Podcast

137 - Neden Böyle Hissettin: Duyguların Ters-Yüzü

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Duygular hayatımızın ayrılmaz bir parçası. Benzer olaylar karşısında farklı duygular gösterebiliyor, aynı duyguları paylaşmamıza rağmen farklı tepkiler verebiliyoruz.. Bazen bu duygularımızı bir başka duyguyla bastırıyor, bazen de kendimizi ve kararlarımızı tamamıyla onların hakimiyetine bırakıyoruz. Tıpkı geçtiğimiz hafta vizyona giren Inside Out filminde olduğu gibi. 111 Hz'in yeni bölümünde duygular üzerine bir yolculuğa çıkarken Inside Out'a da bir bakış atıyoruz.



Sunan: Barış Özcan

Hazırlayan: Kadir Can Değer

Ses Tasarım ve Kurgu: Metin Bozkurt

Yapımcı: Podbee Media








Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.372 kelime · ~12 dk okuma

Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz.

Nereye koydum ben bu paraştırma notlarımı ya? Hah bak şurada kesin. Burada da değil. Kaç gün çalıştığım üstünde onca emek.

Kaybettiysem çok yazık olacak. Ne de güzel bir bölüm fikriydi ya. Tüh. Yani kusura bakmayın bu hafta çok güzel bir bölüm fikriyle gelmiştim. Ama kaybetmişim. Keşke bilgisayara geçirseydim notlarımı hay aksi ya. Bak şimdi size de mahcup oldum. Ama cidden kafam allak bullak. Ya bütün hislerim birbiriyle çatışıyor sanki.

Transkriptin tamamını oku

Bir dakika, bir dakika. Bu bölümde ne anlatacağımızı biliyor musun sen bakayım? Ne var ki? Her zamanki gibi çok eğlenceli bir bölüm yapıyoruz. Bir saniye. Eee... Burdum koltuğunda kalmıştım. Şuralarda bir yerlerde olacaktı. Nereye koydum? Bakıyorum, bakıyorum.

Bulacağım. Eyvah, bölümün konusunu kaybettik. Ne yapacağız şimdi? Ya sakin ol Korkucuğum, buluyorum. Al işte. Şimdi ne yapacağız? Yani zaten benim de içime sinmemişti. Yani sen zaten hiçbir şey beğenmiyorsun ki tiksinti. Gayet normal bu dediğim. Hatırlıyor musun yoksa? Bak biliyorsan çabuk söyle tiksinti. Artık bir önemi yok zaten.

Hiçbir şey bilmiyoruz. Bulamıyorum, bulamıyorum ama olsun olsun. Bu bana harika bir fikir verdi. Neden daha keyifli bir bölüm yapmıyoruz ki? İyi de haftalardır bu konu için çalıştık. Çiçekler hakkında konuşabiliriz mesela. Oldu olacak böceklerden de bahsedelim. Bu harika bir fikir. Alerjilerden de mi bahsedeceğiz? Unutulmuş. Üstüne basılmış soğukun çiçekler.

Üzüntü. Yapma ama böyle. Hemen karamsarlığa kapılıyorsun. Ne bu canım? Belki bu aksaklık harika bir bölüm yapmamıza sebep olacak. Ne biliyorsunuz ya? Ne çiçeği canım? Çiçeğin böceğin sırası mı şimdi? Şimdiden kaşınmaya başladın. Benim için hangi konu olduğunun hiçbir önemi yok. Biraz pozitif olun. İnanın çok güzel bir içerik olacak. Ne yapacağımızı bilmiyorum. Öf! Yeter ya. Kafamın içerisinde bir dünya ses var sanki.

Üzerine düşündüğüm şeyin iyi, kötü veya ilgi çekici olmasını geçtim. Ne olduğunu hatırlamakta dahi güçlük çekiyorum şu anda. Bir sürü farklı barış beynimin içinde bir kakafoni yaratıyor adeta. Bu durumdan sıyrılabilmek için biraz rahatlamam gerek sanıyorum. Yani siz de kusura bakmayın lütfen. Böyle bir karmaşayla bölüm açmak istemezdim. Baya bildiğin Inside Out filmindeki gibi oldu hissettiklerim. Bir anda karıştı her şey. Ama hadi buna da iyi yanından bakalım.

