Podcast

144 - Puzzle'ın Eksik Parçası: Zıtlıklar

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Her ne kadar zıtlık kelimesi zihnimizde olumsuz bir yer edinse de, uyumu sağlayan bir kavram. İş dünyasından sanata, spordan teknolojiye kadar birçok alanda bu kavramın pozitif etkisini görebiliyoruz. 111 Hz'in bu bölümünde zıtlıkların nasıl tamamlayıcı bir rol oynadığına odaklanıyor, kendi puzzle'ımızın eksik parçasını tamamlayabileceğimiz bir yöntemin arayışına giriyoruz.



Sunan: Barış Özcan

Hazırlayan: Özgür Yılgür

Ses Tasarım ve Kurgu: Metin Bozkurt

Yapımcı: Podbee Media






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.291 kelime · ~11 dk okuma

Alo? Alo, Barış. Barış'ım belada. Şehirde... Oo, Şarlok Bey, siz bizi hatırlar mıydınız ya? En son hayranım mı olduğunu söyleyip beni tehdit eden kişi için sana danıştığımda geçiştirmiştim. Barış, fazla zamanım yok. Başım belada diyorum. Durum ciddi. Pardon, pardon. Nasıl yardımcı olabilirim sana? Şöyle, bu saldırgan martı sorununu bir türlü çözemiyorum. Tüm yöntemleri denedim ama nafile. Bir martı yüzünden koskoca şehir karıştı. Belki senin aklına bir şey gelir diye aradım aslında.

Eee Watson? O hep gözden kaçan detayları fark eder. Kendisi şu an tatilde. Dedektif de olsan arada izine ihtiyaç duyuyorsun tabii ki. Yoksa senin değerli zamanından çalmazdım Barışçığım. Tamam tamam kızma hemen. Ne olabilir acaba? Saldırgan bir martı. Hmm. Belki de acıkmıştır. Simit falan mı vermeyi denesen acaba? Hmm tabii ya. Benim niye aklıma gelmedi bu? Hay aklınla bin yaşa Barışçığım. Sen bir daha iyisin.

Yok canım yani dahi falan. İstanbul'da vapura binen herkes bunu biliyor. Karışım lafını kesiyorum ama benim hemen gitmem gerekiyor. Bu martı dosyasını derhal kapatmalıyım. Fikrin için teşekkürler. Görüşmek üzere. Bak ya yine yüzüme kapattı. Bu arada hoş geldiniz arkadaşlar. Yani kusura bakmayın bölümün daha en başında böyle beklettim sizi. Biraz da sinirlerim bozuldu açıkçası.

Transkriptin tamamını oku

Dünyanın en iyi dedektifi de olsan nezaket nedir bilemiyorsun işte bazen canım. Hep bir acele, hep bir acele. E bak Watson öyle mi? Bir kere bile beyefendiliğinden ödün verdiğine şahit olmadım ben. Baya siyah ve beyaz gibi bu ikisi. Gerçi bak bu da üzerine konuşulması gereken bir durum aslında. Yani birbirine bu kadar zıt iki insan nasıl oluyor da bu kadar başarılı bir ortaklık kurabiliyor ki? Cidden tuhaf bir durum yani.

Madem öyle, gelin bu zıt karakterlerin uyumu üzerine konuşalım biz bu bölümde. Öncelikle sevgili Sherlock'u ve Watson'ın ilişkisinden yola çıkarak bir analiz yapalım isterseniz. Onların maceralarını okuyanlar ya da izleyenler bilirler. Sherlock, olağanüstü gözlem ve çıkarım yeteneklerine sahip bir dedektif. Soğukkanlı, analitik düşünebilen bir karakter. E biraz da işkolik tabii. İlgilendiği davalarda en ince detayları dahi böyle değerlendiriyor. Aralarında bağ kurabilecek bir kabiliyete sahip kendisi. Yalan yok, tüm bu özellikleri onu epeyce bir havalı kılıyor.

Gerçi öfkeli bir martiye simit verecek kadar basit düşünemediği de oluyor zaman zaman Sherlock'un ama bu da onun laneti diyebiliriz. Lanet diyorum çünkü çözüm Sherlock'un gözünün önünde de olsa o hep böyle bir gizem arayışında. İşte bu yüzden de Dr. Watson'a ihtiyacı var Holmes'un.

Zira onun aksine Watson idealist bir karaktere sahip. Olaylara sadece mantığıyla yaklaşmıyor. Etik ve duygusal değerlendirmelerde de bulunuyor. Sherlock'a kıyasla davaları çok daha geniş bir perspektiften inceliyor ve yola basit sorular sorarak başlıyor Watson. Tamam kabul Sherlock kadar başarılı ya da popüler değil. Ama o bunu pek de umursamıyor. Bilakis yardımcı oyuncu olmaktan gayet memnun gibi.

