Podcast

141 - Citius, Altius, Fortius: Olimpiyat Ateşi Yanıyor

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Her dört yılda bir tüm dünyanın kalbi Olimpiyat stadyumlarında atıyor. Üstelik binlerce yıl önce de durum pek farklı değildi. Antik çağlardan bu yana Olimpiyat Oyunları, insanlığı tek bir noktada birleştiriyor. 111 Hz'in bu bölümünde Olimpiyatlar'ın tarihine odaklanıyor, bu oyunların ruhunu analiz ediyoruz.



Sunan: Barış Özcan

Hazırlayan: Kadir Can Değer

Ses Tasarım ve Kurgu: Metin Bozkurt

Yapımcı: Podbee Media

Bölümde İsmi Geçen Podcast Bölümü: Hayatta Bir Gün - Olimpiyat mı At mı?






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.606 kelime · ~13 dk okuma

Merhabalar, hepiniz Bilgifele'ye hoş geldiniz. Bugün yarışmacı koltuğumuzda Barış Özcan var. Merhabalar Barış Bey, hoş geldiniz. Hoş bulduk. Nasıl hissediyorsunuz? Vallahi epey heyecanlıyım. Buralar hiç öyle televizyondaki gibi değilmiş. O zaman bu heyecanı kaybetmiyoruz. Hemen çarkı çevirelim ve yarışma başlasın.

Ve konu başlığımız... Olimpiyatlar! Tam da olimpiyat haftasındayız. Olimpiyatlara hakim misiniz? Yani iyi bir olimpiyat izleyicisiyim diyebilirim fakat şimdi çok da iddialı konuşmak istemiyorum. Kuralları kısaca hatırlatıyorum. Herhangi bir joker hakkınız yok. Herhangi bir yanlışınızla eğleniyorsunuz. Ve bilgi felek başlıyor!

Modern olimpiyatların kurucusu olarak kabul edilen kişi kimdir? Ya ben bunu biliyordum bak, dilimin ucunda ismi. Kimdi ya, kimdi? Barış Bey, biraz acele edelim, süreniz azalıyor. Bir saniye ama siz de hiç yardımcı olmuyorsunuz ki. Of, bu hiç de aklıma gelmiyor. Peki, şey olabilir mi?

Transkriptin tamamını oku

Süreniz doldu, Pierre de Coubertin olacaktı. Maalesef erken bir veda oldu. Ama canınızı hiç sıkmayın, önemli olan katılmaktı. Barış Bey'e kocaman bir alkış! Ama tam da cevaplayacaktım ya! Bu haftaki Bilgi Peleği'nin sonuna geldik. Bir sonraki hafta görüşmek üzere. Sağlıcakla kalın!

Öf ya çok da emindim bu yarışmaya katılırken kazanacağımdan. Keşke olimpiyatlara katılan ilk kadın Spartalı Prenses Siniska'yı sorsalardı. Daha geçenlerde yolda hayatta bir günün ilk bölümü olimpiyat mı at mı bölümünü dinleyip öğrenmiştim onu. Yani sorsalar şak diye cevap verirdim. Bak durduk yere canım sıkıldı şimdi ya. Kimmiş ki bu Kubertin? Araştıralım bakalım. Modern olimpiyatların kurucusuydu. Tabii ya.

Kendisinden neye spor diyoruz bölümünde de bahsetmiştik hatta. Bak pis pisine elendik daha ilk turdan görüyor musun? Neyse ama her şerde bir hayır vardır ya neyse. Fransa'nın soylu bir ailesinde doğup pedagoji, tarih ve spor alanında çalışmalar yapmış. Olimpiyanın keşfi onu heyecanlandırmış ve olimpiyat oyunlarını düzenlemeye yani yeniden canlandırmaya itmiş. Demek ki olimpiya bu kadar yakın bir tarihte keşfediliyor.

Tüm hayatını bu ideale adamış Kubertin. Peki neden bu kadar önem vermiş ki? Ohoo! Bu konu belli ki daha derinlemesine bir araştırmayı hak ediyor. Tam da olimpiyatların haftasındayız, güzel denk geldi cidden. E o zaman ne duruyoruz? Hadi bakalım, Rönesans döneminin meşhur Ab initio sloganıyla yani en baştan bu olimpiyatlar nasıl çıkmış gelin bir göz atalım.

