
2.511 kelime · ~13 dk okuma
Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz.
Merhaba, Mümtaz Erbudak'la mı görüşüyorum? Buyurun, benim. Bandırma Emniyet Müdürü Bahtiyar Mutlu ben. Mümtaz Bey, banka hesaplarınızda şüpheli bir takım işlemler tespit edildi. Sizin adınıza terör örgütü bağlantılı olduğunu tahmin ettiğimiz kötü niyetli şahıslar hesabınızdan para aktarma işleminde bulunmuş. Ne olmuş, nasıl olmuş? Amirim yapmayın, gözünüzü seveyim. Bizim ne işimiz olur terörle merörle? Allah Allah. Yani ben vatanını seven, bunun için ne gerekirse... Mümtaz Bey, Mümtaz Bey, bir dakika sakin olun.
Biz sizin de yardımınızla bu eşkıyaları suçüstü yakalayıp cezalarını vereceğiz zaten. Ben sizi emniyet güçlerimizle iş birliği yapmaya davet ediyorum. Tabii amirim ne gerekiyorsa. Şu anda bu operasyonu gizli yürütüyoruz o yüzden kimseye bir şey söylemeyin. Telefonu asla kapatmayın ve dediklerimi harfiyen yerine getirin. Emrinizdeyim amirim. Arkadaşlar buradan Mümtaz Bey'e geçmiş olsun, dileklerimizi iletelim. Az önce kendisini Bandırma Emniyet Müdürü Bahtiyar Mutlu olarak tanıtan kişiye hesabındaki tüm parayı tek çırpıda aktardı maalesef. Bu noktada emniyet müdürlüğü kaynaklarından sıklıkla duyduğunuz o meşhur uyarıyı biz de bir tekrarlayalım isterseniz.
Sizleri telefonla arayarak, kendilerini polis, asker veya savcı olarak tanıtıp, sizden para altın isteyen şahıslara inanmayın. Evet, mesajımızı da verdiğimize göre başlayabiliriz. Her yıl yüzlerce örneğine rastladığımız bu telefon dolandırıcılığı haberlerini ne zaman duysak, ister istemez, nasıl ya diye soruyoruz değil mi? Nasıl olur da bir insan göz göre göre böyle bir yalana inanabilir?
Mesela Mümtaz Bey Bandırva'da bile yaşamıyor. Ayrıca Bahtiyar ve Mutlu isimleri de eş anlamlı. Ya bu işte bir iş olmasın diye bir an bile düşünmedi mi? Hayır, maalesef düşünmedi ne yazık ki. Çünkü Mümtaz Bey o an sanki hipnoz edilmiş gibiydi. Ve hipnoz haline yakışır bir şekilde karşısındaki kişinin dediklerini bir kez olsun bile sorgulamadan ve hiç kimseye hiçbir şey danışmadan tek tek ona ne söylendiyse yaptı. Cahil işte, bilememiş, iyi niyetli bir amcaydı herhalde.
Dediğinizi duyar gibiyim ama durum tam olarak sandığımız gibi değil galiba. Mümtaz Bey, itü makine mezunu... Pardon, itü makine terk bir arkadaşımız. Ama eminim efendi gibi okulunu bitirseydi de dolandırılacaktı. Çünkü bu durum eğitim seviyesinden ziyade gafil avlanmakla
Zaaflarınızdan vurulmakla alakalı bir şey. E dolandırıcılar da bunu gayet iyi bir şekilde bulup çıkarabildiği için toplumun her kesiminden, her yaştan insanın başına böyle elim hadiseler gelebiliyor maalesef. Üstelik bu insanlık için yeni bir şey de değil. Mesela... Antik Sümer şehri Ur'da müşterilerine düşük kaliteli bakır satan bir tüccar bu sayede zengin olmuş. Kayıtları var elimizde.
M.Ö. 300 yılında Hegestratos isimli bir tüccar sigortadan para alabilmek için gemisini bilinçli olarak batırmış. M.Ö. 300 diyorum, dikkatinizi çekerim. Fakat bana kalırsa en orijinali şu. Bugünün Kayserisinde binlerce yıl önce eşeklerin kahverengiye boyanıp daha pahalıya satıldığı biliniyor.