Çünkü bu karmaşa benim aklıma güzel bir bölüm fikri getirdi. Belki haberiniz vardır. Inside Out'un ya da Türkçe ismiyle Ters Yüz filminin ikincisi çıktı geçenlerde. İlk filmi ta 2015'te vizyondayken izlemiştik birçoğumuz. Bayağı da etkileyici bir şeydi. Hepimiz zaman zaman bu filmin hikayesindeki olayları gerçek hayatta da yaşıyoruz aslında. Tıpkı az önce benim yaşadığım gibi duygularımız birbirine karışıyor. Ne hissedeceğimizi bilemediğimiz anlar oluyor.

Ki benim aklıma gelen konu da işte tam bu. Hani duyguların işlevi hakkında konuşalım istiyorum biraz bugün. Duygu ne demek? Onunla başlayalım öncelikle. Olaylarla, nesnelerle ya da insanlarla kurduğumuz etkileşimlerin iç dünyamıza yüklediği şeyler. Bu şekilde tanımlanıyor duygular. Olaylar, nesneler ve insanlarla kurduğumuz etkileşimlerin iç dünyamıza yüklediği şeyler.

Şimdi etimolojik olarak değerlendirdiğimizde duy eylem köküne ulaşıyoruz değil mi? Duygu, duy. Bu da hissetmek, anlamak, fark etmek manasında Türkçe kökenli bir kelime. İngilizcesi emotion ise hareket etmek ya da dışarı çıkmak anlamlarına gelen Latince kökenli emovere kelimesinden türemiş. Hmm.

Yani duygular için bize iletilen uyaranlara karşı harekete geçişimizi sağlayan ön tepkisel bir karşılık biçimlendirmesi diyebiliriz. Tamam, kabul. Biraz fazla yoruma dayalı, biraz karmaşık bir tanım oldu bu. E o zaman gelin birazcık anlamaya çalışalım. Şimdi, duygu dediğimiz şey insanlık var olduğundan beri hissettiğimiz ancak yeni yeni bilimsel olarak tanımlayabildiğimiz bir kavram.

Antik Yunan'da erdemlilikle bağdaştırılıyormuş. Örneğin Platon, duyguları dizginlenmesi ve rasyonel bir bakış açısıyla kontrol edilmesi gereken kavramlar olarak tanımlamış. Ortaçağ Avrupa'sında ise hazla, günahla eşlenmiş duygular. E bunda tabi kilisenin baskıcı tutumunun ve karalamasının da büyük bir payı var. Bu dönemde akıl ve duygu keskin sınırlarla birbirinden ayrılmış. Dehşet, hiddet, keder gibi negatif duygulara sahip olan kişiler kilise tarafından makbul insanlar olarak kabul edilmiş.

Ya dehşet, hiddet, keder gibi duygulara sahip insanlar. Öte yandan haz, neşe, coşku gibi pozitif duygularsa günaha yakın kavramlar olarak nitelendirilmiş. Çok tuhaf değil mi? Sürekli mutsuz, sinirli, hatta böyle nefret dolu bir insan olmak daha önemli görülmüş o çağda. E bugünden bakınca onu anlayabilmek biraz güç.

Neyse ki pozitif bilimlerin yükselişiyle beraber duyguları daha bir mantık çerçevesinde değerlendirmeye başladık. Mesela evrim kuramının yaratıcısı olarak kabul edilen Charles Darwin duyguları bilimsel metotlarla ele almış. Onları tanımlayıp değerlendirirken her birini insanların hatta kimi hayvanların yüzlerinde oluşturduğu ifadelere göre sınıflandırmış. Ve ardından da bu duyguların canlıların evrim sürecinde işlevsel olarak fayda sağladıkları gerekçesiyle varlıklarını sürdürdüğünü iddia etmiş.

