Podcast

140 - Yaratıcı Olmayı Çok mu Abartıyoruz?

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Yaratıcılık deyince hemen aklımıza ressamlar, müzisyenler, mimarlar, yazarlar falan geliyor, değil mi? Bu tür insanların doğuştan yaratıcı olduğunu ve asla onlar kadar başarılı olamayacağımızı falan düşünüyoruz genelde. Fakat yaratıcı olmayı biraz fazla abartıyoruz! Kreatif düşüncelerin, hayatın olağan akışında ve ufak anların sonucunda ortaya çıktığını sıklıkla atlıyoruz. 111 Hz'in bu bölümünde yaratıcı fikirlerin kaynağını arıyor, kreatif yönümüzü nasıl geliştirebileceğimiz üzerine odaklanıyoruz.



Sunan: Barış Özcan

Hazırlayan: Özgür Yılgür

Ses Tasarım ve Kurgu: Metin Bozkurt

Yapımcı: Podbee Media






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.539 kelime · ~13 dk okuma

Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz.

Yok, bunu daha önce anlatmıştım. Çok fazla tekrara düşmemek lazım. Başka bir şey lazım bana. Tarihsel açıdan baktığımızda da toplumların böyle hareket ettiğini görebiliyoruz.

Hımm. Olur mu acaba? Dur bir notlarıma bakayım. Yani.

Transkriptin tamamını oku

Yok ya. Bağlamından çok koparmış olurum sanki. Ne olabilir? Ne olabilir? Ah. Geldiniz demek. Ya ben de tam şu anda iş üstündeyim.

Uzun süredir üzerinde çalıştığım bir proje var da baya ses getireceğini düşünüyorum. Emin olun daha önce gördüklerinizden çok daha farklı bir içerik olacak bu. Sizinle paylaşmak için de sabırsızlanıyorum açıkçası. Hatta iddialıyım böyle bir içerik fikri bugüne kadar hiç düşünülmedi. Düşünülmedi de...

Of arkadaşlar hiç işler harika ilerliyormuş gibi davranmayacağım size. Baya bildiğiniz tıkandım kaldım yani bu projede. Tamam başta bulduğum fikre çok heyecanlanmıştım. Hatta bunca yıl nasıl aklıma gelmediğine bile şaşırdım ama zamanla işler karıştı da karıştı. Kendimi motive edebilmek için

Yeni teslim tarihleri, deadline'lar koydum. Tüm odağımla bu işin üzerine yoğunlaştım. Onlarca şeyi araştırdım ama nafile. Bir türlü yaptığım şeyden tatmin olamıyorum. Bulduğum yeni çözümlerin hiçbiri aklıma yatmıyor. Araştırmalarımın hiçbirini bu içeriğe entegre edemiyorum. Hep böyle bir şeyler eksikmiş. Büyük bir heyecanla koyulduğum bu iş artık hiç yaratıcı değilmiş gibi geliyor bana. Sanki tüm kreatif özelliklerimi kaybetmiş gibi hissediyorum.

Acaba tükendim mi endişesi de cabası yani? Muhtemelen siz de ara sıra yaşıyorsunuzdur böyle şeyler. Okulda bir projeye çalışırken ya da işte bir sunum hazırlarken tıkanıp kalmışsınızdır diye tahmin ediyorum. ya da sanatla uğraşanlarınız vardır aranızda, tasarladığınız ya da yazdığınız bir eserin sıradan olduğunu düşünüp de yoksa yaratıcılığın mı köreldi diye endişe duymaya başlamışsınızdır mutlaka bir noktada. Etraftaki herkes çalışmalarını büyük bir kıvançla sunarken, acaba bende bir sorun mu var diye strese girmişsinizdir herhalde. Size bir şey söyleyeyim mi arkadaşlar? Böyle hissetmek o kadar normal ki,

Hatta bir adım daha ileriye götüreyim şimdi ben bu iddiamı. Bence yaratıcı olmayı biraz fazla abartıyoruz. Aslında o kreatif düşüncelerimiz hayatın olağan akışında ve ufak anların sonucunda ortaya çıkıyor. Eee madem bu kadar iddialı konuştum, altını da doldurmam gerekir. Hadi öyleyse gelin yaratıcılık üzerine konuşalım bugün.

