
2.414 kelime · ~12 dk okuma
Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz. Bir
varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, Develer tellal, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, uzak diyarların birinde, kuş uçmaz kervan geçmez bir köyde yaşayan bir adam varmış. Bu adam etrafında gördüğü, duyduğu her şeyi merak eder, aklına takılan bir sorunun cevabını bulmak için dağları aşmaktan, denizleri geçmekten çekinmezmiş. sorusunun cevabını bulana kadar, aylarca hatta yıllarca maceradan maceraya sürüklenir, türlü çeşit tehlikeler yaşarmış. Ama başına gelen onca şeye rağmen araştırmaktan, öğrenmekten ve en önemlisi de bildiklerini diğer insanlara anlatmaktan hiçbir zaman vazgeçmemiş.
Günlerden bir gün bir çocuk dünyanın en büyük hazinesi nedir diye sormuş. Adam düşünmüş, düşünmüş, düşünmüş ama bulamamış. Sonra karar vermiş sorunun cevabını bulmaya, düşmüş yollara ve sonunda sormuş karşısına çıkan asırlık kayalara. Bu sorunun cevabını bulmak için çıkmalısın göğün yedinci katına. Ancak orada yaşayan bilgi ana söyleyebilir sana. Ama unutma. Oraya ulaşabilen hiç kimse olmadı daha. Çünkü altıncı katta yaşayan melun canavar ancak kendisini öldürenin çıkabileceğini söyler. Bir üst kata.
Uykusundan uyandıranı kül eder tek nefeste. Bu uç başlı ejderhayı alt edebilen çıkmadı henüz kainatta. Sakın gitme oraya. Hadi dön geri köyüne. Ama adam durur mu? Çoktan düşmüş bile yola. Göğün yedinci katına çıkmaya.
İşte kahramanımızın macerası başladı. Bakalım yol onu nereye götürecek? Ne mücadeleler vermesi gerekecek? Maalesef bizim öyle yedi kat tırmanacak vaktimiz olmadığı için bu süreçte ona eşlik edemeyeceğiz tabii ama merak etmeyin, masalın sonunda onu yakalar, nasıl bittiğini öğreniriz. Peki sizin masal deyince ne geliyor aklınıza?
Prensesler, cadılar, anka kuşları, mutlu biten sonlar, çocuklar... Çoğumuz masalların çocukların dünyasına ait olduğunu ve yetişkinliğe geçince onları terk etmemiz gerektiğini düşünüyoruz. Ama peki gerçekten de öyle mi acaba? Yani yetişkin olunca masal dinleme ihtiyacımız da bitiyor mu? Gelin bunun cevabını bulmak için önce bu masal dediğimiz şey neymiş, neden anlatılırmış, neden dinlenirmiş biraz bunları irdeleyelim.
Sözlerime masal ilk olarak şu tarihte ve şurada anlatılmıştır diye başlamayı çok isterdim ama konu masallar olunca böyle bir şeyi söyleyebilmek pek de mümkün değil takdir edersiniz. Zira masalların tarihi insanlık kadar eskidir diyebiliriz. Sözlü kültüre dayanan bu eserler insanların birbirine anlatması sayesinde dilden dile yayılıp kuşaktan kuşağa aktarılarak bugünlere kadar gelmiş. Peki ne vardı, neden insanlar anlatmaktan da dinlemekten de vazgeçmedi bir türlü bu masalları? Çünkü yazının bile olmadığı o tarihlerde masallar eğitim ve öğretimin en önemli aracı olarak görülürdü. Bir önceki nesil hayata dair sahip olduğu tüm bilgileri, tecrübeleri bir sonraki kuşağa işte böyle masallar sayesinde aktarabiliyordu.