Nerobioloji biliminin gelişmesiyle beraber beyin üzerinde yapılan çalışmalar daha da arttı. Hatta 90'lardan sonra duygular üzerine yapılan araştırmalar zirveye ulaştı. Beynin hareketlerinin görüntülenebilmesiyle beraber duyguların oluşumunda beynin önemli bir rolü olduğunu öğrendik böylece. Yapılan tüm bu çalışmaların ışığında duygular bilimsel olarak tanımlanmış ve sınıflandırılmış ve neticede de 24 tane duygu tespit edilmiş. Fakat biz daha evrensel olarak konuyu ele alacak olursak 6 tane temel duygudan bahsedebiliriz.

Peki Inside Out filminin bunlarla ne alakası var diyebilirsiniz. E onun için de filmi biraz deşifre edeceğiz. Ama hiç merak etmeyin, henüz izlememiş olanların da seyir zevkini bozmayacak şekilde yapacağız bunu tabii ki. Spoiler yok yani.

Az önce bahsettiğim o 6 temel evrensel duygu filmde de karşımıza çıkıyor. Hangileriydi onlar hatırlayalım? Neşe, üzüntü, korku, öfke, tiksinti ve filmde yer almayan şaşırma duyguları. Filmle ilgili yapılan incelemelerde şaşırmanın diğer tüm duyguları karakterleştirmek için konulmadığı yönünde yorumlar var bu arada. Aslına bakarsanız senaryo açısından epey mantıklı bir karar da bu. Zira bahsettiğim bu karakterlerin beklemedikleri olaylara karşı bir tepki vermeleri gerek değil mi? Sonuçta filmde neşe karakterinin üzüldüğünü ya da öfkelendiğini hiç görmüyoruz.

Tüm bu karakterler temsil ettiği duygular dışında ikinci bir duygu daha yansıtıyorlar ki bu da onları daha katmanlı birer, daha derinlikli birer karakter haline getiriyor. İşte bu beş duygu Riley isimli sevimli baş kahramanımızın beynindeki kontrol merkezinde yaşıyor. Riley'nin anıları gün boyu küçük kürelere dönüşüp bu merkezde toplanıyor. Ve bu kürelerde anıların çağrıştırdığı duyguların renklerine veriniyorlar.

Mesela sinirlendiği bir ana ait anının küresi kırmızı. ya da çok mutlu olduğu bir güne ait anısı varsa o da sarı rengi alıyor. E günün sonundaysa uzun vadeli anılar bölümüne gönderiliyor bunlar. Nihayetinde Raleigh de bu duygulardan birine ihtiyaç duyduğunda bu küreler hatırlama tüpü aracılığıyla genel merkeze yani o duyguların çalışma alanına geri gönderiliyor. Böylece bizim Raleigh de o anıyı hatırlamış ve işte bir şeyler hissetmiş oluyor.

Riley'nin böyle uzun süre kullanmadığı, geri çağırmadığı anılarsa gerçek hayatta olduğu gibi gittikçe sararıyor, soluyor, rengini kaybediyor ve haliyle unutuluyor. Yani duygular bizim anılarımızı hatırlama biçimimizi oluştururken olaylara karşı hissettiğimiz yoğunluk da hafızamızdaki kalıcılığını etkiliyor. Peki, duygularımız bize anıları ve uyaranları sınıflandırmak dışında ne sağlıyor olabilir? E öyle ya bunca yıldır boşuna hissediyor olamayız tüm bunları. Elbette ki başka bazı yararları da olmalı. Hatta en olumsuz duyguların bile. Öyle değil mi? Örneğin,

Öfke! Hep böyle kaçınılası bir duygu gibi gelmiştir bizlere eminim. Fakat doğru yönlendirildiğinde en güçlü duygulardan biridir kendisi. Zira bizi strese veya zorlu durumlara sokan olaylar karşısında aksiyon almamızı sağlıyor. Bir nevi hakkımızı savunduruyor.

Ya da tiksinti. Eminim ki bu da kulağa pek hoş gelmiyor. Hiç tatmamış olsak bile bir yemeği kokusundan, hiç giymemiş olsak da bir elbiseyi renginden yahut kesiminden dolayı tercih etmememizi sağlıyor. Yani bizim daha sonra utanacağımız, belki hasta olacağımız, belki daha da zorlanacağımız durumlardan kaçınmamıza yardımcı oluyor.