Bu yönüyle de Sherlock'a ilham veriyor Watson. Yani kısaca harikulade bir yol arkadaşı. Hatta şöyle diyeyim, bu iki karakteri gerçekten tanıma şansımız olsa eminim ki Sherlock'u uzaktan hayranlıkla takip etmeyi, Watson'ı da arkadaş olarak edinmeyi tercih ederdik. Bu ikilinin zıtlığından doğan uyum, sosyal ortamımız ya da iş hayatımızdaki süreçlere dair de bir ilham kaynağı oluşturuyor açıkçası. Şimdi, çevrenizdeki insanlarla kurduğunuz ilişkileri bir düşünün.

Genelde bizimle aynı fikirleri paylaşan ya da benzer şeylere ilgi duyan insanlarla vakit geçirmeyi tercih ediyoruz değil mi? Bu da son derece doğal bir refleks tabii. Sonuçta fikirlerimiz onaylandığında ya da birileriyle duygudaşlık kurabildiğimizde kendimizi daha konforda hissediyoruz. Fakat bu bizi körelten bir etki de yaratabiliyor bazen. Hani yankı odası da derler ya, farklı iki kişi, farklı kelimeler ama aynı fikirler.

yeni bir bakış açısından çok onay kazanıyorsunuz bu durumlarda. Fakat sizden farklı düşünen birisini işin içine dahil ettiğimizde alternatif fikirleri de değerlendirme fırsatınız oluyor. Şimdi, pratikten gidelim dilerseniz. Mesela, iş hayatınızı düşünün. Bir problemle karşılaştınız ve bir türlü çözüm üretemiyorsunuz. Ve işte bu noktada bir karar vermeniz gerekiyor. Ya iş yerinde sürekli aynı fikirde olduğunuz kişiye danışacaksınız,

ya da sizden çok daha farklı bir çalışma yöntemi izleyen başka bir meslektaşınıza. Şayet zıtlaştığınız kişiyle süreci ilerletirseniz, probleme daha sağlıklı bir çözüm getirebilme ihtimaliniz de artıyor. Zira o zıt fikirler daha önce denemediğiniz yöntemleri de değerlendirmenize imkan tanıyor. Hatta bunu bir akademisyenin çalışması üzerinden de açıklamak isterim şimdi size.

Melbourne Üniversitesi'nde iş ve ekonomi üzerine dersler veren Dr. Gamze Köseoğlu, Sherlock ve Watson'dan yola çıkarak, ''Her Sherlock'un bir ya da iki Watson'a ihtiyacı vardır.'' isimli bir makale hazırlamış. Köseoğlu'nun yaptığı bu çalışmaya göre, kolektif üretim ortamlarında Watson gibi kişiler çok kritik bir rol üstleniyor. Böyle kişiler için de ''Yaratıcılık Katalizörü'' tabirini kullanıyor.

Bu tür insanlar çalışma ortamındaki diğer meslektaşlarına geri bildirimleri ve bilgi birikimleriyle yardımcı oluyorlar. Fakat esas marifetleri bu değil. Bu katkının yanında meslektaşlarına duygusal bir destek de sağlıyormuş yaratıcılık katalizörleri. Köseoğlu, farklı bakış açısına sahip insanların çalışma ortamında ya da yaratıcı süreçlerde güvenli bir alan yarattığını da vurguluyor makalesinde.

Yani okulumuzda ya da işyerlerimizdeki Watsonlar sadece fikir vermekle kalmıyor. Bir nevi ortamın dengeleyici unsuru oluyorlar. Bu arada Gamze Köseoğlu, yaratıcılık katalizörü olan insanların tanımını yapmak üzere sahada da bir çalışma yürümüş ve bunun için Türkiye'deki iki mimarlık şirketini odak noktasına almış. Bu iki kurumda yaratıcı olması beklenen 127 kişinin çalışma süreçlerine odaklanan bir anket yapmış. Ardından iki kurumun yöneticilerinden bu 127 kişinin performanslarını değerlendirmesini istemiş.