Ayrıca içinde yaşadıkları o toplumun kültürünü, değerlerini, gelenek göreneklerini de yine bu şekilde yaşatmaya çalışıyorlardı. Masallarda övülen erdemler ve yerilen kötülükler sayesinde iyi ve ahlaklı bir insan olmanın önemi vurgulanıyordu, dinleyenlere mutlu olmanın yolları gösteriliyordu. İnsanlar yalnızca ateş başında oturup masal dinleyerek hayatta henüz başlarına gelmemiş zorluklarla yüzleşebiliyor ve hiçbir stres falan yaşamadan bunlarla nasıl başa çıkabileceklerine, nasıl mücadele edebileceklerine dair bir fikir edinmiş oluyorlardı. Yani aslında masallar başta çocukları ve gençleri olmak üzere tüm insanları hayata hazırlıyordu. Şimdi böyle söyleyince sanki masallar bugün artık bu işlevlerini devam ettirmiyormuş demek istemişim gibi gelebilir kulağınıza ama tabii ki öyle değil. Zira masallar bu çağda bile insanları hala derinden etkileyip dönüştürmeye devam ediyor.
Öte yandan masalların yüzyıllar boyunca varlığını devam ettirebilmesinin tabii birkaç farklı nedeni daha var. Mesela sosyalleşme ve eğlence. Telefonun ve tabletin olmadığı zamanlarda insanlar bir araya gelip masallar anlatarak eğlenebiliyorlardı. Birbirleriyle bu şekilde etkileşime geçebiliyorlardı.
Fakat masallardan bir türlü vazgeçemememizin bence çok daha önemli bir sebebi var ve o da doğrudan hayal gücümüze hitap ediyor olmaları. Çünkü masallar bu sayede çok daha etkili, çok daha kalıcı olmayı başarabiliyorlar. Şimdi kendinizden bir pay biçin mesela. Geçmişte bir büyüğünüzün sizi karşısına alıp verdiği nasihatlerin kaç tanesini hatırlıyorsunuz?
Peki ya size anlatılan masalları sorsam? Büyük ihtimalle çoğumuzun aklında küçükken dinlediği masallar hala çok canlı bir şekilde vardır. Öyle değil mi? Çünkü nasihat dinlemenin hayal gücümüze dair hiçbir etkisi yok. Onu anlamlandırmak için sadece beynimizin sol yanını kullandığımız bir kulağımızdan girip hatta bazen de diğer kulağımızdan çıkan bir takım sözler işte. E ama masallar öyle mi? Masal dinlerken tüm beynimiz aktif
Beynimizin sol yanı sayesinde kelime ve cümleleri anlamlandırıyoruz, masalın olay örgüsünü takip ediyoruz, neden ve sonuç ilişkileri kuruyoruz, mantıksal çıkarımlar yapıyoruz. Sağ beynimiz sayesinde ise anlatılanları hayalimizde canlandırıyoruz, duyguları hissediyoruz ve o masalın kahramanıyla kendimizi özdeşleştiriyoruz. Masallarda olağanüstü olayların, olağanüstü karakterlerin olmasının sebebi de budur zaten. Hayal gücümüzü harekete geçirmek. Hatta bakın, Türk halk bilimcisi Pertev Naili Boratav'ın bu konuyla ilgili çok da güzel bir sözü var. Diyor ki, masalcının görevi, gerçeği gerçek dışının perdesi altında göstermektir.
Gayet iyi özetliyor bu durumu işte. Masalcının bunu yaparken kullanacağı şeyler ise çeşitli imgeler, metaforlar, arketipler yani kısaca sembol dili. Şimdi bakın arkadaşlar bu sembol dedik ya oldukça derin bir konu çünkü masallardaki sembol dilinin evrensel olduğu ve insan bilincine olduğu kadar bilinç dışına da bazen bilinç altı da deniyor hani oraya da hitap ettiği düşünülüyor. Dolayısıyla bunlara dair yazılmış yüzlerce kitap, yapılmış binlerce araştırma var. Tabii şu an hepsine değinecek vaktimiz yok ama, öyle birkaç cümleyle özetlememiz gerekirse, sembol dili dediğimiz şey, soyut duygu ve durumları, somut nesneler, olaylar ve karakterler aracılığıyla anlatmaya yarıyor. Mesela aslan denilince aklımıza güç gelir değil mi? Orman tehlikedir, kötülükse üvey annede vücut bulur hep.