Yaratıcılık deyince hemen aklımıza işte ressamlar, müzisyenler, mimarlar, yazarlar filan geliyor değil mi? Bu tür insanların doğuştan yaratıcı olduğunu ve asla onlar kadar başarılı olamayacağımızı filan düşünüyoruz genelde. Bu yüzden de çok keyif aldığımız ve bir o kadar da yetenekli olduğumuz birçok şeyi yapmaya cesaret dahi edemiyoruz. Fakat kendimize yapabileceğimiz en büyük yanlışlardan biri bu aslında.

Tamam kabul, bazı insanlar bazı konularda doğuştan mahir olabiliyor. Ama yaratıcılık dediğimiz şey, hepimizin hayata merhaba dediği o ilk andan itibaren sahip olduğu bir özellik. Bakın şöyle izah edeyim ben bunu. Bireyin yeni ve bir yanıyla da değerli görülen fikirleri ortaya koyabilme becerisi olarak tanımlayabiliriz yaratıcılığı. Hayattaki deneyimlerimiz arttıkça, farklı konularda bilgi sahibi oldukça, başka başka insanlarla iletişim kurdukça ürettiğimiz fikirler de değişiyor tabii ki. Her deneyim bizim kreatif düşünme kapasitemizi arttırıyor.

Mesela karşılaştığımız herhangi bir sorunu daha farklı yöntemlerle çözmeye çabalıyoruz. İşte çözüm için yaptığımız tüm araştırma, tüm o deneme, yanılma süreçleri de birer yaratıcılık örneği esasında. Dolayısıyla yaratıcılığı yalnızca böyle sıfırdan, yoktan var edebilme yetisi olarak değerlendirmemek lazım. Ve sadece sanatla da ilişkilendirmemek gerekiyor. Özgün, kullanışlı düşünceler üretebilmek, yeni tasarımlar, yeni çözümler ortaya koyabilmek de yaratıcılığın doğal bir parçası. Hatta durun bak, bunu hepimizin aşina olduğu bir örnek üzerinden anlatayım.

Yoğun geçen böyle bir mesai haftasını atlatmayı başardığınızı düşünelim. Öncelikle tebrikler. Onlarca tatil storisine, dışarıdaki cıvıl cıvıl havaya filan aldırmadan işlerinizi bitirdiniz, zamanında yetiştirdiniz. Fakat önünüzde aşmanız gereken yeni bir engel var. Nedir o?

Hafta sonu evinizde vereceğiniz ufak parti tabii ki. En yakın arkadaşlarınızı davet ettiniz evinize. Onların da keyifle geçireceği bir pazar günü planlamak istiyorsunuz elbette. Her şey dört dörtlük olmalı. Anca çok ciddi bir probleminiz var. Hafta boyunca o kadar yoğun çalıştınız ki ne öyle lezzetli bir menü planlayacak vaktiniz oldu ne de market alışverişi yapacak zamanınız.

Mecbur evdekilerle idare edeceksiniz. İşte tam bu noktada yaratıcı özellikleriniz harekete geçiyor. Açıyorsunuz buzdolabını, şöyle alıcı bir gözle bakıyorsunuz ne var ne yok diye. Yumurta. Gayet iyi bir başlangıç bu. Aha soğan da var. Çok güzel. Zihninizde hemen bir şeyler pişmeye başladı bile. Tereyağı, işte peynir, hatta cheddar peyniri. Ooo sriracha sos da varmış bak.

Yani söyledikçe ağzımın suları akmaya başladı. Harika! Arkadaşlarınıza Alvin Kaila'nın o meşhur sokak lezzeti The Fairfax Sandwich'inden yapmaya karar veriyorsunuz. İlk iş soğanları doğramak. Bu arada gözünüz yanmasın diye önlem almayı da ihmal etmiyorsunuz tabii. Doğradığınız soğanları doğrudan kısık ateşte karamelize olmaya yollayıp hemen yumurta hazırlamaya başlıyorsunuz. Şöyle bir tavaya biraz tereyağı. Oh yumurtaları da kırın.

Evet, ısık ateşte yavaş yavaş böyle krema kıvamına gelene kadar karıştırıyorsunuz yumurtanızı. Ve işte bu kadar. Artık sadece parçaları birleştirmek kaldı. Hamburger ekmeğine sosu sürdünüz. Soğanlar, üstüne yumurta, onun da üstüne bir dilim çedar. Tamamdır bu iş. Gördünüz mü? Hem partiyi leziz bir çözümle kurtardınız hem de arkadaşlarınız için mutlu bir an yarattınız.

