
2.697 kelime · ~13 dk okuma
Selam arkadaşlar. Ben de tam yaptığım şu şarkıyı birilerine dinletsem diyordum. Siz geldiniz, iyi ki geldiniz. Duydunuz değil mi bestemi? Nasıl, ne diyorsunuz? İyi olmuş mu sizce?
Sanki başka bir şarkıya biraz benzedi gibi ama... Adına da The Final Countdown diyelim mi bu aşırı yaratıcı beslenin? Daha 4-5 bölüm önce anlattın bir de hikayesini. Bırak artık, yapamıyorsun işte. Taklitçisin sen. Taklitçi, taklitçi... Hayır Barış, onu dinleme. Bu daha başlangıç. Hem öğrenirken sevdiğin şeyleri taklit etmek kötü bir şey değil ki. Devam et. Neyse durun, bir önceki yaptığımı da bir dinleteyim size.
Of, bu da Star Wars'taki Darth Vader müziği inandırıyor ya, Imperial March. Evet, ama olsun. Devam edersen kendi özgün besteyi de yapacaksın elbet. Ya bırak kardeşim, olmuyorsa zorlama işte ya. Bu ne ya? Taklit bir şey yapacağına hiçbir şey yapma, daha iyi. Of, hayatımda ilk defa bir beste yapayım dedim ama görüyorsunuz işte. Çaldığım her şey sonunda sevdiğim bir şarkıya benziyor. Ee, özgün olmadıktan sonra da bunu yapmanın ne anlamı var ki?
Sevdiğim şarkıları taklit ederek ya da onlardan esinlenerek ortaya çıkardığım şeyin hiçbir kıymeti yok. Mu gerçekten? Olmaz olur mu? Taklit öğrenmenin ilk adımıdır. Eh şöyle, taklidin ne değeri olabilir ki? Zamanını boşa harcama.
Hayır dinleme onu devam et. Sen sus Pollyanna. Bak beni dinle Barış. Rezil olmak istemiyorsan daha fazla devam etme. Of yeter ya bir karar verin ama. Arkadaşlar benim kafam fena halde karıştı. Sizin de böyle iç seslerinizin birbirine girdiği anlar oluyor mu?
İçimden bir ses, taklidin hiçbir kıymeti yok diye bağırsa da, öteki ses taklidin o kadar da kötü bir şey olmadığını söylüyor. Öğrenme aşamasında taklit etmenin gayet doğal olması gereken bir şey olduğunu iddia ediyor. Bir dakika ya, e madem öyle, gelin bu bölüm içimdeki seslerden hangisinin haklı olduğuna karar verelim. Taklit denince hepimizin aklında olumsuz bir şey canlandığının farkındayım ama şimdi ön yargılarımızı bir kenara bırakma zamanı. Öyleyse taklidin öğrenme sürecimize olan katkılarını hatta insanlığın evrimindeki rolünü araştırmakla başlayalım işe. Tabi bunun için bundan binlerce hatta yüzbinlerce yıl öncesine gitmemiz gerekiyor.
O zamanlarda dünyaya dair pek de bilgisi olmayan ilk insanlar her şeyi yaşayarak öğrenmeye, yaşayarak keşfetmeye başlamışlar. Tehlikelerden nasıl korunacaklarını, nasıl avlanacaklarını, işlerine yarayacak aletleri nasıl yapacaklarını hep böyle deneye yanıla öğrenmişler. Yeni gelen kuşaksa atalarının edindiği bu bilgi ve becerileri gözlemlemiş tabii ki. Böylece her seferinde aynı şeyleri yeni baştan keşfetmelerine gerek kalmamış.
Mesela ilk başta savunma ve avlanma aracı olarak taşları olduğu gibi kullanıyorlarmış. Yeni gelen kuşaklarsa almışlar bu taşları bir güzel yontup sivriltmişler. Bir sonraki nesiller işi biraz daha ileri götürüp o sivri taşları uzun uzun sopaların ucuna bağlayıp nızrak gibi bir takım silahlar yapmaya başlamışlar. İşte bu şekilde yavaş yavaş bir kültürel birikim oluşmuş ve oluşan bu kültürel birikim de yeni gelen kuşaklarca taklit edilmeye ve tabii ki bu sayede öğrenilmeye ve üzerine eklenen yeni bilgilerle de nesilden nesle aktarılarak geliştirilmeye devam etmiş. E tabii insanlığın doğuştan sahip olduğu bu taklit yeteneği birçok araştırmaya da konu olmuş. Mesela içlerinden en ilginç olanını anlatayım şimdi size.