çalışmanın sonuçlarına göre yaratıcılık katalizörlerinin iletişim gücü yüksek ve güven veren kişiler olduğunu söyleyebiliriz. Bu tür insanlar meslektaşlarıyla güçlü ilişkiler kurabiliyorlar örneğin. Burada bahsedilen sadece duygusal bir bağ değil ama az önce de dediğim gibi iyi ilişkiler kadar güven de önemli bir rol oynuyor. Zira iyi bir katalizör meslektaşlarının fikirlerini işleyebilmesi için gereken zamanı da sağlamaya çabalıyor. Sadece bu da değil.

kendileri de yaratıcı birer birey aslında. Yani katalizör diye tanımladığımız insanlar sadece geri bildirim ya da sadece tavsiye vermekle kalmıyor, üretim sürecinde de aktif olarak rol oynuyorlar. Şimdi bunun zıttıkla ne alakası var diye düşünmüş olabilirsiniz. Adı ister Watson olsun, ister yaratıcılık katalizörü, epey uyumlu insanlar gibi görünüyorlar sonuçta. Fakat işin aslı pek de öyle değil. Zira bu insanlar sık sık size ters gelen sorular da sorar. Kolay kolay ikna olmazlar, tatmin olmazlar, sizi zorlarlar. Ağının içinde kendilerine gıcık bile olabilirsiniz.

İşte bu noktada Divergent Thinking yani ayrıksı düşünceden de biraz bahsetmek gerekiyor. Esasında bu yöntem yaratıcı düşüncenin temel pratiklerinden biri. Yani ayrıksı düşünebilmek için illa ikinci bir kişiye ihtiyacınız yok. Fakat biz zıtlıkların uyumu üzerinden ele alalım şimdi bunu.

Biliyorsunuz genelde bir problemin öyle tek bir çözümü yoktur. Birçok farklı yaklaşımla bir problemi çözebilirsiniz. Özellikle de böyle karmaşık, belirsiz problemlerde bu durum çok daha net görülür. İşte bu durumlarda probleme o ezber yöntemlerden daha farklı bir şekilde yaklaşmak gerekiyor.

E bu da öyle söylemesi kolay ama uygulaması çok zor bir şey. Ne de olsa insan kendi fikirlerinin en iyi, en doğru olduğunu düşünmeye teşhine bir canlı. İşte bu durumlarda bizden çok daha aykırı düşünebilen kişilere ihtiyaç duyuyoruz. Onların sorduğu kilit sorular bize yön gösteriyor. Yani kısaca, karşıt fikirde olduğumuz kişiler bizi ayrıksı düşünmeye teşvik ediyor.

Her ne kadar zıtlık ve ayrıksılık gibi ifadeler böyle olumsuz şeylermiş gibi kulağa gelse de, çeşitliliği sağlayan kavramlar aslında. Hatta bu durum ekip çalışmalarında özellikle aranan bir şey. Bunu akademisyen psikolog Suzanne T. Bell'in 2007'de yayınladığı bir meta analizle çok daha iyi açıklayabilirim size.

Bu meta analizin ismi Deep Level Composition Variables as Predictors of Team Performance. Biraz uzun. Ve bu meta analizde bir çalışma ortamındaki kişilik, değerler ve tutumlar gibi öyle hemen görünmeyen bireysel özelliklerin etkisini incelemiş Bell. Çok sayıda akademik çalışmanın çıktılarından faydalandığı bu analizin sonucunda birbiriyle çatışabilen kişilerden kurulu takımların daha başarılı olduğu sonucu ortaya çıkmış.

Bell'in yaptığı çıkarıma göre profil olarak uyumsuz insanlardan kurulu ekipler daha kreatif çalışmalar ortaya koyuyor. Peki bu zıtlıkları değerlendirebilmemiz için bir ölçüm ya da bir değerlendirme yöntemi yok mu diye düşünmüş olabilirsiniz. Tartışmalı olsa da çok sık kullanılan bir yöntem var aslında. Birazdan onu anlatacağım ama önce kısa bir ara rica ediyorum sizden. Aklım Şaruk'ta kaldı da bir onu arasam çok iyi olacak.

Değil mi? Değil mi? İşte bazen de basit düşünebilmek gerekiyor Sherlock'cum. Anlıyorum. Dosyayı kapatmış olmana çok sevindim bu arada. Neyse Sherlock'cum, sen de biliyorsun ki podcasterlık çok yoğun bir iş ve benim de ilgilenmem gereken bir bölüm var şu anda ama sana basit düşünme pratikleri üzerine bir araştırma yapmanı öneririm. Ha bu arada Watson'ı görünce selamımı da ilet mutlaka. Hadi görüşmek üzere. Ya bak nasıl oluyormuş yüzüne telefon kapatmak Sherlock Efendi? Umarım biraz olsun empati yeteneğini geliştirir bu yaptığım. Neyse arkadaşlar biz nerede kalmıştık? Zıt karakterlerin uyumunu değerlendirmek için nasıl ölçüm yapabileceğimiz üzerine konuşacaktık değil mi? Aradan önce de dediğim gibi tartışmalı olsa da çok sık kullanılan bir yöntem var aslında. Myers-Briggs kişilik göstergesi ya da kısa ismiyle MBTI.

