Podcast

146 - Yaş Sadece Bir Sayı mıdır?

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Yıllar akıp gitti mi gerçekten? Oysa daha dün gibi tüm hatıralar… Gençlik, insanın gerek fiziksel gerek zihinsel anlamda zirve dönemi olarak kabul edilir. Peki ya sonrası? 111 Hz’in bu bölümünde yaşlanma korkusunun sebeplerini irdelerken sadece yılların bizden aldıklarına odaklanmıyor, bize neler kattığını da konuşuyoruz.



Sunan: Barış Özcan

Hazırlayan: Gülşah Dim

Ses Tasarım ve Kurgu: Metin Bozkurt

Yapımcı: Podbee Media






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.409 kelime · ~12 dk okuma

Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz.

Evet arkadaşlar, bir başka 111 Hertz bölümüne daha hoş geldiniz. Fark edeceğiniz üzere bugün çok enerjiyim. Özel bir sebebi yok ama son zamanlarda kendimi dinç tutmak için sabahları koşmaya başladım. Sonuçta koşmanın faydaları say say bitmez değil mi? Hem ne yalan söyleyeyim, koşarken kendimi epey atletik hissediyorum. Enerjim de gün boyu sürüyor. Yani hiç abartmıyorum. Şöyle bir o yana, bir bu yana zıplayasım var.

Durun ya, bir perende de atacağım sanırım. İki adım geri gideyim. Bileğim burkuldu galiba. Ah hayır, suç bende tabi. Perende atmak nereden çıktıysa... Sanki şeyim... Sim... Sim... Neydi ismi ya?

Transkriptin tamamını oku

Ya şey işte var ya hani ABD'li jimnastikçi. Olimpiyatlara da katıldı hani. Ya altın madalya aldı hatta. Sim... Simo... Kimdi o ya? Bak dilimin ucunda bir türlü aklıma gelmiyor. Durun şuna hemen bir internetten bakayım. ABD'li ünlü jimnastikçi. Heh buldum. Tabii ya. Simone Biles. Nasıl unuttum ben bunu? Sahi neden unuttum?

Önceden böyle bilgiler tak diye hemen aklıma gelirdi. Herhalde bileğimin acısıyla aklımdan çıktı bir anda. Gerçi perendeyi de önceden şak diye atardım ama neyse. Antrenman yapmayınca tabii uzun zamandır insan ister istemez paslanıyor. Evet, evet antrenmansızlıktan. Koşeye birkaç gün daha devam edeyim, her şey değişir. Of, arkadaşlar hiç yalan söylemeyeceğim. Fena halde moralim bozuldu. Bak enerji falan kalmadı bende.

Hani sormayayım sormayayım diyorum ama yaşlanıyor muyum ben ya? Yani bu unutmalar filan pek hayra alamet değil. Yıllar akıp gitti mi gerçekten? Oysa daha dün gibi tüm hatıralar. Vay be! Nerelere gittik, neler neler yaşadık burada 111 Hz'de.

Tehlikeli bir ada macerasına mı düşmedik? Beatles'ın backstage'ine mi sızmadık? Ya barbilendi bile ziyaret ettik. Her şey o kadar güzeldi ki. Şimdi o günler geri gelir mi bilmem. Gençlik gibisi gerçekten yok. İnsanın gerek zihinsel, gerek fiziksel anlamda zirvede olduğu yıllar. Sonrası, sonrası yokuş aşağı.

Ohoo, kaptırdım gittim ben de. Duyan da 100 yaşıma falan geldim zannedecek. Tamam, kendine gel Barışcığım, daha gençsin ya. Gerçi yalan yok, nuhselji rüzgarı esince insan bir sene öncesine bile özlem duyarken buluyor kendini. Sonuçta bir sene önce de şu an olduğumuzdan daha gençtik, öyle değil mi? Hatta dün bile. Hayatın içinde son sürat ilerlerken geriye dönemeyeceğimizin, bir daha hiç bu kadar genç olamayacağımızın bilincinde olmak kalpte bir burukluk yaratıyor. Peki ya neden gençliğe bu kadar anlam biçiyoruz ki? Neden hep genç kalmak istiyoruz?