2017 yılında Birmingham Üniversitesi'nde yapılan bir çalışma bu. Psikoloji profesörü Zerna Clay ve Claudio Tenney farklı türlerin taklit davranışlarını gözlemlemek ve insanların taklit yeteneklerinin diğer canlılardan farklı olup olmadığını araştırmak amacıyla bir deney tasarlamışlar. Bu deneyin gözlem grubunaysa 3 ila 5 arasında yaşları değişen 77 tane çocuk Ve insanın en yakın primat akrabalarından biri olan 46 tane bonobo maymunu yer alıyormuş. İlk olarak her bir çocuğa ve bonoboya içinde ödül olan ahşap bir kutu göstermiş. Bu kutu önce araştırmacılar tarafından deneyin de görebileceği şekilde açılmış.
Burada belirleyici olan şey ise araştırmacıların kutuyu açmadan önce yaptığı bir takım hareketler. Araştırmacılar kapağı açmadan önce kutunun üzerinde böyle el çırpma gibi ya da parmak şıklatma gibi bir takım amacı olmayan bazı hareketler yapmışlar. Ve ardından kutunun içindeki ödülü alıp kapağı da kapatıp gitmişler. Sonraki adımdaysa bu kapalı kutuyu deneklerin önüne koyup kendilerini taklit etmelerini beklemişler. Ve işte arkadaşlar tam da bu noktada oldukça ilginç bir sonuç çıkmış ortaya. Zira Bonobolar ödüle ulaşmak için kutuyu açmadan önce araştırmacıların yaptığı o anlamsız hareketlerin hiçbirini yapmamışlar, kopyalamamışlar.
Ama çocuklar saçma da olsa yapılan her hareketi anlamsızlığına rağmen birebir taklit etmiş. Burada bir gariplik var değil mi? Sonuçta o anlamsız hareketleri insanların değil de bonoboların yapmasını bekleriz. Ne de olsa daha gelişmiş bir beyne sahibiz.
Bu durum her ne kadar olumsuz gibi gözükse de insan olmanın ayrıcalıklarından biri işte. Zira aşırı taklit edebilme kapasitemizin en çarpıcı örneklerinden biri bu. Hatta bunun insan türünün evrimsel başarısındaki en önemli araçlardan biri bile olabileceği söyleniyor. Şöyle açıklayalım bunu da. Deneyin sonuçlarından da anladığımız üzere tarih boyunca insanlar gördükleri şeyleri taklit ederken anlamlı ya da anlamsız diye ayırmamış. Tekrar ettikleri eylemlerin mantığını sorgulamamış. Mesela tekerleğin yapılış şeklini ve çalışma prensibini anlamayan atalarımız bunu üretmekten ve işine yarayan bu icadı kullanmaktan vazgeçseydi ne olurdu düşünebiliyor musunuz?
ya da çocuklar duydukları sesleri taklit etmeselerdi, diller oluşmasaydı, insanlar birbiriyle iletişim kuramasaydı, o zaman bu podcast de 111 hertz de olmazdı. Neyse ki insanlık olarak taklit yeteneğimiz oldukça üst seviyede ve biz de bugün burada işte bu bölümü yapabiliyoruz. Her gün gelişmeye, öğrenmeye devam eden insanların taklitle öğrenme serüveni de devam ediyor tabii ki. Ama günümüzde taklitle öğrenme deyince aklımıza ilk olarak bebekler ve çocuklar geliyor.