Evet, dışarıdan da söyleyebilirdiniz belki yemekleri ya da öyle basit soslu bir makarna da iş görürdü kesinlikle fakat pratik bir çözümle hafta sonunu hem özenli hem de keyifli bir hale üründürdünüz. E işte tüm bunları o yaratıcı düşünebilme kabiliyetinize borçlusunuz. Şimdi gün içinde böyle kaç kere çözümler ürettiğinizi bir düşünsenize. Akşama ne yemek yapsam, arkadaşlarımla nerede buluşsam, bugün ne giysem.

hepsine hızlıca çözümler üretebiliyoruz, değil mi? Bunları otomatik pilotta verdiğimiz kararlar gibi de değerlendirebilirsiniz ama tüm bu çözümleri yaratıcı düşünebilme becerileriniz sayesinde üretebiliyorsunuz. Peki, nereden geliyor bu yaratıcı fikirler? Yani biz nasıl yaratıcı düşünebiliyoruz? Bu konuyu Georgetown Üniversitesi'nde bilimsel sinir bilimi dalında çalışmalar yürüten Adam Green de sorgulamış.

Yaratıcılığı bireylerin kreatif çıktıları üzerinden tanımlamamamız gerektiğini söylüyor Green. Bunun yerine süreç esnasında beyinde olup bitenlere odaklanmayı daha faydalı görüyor. Yaratıcılığı yeni ve kullanışlı olan şeyler olarak tarif ederken aslında bir ürün ya da sonucu değerlendiriyoruz. Yani söz konusu yaratıcı eylem olduğunda sonuç fikrin kaynağına dair pek de bir şey söylemiyor bize.

Bu yüzden beyni iş başında gözlemleyerek yaratıcı düşüncenin özelliklerini tanımlamaya çalışmış Green ve ekibi. Bunun için de nöro görüntüleme cihazlarını kullanarak yaratıcı süreçleri takip ettiği bir deney tasarlamış. Deneye katılan gruba bir sorun vermiş ve bu soruna alışılmışın dışında bir çözüm öğretmelerini istemiş Green. Bu süreçte katılımcıların sinirsel aktivitelerini takip etmiş ve bunun neticesinde de beynin farklı bölgelerinin birlikte çalıştığını gözlemlemiş.

Buna göre, yaratıcı süreçlerde iki sistemin aktif rol oynadığını saptamış Green. Planlama ve problem çözme gibi yürütücü işlevlerde rol alan bilişsel kontrol ağı ve hayal kurma sırasında en aktif çalışan varsayılan mod ağı yani beynimizin otomatik pilotu. İşte bu sistemlerin uyum içinde yürüttüğü aktiviteler, yaratıcı düşüncelerin kaynağı olabilir. Green, bu gözlemi, genelde bu iki sistem birbirine düşmandır. Nadiren birlikte çalışırlar. Yaratıcılık da birlikte çalıştıkları alanlardan biri gibi görünüyor, sözleriyle yorumluyor.

Her ne kadar Green'in çalışmaları yaratıcılığın kaynağına dair önemli veriler sunsa da, tek başına bir açıklama olarak görülmüyor elbette. Zira yaratıcı düşünceden tek bir beyin bölgesinin ya da bir sinir ağının sorumlu olduğunu kesin bir şekilde söyleyemiyoruz. Mesela Drexel Üniversitesi'nde deneysel psikoloji üzerine çalışan John Koinio, yaratıcı düşüncenin daha kompleks bir süreçte ortaya çıktığını savunuyor. Ona göre, yaratıcı fikirler sadece beyin aktivitesiyle değil, bireysel deneyimlerin etkisiyle de ortaya çıkıyor. Bu tespitini de bayağı keyifli bir deneyle desteklemiş kendisi.

Bu deneyde iki grup caz piyanisti üzerinde bir gözlem yapmış. Bir grup uzun zamandır bu müzikle uğraşanlardan, diğer grupsa böyle daha tecrübesiz, daha genç katılımcılardan oluşuyormuş. Her iki gruptan da piyanoda doğaçılama, improvize bir caz parçası çalmalarını istemiş. Müzisyenler parçalarını çalarken de EEG cihazlarıyla beyinlerindeki elektriksel akım değerini takip etmiş. Daha sonra bu parçaları caz eğitmenlerinden oluşan bir kurula dinletmiş ve onlardan bu şarkıları yaratıcılık açısından değerlendirmelerini istemiş. Yani uzmanlar dinleyip değerlendirecekler, karar verecekler.

