusla ilgili diğer bir enteresanlık da tam burada başlıyor.
Zamanı gelip ölen bir ağaç olduğunda fungus sporları sanki hissetmişcesine o ağaç üzerine gidip toplaşıyor. Kültürlenmeye başlayan funguslar bir zaman sonra şapkalı mantar oluşturmaya başlıyor. Ve bu mantar çürüyen organizmanın içine adeta sızıyor. Ve toprağa erişerek diğer misalyum ağlarıyla birleşiyor.
Buraya kadar her şey tamam. Miselyumlar ölen organizmaları sindirdi, toprağa bereketlendirdi. Peki ya neden diğer ağlarla birleşme ihtiyacı hissediyor olabilir ki? Haberleşmek için. Evet arkadaşlar, iletişim kurma gerekliliği duyuyorlar. Tıpkı
Biz insanlar gibi fungus alemi içinde iletişim çok önemli bir yere sahip. Miselyumlar bu sayede ağaçlar arası alışverişi yönetiyor ve birbirlerini dışarıdan gelecek tehlikelere karşı uyarıyor. Bitkiler ihtiyaç fazlası karbonu vermek gibi cüzi bir ödeme karşılığında miselyumdan böylesine önemli bir hizmeti alıyorlar. Yani misalyumların sürekli genişleyen, yayılmış bir sinir ağı olarak bir nevi doğal yaşamın interneti görevini üstlendiğini söyleyebiliriz. Bu doğal internete çok güzel ve esprili bir isim de verilmiş. Wood Wide Web. Tıpkı bizim hani www olarak bildiğimiz World Wide Web gibi yani.
Fakat bir fark var, misalyum A milyonlarca yıldır tıkır tıkır işiliyor hiç kesilmeden. Ne tuhaf canlılar değil mi? Dünyamıza bu zamana kadar ne kadar da güzel bir şekilde göz kulak olmuşlar. Hani bırakın dünyayı öyle bir değil birkaç defa kurtarmış olmalarını, sadece günlük vazifelerini yerine getirmeleri bile gezegenimiz için eşsiz bir hizmet bana sorarsanız.
Şu anda fungusların tüm gezegenimizi tekrar kurtarabilmesinin yolları aranıyor. Bu çalışmalar içinde belki de en ümit verici olanlardan biri yine Paul Stamets tarafından hayata geçirilmiş. Fungusların birçok alanda kontrollü olarak kullanılabileceğini düşünen Stamets, Bellingham'da bulunan Barthel Laboratuvarında bir araştırma başlatmış. Bu araştırma için dizel ve diğer petrol artıklarıyla doymuş dört ÖBEK hazırlanmış. İlk ÖBEK kontrol faktörü olarak hiçbir müdahale edilmeksizin öylece bırakılmış. İkinci ÖBEĞ ise bu atıkları katalize edecek yani kendi özelliğini kaybetmeden kimyasal reaksiyonu hızlandıracak enzimler konulmuş.
Üçüncü öbeği bakterilerle ve nihayet son öbeği de tahmin edebileceğiniz gibi fungus miseliumu ile aşılamışlar. Altı hafta hiç müdahale etmeden dört öbeği de öylece bekletmişler. Altı hafta sonra ilk kontrol yapıldığında ulaştıkları sonuçlar gerçekten çok ilginç arkadaşlar. ilk üç öbeğin öldüğü, karardığı, kokuştuğu gözlemlenirken sonuncu, dördüncü öbek misalyum öbeğinde durum bambaşkaymış. Funguslar petrole doyduktan sonra onu parçalayacak enzimleri üretmiş ve bu enzimlerle parçaladıkları hidrokarbonları karbonhidratlara yani besine dönüştürmüş. Besinlerle büyüyen misalyum kilogramlarca istri diamantarı üretmiş.