Yani arkadaşlar yer ve zaman fark etmiyor. Şayet ortada bir zaaf varsa bunu kullanan birileri her zaman olmuş ve galiba her zaman olmaya da devam edecek. O zaman gelin şimdi şu dolandırıcılık meselesini ve altında yatan psikolojik nedenleri incelemeye çalışalım sizinle. Tabii bu konuyu tek taraflı düşünmeyeceğiz. Hem dolandırıcı hem de dolandırılan tarafından inceleyeceğiz bu meseleyi.
Dolandırıcılık temel olarak güven ilişkisinin kötüye kullanılmasına dayanıyor. Bazen yıllardır tanıdığınız biri tarafından kandırılırsınız, bazen de merhamet göstererek yardım etmek istediğiniz bir başkası tarafından gafil avlanırsınız. Çoğunlukla duygularınız manipüle edilir. Bazen de zekice planlanmış bir operasyonun mağduru olursunuz.
Kısacası uygun şartlar oluştuğunda hepimiz ama hepimiz dolandırılabiliriz. Ama hepsinin de ortak noktası şu ki karşınızda sizin zaaflarınızı fark edip sizi manipüle edecek biri var. Belki de birçoğunuz hayatta diğer insanların veya diğer kurumların bazı zaaflarını buna benzeyen zayıflıklarını fark etmişsinizdir. Örneğin güzel bir restorana sevdiğiniz biriyle yemek yemeye gittiğinizi düşünün. İşte yemekler yendi, bir güzel sohbetler edildi ve o ana gelindi. Karşınızdaki kişiyle göz temasınızı kesmemekle restorandaki garsonla göz teması kurmak arasındaki o ince çizgide yalpalıyorsunuz. Garsonla göz göze gelebildiğiniz o büyülü anda en mütevazı tavrınızla havaya böyle imzanızı atmaya başladınız. Karşınızdaki kişi tek tek hesap yaptığınızı düşünmesin diye rakamları yuvarladınız ve kabataslak bir hesap çıkardınız. Fakat o da ne? Hesap düşündüğünüzün yarısı kadar gelmiş. Şöyle göz ucuyla hesaba bakıyorsunuz ve en pahalı kalem olan keşkek yatağındaki kuzu incik adesyona yazılmamış.
Garsonun dalgınlığına gelmiş. Peki siz böyle bir durumda ne yapardınız? Sonuçta bu durumdan faydalanıp faydalanmamak artık tamamen sizin kontrolünüzde. Burada vicdani bir karar vermeniz gerekiyor. Kuzu incik yememiş gibi davranıp restorana dolandırabilir veya bu yanlışı düzeltip hayatınıza doğru düzgün bir şekilde devam edebilirsiniz.
Eğer bunu bir fırsat olarak bilip restoranın parasına konduysanız, odununuz daha ağır çeksin diye ıslatıp satıyorsanız veya arabanızın arızalı motorunu bir şekilde arızasız gösterip satışından haksız bir kar elde ettiyseniz, Yani önünüze gelen bu tip fırsatları değerlendiren, kazıkladığınız insanlar için ''e o kadar da saf olmasalarmış ya'' diye düşünen biriyseniz, üzgünüm ama siz de bir dolandırıcısınız. Umarım sizinle hiçbir zaman ve hiçbir yerde karşılaşmayız. Neyse neyse konumuza dönelim. Aslında ilk bakışta bu hareketi yani dolandırma eylemini doğrudan böyle maddi kazanç sağlamakla bağdaştırabiliriz. Çoğu dolandırıcılık vakasında maddi kazanç söz konusu olduğu da doğru. Bankadan aradığını iddia eden birinin sizden avans istemesi.