Deneyin sonunda tecrübesiz müzisyenlerin doğaçlama yaptığı sırada beyinlerinin sağ frontal bölgesinin daha aktif çalıştığını gözlemlemiş. Ki burası daha analitik, daha bilinçli proseslerin gerçekleştiği bir bölge. Deneyimli gruptaysa işler tam tersi yönde gerçekleşmiş. Onların beyinlerinin sol arka bölümü yani otomatik ve bilinçsiz işlemlerin gerçekleştiği bölgesi daha aktif çalışıyormuş o sırada. Diğer yandan parçaları değerlendiren jüri de deneyimli piyanistlerin çaldığı parçaları daha kreatif bulmuş.

Genç müzisyenlerin çaldığı melodileri, müzikal kurallara daha bağlı, çalım tekniğine daha bir odaklı olarak değerlendiren bu jüri, deneyimli cazcıların daha özgün, daha uçuk fikirler bulduğu, kurallara aykırı melodiler ürettiği yorumunda bulunmuş. Bölümün başında söylediğim şeyi hatırladınız değil mi? Yaratıcı süreçlerde deneyimler ve ufak anlar önemli bir rol oynuyor demiştim ya hani. İşte bu deneyden de anlıyoruz ki bir konuda uzmanlaştıkça daha yaratıcı fikirler de üretmeye başlıyoruz. Zira zihnimiz artık metodu kavramayı değil de onun ötesine geçmeyi dert ediniyor kendine.

Bu deneyim konusu tamam da peki ya o an dediğimiz şeylerin, anların nasıl bir etkisi var yaratıcılığımız üzerinde? Oraya da geleceğim elbette arkadaşlar ama öncesinde sizden ufak bir ara rica ediyorum. Zira girişte bahsettiğim o harika fikrimi nasıl tamamına erdireceğimi galiba buldum, beynime geldi. Notlarımı tekrar gözden geçirirsem ikisi birleşip sonucu ortaya koyacak.

Evet, bu kısa molada aradığım cevabı buldum galiba arkadaşlar. Yani doğru anı yakaladım diyeyim. Nasıl tamamlayacaksın peki projeyi diye merak ettiğinizi biliyorum, anlatacağım ama şimdi ana konumuzdan bir kopmayalım, ona devam edelim, sonra geliriz buraya. Yaratıcı süreçlerde analitik düşünme kabiliyetinin, hayal gücünün ve deneyimin etkili olduğundan bahsetmiştik az önce. Fakat tüm bunlar kadar anında kilit bir rol üstlendiğini söylemiştim size. Evreka anı da diyorlar ya hani buna. Ama bu sefer akademik bir perspektiften incelemeyelim bence bu konuyu. Onun yerine bir rock grubunun kuruluş hikayesine odaklanalım.

Dünyaca ünlü grunge grubu Nirvana'ya gideceğiz. Nirvana'nın davulcusu Dave Grohl'un kreatif anlamda yaşadığı bir kırılma anına gideceğiz. Çünkü bu konuda verebileceğim en güzel örneklerden biri bu. Grup arkadaşı Kurt Cobain'in 27 yaşındaki dramatik ölümü sonrasında ne yapacağını bilemez bir halde bulmuş kendini Dave.

Zamanının büyük kısmını bir şey yapmadan geçiriyormuş bu süreçte. Müzik sesine dayanamadığı için ne radyoyu ne televizyonu açmıyormuş mesela. En büyük tutkusu olan müzik artık en büyük korkularından bir şeye dönüşmüş onun için. Her şeyden uzaklaşmak ve bir nevi izole olmak amacıyla İrlanda'da bir yolculuğa çıkmış.

Dünyanın geri kalanıyla bağını kopardığı bu yolculukta karavanıyla seyrederken yolun kenarında otostop çeken bir çocuk görmüş. Issızlığın ortasında, koyunların ağaçların dışında gördüğü tek canlı bu otostopçuymuş ve üzerinde... Bir Kurt Cobain tişörtü varmış bu çocuğun. İşte o an Dave'in o günlerde en çok kaçtığı şeyle yüzleşmesini sağlamış. Ve tam da yine o an içinde bulunduğu psikolojiden çıkması için bir şeyler yapması gerektiğini anlamış. Bu onun yeniden müzik yapmasının, müziğe yeniden başlamasının da bir tetikleyicisi olmuş.