Testin nasıl çalıştığını anlatacağım elbette ama önce bu testin ortaya çıkış hikayesine bir bakalım bence. 1900'lü yılların ilk çeyreği. ABD'de eğitimli kadınların çocuk yapamayacakları gibi saçma sapan bir inanışın hakim olduğu bir dönem. Katherine Briggs ise bu inanışın ne kadar mantıksız olduğunu gün yüzüne çıkaran kadınlardan biriydi. Gündüzleri üniversitede ziraat eğitimi alıyor, akşamları ise öğretmenlik yapıyordu kendisi. Tüm bunların yanı sıra kızı Isabella'yı da yetiştirmeye çalışıyordu Katherine Hanım. İnsan kişilikleri üzerine ilgisi de kızı sayesinde oluşmuştu zaten.

Farklı ebeveynlerin çocuklarını nasıl yetiştirdikleri üzerine gözlemler yapıyordu. 1917 yılında, öyle bir kitap kurdu olarak yetiştirdiği bu kızı Isabelle, Clarence Myers isimli bir hukukçuyla sevgili olmuş ve onu da ailesiyle tanıştırmıştı. İşte Myers-Briggs testinin temel fikri de burada çıkıyor ortaya. Müstakbel damat Clarence'ın, onu yetiştiren ailesinden çok farklı bir kişiliğe sahip olduğunu gözlemleyen Catherine ve kızı Isabelle, bunu açıklayabilmek amacıyla başlamışlar bir kişilik testi üzerine çalışmaya.

Birçok biyografiyi inceleyen bu anne kız ikilisi sonunda duygu, algılama, düşünce ve yaşam tarzı olmak üzere dört farklı belirleyici üzerinden bir test tasarlamış. Fakat bu testi dayandırabilecekleri bir teoriye de ihtiyaç duymuşlar. Aradan geçen birkaç yıldan sonra 1923 yılında Gustave Jung'un psikolojik tipler çalışmasını okumuş Catherine ve Isabelle. Aradıkları teorik DNA'da böylece bulmuşlar. Hemen kendi yaklaşımlarını geliştirip daha kapsamlı bir test üzerine çalışmışlar. İşte bu MBTI'de bu sürecin sonunda ortaya çıkmış.

Şimdi MBTI falan deyince belki ismine aşina olmayabilirsiniz fakat bu testin benzerlerini çözmüş olma ihtimaliniz baya yüksek. Zira internette karşımıza çıkan birçok kişilik testinin temelleri işte bu MBTI'ye dayanıyor. Günümüzde ise her yıl 1,5 milyon civarında kişinin bu testi uyguladığı düşünülüyor. Özellikle de insan kaynakları departmanlarının işe alım süreçlerinde çok sıklıkla kullanılan bir araç bu.

Şimdi bu testin nasıl çalıştığını anlatacağım. Fakat öncesinde şunu söylemem gerek. MBTI, bilimsel çevrelerde epeyce tartışılan bir konu. Bu testi öyle sadece gözleme falan dayalı olduğu için tamamen güvenilmez bulanlar da var. Ondan faydalananlar da. Yani bu teste dayanarak kendiniz ya da çevrenizdekilerin karakteri hakkında böyle son, nihai görüşler belirlememenizi baştan öneriyim. Sonuçta bir insanı böyle sadece bir testle falan tanıyamazsınız.

Ama diğer taraftan da bu testin kapsadığı 16 kişilik tipinin farklı özelliklerine sahip olmanız da epeyce bir muhtemel. Dolayısıyla bu testleri çözüp kesin bir yargıya kapılmamanız gerektiğinin altını bir çizmem gerekiyor. Peki biz bu test üzerinden zıtlıklara dair nasıl bir fikir edinebiliriz? E gelin şimdi de biraz onu konuşalım.

Modern MBTI testleri de kişiliğe dair dört temel belirleyiciyi inceliyor. Neydi onlar? Duygu, algılama, düşünce ve bir de yaşam tarzı. Bu dört temel belirleyici ise dışa dönüklük ya da içe dönüklük üzerinden bir değerlendirmeye alınıyor.