İşte efendim sosyal medyanızı çaldılar kurtarmak için şu kadar para yatırın ya da taahhütü dolmuş internet bağlantınızı yenilemek için şu kadar parayı şuraya ödeyin diyenler çıkabilir. Ancak tüm bunlar yalnızca maddi beklentiyle açıklanabilecek kadar basit olaylar değiller. Çok zengin dolandırıcılar da var mesela. Bu işi neredeyse zevk için yapan, hatta filmlerde, dizilerde oldukça cool görünümlü, izleyenlerin çok sevip içselleştirdiği, bazen özdeşleştiği dolandırıcı karakterler de mevcut. Mesela Arsene Lupin de bir dolandırıcıydı. Catch Me If You Can, yani Sıkıysa Yakala adlı filmde Leonardo DiCaprio'nun canlandırdığı Frank Abagnale'in yaptıklarını hatırlıyorsunuzdur izlediyseniz o filmi.
Tüm bu ünlü dolandırıcılar dünyanın gözleri önünde binlerce insanı mağdur etmelerine karşı hiçbirini kötü anmıyoruz nedense. Çünkü yaptıkları işi neredeyse zevk alarak, neredeyse böyle bir tutkuyla yapıyorlar. Aynı bir sanatçı gibi. Onlar kendi yalanlarına kendilerini inandırdılar ve bambaşka kimlikler inşa ederek hayatlarını olduklarından farklı kişiler olarak yaşadılar.
Dolandırıcılık ve sahtekarlık psikolojisi üzerine onlarca yıldır araştırmalar yapılmış, konu hakkında tezler yazılmış ve bilim bu işin çıkış noktasına bir neden aramış olsa da net bir cevaba varılmış değil. Dolandırıcılığın adı konması gereken psikolojik bir rahatsızlık olduğunu iddia edenler de var. Bu yaklaşıma tamamen karşı çıkıp insanları iyi ve kötü olmak üzere ikiye ayıranlar da. Ya araklayacaksın, ya araklanacaksın oğlum.
Burada ortaklaşılan temel noktaysa dolandırıcı bireyin bunu sosyal ortamından ya da ailesinden öğrendiği yönünde. Bu kişiler çocukluktan beri bir şekilde şahit olduğu böyle katakulli eylemlerini çok eğlenceli bulmuş ve sonrasında aynı heyecanı yaşamak istemiş olabilirler. Bu da onları kısa sürede bu adrenaline bağımlı hale getiriyor. Yani özetle bazı kişiler için dolandırma eyleminin diğer bağımlılıklardan çok da bir farkı olmadığını söyleyebiliriz. Yapılan hareketin bazı kötü sonuçları olsa da mesela bir ceza alsa bile bağımlı kişi o eylemini sürdürmeye devam edecektir. Çünkü vücut artık buna biyolojik olarak bir istenç duyuyor. Tıpkı diğer bağımlılıklarda olduğu gibi yani. Tamam dolandıranın neden bunu yaptığını az çok konuştuk. Peki ya dolandırılan? Niye dolandırılıyor?
Neden göz göre göre kanıyorlar bu numaralara? Şimdi biraz da bunun üzerine konuşacağız ama önce kısa bir ara verelim. Böyle sürekli dolandırıcılıktan bahsedince bir an panik oldum ben. Şöyle bir banka hesabımı falan kontrol etsem iyi olacak.
Evet, kontroller tamam, her şey yerli yerinde. Zaten ben bütün güvenlik önlemlerimi falan almıştım yani. İki aşamalı doğrulama kodları, biyometrik şifreler falan hepsi tamam bende. Ama yine de kontrol etmek iyi geldi açıkçası. Neyse, şimdi ne diyorduk? Dolandırılan niye dolandırılıyor diye konuşacaktık değil mi?
Şimdi İngilizce'de bir söz var. Fool me once, shame on you. Fool me twice, shame on me. Yani beni bir kere aldatırsan sen utan. İkinci defa ben aldanırsam da ben utanayım. Tabii diğer taraftan da hırsızın hiç mi suçu yok gibi mağdur suçlayıcılığının önüne geçmeyi hedefleyen çeşitli fıkralarımız da mevcut. Yani arkadaşlar sonuç olarak tavsiyem sizi bir kere kandıran kişiye dikkat edin dostlar.