Bu arzumuz yazdığımız şarkılara bile yansımış mesela. Her ne kadar dönemin soğuk savaş endişesini dile getiriyor olsa da, Alman synth-pop grubu Alphaville, Forever Young şarkısında bakın şu sözlerle anlatıyor gençliğe olan tutkumuzu. Gençlik, güneşte parlayan elmaslar gibidir. Ve elmaslar sonsuzdur.

Cambridge sözlüğü genç kelimesini sadece kısa bir süredir yaşayan veya var olan, yaşlı olmayan şeklinde tanımlamış. Yani elmaslar sonsuz mudur tartışılabilir ama yaşamaya devam eden her insan için gençliğin sonu yaşlılıkla başlıyor. Tıpkı şarkıda da olduğu gibi yaşlılık solgunlukla, yitip gitmekle özdeşleştirilirken gençlik bir güneş gibi olanca sıcaklığıyla parıltıyor. Sadece bir yaşın değil, aynı zamanda mutluluğun, özgürlüğün, zindeliğin, güzelliğin, potansiyelin temsilcisi olan gençliği işte bu sebeple kaybetmekten korkuyoruz. Nitekim kafamızdaki yaşlılık algısı da saydığım tüm bu pozitif kavramların, tüm bu pozitif duyguların tam tersini simgeliyor.

Yorgun bir ruh, bitkin bir beden, buruşmuş bir cilt ve tüm bunlar yetmezmiş gibi geriye kalan zamanın kısacık oluşu geliyor akla. Yani potansiyel yerine hayal kırıklıkları, yaşanamamışlıklar ve hiç yaşanamayacak olanlar. Bu algının farkında olan reklamcılar, pazarlama stratejilerini de bu doğrultuda oluşturuyor. Kozmetik mağazalarındaki ürünleri düşünün mesela. Çoğunun üzerinde ne yazar? Yaşlanma karşıtı. İşte kırışıklığa karşı. Gençlik iksiri. Değil mi? Bu tür etiketler görürüz. Saç boyaları, beyazları kapatmayı, teknolojik aletler en son trendleri kaçırmamayı vaat eder bize. Yani modamızın geçmemesi için büyük bir efor sarf ettiğimizi söyleyebiliriz. Hatta bunu bir adım daha ileri taşıyıp şarkıdaki gibi sonsuza kadar genç kalmanın formülünü arayanlar bile var. Ve bahsettiğim bu kişiler felsefe taşını yaşam iksirine çevirmeyi amaçlayan simyacılar da değil üstelik.

Sonsuz bir gençlik arzusu çağlar öncesine dayansa da artık imkanı olanlar daha bilimsel ve veri bazlı yöntemlere başvuruyorlar. Bunlardan biri de Amerika Birleşik Devletleri'nde yaşayan milyoner girişimci Brian Johnson. Bir teknoloji firmasının CEO'su olan Johnson, aynı zamanda Don't Die yani ölme topluluğunun da kurucusu. Evet, farkındayım. Biraz tuhaf biri. Kendi deyimiyle esas yaşından kaçmayı başararak bir yıl sonra da aynı biyolojik yaşta kalabilmeyi hedefliyor. Ve bunun için de çeşitli prosedürlerden geçiyor. Düzenli olarak her organının yaşını ölçtürecek ve 17 yaşındaki oğlundan kan transfüzyonu yaptıracak kadar kendini adamış genç kalmaya.

Janssen'ın bu yolculuğu bir ilgi alanı ya da bir deneyden çok takıntı haline gelmiş gibi görünüyor. Hatta yaşlanma korkusu olarak bilinen geraskofobiyi de anımsatmıyor değil. Gerasko, Yunanca yaşlanmak anlamına geliyor arkadaşlar. Uzmanlar bu fobinin kaynağını net olarak bulamamışlar ama bir takım teorileri var. Kişinin yaş ayrımcılığını ve bu bağlamdaki söylemleri içselleştirmiş olması, hayal edilen veya beklenilen yaşam deneyimlerini henüz gerçekleştirememek, sosyal kimlik bakımından gençler grubundan atılıp yaşlılar grubuna sürülmek ve güzelliği yiğitirme korkusu bunlardan bazıları.