Antik Olimpiyat oyunları her 4 yılda bir Peloponez Yarımadası'nın kuzeybatısındaki Ücra bir vadide bulunan Olimpia'da düzenleniyordu. Günümüzde Yunanistan sınırları içerisinde kalıyor bu bölge. Nasıl düzenlenmeye başlamış peki? İnsanların en güçlüsü, yarı tanrı Herakles babası Zeus adına başlatmış bu yarışları. İlk yarışları da o kazanmış. Tabii en güçlü insan sonuçta. Bu başarısı sayesinde babası onu kutsal zeytin dalından bir çelenkle ödüllendirmiş. Yani ilk olimpiyat şampiyonu Herakles'miş. Tabii bu hikayemizin efsane tarafı. Peki tarihi arka planında ne yatıyor? Gelin bir de ona bakalım.

M.Ö. 2000'lerin başlarında Avrupa'daki kavimler Doğu Akdeniz'e indiler. Burada çok daha gelişmiş bir kültüre sahip Akdeniz halklarıyla tanıştılar.

Birkaç yüzyıllık süreçte kaynaşan iki farklı kültür. Bu kültürel etkileşim, Girit'ten yükselen Minos uygarlığının Peloponnesi hakimiyeti altına almasıyla giderek hızlanıp kıtadaki ilk yüksek kültürü geliştiriyor. Yani insanlar artık sadece hayatta kalmalarını sağlayacak aktiviteler yapmıyordu. Bir nevi aristokrat bir sınıf doğmuş aslına bakarsanız.

Aristokrasinin doğmasıyla birlikte yarışmacı bir tutum ve fiziksel performans da önemli bir hale gelmiş. E spor da bu şekilde ortaya çıktı. Daha sonraları Anadolu, Mısır ve Yunan kültürlerinin etkileşimleriyle çeşitlendi ve giderek popülerleşti. İşte bu çeşitlilik ve popülerlik sporu bir organizasyon, daha doğru bir ifadeyle bir festival haline getirdi. Yani olimpiyatlar başladı.

Olimpiyatlar, M.Ö. 776 yılından taa günümüze dek oynanmaya devam eden dev bir organizasyon. O kadar önemliydi ki bu olay, antik dünyada yılları belirtmek için dahi kullanılıyormuş. Her 4 yıllık zaman dilimine bir olimpiyat deniyormuş.

Giderek popülerleşen oyunlar M.S. 392'de Roma İmparatorluğu'nun Hristiyanlığı seçmesiyle yasaklanıyor. Tüm etkinlik alanları tahrip ediliyor.

15. yüzyılın başlarında Rönesans Aydınları ''Ab İnitio'' diyerek antik Yunan metinlerini incelemeye başlıyorlar. Biz de bölüme bu şekilde başladık hatırlarsınız. Burada Olimpya ve oyunların varlığından tekrar haberdar olan insanlık için bir yeniden keşif alanının kapıları aralandı.

ve 1500 yıllık yani onların zaman dilimlerine göre aşağı yukarı 375 olimpiyatlık bir aksamanın ardından bugün bildiğimiz formuyla 1896 yılında yeniden düzenlenmeye başladı. Modern Olimpiyatların kurucusu Coubertin'in bu oyunları düzenlerken bir amacı vardı. Ona göre bu oyunlar evrensel bir anlayış, kardeşlik ve barış gibi üç önemli değerin yayılmasına ön ayak olacaktı. Yani bu oyunları asırlarca sürdüren şey yalnızca bu atletik performansa dayalı sporlara duyulan ilgi değildi elbette.

tüm bu şölen birlikte olmanın verdiği heyecanla anlamlı hale geliyor. Hatta bununla ilgili çok güzel bir anekdot var. Antik dönemde olimpiyatlardan önce tüm sporcular daha iyi performans verebilmeleri için bir kampa sokuluyorlardı. Kampın sonunda sporcular, seyirciler, tüccarlar hep birlikte 40 kilometre ötedeki Olimpiyaya yürüyor ve orada şölenlerle karşılanıyorlardı. Birkaç spor organizasyonuyla başlayan bir kent festivali birden tüm Helen halkını birleştirip ortaklaştıran, barıştıran dev bir etkinlik haline geliyordu. Öyle ki Olimpiyatlara katılacakların güvenliğini sağlamak adına 4-5 aylık bir barış dönemine dahi giriliyordu.