Şimdi diyeceksiniz ki dikkat edelim de Barış'ı nasıl bileceğiz? İnsanız ya, zaaflarımız var. Ayrıca o hiç öyle bir insan değildir. Çok haklısınız, değildir. Bu konuda söyleyebileceğim hiçbir şey yok. Çünkü insan tonlarca farklı yöntem ve olasılıkla dolandırılabiliyor. Baştaki örneğimize dönelim isterseniz. Mümtaz Bey'i normal şartlarda polisle değil de kahveden bir arkadaşıyla konuştuğunu düşünseydi, kendisinin terör örgütleriyle bağlantısı olduğu iddiasına sizce nasıl cevap verirdi? Panik bir halde karşısındakinin direktiflerine uyma eğilimi mi gösterirdi? Hiç sanmıyorum.
Çünkü Mümtaz Bey'in bu kadar hızlı kandırılabilmesinin sebebi aslında içselleştirdiği otorite korkusuyla alakalı. Bu özellikle ülkemizde en sık görülen dolandırma yöntemlerinden biri. Kişi, polise ya da devlete sonsuz bir güven duymakla birlikte uyumsuz davrandığı bir durumda başına gelebileceklerinden de çok korkuyor. Şimdi verdiğimiz örnekten devam edelim. Mümtaz Bey, adının terör örgütüyle ilgili bir işe karışması ihtimali karşısında paniğe kapılıp can havliyle karşısındaki otoriteye sarıldı ve kendine ne söylendiyse yaptı. Öyle bir panik halinden bahsediyorum ki belki en meşhur dolandırıcılık yöntemi olmasına ve emniyet müdürlüğü tarafından düzenli olarak telefonlarımıza böyle uyarı mesajları gelmesine rağmen insanlar defalarca yine aynı yemi yutmayı başarabiliyor.
Bu doğrudan güven meselesiyle alakalı elbette. Yaptıklarınızın veya yapmadıklarınızın ne gibi sonuçlara yol açacağını tam olarak kestiremediğiniz ortamlarda korkmanız gayet doğal. Çünkü güvensizlik bazı insanlarda beyindeki korku merkezinin uyarılmasına sebep oluyor. E yani korkunun da insana neler yaptırabileceğini tahmin etmek pek zor değil.
Bu aslında babasının sözünden çıkmayı aklının ucuna bile getirmeyen bir çocuğun ruh haline benziyor değil mi? Hani klasik hikayedir. Baba çocuğunu disipline edebilmek için otoritesini kurar, zaman zaman dişini gösterir. Çocuk da onun egemenliğini kabul edip bir dediğini iki etmez.
Buradaki tek fark, çoğu zaman babalar çocuklarını severler. Ve onların iyiliğini düşünürler. Bu yüzden onları dolandırmazlar. Hani yani böyle dolandırıyormuş gibi olsalar da yine onların iyiliği içindir canım. İşte kışın dondurma satılmıyor, havalar ısınınca alırız demek gibi mesela. Ama dolandırılma psikolojisindeki tek faktör korku değil tabii ki. Birçok insan kısa yoldan zengin olma hayaliyle de dolandırılıyor. Yani şunu demek istiyorum, kısa yoldan zahmetsiz bir şekilde para kazanmak sadece dolandırıcıların ortak motivasyonu değil, bazı insanlar da aynı motivasyonla dolandırılıyorlar ki bu insanlar dolandırıcılar için bulunmaz bir nimet.
Çünkü dolandırıcılar biliyor ki para dendi mi dengeleri şaşan sayısız insan var. Tıpkı otorite korkusunda olduğu gibi daha fazla para kazanmak uğruna irrasyonel davranabiliyor insanlar. Zira dolandırıcılığın bu türünde dolandırılan kişi haksız kazanç elde etme motivasyonuyla yola çıkıyor. Son zamanlarda basına da yansıyan böyle türlü dolandırıcılık olayına tanık olduk değil mi?