Yani özetle duygularımız duyularımızı daha işlevli bir hale getiriyor. Çok yoğun yaşandıkları takdirde ise hayat boyu sürdürebileceğimiz bazı hobiler edinmiş oluyoruz. Mesela ülkemizde de çokça sevilen futbol gibi. Çocukken ebeveynleriyle maça gitmiş bir kişi oradaki atmosferi unutmuyor, hatta ilerleyen yaşlarda bir futbolsevere dönüşebiliyor. Filmde ise bunun benzerini Riley'nin ebeveynleriyle buz hokeyi üzerinden kurduğu bağ üzerinden görüyoruz. Hatta bu bağ Riley için o kadar önemli ki karakterinin bir parçası haline bile geliyor. İşte bu güçlü bağlar bizim de kendi karakteristik özelliklerimizin oluşmasını sağlıyor.

Tabii bu bağlar bizi her zaman iyi yönde etkileyemeyebilir. Şimdi yine o futbol örneğine dönecek olursak, bu tutkuyu aşırı öfke, tiksinti gibi duygular eşliğinde yaşarsanız, çok kolay bir şekilde holiganizme dönüşebilir. Yani anılarımız aslında hangi duygularla ele aldığımıza göre olumlu yahut olumsuz şekilde anımsanabiliyor ve kişiliğimizi de buna bağlı olarak iyi ya da kötü bir şekilde etkileyebiliyor. Bu anılarla kurduğumuz bağları yalnızca onlara atfettiğimiz değerlerle değil, yaşandıkları yerler ve koşullarla da ele alıyoruz. Tamam, şimdi duyguları kavramsal olarak açıkladık, hatta sınıflandırdık da. İyi de benim başlangıçta yaşadığım çıkmaz neydi?

Onu duygularımla sınıflandıramadım. Hatta yaşadığım şeyle ilgili bir şey hissedebildiğimi de sanmıyorum pek. Bunu doğrudan kaygıyla açıklamak da doğru hissettirmiyor açıkçası. Çünkü kaygı bize kaybetmekten korktuğumuz bir şeye karşı daha özenle yaklaşmamıza da kapı açabilecek bir duygu sonuçta. Yapmaya çalıştığım şeye güvensizlik de duyuyor olabilirim. Daha farklı birçok sebebi olabilir. Cidden bu yaşadığım durumda bir bozukluk var ama evet. Evet, evet bir bozukluk. Peki ne olabilir? Duygularım mı? Yok canım. Duygu nasıl bozulabilir ki? Of, bak şimdi cevaplanması gereken bir sürü soru daha çıktı. İşimiz var. Ama önce bir mola versem iyi olacak arkadaşlar. Zira bölümün başında yaşadığım o sıkışmışlığı aşmam için biraz buna ihtiyacım var.

Bakın nasıl da kurtardık ama. Ama o benim için çok uğraşmıştı. Hadi ama biraz daha olumlu yönünden bak üzüntücüm. Eğer o kağıdı kaybetmemiş olsaydık... ...bizden hiç bahsetmeyecekti bile. Baksanıza öfkeden bile bahsetti. Neymiş ondan da bahsetmişmişmiş. Yani bu durumdan her ne kadar memnun olmasam da... ...açıkçası benim de hoşuma gitti. Senin memnun olduğun bir şey var sanki. Kolay memnun olabilen biri değilim ne yapabilirim. Durun durun bırakın tartışmayı. Aklına yeni bir şey geldi.

Ve bu ara bana cidden iyi geldi. Kafamda bazı fikirler de oluşmaya başladı. Bir bozukluk fark etmiştik en son benim yaşadığım durumla ilgili. Bu bozukluk aslında bir duygunun çalışma prensibinin bozulmasından ibaret değil. Duyguları bastırmaya çalışmak ya da birinden kaçmak için diğerini daha baskın bir şekilde kullanmak da bir nevi bozukluk.