Günümüzde de stadyumları dolduran ve ekran başlarında izlenme rekorları kıran bu oyunlar bizi bir araya getirip orada yaşanan duyguları paylaşmamızı sağlıyor. Bu yüzden olimpiyatları kaçırmak epey can sıkıcı bir durum. İşin açıkçası antik Yunanda'da bu durum farklı değilmiş. Bu birliktelik o kadar önemli ki filozof Thales olimpiyat oyunlarını izlemeden ölmek istemediği için kavurucu sıcaklara ve yaşına rağmen oyunları izlemeye gitmiş. Gelin görün ki olimpiyatlar sırasında başına güneş geçmesiyle maalesef evet vefat etmiş.

Sadece izlemek için bile insanların can verdiği bu oyunlar yalnızca bir gösteri değildi şüphesiz. İdeal insan kavramına karşılık aramanın bir aracı olarak görülüyordu. İdeal insan. Baya iddialı bir amaç. İdeal insan hem fiziksel hem de zihinsel olarak çok güçlü, pes etmeyen ve hep daha iyi olmayı hedefleyen bir kişi. Bu hedeflerin yanında fair play ve rekabetçi tutumunu da geliştirmesi gerekiyor elbette. Zaten olimpiyatların sloganı da bu durumu açıklar nitelikte.

Neydi? Sitius, altius, fortius, cominitur. Yani daha hızlı, daha güçlü, daha yükseğe birlikte. Cobert'in spor meraklısı arkadaşı rahip Henry Didon'dan duyduğu bu sözleri, bu slogan bir ahlaki güzellik planını temsil ediyor. Sporun estetiği soyuttur diyerek açıklamıştı.

Bu slogandaki ifadeleri böyle düşündüğümüzde yani daha hızlı, daha güçlü, daha yüksek gayet somut duruyorlar değil mi aslında? Bunlar nasıl bir ahlaki güzelliğe hizmet ediyor olabilirler ki? Şimdi irdeleyerek ilerlemeye çalışalım bakalım. Ama önce benim bir hafızamı tazelemem gerekiyor. Aklıma çok da güzel bir yarış geldi hatta. Kayıtları da burada bir yerlerde olacaktı. Hayda! Nerede bu ya? İzninizle ben bir şu kaydı bulayım, siz de biraz dinlenmiş olursunuz.

İşte buldum. Umarım çok bekletmedim sizleri de. Sitius yani daha hızlı. Bu ifade hepimizin zihninde sanırım ortak bir ismi canlandırıyordur. Tam da o ismin bir yarışının kaydını getirdim şimdi sizler için. Yaşayan en hızlı insan. 2008 Pekin Olimpiyatlarına bir dünya rekoru sahibi olarak katıldı. Usain Bolt.

Yani bu yarışlara katılırken de zaten ondan hızlısı yoktu dünya üzerinde fakat hala geçmesi gereken biri daha vardı. Start verildiğinde Usain Bolt diğer rakiplerine göre daha başarısız bir çıkış yapıyor fakat metreler kat edildikçe rakipleriyle arayı açıyor. Son 30 metrede zaferini kutlamaya bile başlıyor. Hatta rekorunu 3 salise daha geliştirdi ve 9.69'da kendisini de geçmeyi başardı. Bakın cümlemi dahi bitiremedi o kadar kısa bir sürede.

Ne hız ama. Tarih hiç bu kadar hızlı yazılmamıştı. Zaten en hızlısı olduğu yarışmalarda rakiplerini geçmekle yetinmemiş, kendisiyle yarışını sürdürmüş. Kendisinden daha hızlı olmayı hedefleyerek çalışmalarına hiç ara vermeden devam etmiş Bolt. 2009'daysa 9.58 ile tekrar kendi rekorunu ve 9.60'ın altına inilemez kabulünü de kırmış.

Tüm bu ihtişamlı başarılarına rağmen 2012 Londra'da yarıştan önce 9.54 koşabileceğini de söylemiş kendisi. Bir yenilginin ardından pes etmeyi bırakın, kesinleşmiş en hızlı insan unvanı dahi onun hayal kurmaya devam etmesine engel olamamış. Eminim ki Usain Bolt'un normal bir insana göre anatomik açıdan tabi ki bazı avantajları vardır fakat sadece bu anatomik fark sayesinde yaşayan en hızlı insan olmadığı da bir gerçek.

bir hayal kurmak ve o hayalin gerçekleşmesi için disiplinli, pes etmeyen, dirayetli bir karakterin sonucunda mümkün oluyor bu başarı. Üstelik bu dirayeti kaybedeceğinizi bildiğiniz anlarda gösterdiğinizde olimpik bir sporcu mentalitesine ulaşabiliyorsunuz. Tıpkı 68 Meksika'da olduğu gibi. Tanzanyalı maratoncu John Stephen Aquari yarış esnasında düşüp sakatlanmış. Yaralı bacağı ve acısına aldırmadan koşmaya devam etmiş. Tahmin edileceği üzere de yarışı sonuncu olarak tamamlamış. Bir gazeteci ona şunu sormuş. Sonuncu olacağınızı bile bile yarışı neden bırakmadınız?