Bir anda zihninde saklanan o gitar rifflerini ve melodileri duymaya başlamış kulaklarında. Hayatına devam etmeye ve sıfırdan yeni şarkılar yazmaya koyulmuş böylece. Birkaç haftada tam 24 parça kaydetmiş ve 1995'de yeni grubuyla aynı ismi taşıyan ilk Foo Fighters albümünü çıkarmış. Bu hikayenin devamı da çok güzeldir bu arada. Merak edenler, Dave Gould'un çektiği mini seri Sonic Highways'in 7. bölümünü mutlaka izlesin derim. Hatta bence 8 bölümün tamamını da izlemelisiniz vaktiniz varsa. Yaratıcı fikirlerin öyle çok da abartılmaması gerektiği iddiamızı destekleyecek sayısız örnekler var çünkü bu seride.

Şimdi, yaratıcılıktan bu kadar bahsetmişken Rick Rubin'i de anmadan geçmeyelim. Zira kendisi bu konuda hem çok maharetli hem de bilge bir kişi. Metallica, Slayer, Beastie Boys, Red Hot Chili Peppers, Johnny Cash, Rage Against The Machine, Adele ve daha nice önemli müzisyen ve grubun albümlerinde imzası olan bir guru kendisi. Ona guru dememin bir sebebi var elbette çünkü geçtiğimiz yılın başında yayınladığı The Creative Act, A Way of Being kitabı yaratıcılık konusunda bir kılavuz işlevi görüyor. Yakın zamanda Türkçe'ye yaratıcı eylem, bir varolma biçimi adıyla da çevrilen bu kitapta yaratıcı düşünceye dair gerek pratik ve gerekse felsefi birçok görüş sunuyor bize Rubin.

Bir kere kitabına başlangıcı şöyle ''Herkes yaratıcıdır'' diyor. Bu özellik öyle ender rastlanır ya da ulaşılması zor bir şey değil. Bilakis insan olmanın ayrılmaz bir parçası, hatta bir hak. bir sohbette yapılan bir espri, bir problemin çözümü ya da trafiği atlatabilmemiz bile yaratıcı bir eylemdir. Bu yaratıcı enerjinin tümüyle çevremizi sardığını savunuyor yazar. Ağaçların meyve vermesi, Mısır piramitleri, kullandığımız tornavida, otoyollar, yediğimiz lezzetli bir sandviç, gördüğümüz duyduğumuz her şey aslında bir yaratıcılık örneğidir diyor.

Fakat yaratıcı özelliklerimizi aktive edebilmek için bazı şeylerin kritik olduğunu da belirtiyor kitabında. Örneğin farkındalık önemli bir konu. Aslında yaratıcı düşüncelerimizi harekete geçirecek onlarca mesaj alıyoruz gün içinde. Sadece bunların farkına varabilmemiz gerekiyor. Bunu da şöyle bir örnekle açıklıyor.

yazarın biri kafede oturmuş bir sahne yazmaya çalışıyor fakat yazdığı karakterin ne diyeceğinden emin olamıyor diye. Başka bir masadaki sohbete kulak misafiri olabilir ve duyacağı bir söz tam da aradığı çözüm ya da o çözüme yönelik muhtemel bir ipucu olabilir. Şayet bu tür mesajlara açık kalabilirsek onları daima alırız. Gördünüz mü? Aslında gelmesini beklediğimiz o ilham hep etrafımızda. Sadece doğru anı beklemek ve mesajı aldığımızda onu deşifre etmeye hazır olmak gerekiyor. Bunun için de farkındalığımızı arttıracak ufak ritüellerin faydalı olabileceğini söylüyor Robin. Bu her sabah uyandığınızda üç kere yavaş ve derin nefes almak gibi basit bir şey de olabilir.