Aslına bakarsanız böyle olması da gayet normal. Çünkü içgüdüleri dışında dünya hakkında hiçbir bilgi sahibi olmayan yeni doğmuş bebeklerin ya da oldukça sınırlı bilgi ve tecrübeye sahip çocukların hayatı öğrenmelerinde taklit çok çok önemli bir araç. Ünlü psikoloji profesörü Albert Bandura bu konuda önemli çalışmalara imza atmış. Bandura'nın kurucusu olduğu sosyal öğrenme teorisine göre bebekler ve çocuklar önce ebeveynleri, öğretmenleri veya önemli gördükleri diğer figürleri gözlemliyor, davranışlarına bakıyor, ardından da gözlemledikleri bu davranışları taklit ediyor ve bu şekilde öğrenme sürecini tamamlamış oluyorlar. Yani bu teoriye göre çocukların dil gelişimi, sosyal becerileri, problem çözme yetenekleri, kültürel norm ve değerleri öğrenmelerinde taklidin çok ciddi bir rolü var. Çocuk gelişimi uzmanlarının şu önerisini örnek verebilirim ben bu konuda.
Diyorlar ki çocuklarınızın kitap okuma alışkanlığı edinmesini istiyorsanız bunu onlara söylemek yerine sizi kitap okurken görmelerini sağlayın. Çocukların sözden ziyade gözlem ve taklit yoluyla öğrendiklerini bu kadar kısa ama etkili anlatan daha iyi bir öneri olamazdı herhalde ve ben de bir ebeveyn olarak Kendi çocuğuma bu sözü, bu araştırmayı okuduktan sonra aynı şeyi yapmaya çalıştım. Daha okuma-yazma bilmezken birlikte kitap okumaya başladık ve daha sonra o okumayı öğrendi. İlkokula başlamadan önce binden fazla kitabı bitirdi. Şu anda herhalde 5000 kitaba falan yaklaşmıştır. 13 yaşında bir ergen oldu.
Ve artık bizim ona hadi oğlum kitap oku, hadi bakayım şu kitaba bir bak gibi şeyleri söylememize gerek kalmadı. Bunu baştan beri önce birlikte yaptık, daha sonra da o kitap okuyan insanların olduğu bir ortamda bir evde büyüdü. Çocukluktan çıkıp yetişkinliğe geçtiğimizde de taklitle ilişkimiz kesilmeyecek elbette. Sosyal ve kültürel anlamda pek çok şeyi yetişkinlikte de yine gözlem ve taklit yoluyla öğrenmeye devam ediyoruz. Taklit biz insanlar için bu kadar doğal ve hatta bazen hayati bir özellikken neden kötü bir şeymiş gibi algılanıyor ki? Sonuçta içgüdüsel bir şey bu. Bilinç üstünde neden bu kadar korktuğumuz bir şeye dönüşüyor ki taklit etmek?
Halbuki mimariden mühendisliğe, spordan, resme hatta müzik ve edebiyata kadar yaratıcılık gerektiren alanlarda bile epeyce önemli bir yere sahip bu bizim taklit özelliğimiz. Yok artık ya yaratıcılık gerektiren alanlarda taklidin ne işi var filan diyenleriniz olmuş olabilir. E haklısınız tabi böyle yekten söyleyince biraz iddialı bir söylem gibi duruyor. Ama merak etmeyin açıklayacağım bunu da. Ama önce kısa bir ara verelim. Ne de olsa önceki bölümlerde de hep böyle noktalarda ara veriyoruz. E biraz da kendi kendimizi taklit edelim. Evet ne diyorduk? Taklit ve yaratıcılığın birbirini nasıl etkilediğini konuşacaktık. E hadi öyleyse vakit kaybetmeden devam edelim.
Günümüzde böyle sanatsal üretimlerde işte esinlenme, taklit filan gibi bir takım kelimeleri böyle ne kadar korkunç buluyoruz değil mi? Ama özgünlük deyince çok yüce, çok güzel böyle acayip kutsal bir şey öyle değil mi? Bir sanatçının başka bir sanatçıdan esinlenmesi ihtimali bile eleştirel kimseleri hatta kendi eleştirel iç sesimizi bile hazır ol da bekletiyor sanki. Başta gördünüz zaten benimkinin ne kadar hazır durumda olduğunu.
Çoğumuz böyle yeni yeni deneyimlediğimiz alanlarda bile hemen ustalaşmayı bekliyoruz. Hemen çok özgün işler yaratmayı istiyoruz. Ama farkında olmasak bile amatöryada profesyonel tüm sanatçılardan hiçbir etki altında kalmamış, tamamıyla özgün biricik eserler üretmesini bekliyoruz. Ve bence bu beklentinin en büyük sebeplerinden biri esinlenme ve taklit gibi kavramlarla kabulü mümkün olmayan intihal kavramının karıştırılması. Dolayısıyla önce bu kavramların arasındaki farkı net bir şekilde ayırt etmemiz anlamamız lazım. Esinlenme başka bir sanat eserinden ya da doğadan ya da hayattan etkilenerek yeni bir eser üretmek anlamına geliyor.