O da şu cevabı vermiş. ''Ülkem beni yarışa başlamam için değil, bitirmem için yolladı.'' Sekerek koşan bir koşucu aslında estetik bir görüntü oluşturmasa da seyircilerin takdirini ve beğenisini üzerinde toplamayı başardı. Yani sporun estetiğinin illa öyle görsel bir temele dayanmasına gerek yok. 100 metre koşu yarışları 10 saniye gibi kısa sürelerde tamamlanıyor ve bu sürede koşucunun süreti haricinde bir şey görmek pek de mümkün değil.

Sonuçta futbol, basketbol gibi taktiksel varyasyonlar birleşik uyumlu hareketlerden oluşmuyor bu spor. Bu denli fiziksel temele dayanan bir sporun yoğun ilgi görmesi mücadele ruhuna ve insanın kendi sınırlarının zorlamasının yarattığı heyecana dayanıyor aslında. Daha hızlı olmak yalnızca hızlı koşmakla mümkün değil zira. Tıpkı daha güçlü olmanın yolunun yalnızca çok kuvvetli olmaktan geçmediği gibi. Evet, daha güçlü olmak. Eğer yalnızca daha kuvvetli olmaktan geçmiyorsa nelere dayanıyor peki?

Ben yine de güç deyince hepimizce akla gelen ilk isimlere bir bakacağım. Mesela Naim Süleymanoğlu'na ve Muhammed Ali'ye. Herhalde bu isimlerin güç kavramıyla anılmasına kimsenin bir itirazı olmaz diye düşünüyorum. Muhammed Ali ya da o zamanki ismiyle Cassius Clay 1960 Roma'da rakiplerini dize getirmiş ve bunun sonucunda altın madalyayı kazanmış 18'inde gencecik bir sporcuydu. Naim Süleymanoğlu ise 16 yaşında ilk dünya rekorunu kırmış ve sonrasında da kendi rekorlarını birer birer kırmaya devam etmiş bir halterci.

birer cümleyle anlatılabilen efsanevi kariyerler. Dile kolay gelse de, böylesine sportif başarılara imza atmış olmalarına inanmak epeyce bir güç. Süleymanoğlu bir yandan rekorlar kırarken öte yanda Bulgaristan'ın Soya Dönüş Projesi adı altında baskılara maruz kaldı. İsmi dahi elinden alınmış Süleymanoğlu'nun ya da o zamanki soyadıyla Şamalanov'un. Süleymanoğlu ise bu baskılara daha fazla dayanamayıp evini, doğup büyüdüğü ülkeyi bırakıp Türkiye'ye sığındı, uğradığı baskıyı tüm dünyaya anlattı.

Benzer bir şekilde başka bir şampiyon olan Ali ise olimpiyat madalyasıyla döndüğü ülkesinde ten renginden dolayı bir restorana alınmadı. Bu ırkçı tutum karşısında Ali madalyasını Ohio nehrine attı ve madalya nehrin derinliklerinde kayboldu. Öte tarafta Naim 1988 Seul Olimpiyatlarına Türkiye adına katıldı. Ağırlığının tam 3 katının 10 kilogram fazlasını kaldırarak kendine ait olan rekoru tekrar kırdı. Yaşadığı tüm bu zorluklar onu daha da güçlü bir hale getirmekle kalmayıp ilk olimpiyat altın madalyasını da kazandırmıştı. Peki Ali'nin altın madalyasına ne oldu?

1996 Atlanta Olimpiyatlarında komite kararıyla Muhammed Ali'ye madalyası tekrar takdim edildi. Açılış töreninde verilen madalyadan sonra o senenin olimpiyat ateşini de yine Ali yaktı. Ki bu olimpiyatlar aynı zamanda Süleymanoğlu'nun da son madalyasını kazandığı oyunlardı. İki şampiyon aynı olimpiyat oyunlarında madalya kazandı yani.