Yaşlanma ansiyetesi hepimizde zaman zaman kendini gösterse de bu durum çok daha uç bir seviye tabii. Aslına bakarsanız yaşlanmanın hep bir şeyleri kaybetmek ve bir şeylere geç kalmak olarak resmedildiği bir toplumda insanların tetiklenmesi de gayet doğal. Genç kalabilmek için sarf edilen o nice çabanın ardında sadece ölüm korkusu değil, kalan yılların değersiz, geri plana atılmış, amaçsız, anlamsız geçeceğine dair bir inanış da var. Üstelik bu inanış çok genç yaşlarda ekiliyor zihnimize. Hepimiz ergenliğimizde ya da yirmilerimizde hep şu sözleri işitmedik mi? Bunlar en güzel yıllarınız. Aman değerini bilin.

Sanki o yılların ardı bir hiçlik. En güzel yıllarımızın gölgesinde kalan eh işte yılları. E durum böyleyken insan yaşlanmaktan korkmasın da ne yapsın? Peki o bilindik tabirle 20'lerden sonrası gerçekten bir yokuş aşağı mı?

Yaşlanmak öyle sadece derimizdeki kırışıklıklarla, saçımızdaki beyazlıklarla ya da işte o eklem ağrılarıyla filan kendini göstermiyor. Orta yaşlarımıza girdiğimiz andan itibaren beynimiz zamanla ölçülebilir bir değişim sürecine giriyor. Şöyle ki 30'lu ve 40'lu yaşlarda beyin hacmimiz küçülmeye başlıyor. 60'larımıza geldiğimizde ise küçülme hızı belirgin bir şekilde artıyor. Ama tabiri caizse bu çekme durumu beynin tüm bölgelerinde aynı hızda gözlemlenmiyor. Prefrontal Kortex, Cerebellum ve Hippocampus yaşlanmanın etkisini en yoğun hisseden bölgeler arasında.

Büyüme sürecinde en geç olgunlaşan bu bölgeler ilginç bir şekilde yaşlanırken fonksiyonunu en hızlı yitirenler oluyor. Hatta bilim insanları beynin yaşlanmasına dair bu durumu last in first out yani son gelip ilk giden şeklinde teorileştirmiş. Beynin hacim kaybetmesine sebep olan faktörlerden biri de nöronlar. Çünkü bu süreçte onların da yapısı değişiyor, onlar da küçülüyorlar. Aynı zamanda başka bir nörondan gelen elektrokimyasal uyarıyı almakla görevli, ağaç dallarını andıran dendritlerini de geri çekmeye başlıyorlar.

Beyin hücreleri arasındaki bağlantılar ve sinapslar sayıca azalıyor ki bu da maalesef az önce deneyimlediğimiz üzere hafıza ve öğrenmeyi negatif şekilde etkiliyor. Hayatımızın ilk yıllarında müthiş bir hızla gerçekleşen o yeni nöronların oluşumu yani nörogenez yaşla beraber çok çok yavaşlıyor hatta durma noktasına geliyor. Öyle ki 2018 yılında Kaliforniya Üniversitesi'nde yapılan bir araştırmada bilim adamları yetişkin beyinlerinde yeni nöron oluşumuna dair herhangi bir kanıt bulamamış. Tabii beynimizde olup biten tüm bu değişimler bilişsel kapasitemizi de doğrudan etkiliyor.

Yeni bilgileri hafızaya atmak, isimleri, sayıları hatırlamak çok daha uzun bir zaman almaya başlıyor. Hatıralarımızı barındıran otobiyografik hafızamız zayıflıyor. Yaşımız ilerledikçe odaklanmak biraz daha zor hale geliyor. Örneğin, gürültülü bir restoranda karşımızdaki kişinin söylediklerine odaklanmak zorlaşıyor.