Bir kahraman yola çıkıyorsa değişim geçirecek yani bir anlamda büyüyecek demektir. Yolda karşılaştığı canavarlarsa gerçek hayatta karşısına çıkabilecek engellerin, zorlukların bir sembolüdür. Bir dakikaya biz niye böyle uğraşıp duruyoruz ki tanımlar yapmak için? Şimdi gelin böyle birçok kültürde farklı versiyonlarına rastlanan bir masala gidelim. Sembol dili açısından önemli sayabileceğimiz mavi sakal masalına. Hem masalların dilini biraz da yerinde incelemiş oluruz ve böylece daha iyi anlamaya çalışırız. Hazırsanız bizi bu büyülü evrene götürecek aracımızı çağırıyorum.
İşte geldik! Karşınızda tabii ki uçan halı. E masallar dünyasında başka bir şekilde gideceğimizi düşünmediniz herhalde. Marty McFly'in uçan kaykayı varsa bizim de uçan halımız var. Evet, böyle rahat ve güvenli bir şekilde oturduğuma göre kemerlerimi de bağlayayım. Hazırız, gidiyoruz!
Vuhuu! Çok eğlenceli. Rüzgarı yüzümde hissederek bulutların arasında uçuyorum. Oo, bu arada uçan halımız gittikçe hızlanıyor! Orada görüşüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüü
Mavi Sakal birçok kez evlenmişse de tüm eşleri gizemli bir şekilde ortadan kaybolmuş. Günlerden bir gün Mavi Sakal birbirinden güzel üç kız kardeşe rastlamış ve onlardan biriyle evlenmeyi kafasına koymuş. Ne var ki kızlar, Mavi Sakal'dan çok korkmuş. Yine de vazgeçmeyen adam bin dereden su getirerek sonunda en küçük kız kardeşi iyi biri olduğuna ve kendisiyle evlenmeye ikna etmiş. Evlendikten
kısa bir süre sonra Mavi Sakal'ın bir yolculuğa çıkması gerekmiş ve karısına şatonun tüm odalarının anahtarlarını vermiş. Yalnız demiş, şu küçük odaya asla girmeyeceksin. Kız en başta dirense de bir gün geçmiş, iki gün geçmiş, en sonunda merakına yenik düşmüş ve mavi sakalın girme dediği o yasak odanın kapısını açmış. Odaya adım attığı anda dehşete kapılmış. Çünkü bu oda mavi sakalın kaybolan tüm eşlerinin cesetleriyle, kemikleriyle, kanlarıyla doluymuş. Hemen
çıkıp kapıyı kapatmış ama anahtarın üstüne bulaşan kan izini bir türlü silememiş. Silmeye çalıştıkça leke daha da bir büyüyormuş. En sonunda küçük anahtarın ucundan kan damlamaya başlamış. Endişeye kapılan kız mavi sakal görmesin diye anahtarı bir dolaba saklamış. Ama ne var ki anahtardan damlayan kan kesilmek bilmemiş ve dolaptan da taşmaya başlamış.
Karısının yasaklı odaya girdiğini hemencecik anlayıvermiş ve öfkeden deliye dönüp ''Sıra sende!'' diye bağırmış. Kız, Mavi Sakal'ın onu öldüreceğini anlamış ve son duasını etmek için izin istemiş. Dua derken, erkek kardeşlerinin gelip kendisini kurtarmasını isteyen kadının duaları kabul olmuş. Mavi Sakal, kızı öldürmeden kardeşleri gelip adamı öldürmüş.