çok baskı altında bile genellikle sakin kalırsınız gibi onlarca soruya verdiğiniz cevapların kombinasyonuyla işte böyle maceracı, yönetici, savunucu ya da tartışmacı falan gibi 16 karakter tipinden birine ulaşıyorsunuz. Özellikle de kalabalık ekiplerde uyumluluk üzerine yapılan çalışmalarda kullanılıyor bu testler. Ana hedefse, zıt kişilikleri bir araya getirip, çeşitlilik gösteren ve birbirini tamamlayan ekipler oluşturabilmek. Elbette sadece iş dünyası içinde kullanılmıyor artık MBTI testleri. İnternetle birlikte o kadar popüler oldular ki, tarihte yer etmiş kişilerden, kurgusal karakterlere kadar herkese uygulanan database'ler de oluşturulmaya başlandı.

Oasis grubunun dargın kardeşleri Liam ve Noel Gallagher'dan tutun, Otostopçu'nun Galaksi Rehberi serisinin taban tabana zıt kahramanları Arthur Dent ve Ford Prefect'e kadar birçok gerçek ya da kurgusal karakterin de kişilik tipi inceleniyor artık. Mesela kişilik analistleri bizim Sherlock'un MBTI sonucunda mantıkçı ve becerikli bir kâşif olduğu sonucuna varmış. Sevgili Watson ise sevdiklerini savunan bir gözcü. Fakat ben başka bir ikiliden daha örnek vermek istiyorum size. Ve bunun için de 1970'lere gitmemiz gerekiyor. Hadi gelin benimle. 1970'lerin ortalarında teknoloji dünyası için henüz kimsenin hayal bile edemediği yeniliklerin kapıda olduğu bir dönemden bahsedeceğim şimdi size. O yıllarda Los Angeles'taki bir evin garajında iki idealist genç harıl harıl çalışıyordu.

İkisinin de adı Steve'di bu gençlerin. Hatta bu onların az sayıdaki ortak özelliklerinden biriydi. Neyse işte. Bu Steve'lerden biri karizmatik, vizyoner, biraz da kibirli, her zaman büyük düşünen, tarihin akışını değiştirmek isteyen bir ruha sahip. Ona göre bir icat işlevsel olduğu kadar estetik de olmalı. Öteki Steve ise uzman bir bilgisayar mühendisi. Kelimenin tam anlamıyla bir teknoloji dehası.

Buna karşılık böyle içe dönük, sakin, mütevazı bir karaktere sahip. Onun için işlev ve inovasyon birçok şeyden daha önemli. HP'de staj yaparken yolları kesişen bu iki STU taban tabana zıt iki karaktere sahip kısacak. Fakat birbirinin kabiliyetlerine hayranlık duyuyorlar. Daha da önemlisi ortak bir hayalleri var. Teknoloji dünyasında bir devrim yaratmak.

Ekimlerden bahsettiğimi tabii ki tahmin etmişsinizdir. Apple'ın kurucuları Steve Jobs ve Steve Wozniak. İyi bir analist olan Woz, sorunları hızlıca çözebilen, uyumlu, meraklı, sosyal anlamda içe dönük bir kişiliğe sahip. Jobs ise planlamayı iyi yapan, özgüvenli, sezgileriyle hareket edebilen ve sosyal anlamda dışa dönük biri.

Kısaca teknoloji dünyasının en büyük markalarından biri işte böyle birbirine zıt iki insanın iş birliği sonucunda hayat buldu diyebiliriz. Bölümün başlarında da konuştuğumuz gibi zıtlık ifadesi ilk anda böyle kötü bir intiba oluşturuyor ama başarı hikayelerine baktığımızda genellikle böyle zıtlıkları da bulabiliyoruz. Apple'ın hikayesi öyle istisna falan değil yani. Zıtlık meselesiyle ilgili böyle düşünmemiz de bizim toplumsal ezberlerimizin bir sonucu esasında. Farklı gözüken, farklı yaşayan, farklı düşünen herkese çıkıntı ya da aykırı gözüyle bakma huyu. Hayatın esas ahengini oluşturan şeyin bu çeşitlilik olduğunu unutabiliyoruz bazen.

İster çalışma hayatı, ister sosyal yaşantı olsun, hayatın her alanındaki zıtlıkları böyle bir puzzle'ı tamamlayan parçalar gibi değerlendirebiliriz. O yapboza güzelce bir bakalım. Eksik parçalarımızın ne olduğunu bilmekte, onları kabullenmekte, bu parçaları başkalarının katkılarıyla tamamlamakta aslında hiçbir sorun yok. Siz yeter ki daima açık fikirli olun. En nihayetinde boşluklara yerleşen o uyumlu parçalarla da sizi bulacaktır.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)