Güzellik şirketleri açıldı, paralar aklandı. Yok artık canım diyeceğiniz kişiler paralarını katlayacaklarını düşünürken milyon dolarlarından oldular. E çiftlik bank olayı vardı mesela ki üzerinden çok da uzun zaman geçmedi. Oldukça prodüksiyonlu, göz boyayıcı, detaylarıyla düşünülmüş bir dolandırıcılık faaliyetiydi hatırlarsanız. Mağdurları çok büyük sıkıntılar yaşasa da dışarıdan bakanlar için bir dalga konusu haline gelmişti. Çünkü insanlar onların başlarına gelenleri hak ettiklerini düşünüyorlardı. Bu durum aslında günümüze özel gibi duyulsa da çok çok eski bir zamana dayanıyor.
Şimdi modern hayatta sık sık duymaya başladık artık bu kelimeyi. Ponzi ya da diğer adıyla saadet zinciri. Bunlardan bahsedeceğiz şimdi. Sisteme adını veren Charles Ponzi 1920 yılında tam 10.000 kişiyi daha iyi faiz daha çok kar mottosuyla kandırmış. Ve ciddi bir gelir elde etmiş o zamanlar. Ancak sistem sürdürülebilirliği olmadığı için kısa süre içerisinde çökmüş.
Çökmüş çünkü günümüzde hala bir dolandırıcılık yöntemi olarak kullanılan bu sistem tamamen yatırımcı sayısına göre işliyor. Devlet %5 faiz sunuyorsa, Ponzi sisteminin kurucusu size %10 teklif ediyor. Sonra o %10'u karşılayabilmek için %11 vaat ederek ağına düşürdüğü yeni yatırımcılar buluyor. Ancak bu sistem sonsuza kadar böyle gidemeyeceği için çoğu Ponzi olayı, aynı Çiftlik Bank örneğinde de olduğu gibi, onun başındaki liderin topuklayıp kaçmasıyla sonuçlanıyor. Neredesin Mehmet'im? Çekip gittin haber bile vermeden.
Eşini, dostunu, kankanı görmeden. Uykuda seni sayıklarım durmadan. Elimde ne varsa veresim geldi. Mehmet'im seni çok göresim geldi.
Böyle olunca da insanlar bu sistemin mağduru olan kişilerle alay edebiliyor. Çünkü zincirin son halkasındaki kişi kendinden sonra gelen üstünden para kazanmaya çalışırken sistem çöküyor ve parasını kaybediyor. Yani o kadar da büyük bir mağduriyet varmış gibi görünmüyor. Sanki daha çok planlananlar yolunda gitmemiş de zincire bir halka daha eklenememiş de filan gibi.
Dolayısıyla da emeğinin karşılığıyla para kazanmanın ne kadar zor olduğunu bilen insanlar bu kısa yoldan para elde etmek uğruna mağduriyet yaşayanlara merhamet gösteremiyor. Konu buraya kadar gelmişken bir de yakın tarihimizden bir diğer meşhur örneği hatırlatmak istiyorum sizlere. Banker Castelli. Ah aşk, nelere kadirsin! Yeter, gürültüyü kesin! Hadi patron, sen de katıl! Biz güvenliyiz Yonsey!
Banker Castelli kimilerine göre tam olarak bir dolandırıcı değildi. Hatta reklamında Cüneyt Arkın, Ekrem Bora gibi o dönemin en güvenilir yüzleri bile oynuyordu. Banker Castelli'nin yarattığı sistemse Türk işi Ponzi olarak adlandırılabilir. Gerçek adı Cevher Özden olan bu Trabzonlu iş insanı, Türkiye'de bankerlik iş konunu ilk tanıtan isimlerden biriydi.
80'li yılların serbest ekonomi politikaları, banker Castelli'nin bankalarla kurduğu güçlü ilişkiler sayesinde çoğu büyük paraları aslında gayet legal bir biçimde yönetecek güce sahip olmasını sağladı. Castelli'nin sonunu getiren ise milyonlarca orta sınıfın parasını menkul kıymetlere yatırmak üzere alıp batırması oldu. Amacı, yatırımcılarının paralarını değerlendirip, dilediklerinde geri ödediği bir sistem kurmaktı. Bunu başta başarmış olsa da tüm bu Ponzi ve benzeri sistemlerin en büyük dayanağı olan güven ortamının zedelenmesiyle yatırımcıları paralarını birbiri ardına çekmek istediler. E sıcak parası tükenmeye başlayan Banker Castelli de sistemi bu şekilde sürdüremeyeceğini anladı ve ülkeden kaçmak zorunda kaldı.