Bunun nedeni de odağımız dışındaki uyaranları filtrelenmemizi sağlayan seçici dikkatimizin yaşla beraber körelmesi. İki işi bir arada yapmakta daha da bir zorlanır hale geliyordu. Oh of! Epeyce bir iç karartıcı duyuluyor değil mi? Böyle bakınca sanki gerçekten de öyle bir yokuştan aşağı çaresizce yuvarlanıyoruz gibi duruyor. Ama merak etmeyin. Durum o kadar basit değil. Yani öyle bir anda yaşlanıp tüm yeteneklerimizi anında kaybetmiyoruz. Hatta yaş almanın da bazı avantajları var. Onları da anlatacağım size. Ama önce kısa bir ara versek iyi olur. Ben de bu sırada ayak bileğime bir sargı yapayım ya. Hala dinmedi bak acısı.

Evet, nerede kalmıştık? Size yaş almanın avantajlarından bahsedecektim değil mi? Tecrübe konuşacak. Dikkatli dinleyin. Ve merak etmeyin. Bizim zamanımızda şöyleydi, böyleydi falan öyle klişe bir takım şeyler söylemeyeceğim size. Fakat aradan önce bahsettiğim o değişimler sanki bir şalter indirilmişçesine akşamdan sabaha gerçekleşmiyor. Önce bir bunu lütfen anlayalım. Yavaş yavaş oluyor her şey. Yıllar içinde gerçekleşen bir süreç bu.

Üstelik yaşanan değişimler de öyle sadece negatif yönde değil. Aslında yaşla beraber pozitif değişimlerden de geçiyoruz. Hatta gelin bunu bir araştırma ile yine açıklayayım size. Binlerce yetişkinin bilişsel becerilerini 50 yıl boyunca takip eden Seattle Boylamsal Araştırması, orta yaşlı bireylerin sözel-dilsel performanslarının, uzamsal akıl yürütmelerinin ve soyut düşünme yeteneklerinin gençliklerine kıyasla daha iyi olduğu sonucunu ortaya çıkarmış.

Boston Koleji ve Harvard'tan Dr. Joshua Hearthstone ve Dr. Laura Germain büyük bir online havuz oluşturarak katılımcıların hangi yaşlarda, hangi becerilerinde peak seviyeye ulaştıklarını araştırmışlar ve sonuçlar arasında da büyük bir paralellik keşfetmişler. Böylece her yaş aralığı içinde bir rehber oluşturabilmeyi başarmışlar. Bu rehberi genel bir yol haritası olarak değerlendirebiliriz. Nitekim genetik ve çevresel faktörler sonuçların kişiden kişiye değişmesini sağlayabiliyor. Bu verilere göre yüzleri hatırlama ve tanıma becerimiz 30 yaşımızda zirveye ulaşırken 40-50 yaşları arasında duygusal zekamız üst düzeyde seyrediyor.

tecrübeyle edinilmiş hayata, dünyaya dair bilgilerimiz ise yaşamamızın daha bir ilerleyen dönemlerinde yani 60-70 yaş aralığında en nitelikli halini alıyor. Araştırmalarını derinleştiren bu ikili sonunda zihinsel anlamda tek bir zirve noktasının olmadığını, beynin her daim değişerek bizi farklı yaşlarımızda, farklı alanlarda daha güçlü kıldığını ifade etmiş. Yani yaşamamızı öyle çıkıp indiğimiz tek bir yokuştan ibaret görmek yerine, pek çok tepe aşıp farklı manzaraları seyrettiğimiz bir yolculuk olarak değerlendirmek daha doğru bir yaklaşım. Üstelik bu kaidelerin dışına çıkabilenler de mevcut. Superagers olarak adlandırılan bu kişiler, 80'li yaşlarında da en az 20'li yaşlardaki kadar iyi bir hafızaya sahipler. Hatta beyin hacimleri de neredeyse aynı. Bu durum, Northwestern Üniversitesi'ndeki araştırmacılara, yaşa bağlı bilişsel gerilemenin öyle kaçınılmaz olmayabileceğini düşündürmüş.