Tesadüfe bakın, bu onların son olimpiyat madalyaları olsa da daha güçlü olmaktan hiçbir zaman vazgeçmediler. Aslında bu başarılar bile onları efsane yapmaya yetiyor. Ancak iki efsaneyi sürekli daha güçlü olmaya iten şey, en ağırı kaldırabilme yeteneği ya da yumruklarının kuvveti değil. Karşılarına çıkan engelleri duruşlarıyla aşabilmeleri, daha güçlüye giden yolun mihenk taşlarını döşedi. Yani kısaca yenilmek sizi güçsüz yapmaz. Ali ve Süleymanoğlu güçlerinin yetmeyeceği durumlar karşısında dirayetli kalabildikleri, doğru olanı savunmak için ayağa kalkabildikleri için daha güçlü olabildiler.

Sahip oldukları bu mentalite onları sporcu kimliklerinin çok daha üstüne taşıdı. Çok daha üste. Yani antik olimpiyatlardan beri hedeflenen o ideal insana yaklaştırdı. Eee işte bu kadar üstten bahsetmişken daha yükseğe gitmeye ne dersiniz? Daha yükseğe ulaşmak. Bu kavram ve ideal insana ulaşma amacı bana mükemmelliğe ulaşmayı hatırlatıyor. Olimpiyatlar ve mükemmellik denince de akla tek bir isim geliyor. Cimnastik sporunun altın çocuğu Nadia Comaneci.

Roman sporcu henüz 14 yaşındayken 1976 Montreal olimpiyatlarına katıldı. İstekli ve hevesli bir çocuk olan Comaneci, jimnastik barına çıktığında inanılmaz figürleriyle herkesin takdirini topladı. Fakat puanlar açıklandığında tüm salondan bir uğultu yükseldi. Puan tabelasında Comaneci'in karşısında 1.00 yazıyordu. Yani sadece bir puancık.

Herkes çok şaşkındı. Kimse böyle bir sonuç beklemiyordu. Stadyumdan yapılan bir anons herkesin kafa karışıklığını giderdi. Sayın seyirciler, Olimpiyat tarihinde ilk kez mükemmel oldu. Olimpiyat

tarihinde o güne de kimse perfecten yani 10 tam puan almamıştı. puan tabelası 10 tam puan alınmasının imkansız olduğu düşünülerek yalnızca 3 haneye yer verecek şekilde tasarlanmıştı. Elinde uğurlu oyuncak ayısı, kafasında her zaman daha yükseğe ulaşma hayalleriyle geldiği Montreal'den 7 mükemmel 10 puan ve 3 altın madalyayla dönmüştü Nadia. Ülkesinde bir kahraman gibi karşılandı, Fakat Romanya baskı rejimiyle yönetiliyordu. Ülkesindeki siyasetçilerle ters düşen antrenörleri bir gezi sırasında Amerika Birleşik Devletleri'ne iltica etmişti. Bu olayın ardından Comanegin üzerindeki baskılar da artmıştı haliyle. Ülke dışına çıkmasına izin verilmiyordu. Fakat idealinde sürekli daha yükseğe gitmek olan birine nasıl sınır koyulabilir ki?

1989'da Romanya'dan yasa dışı yollarla sınırı geçmeyi başardı. Başka bir ailenin yakalanması sayesinde bulduğu fırsatla üzerine ateş açılmasından kurtularak Macaristan'dan sığınma talebinde bulundu. Oradan Amerika Birleşik Devletleri'ne kaçmayı başaran Nadia, bu sefer de onu Amerika'ya kaçıranların baskısından kurtulmak için Kanada'ya yerleşti. Burada cimnastik antrenörlüğü yaptı. Romanya devrimi ve geçen zamanla beraber 1996 yılında tam 7 sene sonra ülkesine dönmeyi de başardı. Üzerine kurulmaya çalışılan hiçbir tahakkümü kabul etmeyip özgürlüğü için gereken her şeyi yaptı Nadia. Onu zincirlemeye çalışanların gözleri önünde hep daha yükseğe uçmayı başardı.

Onun bu azmi sadece 18 yaşına kadar sürdürebildiği olimpik kariyerini de taşlandırdı. Öyle ki iki kez olimpiyat nişanı alan ilk sporcu unvanına da sahip oldu. Yalnızca mükemmel onlukları ve madalyalarıyla değil, bildiklerini aktarmaya çalışarak ve her zaman özgür kalarak başardı bunu. Bildiklerini aktarmak, bir sonraki neslin başarısı için yepyeni bir mücadele sahasına girmek anlamını taşıyordu. Nadia gibi bir cimnastikçi olan ve televizyon yayınlarına yetişemediğinden, istatistiki verileri dışında pek de bir şey bilinmeyen altın hayalet Larissa Latina için de bu durum pek farklı değildi.