Tıpkı Neşe'nin filmde yaptığı gibi. Hani o da üzüntüyü engellemeye çalışmak istiyordu ya, onu olaylara tepki vermekten alıkoymak adına bir takım böyle oyalama taktikleri falan kullanıyordu. Yani tabii kötü niyetli değildi ama öyle olmasa da Riley'yi bir duygudan mahrum bırakıyordu aslında orada. İşte burada konuşmamız gereken şey de bir duygunun noksanlığı.

Neşenin noksanlığını ele alalım mesela. Üzüntünün daha baskın hale gelmesine, aşırılaşmasına sebep verebiliyor. Bu aşırılaşma ise yoğun ve sürekli şekilde üzüntü duyulmasına, yani bazı mental sorunlara yol açıyor. Yani mesela depresyon gibi. Ya da tam tersi bir senaryoyu düşünelim. Yani üzüntünün olmadığı, neşenin baskın hale geldiği bir durumda da başka bir duygu bozukluk olan mani hastalığı ortaya çıkabiliyor.

Bastırdığımız duygular bazen çok bağlı olduğumuz bir hobimizden uzaklaşmaya, bazen gerçekleri gizlememize yani yalan söylemeye ve nihayetinde de çevremizle ilişkimizin bozulmasına sebep olabiliyor. Bastırılmış duygularla yetişmekse, Aristo'nun dediği gibi doğru kişiye, doğru ölçüde, doğru zamanda Doğru nedenle ve doğru şekilde kızabilmek gibi önemli bir becerinin noksanlığına yol açıyor. E bu da duygusal zekanın gelişememesi demek. Duygusal zeka mı?

Tamam, bilişsel zekayı biliyoruz. İşte sayısalı var, sözeli var. Da ne ki bu duygusal zeka dedikleri şey? Hemen şöyle bir tanımlayalım isterseniz öncelikle. Duyanlarınız vardır elbette. IQ'da diyorlar ya hani buna IQ gibi, o da bir katsayı. Duyguları anlama, algılama, aktarabilme, yargılayabilme, onlardan sonuç çıkarabilme becerilerinin bütünü olarak tanımlayabiliriz bunu.

Şimdi bunun yanı sıra olumsuz olarak nitelendirilebilecek duyguları dahi işlevlendirebiliyor. Hatta günümüzde bazı iş başvurularında dahi IQ testleri yapılıyor. IQ değil EQ. İşte hosteslik, garsonluk, terapistlik ve buna benzeyen daha bir sürü meslek dalı için neredeyse bir gereklilik haline geldi bu.

Duygusal zekamızın gelişmiş olması karşılaştığımız durumları kolayca çözümleyebilmenin anahtarını elimize veriyor. Duygusal zekayı geliştirememek de bu anahtarı elimizden alıyor haliyle. O kapıyı açıp geçemediğimiz için etrafından dolanmamıza, hatta çoğu zaman o kapıdan asla giremememize sebep olabiliyor. Öyle ki bir noktada yıkıcı sonuçlara dahi yol açabiliyor bu durum. En büyük korkularımızdan hayatın içinde kaçabilsek bile bilinçaltımızda bunlardan bir türlü kaçamıyoruz. Mesela kabuslarımızda karşımıza çıkabiliyorlar. Daha da kötüsü hayat boyu sürebilen travmalara yol açabiliyorlar.

Yani kısaca şunu söylemek istiyorum arkadaşlar. Duygularınızı bastırmak, onlardan kaçmak filan epey tehlikeli bir durum. Uzmanların yorumlarına göre stres, uyku bozukluğu, zihinsel yorgunluk gibi olumsuz durumlara sebep olmakla beraber yüzleri, sesleri, yani kısaca dış dünyayı algılamamızı sağlayan beynimizin temporal lobuna da zarar verebiliyor. Yani her duygunun tadını çıkarmamız gerekiyor. Onlardan yeni yeni bir şeyler öğrenebilmemiz gerekiyor. Baya rahatladım açıkçası. Olaylara bu şekilde bakabiliyor olmak beni epey ferahlattı. Tam da burada ben de neyin bozuk olduğunu da anlamaya başladım sanırım. Kaygımın