Bu kişileri neyin özel kıldığına dair araştırmalar sürerken, bilim dünyasının iyi bir şekilde yaş almak için altını çizdiği bazı noktalar da var tabii ki. Mesela uyku, beslenme, egzersiz. Yani aslında hepimizin tahmin edebileceği şeyler. Fakat bunların yanında çok önemli bir etken daha ön plana çıkıyor.

Hayatımızı zenginleştirmek. Sadece maddi anlamda zenginleştirmekten söz etmiyorum. Manevi anlamda da. Deneyim kazanmaktan vazgeçmemek. Ki bunu da destekleyecek çok iyi bir hikaye biliyorum. Şimdi onu anlatayım size.

Bill Hatfield 2. Dünya Savaşı'nın başladığı 1939 yılında İngiltere'de dünyaya gelmiş ve 4 yaşındayken ailesiyle birlikte Avustralya'ya, Sydney'ye taşınmış. Hatta bu dönemde Sydney Limanı'ndaki bazı gemilerin Japon bir denizaltı tarafından saldırıya uğradığına dahi şahit olmuş kendisi. Kısa bir zaman sonra ise asker olan babasına ağır bir bronşit teşhisi konulmuş ve oradan ayrılması önerilmiş. Bunun üzerine ailesiyle Green Island'a taşınmış bizim Bill. Burada hayatının en güzel yıllarını yaşamış. Günlerini kız kardeşiyle beraber işte o limandaki gemileri izleyerek geçirmiş. Orada kız kardeşiyle birlikte kıyıdaki küçük bir kayığa biner, tepelerinden geçen savaş uçaklarını düşürdüklerini hayal ederlermiş.

Çocuklarının denizciliğe olan ilgisini fark eden babaları yüzmeyi öğrendiklerinde onlara bir tekne alacağına dair söz vermiş. Gece gündüz pratik yapan Bill ve kardeşi bir sabah babalarının yanına gidip artık rahatça yüzebildiklerini söylemişler. Böylece Bill daha 6 yaşındayken ilk teknesine kavuşmuş. Kısa bir süre sonra savaşın da Green Island'daki o günlerinde sonu gelmiş. Ne var ki Bill'in deniz tutkusu hayatı boyunca devam etmiş.

Takvimler 8 Haziran 2019'u gösterirken artık Bill Hadfield'ın çok daha büyük hayalleri vardı. Dünyanın etrafını tekneyle dolaşmak. Guinness Dünya Rekorlarına göre Hadfield 2015'ten itibaren tam 3 başarısız girişimde bulunmuş. İlkinde şiddetli dalgalar onu tekneden denize düşürmüş.

İkinci yıl feci bir fırtınaya yakalanmış. Üçüncü yıl ise horn burnundan dolaştığı sırada karşılaştığı zorluklar sebebiyle yolculuğu yarıda kesmek zorunda kalmıştı. Fakat artık 80 yaşına gelen Bill'in pes etmeye hiç niyeti yoktu. Ne yapıp edip hayalini gerçekleştirecekti. 8 Haziran 2019'da 11,5 metrelik teknesiyle batıya doğru yani hakim rüzgarları karşısına alarak tekrar yolculuğa başladı.

Çok çeşitli badireler atlatsa da tam 8 ay boyunca teknesini ve hayallerini terk etmedi. 22 Şubat 2020'de Brisbane'e geri döndüğünde artık 81 yaşındaydı ve dünyanın çevresini tekneyle dolaşmayı başarabilmiş en yaşlı kişi rekoru artık kendisindeydi. Aynı zamanda bu yolculuğu 12 metrenin altındaki bir tekneyle tek başına tamamlayan kişiler arasında da hız rekorunu kırmıştı. Evet, 258 gün, 22 saat, 24 dakika ve 9 saniye ile her yaştan denizci arasında bu rotayı en çabuk tamamlayan oydu.