Taklit ise başka bir sanatçının eserini örnek alarak benzer başka bir eser üretmek. Bu ikisi birbirine biraz benziyor. Taklit etmek esinlenmenin sanki böyle hani bir adım ötesi gibi düşünebiliriz. Gelelim intihale. İntihal başka bir sanatçının eserini ondan izinsiz olarak aynen ya da böyle çok az değişiklikle kopyalamak ve bunu kendi eseri gibi göstermek. Hatta lafı hiç uzatmaya gerek yok. İntihal dediğimiz şey düpedüz hırsızlık demek arkadaşlar.
Modernizm öncesi dönemde usta-çırak ilişkisi içinde oldukça normal, hatta olması gereken bir yöntem olarak görülüyordu taklit. Saygı duyduğumuz pek çok sanatçının da kullandığı basamaklardan biriydi. Mesela genç Michelangelo, ustası Giotto'nun, vaftizci Yahya'nın göğe yükselişi Freskin'de bu yükselişi tuhaf bakışlarla izleyen iki adamı fark etmiş. İşte onların bakışlarından, onların duruşlarından etkilenmiş ve kendi eseri olan iki erkek figüründe Fresc'in sadece bu kısmını taklit etmiş. Yine aynı şekilde Rönesans döneminin en bilinen isimlerinden Rafael de çok sevdiği ustası Leonardo da Vinci'nin Mona Lisa'sını taklit ettiği bir portre yapmaktan çekinmemiş. Bu arada iki erkek figürü ve genç bir kadının portresi adı verilen bu taklit eserleri bugün hala Louvre Müzesi'nde Paris'te görebilmek mümkün.
Evet, geçmişteki bu önemine rağmen günümüze baktığımızda ise taklit çoğunlukla böyle kabul edilemez gibi görülüyor. Ve bu da doğal olarak sanatçıların üstünde büyük bir özgünlük baskısı oluşturuyor. Zira taklit etmenin kötü bir şey olduğunu düşünen genç sanatçılar özgün bir eser ortaya koyamadıklarında bu sefer denemekten vazgeçebiliyor. Ve bu da onların kendini geliştirememesine ve hatta sanat hayatlarının başlamadan bitmesine bile sebep olabiliyor.
Yalnız tabii şimdi burada bir ufak bir parantez açmak lazım. Taklidin işlevi sadece sanat ve yaratıcılık gerektiren alanlarla sınırlı değil. Ustalaşmak istediğimiz her alanda, her zaman kullanabileceğimiz bir yöntem bu. Hatta dünyanın gelmiş geçmiş en ünlü basketbol oyuncularından olan Kobe Bryant gerçekten tüm hareketlerimi en büyük oyunculardan çaldım diyerek sporda bile taklidin ne kadar önemli bir gelişim aracı olduğunu vurgulamıştı zamanında.
Neyse biz yine de sanata geri dönelim. Mesela klasik müzik eserlerinde doğadan ilham alma ve doğa seslerini taklit etme oldukça sık karşımıza çıkıyor. Hatta sadece klasik müzikte de görmüyoruz bunu. Tuva müziğini de örnek olarak verebilirim buna.
Fakat ben size Vivaldi'nin dört mevsim konçertosu üzerinden anlatacağım bu meseleyi. Konçertonun her bölümünde anlatılmak istenen mevsimin insanda yarattığı hisler, o mevsimde yaşanan doğa olayları her bir notayla adeta ruhumuza işliyor, gözümüzde canlanıyor. Mesela Concerto'nun ilk bahar bölümünde mevsim şartlarına uygun olarak doğanın uyanışını anlatan kuş cıvıltılarına, su seslerine, yaprak kışırdamalarına ve hatta köpek havlamalarına bile rastlayabilmek mümkün. Mesela gelin bu köpek havlamalarını taklit eden kısmı dinleyelim birlikte.