Ve nihayetinde kız kurtulmuş ve sonsuza dek huzur içinde yaşamış. Of, baya karanlık bir masaldı. Yalnız alıştıklarımızdan biraz farklıydı. Yetişkinlere göre bir masaldı sanki, ne dersiniz? Şimdi gelin hep birlikte bu masaldaki bazı sembollere, bazı arketiplere bir göz atalım. Sizce ne üzerineydi bu masal? Yani ne düşündünüz dinlerken, ne hissettiniz?
Masalların öyle tek bir analizi, kesin bir anlamı yok. Farklı yorumlara açık anlatılırlar sonuçta bunlar, rüyalar gibi. Ki masalların güzelliği biraz da buradan geliyor bence. Mavi Sakal masalını belki şöyle yorumlayabiliriz. Ataerkil bir düzende sıkışıp kalmış, baskı ve şiddetle korkutulmuş, susturulmuş, bastırılmış kadınların özgürlüğünü kazanma mücadelesi.
Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabında bu masalı derinlemesine inceleyen psikanalist Clarissa Estes'in deyimiyle, doğal yok edicinin sembolü olan mavi sakal, zenginliği ve gücüyle kadınlar üzerinde kontrol sahibi olmak isteyen, kendisine itaat etmeyenleri de cezalandırmaktan çekinmeyen bir zorba diyebiliriz. eski eşlerine yaptıklarını dinlediniz. Ablaları mavi sakalla evlenmek istemezken, onu değiştirebileceğine inanıp evlenme teklifini kabul eden küçük kardeş ise, saf ve iyi niyetli kadın arketipini yansıtıyor. Clarissa Estes kitabında diyor ki, ''Benliğimizin kapısını açan anahtarı yasaklamak, sezgileme gücümüze ve merakımıza ket vurmakla eş değerdir.'' Fakat kadın merakının peşinden gidip doğru soruyu sorduğunda yani anahtarı kilide soktuğunda gerçeklerle yüzleşmesi kaçınılmaz bir hale geliyor. Sonrasında ilk olarak korkuyla öğrendiği gerçekleri reddetmeye çalışsa da artık bunları görmezden gelmeyi başaramıyor.
Masalımızda kadının kan damlayan anahtarı saklamaya çalışması ilk aşamadaki gerçeklerden kaçma isteğini gösteriyor. Ama bunu bir türlü yapamadığını görüyoruz. Çünkü anahtardan damlayan kanlar gerçekleri unutmasına müsaade etmiyor. Ve hayatındaki o yok edicinin denetiminden kurtulmadan yani mavi sakalı öldürmeden bu kanlar yok edilemiyor, silinemiyor ve içindeki ses de bir türlü susturulamıyor.
Yani tabii bu masaldaki semboller elbette bunlarla sınırlı değil. Biz daha farklı okumalar, daha farklı yorumlamalar da yapabiliriz ama ya biraz başımız döndü galiba değil mi? Baksanıza kazdıkça daha da bir derine iniyoruz. Bence bu kazıyı şimdilik bir kenara bırakalım, dinlenelim. Ben halıma atlayıp stüdyoya geçeyim. Sizinle orada buluşuruz.
Şimdi masallar için gerçek hayatın izdüşümleri olduğunu, hayata hazırlanmamızı sağladığını söylemiştik ya, peki bu durumda masallardaki karakterlerle empati kurabilir miyiz? Yani masalda olan olayları kendimiz deneyimliyor gibi hissetmemiz mümkün mü? Aslında evet, mümkün. Ayna nöronlar sayesinde kendimizi bir masal kahramanıyla özdeşleştirebiliyoruz.
90'lı yıllarda Parma Üniversitesi'ndeki bilim insanları iki grup maymunun davranışlarını incelemişler ve beyinlerindeki aktiviteleri gözlemlemişler. Bu maymun gruplarından biri fiziksel bir takım hareketler yapıyormuş. Diğer grup ise hareketsiz bir şekilde oturarak yalnızca hareket eden maymunları izliyormuş. Hareket etmeyen maymunların beyinlerini inceleyen bilim insanları ilk başta gördüklerine inanmakta epeyce bir zorlanmış çünkü tamamen hareketsiz olmalarına rağmen beyinlerinin ön kısmındaki fiziksel hareketleri kontrol eden bazı nöronlar aktif hale gelmiş.