İlk olimpiyat oyunu olan 56 Melbourne ve 60 Roma'da bireysel daldaki tüm yarışların şampiyonu oldu. 64'te katıldığı son olimpiyatların ardından 18 madalyayla en çok altın kazanan sporcu rekorunu tam 48 yıl elinde tuttu. Ta ki 2012 Londra'da rekoru Michael Phelps tarafından kırılana dek. Peki Latinina kendinden rekor alındığında ne yaptı biliyor musunuz?

Michael Phelps'e teşekkür etti. 48 yılın bir rekor için çok uzun bir süre olduğunu ve nihayet kırıldığı için çok mutlu olduğunu söyledi. Çünkü daha yükseğe kavramı onlar için sadece kişisel bir başarıya ulaşmak anlamı taşımıyordu. Daha yükseğe gidilmeliydi ve bunu kimin yaptığının bir önemi yoktu. Larissa da tam olarak bunu yaptı. Antrenörlüğe başladı ve birçok olimpik şampiyon sporcu eğitti. Çünkü rekabete saygı duyma, birlikte olimpik hareketi yükseltme ve özgürce eşit şartlarda yarışmak daha yükseğe ulaşmanın yegane yoluydu.

Şimdiye kadar bahsettiğimiz bu sporcuların başarılarından ziyade onları alanlarında en üste çıkaran şeyler üzerine konuştuk. Onlar için bu yarışın bireysel anlamını çözümlemeye çalıştık. Peki ya olimpiyat ruhunu tüm unsurlarıyla ortaya çıkaran şey ne? Elbette birlikte olmamız. Bu dev organizasyonun, sporcuların, yapılan tüm antrenmanların birlikte olmadığımız, bunu paylaşmadığımız bir denklemde ne anlamı var ki? Tıpkı 2000 Sydney'de yarışan Ekvator Gine'li yüzücü Eric Musambani'nin ilginç hikayesinde olduğu gibi.

Ülkesini temsil edecek tek yüzücü sakatlandığı için apar topar milli kafileye katılan Musambani'ye yarışlardan sadece 8 ay önce yüzme öğretilmiş. Hatta Sidney gelene kadar 100 metre yüzeceğini bile bilmiyormuş. 50 metre yüzmek için geldiğini sanıyormuş. İlk turda iki rakibinin de hatalı çıkış yaparak diskalifiye olmasının ardından Musambani turu tek başına tamamladı. Yarışın sonlarına doğru boğulma tehlikesi dahi geçiren olimpik yüzücü ilginç bir rekora imza attı. 1 dakika 52 saniye ile olimpiyat tarihinin en yavaş 100 metre kazananı rekorunu elinde tutuyor kendisi.

Ve uzun sürede kimse bu rekoru kıramayacak gibi duruyor açıkçası. Yarış esnasında Musambani ile alay edildiğini düşünebilirsiniz. Fakat işin açıkçası pek de öyle olmuyor. Hatta tam aksine tüm izleyenler yarış sonuna kadar Eric'i alkışladılar. Ona desteklerini sundular. Eric ise yarışı yorgun bir şekilde tamamladıktan sonra çok kısa bir açıklama yaptı. ''Gururluyum.''

Gördünüz mü? Olimpiyat tarihine geçen teknik olarak başarısızlık olarak nitelendirebileceğimiz bu durum bile yaşanan hikayeden daha önemli görülmüyor. İzleyen herkesin gönlünü fethetmeyi bu şekilde başarabiliyor. Binlerce hikayeyi, üzüntüyü, sevinci, gururu tek bir çatı altında toplayabiliyor olimpiyatlar. Her kıtayı temsil eden o beş halkasıyla bize ilham vermeye devam ediyor. Vasiyeti üzerine Kuberty'nin olimpiyadaki Zeus Tapınağı'na gömülen kalbi gibi dünyanın tüm spor severlerinin kalbi de olimpiyat stadyumlarında atıyor. Umarım 2024 olimpiyat oyunları da onlarca unutulmaz hikayelere tanık eder bizi.

Kırılacak nice rekor, aşılacak nice sınır var. Tıpkı olimpiyatların bir sloganında da olduğu gibi. Sitius, altius, fortius, communicer. Yani daha hızlı, daha güçlü, daha yükseğe ve belki de en önemlisi birlikte.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)