Şimdi buraya kadar değindiğim dolandırıcıların yöntemleri birazdan anlatacaklarımın yanında nasıl desem biraz sıkıcı kalıyor olabilir. Zira bu hikaye baya baya böyle uç bir örnek. Ama bunun için 1950'lerin İstanbul'una gideceğiz sizinle. Sokaklarda gezen bir hayalperest avcısının peşine düşeceğiz birlikte.
hiç tanımadığı insanlara köprüler, yollar, tramvay hatları, saat kuleleri sattığı veya yüksek paralara kiraladığı rivayet edilen bir manipülasyon ustasından, Sülün Osman'dan bahsediyordu. Dil kullanımı ve organize çalışma yöntemleriyle tam bir profesyonel kendisi. Siz onu belki de Galata Kulesi'ni satan dolandırıcı olarak hatırlıyorsunuz ancak o sizinle aynı fikirde değil. Ben hayatım boyunca beni dolandırmaya kalkışmamış tek bir kişiyi dolandırmadım.
demiş mesela bir ifadesinde. Ve söylediğine göre kendisi gece kapalı bir kuyumcunun önüne gidiyor ve hasta karısına acilen ilaç alabilmek için elindeki bilezikleri yarı fiyatına satmak istediğini söylüyor. O sırada yine kendi tabiriyle ayakçısı da geliyor ve bu fırsata derhal talip olup bilezikleri almak istediğini söylüyor. Ağına düşürmek istediği asıl kişi de fırsatı kaçırmak istemediği için bilezikleri satın alıyor. E sabah bilezikleri satmak için kuyumcuya gidip de altınların sahte olduğunu öğrendiğinde ise dolandırıldığını fark edip polise gidiyor.
Sülün Osman'ın söylediğine göre bu insan onu dolandırmaya çalışmış ve karşılığında kendisi tarafından dolandırılmış. Yani başına geleni hak ediyor. Öte taraftan Sülün Osman'a göre eğer bir insan şehrin ortasında duran bir saat kulesini satın alıp her saate bakandan saate bakma parası alacağına dair bir anlaşmaya yanaşıyorsa dolandırılmayı da hak ediyordur. Bu dolandırıcılık değil, olsa olsa ava giderken avlanmak sayılmalıdır.
Ben bu yaklaşımı pek inandırıcı bulmasam da ki Osman Bey'in geçmişini düşününce inanmamaya hakkım var diye düşünüyorum. Söylediği şeyin kendi içinde bir mantığı da olabilir. Zira Sülün Osman da diğer bütün meslektaşları gibi kendi yalanına inanıp bunu bir motivasyon kaynağı olarak kullanmış. Yani kafasındaki fikirleri rasyonalize etmiş. Sadece hak ettiğini düşündüğü kişileri dolandırarak belki de bu şekilde kendi vicdanını rahat tutmuştur kim bilir.
Böyle dolandırıcıları, dolandırılma türlerini, bu olayların altındaki psikolojiyi böyle saymakla bitiremeyiz herhalde değil mi? Daha da kötüsü, henüz tanışmadığımız ünsüz dolandırıcılar hala aramızda ve zannediyorum ki insanlık var oldukça da aramızda olmaya devam edecekler. Bir insanın böyle bir tehlikeye tam anlamıyla hazırlıklı olmasının imkanı var mıdır onu da bilmiyorum. Sürekli dolandırılma korkusuyla yaşayacak halimiz yok sonuçta. Ama en azından hani böyle kısa yoldan köşeyi dönmek ya da başkalarının emeği üstünden para kazanmak gibi zaaflarımızdan kurtulmamız gerektiğini söyleyebilirim.
emekle elde edilenin değerini iyi bilip herhangi bir hayal tacirine kanmadan vicdanımız rahat bir şekilde hayatımıza devam edebiliriz pek tabi ki. Hiç bir tufaya gelmediğiniz çok güzel günler dilerim hepinize.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.