Yaz bölümünde de aynı şekilde. Yaz sıcaklarının yarattığı o basıklığı hissetmek, cırcır böceklerinin seslerini işitmek mümkün. Hatta Vivaldi, yaz sonu aniden bastıran fırtına ve gök gürültüsünü taklit ederek, konçertodaki yaz bölümünün son kısmını tam da buna uygun bir şekilde beslenmiş. Gelin şimdi de bu kısma bir kulak verelim.
Doğanın ve sanatın bu şekilde iç içe geçmesi ve sanat eserinin doğayı bu kadar yaratıcı şekilde taklit edebilmesi, yalnızca notalarla mevsim şartlarını ve hissettirdiği duyguları betimleyebilmesi gerçekten bir hayli etkileyici. Ama sadece müzikle kalmak olmaz. Gelin bir de resim sanatına bakalım. Zira hepimizin tanıdığı ünlü ressam Vincent Van Gogh'un öğrenme ve kendi tarzını bulma aşamalarında taklidi nasıl kullandığını görmenin çok ilham verici olduğunu düşünüyorum ben.
Dünyanın en ünlü sanatçılarından biri Van Gogh. Ressam olmaya karar verdiğinde 27 yaşındaymış arkadaşlar. Bu işe başlamak için geç bir yaşta olduğunun, kendisi henüz hiçbir şey bilmezken yaşadığı çoğu sanatçının kariyerinin en verimli yıllarına girdiğinin farkındaymış üstelik. Ama yine de bunun bir engel olduğunu düşünmemiş. Ve işin temellerini öğrenerek başlamaya karar vermiş.
çizime ve resme dair bulduğu tüm teori ve pratik kitaplarını adeta yalayıp yutmuş. Bir yandan okuyormuş, bir yandan da delicesine çizim yapıyormuş. Mesela Fransız ressam Charles Borgé'nin ''Cor des dessins'' yani ''Çizim Kursları'' adlı kitabında yer alan alıştırmaların hepsini hem de defalarca kez daha iyisini yapana, daha güzeliğini bulana, tekniğini en iyi şekilde öğrenene kadar kopya etmiş. Sanırım bu durum bizi taklitle öğrenmenin ilk adımına getiriyor. Ustalaşmak istediğiniz alanın temellerini öğrenirken, aynı şeyleri tekrar etmekten, iyi olana kadar birebir kopyalamaktan çekinmeyin. Sonrasında ise sevdiği sanatçıların etkilendiği resimlerini taklit etmeye başlamış. Mesela taklit ettiği eserlerin bazılarında ışık ve gölgeye odaklanırken, bazılarında da kompozisyona, diğerlerinde renk kullanımına özen göstermiş.
Öyle ki canlı renk kullanımıyla tanıdığımız Van Gogh'un ilk zamanlarda kopkoyu renklerle yaptığı resimleri bile var. Bahsettiğimiz taklit eserlerin çoğu birebir kopya değil bu arada tabi. Geliştirmek istediği yönüne göre taklit ettiği tabloyu değiştirdiği eserler de var. Mesela daha çok gölge ve ışığı ön plana çıkararak yeniden yaptığı ya da kendinden yeni bir şeyler katarak yorumladığı çalışmaları da mevcut.
Evet işte böylece taklitle öğrenmenin ikinci adımını da bulmuş olduk. Yeteneklerini geliştirmek için hayranı olduğunuz sanatçıların eserlerini taklit edin. Becerilerinizi geliştirmek için birebir kopyalamaktan da kendi yorumunuzu katmaktan da çekinmeyin. Eee madem bu kadar andık kendisini, gelin bir de atölyesini ziyaret edelim biz şimdi sevgili Vincent'ın.
Evet, tam zamanında gelmişiz arkadaşlar. Çünkü Van Gogh, Jean-François Millet'in ekici tablosunun yeni bir taklidini yapıyor şu anda. Tam zamanı dedim çünkü ben de tam size Van Gogh'un Mie ile olan ilişkisinden bahsedecektim. Zira kendisi Winston için çok önemli biri. Onun pek çok tavlosunu hatta bazılarını birden fazla kez taklit etmiş. Mie hem sanata bakışı hem de eserleriyle Van Gogh'un kendi tarzını bulmasını yani Van Gogh'un Van Gogh olmasını sağlamış diyebiliriz.