İşte bu deney insanlar üzerinde yapıldığında bilim dünyasında yer yerinden oynadı. Çünkü ayna nöronlar adı verilen bu birimlerin insanlarda da tıpkı maymunlardaki gibi çalıştığı keşfedildi. Yani biz hiçbir şey yapmadan otururken bile karşımızdaki insanların hareketlerine, duygularına ya da tepkilerine göre beynimizin ilgili bölümlerindeki nöronlar da aktif hale geliyor. Bu demek oluyor ki insan bizzat kendisi deneyimlemese bile karşısındakiyle birlikte üzülebiliyor veya onun canı yandığında kendi canı yanmış gibi hissedebiliyor. Bakın bu gerçekten de çok ama çok büyük bir keşif.
Zira bu sayede insanlık olarak birbirimizin duygularını, düşüncelerini, davranışlarını anlayabilme, tahmin ve taklit edebilme becerilerimizin nereden geldiğini yani kısaca empati duygumuzun kaynağını keşfetmiş olduk. Ama daha da ilginç olan başkalarını gözlemlerken aktif olan ayna nöronlarımızın masal dinlerken de aktif olması. görsel bir uyaran yokken bile yani sadece dinleyerek ayna nöronlarımızın çalışır hale gelmesi bana daha da bir ilginç geliyor. Hatta neredeyse sihir gibi ki bu bize çok önemli bir şey söylüyor. Hayal gücümüz bizim süper gücümüz.
Çünkü masal dinlerken ayna nöronlarımızı çalıştıran şey, bizim dinlediklerimizi hayal edebilme gücümüz. O sırada masal dünyası zihnimizde öylesine canlıdır ki... Kah kahraman olur yollara çıkarız, dağları deleriz. Kah canavarları alt eder dünyaları kurtarırız. Ve bu sırada empati duygumuz tavanda, ayna nöronlarımız iş başında. Beynimizin ilgili bölgelerinin hepsi de aktif, hepsi de görev başındadır.
İşte bu da masalların neden daha etkili, neden daha kalıcı olduğunun bilimsel açıklamasını yapmış oluyor bize. Bu sayede masallarda dinlediklerimiz beynimize bir bilgi olarak değil, bir deneyim olarak kaydediliyor. İşte bu durum bize başta da konuştuğumuz o masallar insanları hayata hazırlar cümlesinin doğruluğunu bir kez daha kanıtlıyor aslında. Hayal gücümüz elimizden alınsa nasıl bir dünyada yaşardık düşünebiliyor musunuz? Evet, belki beynimizin mantıklı tarafı yani sol lobumuz oldukça gelişirdi. Belki son derece akılcı bir dünyada yaşayan, somut öğeler dışında pek bir şeye değer vermeyen, oldukça mantıklı insanlar haline gelirdik. Öyle olurduk herhalde. Olurduk olmasına ama hayal gücü olmadıktan sonra bunların tek başına ne önemi var ki?
daha iyi bir dünyayı, kendimizin daha iyi bir versiyonunu hayal edemedikten, oraya varmak için bir uğraş veremedikten sonra çalışmanın, çabalamanın, emeğin anlamı bu kadar büyük olabilir miydi sizce? Hayallerimizin bize sağladığı motivasyon ve umut olmadan gerçekten mutlu olabilir miydik? Hatta her şeyi bir kenara bırakalım. Hayal gücünün olmadığı bir dünya ne kadar tek düze, ne kadar sıkıcı olurdu düşünebiliyor musunuz?