Evet evet, kaygı bizi henüz olmamış ancak olma ihtimali bulunan sorunlara karşı hizada tutar. Tamam kabul, sorunu aşmak adına bizi bir patika açmaya yani yol yordam düşünmeye iten bir duygu bu ve uzaktan bakıldığında sevimsiz durabiliyor. Fakat Darwin'e göre bizi hayatta tutma konusunda çok etkili bir araç. Tabii bunun aşırı bir şekilde hissedilmesi, her duyguda olduğu gibi yıpratıcı bir hale gelebiliyor. Baksanıza ansiyete dediğimiz kaygı bozukluğu, ki zaten bunu neredeyse hepimiz duymuşuzdur, bana hangi konuyu anlatacağımı bile unutturdu başta. Fakat ansiyeteye kapıldığımız zaman en temel farkındalıklarımız, bilgilerimiz, hatta duygularımız dahi işlevsizleşebiliyor.

Şimdi burada önemli bir şeyin altını çizmek istiyorum arkadaşlar. Duygular bizi daha iyi veya daha kötü bir insan yapmaz. Bunda bir anlaşalım. Ancak ve ancak onların ışığında yarattığımız düşünceler ve bu düşünceleri eyleme döküş şeklimiz bizim kimliğimizi oluşturabilir.

Huzurlu bir yaşam için duyguların tamamına ihtiyaç duyarız. Bu bir palet gibi hayatımızı renklendiren bir palet. Bu korkularımızın, kaygılarımızın, hiddetimizin yahut şüphelerimizin içinde kalıp onlarla debelenmekle olmuyor. Onları gerektiği zamanlarda ortaya dökebildiğimiz Gerektiği zamanlardaysa içimizde tutabildiğimizde huzuru bulabiliyoruz. O huzurlu hayat resmimizi, tablomuzu boyayabiliyoruz. Elimizdeki rengarenk duygu paletiyle. Yalnız bununla da sınırlı değil. Duyguları bir arada kullanmayı da öğrenmemiz gerekiyor. Hayatın içinde tamamen tek bir hissiyata bağlı kalacak kadar basite indirgenmiş olaylar yaşamıyoruz malumunuz. Yani belki çocukken böyle hissetmişizdir, tıpkı bizim Riley gibi. Fakat büyüdükçe iç içe geçmiş, hatta son derece karmaşık olaylarla karşılaşabiliyoruz. Aynı duruma herkesin başka bir duygu, başka bir tepkiyle yaklaşması gibi bir gerçeklik varken zamanla anılarımız haline gelecek olayları nasıl tek bir duyguyla hissedebiliriz ki? Çocukluk arkadaşlarınızla sürekli oynadığınız en güzel anılarınızı biriktirdiğiniz oyun parkının üzerine bir bina dikildiğini düşünün mesela.

O anlarda hissettiğiniz neşenin üzerine üzüntü duygusunun yeşermemesi pek de mümkün değil. Sonuçta bir sürü yaşanmış güzel anı, arkadaşlarla geçirilmiş hoşça vakitler var o parkın içinde. Hepimizin zaman zaman hissettiği bu şey tam olarak özlem duygusunun tanımı. Hatta bir de anılarınızı oluşturan bu güzel parkın artık olmamasına öfke duymanız da son derece doğal.

Gördüğünüz gibi tek bir duyguya adanan bu basit hatıra bile zaman geçtikçe üç farklı duyguya birden sahiplik edebiliyor. Az evvel dediğim gibi duygular bizi iyi veya kötü yapmazlar. Aslına bakarsanız bizi tam olarak biz, beni de tam olarak ben yaparlar. Kısacası sevgili arkadaşlar, kendinizi açmaktan, duygularınızı yaşamaktan, elinizdeki o güzel rengarenk palete bakıp, zaman zaman onları karıştırıp kullanmaktan korkmayın. Bırakın sizi siz olduğunuz için sevsin insanlar. Çünkü siz aslında nasılsınız en çok öyle güzelsiniz.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)