Ama sadece ritüellerle hazır olamıyoruz ilham işlemeye, keşfetmeyi, denemeyi, daimi bir arayış içinde olmayı da öğütlüyor bize. Mesela edebiyatın klasiklerini okumak, kült filmleri izlemek, ya da mimari yapıları ziyaret etmek bizim için böyle o ilham perisiyle karşılaşmak üzere değişik değişik fırsat kapılarını aralıyor. Sanatla kurduğumuz her temasın bize seçkin bir duyarlılık kazandırdığını söylüyor Rubin. Buradan aldığımız ilhamla yeni şeyler denememiz gerektiğini de ekliyor.

Fakat kritik bir nokta var bence onu söylediklerinde. Dün çalışan bir fikir bugün işe yaramayabilir. Dolayısıyla sürekli yeni şeyler denemek gerektiğini de hatırlatıyor. Bir fikrin gerçekten işe yarayıp yaramadığını anlamanın tek yolu onu sınamaktır.

Peki şimdi gelelim hastamızın yani benim durumuma. Ya böyle bölümün başında benim gibi tıkanırsak ne olacak? İşte burada da Rick Rubin'in kitabı yardımımıza koşuyor. Çalıştığı müzisyenlerin kreatif anlamda tıkandığı her an denkleme bir değişken koyarak bunu gidermiş. Tek düzeliği kırmak için küçük adımların bile yeterli olduğunu iddia ediyor. Mesela bir müzisyene her gün sadece ama sadece bir satır yazmasını söylemiş. İşi bölerek yaratıcılık konusunda bir süreklilik yaratmış böylece. Daha da önemlisi üzerindeki baskıyı ortadan kaldırmış.

Bu tek başına kâfi gelmeyebilir elbette. Ya da herkes için çalışmayabilir. Onun için de ortamı değiştirme yöntemini önerebiliriz. Stüdyo ışıklarını kapatıp karanlıkta çalmak bile faydalı olmuş mesela bazı müzisyenlere. Ama işi abarttığı noktalar da var diyebiliriz.

Mesela bir keresinde vokali baş aşağı asıp kayıt almış Rubin. Bu aykırı deneminin de son derece etkili olduğunu söylüyor. Tüm bunlarla birlikte tıkandığımız her an perspektifimizi de değiştirmemiz gerektiğini ifade ediyor kitabında. Mesela bir davulcunun daha yumuşak bir çalım yapmasını istediğinde stüdyodaki tüm sesleri son seviyeye almış kendisi. Sesler kulakta patlayınca daha sessiz çalma eğilimi göstermiş müzisyenimizdi.

daha sert çalmasını istediği bir gitariste ise tam aksi yöntemi uygulamış mesela. İzleyici toplamanın, bağlam değiştirmenin ve önem derecesiyle oynamanın da yaratıcı süreçlerde çok etkili olduğunu söylüyor. Daha birçok ders ve fikir var bu kitapta. Dolayısıyla mutlaka imkanınız olursa, karşınıza çıkarsa okumanızı tavsiye ederim.

Fakat benim oraya gitmeden hemen şimdi altını çizmek istediğim son bir övdü daha var kendisinin ki bu bence en önemlisi. Akışa bırakmak. Eğer siz de benim gibi bir fikir üzerinde fazla düşünüyorsanız, kılı kırk yarıyorsanız ama hala dilediğinizi bulamıyorsanız olduğu gibi bırakın. Evet.

yaptığınız çalışmalarda elde ettiğiniz ilk çıktı, sahip olabileceğiniz en iyi versiyon olacaktır muhtemelen. Mükemmeliyetçilik, yaratıcılığınızı zehirleyen bir etki yaratır genelde. Her şeyden önce kendinize dışarıdan bakmanızı engeller. Üstelik sürekli başkalarıyla kendinizi kıyaslayıp yetersiz hissetmenize de yol açar. Kendinizi ifade etme özgürlüğünüzü kısıtlar.

Yani bulduğum içerik fikrinin dünyada bir eşi var ya da yok, kusurlu ya da kusursuz. Bunlar pek de önemli değil aslında. Süreçte deneyimlediklerim, yaptığım hatalar, üretebilme cesaretim elde ettiğim sonuçtan çok daha kıymetli. O yüzden yaratıcı olmayı çok da abartmaya gerek yok arkadaşlar. Kendinizi özgürce ifade edin. Neyseniz o olun. Sorunlara karşı yeni çözüm yolları üretin. Elinizden geldiğince ve tabii ki sürekli deneyin. Mükemmel zaten gelip sizi bulacaktır, merak etmeyin.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)