Bildiğiniz o marketten kolaylıkla satın alabileceğimiz istridya mantarından bahsediyorum. Aslına bakarsanız, Stamets bu deneyi sonucunu öngörerek tasarlamıştı. Fakat deneyin seyrini tamamen değiştirecek başka bir takım gelişmeler de olacağını öngörememişti kendisi. Şöyle ki, mantarların ürettiği sporlar böcekleri çekmiş.
Öbeğe yuva kuran böceklerin larvalarının peşine kuşlar düşmüş. O kuşların peşlerinde getirdiği tohumlar filizlenmiş ve petrol atıklarıyla dolu öbek bir anda bereketli bir yaşam ortamına dönüşmüş. Ancak bununla da bitmiyor. 8. haftada yapılan testlerde bu ortamdaki atık miktarının tam 50 kat azaldığı görülmüş. Bundan daha ümit verici bir senaryo düşünemiyorum doğrusu.
Biliyorsunuz dünyanın karşı karşıya olduğu en büyük sorunlardan biri çevre krizi. Çok uzun bir süredir sürekli olarak fosil atık üretiyoruz. Satın aldığımız ürünlerdeki plastiklerden tutun da kullandığımız araçlardaki benzine kadar. Ve bu atıklar onları çözündüremedikçe daha da birikiyor. Biriktikçe hem denizlerdeki hem karalardaki ekosistemi tehdit ediyorlar. Şu anda Pasifik Okyanusu'nda yüzmekte olan tam 1.6 milyon kilometrekarelik çöpten bir ada var mesela. Bununla ilgili YouTube'da bir videoda yapmıştım. Düşünebiliyor musunuz? Türkiye'nin neredeyse iki katı büyüklüğünde bu ada. İşte belki de mantarlar bu sorunun çözümü için gerekli olan anahtarı bize verebilir.
Fosil atıklarımızı çözündürebilir. Bu atıklarla kaplanmış alanları tıpkı Stamets'in deneyinde olduğu gibi birer yaşam vahasına çevirebilirler. Ne mutlu bize ki bütün o yaramazlıklarımıza rağmen doğa ana hala arkamızı toplamaya çalışıyor. Hala geleceğe dair bize umut aşılıyor. Tabii bu bizim kendi üstümüze düşen kısmı es geçmemiz, doğaya karşı öyle hoyrat davranmaya devam etmemiz anlamına gelmiyor. Çevreye olan hassasiyetimizi her koşulda en üst seviyede tutmalıyız. Biliyorsunuz anneleri kızdırmaya gelmez.
Funguslar problem çözen, iletişim kuran, yalnızca kendi türleri için değil, komşuları olan biz diğer canlılar için de uğraşan organizmalar. Bakın dünyaya böylesine uyumlanan bu organizmaların ilk işi çevreyi tanımak olmuş. Etkileşime girdikleri çevrenin özelliklerini göz önüne alarak kendi ihtiyaçlarını belirlemiş ve bu ihtiyaçları karşılamak için harekete geçmişler. Aralarındaki iletişimi güçlü tutarak yaşadıkları habitat'taki gelişmeleri ve ortaya çıkan sorunları birbirleriyle paylaşmışlar. Yani bir haberleşme ağ kurmuşlar.
bulundukları yerdeki sorunlara çözüm üretene kadar iletişim kurmaktan da yeni yol arayışlarından da vazgeçmemişler. Bu yaklaşımlarıyla tıpkı bilinç sahibi bir canlıyı çağrıştırmıyorlar mı sizce de? Bizim bildiğimiz anlamda bir bilinç değil belki bu ama yine de bilincin başka bir hali. Sizce de artık başka canlıların da göremediğimiz bir dünyası, duyamadığımız bir dili olduğunu fark edip yaşamamızı daha duyarlı şekilde sürdürmenin vakti gelmedi mi? Sorunlarımızı bir süre unutmamızı sağlayan doğa belki de çözümün ta kendisidir. Sadece ona kulak vermek gerekiyor.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.