Şu an yaptığı ekici tablosuysa Van Gogh'un neredeyse takıntılı olduğu bir Mie eseri. Zira kendisi bu tablonun taklidini otuzdan fazla kez yapmış. Ve her birinde yeni bir şey denemekten de geri durmamış. Kimisinde renkleri, kimisinde kompozisyonu, kimisinde çizgileri, kimisinde de fırça darbelerini değiştirmiş.
Belli ki bu tablo onun güvenli alanı olmuş. Henüz tarzı böyle tam olarak oturmadan yeni bir şeyler ortaya koymaya çalışmaktansa hakim olduğu bir eseri farklı şekillerde yorumlaymaya odaklanmış. Bu sayede de tekniğini geliştirip kendi tarzını bulabileceğini düşünüyormuş. Dolayısıyla ekicinin her bir taklidinde kendi hayal gücünü kullanmaktan, esere farklı şeyler ekleyip çıkarmaktan, onu farklı açılardan yorumlayıp değiştirmekten çekinmemiş.
ve taklit olarak başladığı her yeni ekici tablosu ona yepyeni ufuklar açmış. İşte şu an üzerinde çalıştığı bu son haline bakarsak artık Van Gogh'un kendi tarzını bulmaya oldukça yakın bir hale geldiğini söyleyebiliriz sanırım. Aynı o canlı sıcak renk tonları ve aşına olduğumuz o fırça darbeleri. Böylece taklit ederek öğrenmenin üçüncü adımına geliyoruz.
gerekli becerileri edinip temel prensipleri anladıktan sonra taklit etmeye devam edin. Ama bu kez taklit ederken hayal gücünüzü tamamen serbest bırakın. Ustalarınızın eserlerini kendi yorumunuzu katarak yeniden üretin. Zira kendi tarzınızı ancak taklit ederek bulabilirsiniz. Eee kim bilir belki bu adımları biz de uygular ve üzerine çok çalışırsak günün birinde bizim de bir yıldız
Arkadaşlar, bu bölümde anlattıklarım benim de kendi problemimi ve çözüm bulmamı sağladı. Hani şu beste yapma süreçlerinde kendime biraz fazla yüklenmiştim ya, daha ilk denemelerde kendimden öyle özgün bir beste yapmayı beklemem nereden baksanız haksızlık. Onu fark ettim. İşte bu Barışcığım ya, işte bu. En başta da söylemiştim sana zaten şu ruh emicinin sesini dinlemesen bakma ona diye. Yok ya, çok biliyorsun sen.
Yani hala nasıl konuşuyorsun ya? Utan biraz kendinden, utan. Öf! Tamam ya, tamam artık tartışmanıza gerek kalmadı. Zaman zaman ikinizin de faydalı olduğu durumlar oluyor tabii. Ama sanırım öğrenme adımları atarken, çeşitli yaratım süreçlerinden geçerken, kötüyü değil de böyle daha olumlu bakan, motive eden iç sesimizi dinlemek daha iyi sonuç veriyor.
Zira taklit meselesinde haklı olan o. Nasıl ki insanlık taklit ederek bu günlere kadar geldiyse, biz de gelişmek istediğimiz alanlarda ya da kendi sesimizi bulma arayışımızda taklit etmekten faydalanabiliriz. Neticede koskoca Van Gogh bile o eşsiz resimlerini yaratmadan önce taklidin güvenli yollarından ne kadar çok geçmiş. E o zaman biz de bu yolları neden kullanmayalım ki?
Daha önce aynı yollardan geçen ustalarımızın ayak izlerini takip etmekten daha doğal, daha öğretici, hatta daha eğlenceli bir yol olabilir mi? Evet, zaman zaman iç sesimiz ya da seslerimiz motivasyonumuzu düşürebilir. Baksanıza benimkiler susmadı hala. Ama işte o durumlarda bu sesi susturabilmeyi de öğrenmeliyiz. Doğuştan sahip olduğumuz o taklit yeteneğimizi bir kenara itmeden önce onu öğrenme yöntemi olarak nasıl kullanabileceğimize odaklanmamız gerekiyor. Öyleyse ne diyelim? İçindeki gıcık sese inat, durma, taklit et.
Hı hı.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.