Bilim tutkusu henüz küçük bir çocukken kalbine yerleşmişti ama hayatının en büyük başarısını çoğu insanın evden dışarı adımını bile atmaya üşendiği bir yaşta kazanmıştı. Çoğu insanın bırakın böyle tehlikeli bir yolculuğa çıkmayı, yeni bir şey öğrenmeyi dahi lüzumsuz bulduğu bir yaşta, Bill yüksek fiziksel ve zihinsel dayanıklılık gerektiren bu maceradan hiç çekilmemiş. Belki de ona bu başarıyı kazandıran şey kendisine yılların deneyimini getiren yaşıydı. Sekiz ay boyunca tüm zorluklara göğüs germesini sağlayan inanç, hayatta nice başka zorluğu görmüş ve aşmış olmaktan geliyordu.

kriz anlarında verdiği doğru kararların ardında ee bugüne kadar yaptığı pek çok yanlış karar sonucunda öğrendikleri de yatıyor olabilirdi. Yokuş aşağı gitmek değil mi? Biraz da bu sebeple sıkıntılı. İnsanın özerkliğini, tercihlerini hiçe sayan bir anlayış var orada. Bize ayrılan sürenin ne zaman dolduğunu biz henüz yaşarken dikte eden kalıplaşmış bir düşünce bu. Oysa hayatımızın dümeninde biz varız. Limandan hiç ayrılmamayı da seçebiliriz, aylarca uzakta olmayı da.

Yelkenleri suya da indirebiliriz, rüzgârlara karşı gitmeyi de seçebiliriz. Yaş sadece bir sayı değil belki ama bize yapamam dedirten sınırların çoğu zihnimizde. Yeni bir dil ya da bir enstrüman çalmayı öğrenmek, bizi konfor alanımızın dışına çıkarıp kimi zaman zorlayacak aktiviteler yapmak beyni genç tutar. Eğer bir yaşa geldikten sonra ya bu benim neyime diye düşünüyorsak orada bizi engelleyen gerçekten de yaşımız mıdır sizce? Bunun hiç de öyle olmadığına dair bir örnek vereyim şimdi size.

1957 yılında İspanyol cello virtüözü Pablo Casas hakkında bir kısa film çekilir. Kendisinin bir gününü nasıl geçirdiğini anlatan bu filmin yönetmeni Robert Sinder 80 yaşındaki ustaya neden hala günde 4-5 saat pratik yapmaya devam ettiğini sorunca işte Casas'ın o gün verdiği cevap tarihe geçer. Çünkü ilerleme kaydettiğimi düşünüyorum der kendisi. Evet, ilerlemenin bir yaşı yok. Her yaşta verdiğimiz kararların, eylemlerimizin, günümüzü nasıl geçirdiğimizin bir değeri var. Çünkü tüm bunların birleşimi kendimize verdiğimiz değeri de belirliyor. Her yaş bize yeni hediyeler sunuyor. Biz sadece sayıya, sadece popüler kültürün bize dayattığı kalıplara takılıp potansiyelimizden erken vazgeçebiliyoruz.

ya da bazen kendimiz bu kalıpları devam ettirip hayatı tutkuyla yaşayan, yeni şeyler denemekten korkmayan kişileri sırf yaşlı oldukları gerekçesiyle hafife alabiliyoruz, alay edebiliyoruz onlarla. Oysa yaşlanmak, herkesin sahip olamadığı bir ayrıcalık. Sevdiklerimizle daha çok vakit geçirmek, deneyim kazanmak, öğrenmek, olgunlaşmak. Hayatın farklı basamaklarında farklı versiyonlarımızla tanışmak ve tüm bu versiyonları sevgiyle kabul etmek, onları anlamak. Bu gerçekten de bir ayrıcalık. Geçmişi yad etmek ve o zamanları tüm güzellikleriyle hatırlamak gerçekten de çok değerli, biliyorum.

Ne var ki yıllar akıp giderken geriye dönüp sadece kaybettiklerimize üzülürsek kazanımlarımızın ve daha bizi bekleyen nice nice fırsatların farkına varamayız. Kendimizi bir kar küresine hapsetmiş oluruz. Oysa o büyüleyici kürenin dışında da bizi bekleyen bir hayat var. Onu yaşamaktan kendinizi alıkoymayın. Ve yaş gibi böyle bir takım soyut kavramlara pek de takılmayın.

Altyazı M.K.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)