Ünlü şairimiz Cemal Süreyya ne demiş? Masal dinlememiş çocuklar büyüyünce kedi resmini bile cetvelle çizerler. Ya işte üstad tek cümlede böyle özetlemiş her şeyi. Peki bugün o yoğun iş ya da okul hayatlarımızın arasında, koşuşturmacalarımızın arasında, teknolojinin bu denli geliştiği, her şeyin ama her şeyin görselliğe dayandığı bu modern çağımızda hayal gücümüzün böyle yavaş yavaş körelmeye başladığını fark edebiliyor musunuz siz de? Elimizden düşürmediğimiz o ekranlar bizi sürekli somut görünen şeylerin dünyasına hapsetmiyor mu biraz?
Sürekli yakındığımız zamansızlık ve monotonluk bizi ezberlenmiş davranışları tekrar tekrar yapmaya, hayatın içindeki küçük mutlulukları es geçmeye doğru iteklemiyor mu biraz? Küçük şeyleri fark edebilmenin, daha iyi, daha mutlu olabilmenin yolu rengarenk, çeşit çeşit kediler çizebilmekten geçiyor. Cetvelle çizilen kedilerin dünyasında yaşamak istemiyorsak, kaç yaşında olursak olalım, masal anlatmayı da, masal dinlemeyi de unutmamak, ihmal etmemek gerekiyor. Şimdi unutmak demişken bölümün başında yazdığım masalı yarım bırakmıştık. Onu unuttum sanmayın. En son bıraktığımızda ne yapıyordu kahramanımız? Göğün yedinci katına çıkacaktı. Gelin bakalım masalın sonunda orada neyle karşılaşacak?
Adam göğün yedinci katına çıkıp Bilge Ana'ya ulaşmayı kafasına koymuş ama yolda sürekli canavarı nasıl alt edeceğini düşünüyor, rüyalarında sürekli onunla savaşıp kazanıyormuş. Bugüne kadar kimse bu canavarı alt edememiş olabilir ama bu benim de yapamayacağım anlamına gelmez diyerek güç toplamış ve korksa da bu işin peşini bırakmamaya ant içmiş. yol boyunca canavarı nasıl yenebileceğini hayal edip durmuş. Ve nihayet göğün altıncı katına ulaşmış. Sessizce atmış ilk adımını. Ve o an görmüş üç başlı ejderhanın gözlerini. Bir an kaçmayı düşünse de hayır demiş içinden. Bu canavarı alt edip sorumun cevabını alacağım bilge anadan. Yapabilirim.
Kendinden emin bakmış ejderhanın gözlerine ve işte o an olmayacak bir şey olmuş. Ejderha olduğu yerde donup kalmış. Önce rengi solmaya, sonra bütün vücudu dökülmeye başlamış. Adam fal taşı gibi açılmış gözleriyle izlemiş olanları.
Canavarı alt etmenin heyecanıyla koşarak çıkmış yedinci kata, Bilge Ana'nın huzuruna. Senden öncekiler kandı söylenenlere. O kadar korktular ki hiç inanmadılar canavarı alt edebileceklerine. O yüzden kimse çıkmadı daha önce göğün altıncı katına. Ama sen kanmadın yapamazsın diyenlere.
Kalbinin sesini dinledin, hayal ettin ve başardın. Şimdi anladın mı dünyanın en büyük hazinesinin ne olduğunu? Adam köyüne döndüğünde hayal etmenin dünyadaki en büyük hazine olduğunu herkese anlatmış. Herkes çok şaşırmış ama sonunda hayal kurmanın önemini onlar da anlamış ve bu sayede hayatları çok daha renkli olmuş.
Demem o ki masallar sadece çocuklar için anlatılmıyor. Hepimiz masallardan bir şeyler öğrenebiliriz. Aradığımız ilhamı belki oralarda bir yerlerde bulabiliriz. Velhasıl gökten üç elma düşmüş efendim. Biri bu masalı anlatan benim, biri dinleyen sizlerin, biri de hayal etmeyi öğrenen tüm insanların başına.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.