Podcast

133 - Normal Biri de Lider Olabilir: Jürgen Klopp Etkisi

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Geçtiğimiz hafta Liverpool'daki teknik direktörlük görevinden ayrılan Jürgen Klopp'un vedası, güzel ve enteresan bir hikayeyi de ortaya çıkarttı. Kendi deyimiyle "sadece normal birisi" olan Klopp'un yaşam felsefesi ve insan ilişkileri üzerindeki marifeti, onu iyi bir lider kılıyor. Peki normal birisi iyi bir lider olabilir mi, yoksa bunun için üst düzey şeyler yapmak mı gerekir? 111 Hz'in yeni bölümünde bu sorunun cevabını arıyor, Klopp'un Liverpool macerası üzerinden farklı bir liderlik tanımlamasını inceliyoruz.



Sunan: Barış Özcan

Hazırlayan: Özgür Yılgür

Ses Tasarım ve Kurgu: Metin Bozkurt

Yapımcı: Podbee Media






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.293 kelime · ~11 dk okuma

Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz.

Ben tamamen normal bir insanım. Evet, ben normal olanım. Bu ifadeler geçtiğimiz hafta yaklaşık 10 senelik Liverpool macerasını sonlandıran Jurgen Klopp'a ait. 2015'te takımın başına geçen teknik direktör Klopp bu cümleleri boşuna kurmamıştı aslında. Zira o dönem en önemli iki rakibinden biri olarak görülen Jose Mourinho'nun ''I'm the special one'' yani ''Ben özel olanım'' cümlesi hakkındaki yorumu sorulmuştu kendisine.

Aslına bakarsanız aradan geçen 10 senede Klopp gerek saha içi ve gerekse saha dışında çizdiği profille kendisinin çok ama çok özel bir insan olduğunu kanıtlamıştı. Ki vedası da hem bir şampiyonluk kutlaması kadar coşkulu hem de bir vedalaşmaya yakışacak kadar duygu doluydu. Ama işte Klopp normal olanım demişti bir kere. Ve belki de haklıydı.

Transkriptin tamamını oku

sporseverler, hatta insanlığın büyük kısmı normalin ne olduğunu unutmuştu. Ve Klopp hepimize bunu hatırlatıyordu sanki. Peki nasıl oldu da sadece normal bir insan, 132 yıllık tarihe olan devasa bir futbol kulübünün ve koskoca bir şehrin simgesi haline gelebildi? Bunun için Liverpool'un yakın geçmişine, şehrin kültürüne, en önemlisi de Klopp'un liderlik ve insan idaresindeki meziyetlerine bir bakmamız gerekiyor. Zira yeşil sahada tanık olduğumuz bu uyum bize farklı yönleriyle bir ilham verebilir. Madem öyle kramponlarınızı giyin ve yolculuğumuz başlasın.

Aslına bakarsanız Klopp öncesi Liverpool pek de umut vaat etmiyordu. Saha içinde alınan kötü sonuçlar bir yana şehir hala 2013-2014 sezonundaki travmayı üzerinden atamamıştı. Uzun bir zaman sonra şampiyonluk yarışına tekrar giren Liverpool sezonun bitimine 3 hafta kala efsanevi kaptanları Steven Gerrard'ın kritik bir hatasıyla şampiyonluğu kaçırmıştı. Maçın sonlarına doğru kaptanın bir anda ayağa kaymış, topu kritik bir bölgede rakibine kaptırmıştı. Chelsea forveti denbağ bağının arkasından çaresizce bakıyordu artık Cerroff. Bu hatasıyla sadece takımın gol yemesine sebep olmamış, Liverpool'un şampiyonluk şansını da tüketmişti kaptan.

Her ne kadar yıllar sonra daha doğru bir analiz yaptığımda Liverpool'un şampiyonluğuna engel olan şeyin sadece benim hatam olmadığını anlıyorum. Ancak yine de o an benim bir parçam ve düşünmeden edemiyorum. İnsanlar iyi hissetmem için çabalıyor ama o anın çok önemli olduğunun farkındayım." dese de bu takımın ve taraftarın hafızasında yer etmişti artık.

Diğer taraftaysa 12 yıl futbol oynadığı Mainz'daki teknik direktörlük deneyimi sonrasında Borussia Dortmund'un başına geçen ve 7 yılda beklenmedik başarılara imza atan Jurgen Klopp vardı. Almanyalı çalıştırıcı Bundesliga'daki Bayern Münih hegemonyasına son vermiş ve iki kez üst üste şampiyon olmayı başarmıştı. Basın toplantılarındaki rahat ve sempatik tavırlarıyla dikkat çeken, çalıştığı oyuncuların performansını en üst seviyeye çıkaran bir hocaydı Klopp. Dolayısıyla Liverpool'da bir süredir eksik olan birkaç şeyi geri getirecek doğru kişi gibi gözüküyordu.

Neşeyi, umudu ve tabii ki lig şampiyonluğunu. 2015'te takımın başına geçtiğinde verdiği ilk röportajlardan birisindeyse o umudu tüketecek bir şey söylemişti Jurgen Klopp. Şampiyonluk ihtimali için en az 3 seneye ihtiyaçları olduğunu ifade ediyordu kendisi. Gerçekçi davranmıştı. Takımına ve taraftarlarına hayal satmamıştı.

O dönem 25 yıldır şampiyon olamayan Liverpool'unsa pek sabrı yok gibiydi. İşte Klopp'un büyüsü tam da burada çıkmıştı ortaya. Samimi, dürüst ve mantıklı bir plan sunuyordu insanlara. Şimdi ben burada iki noktanın altını çizmek istiyorum.

dürüstlük ve ikna kabiliyeti. Klop'un etkili bir lider olmasındaki en önemli unsurlardan ikisi. Geçmişi başarılarla dolu bir futbol kulübünün 25 yıldır domestik bir başarı yakalayamamış olması, dönem dönem şampiyonluğu kıl payı kaçırması filan öyle az şey değil. Ve siz çıkıp en az 3 yıl daha şampiyonluk beklemeyin. 3 yıl sonra şampiyonluk ihtimalinin üzerine konuşabiliriz diyorsunuz.

Bakın ihtimalinin üzerine. Yahu deli derler adama. Muhtemelen bunu başka bir antrenör söylese işine son verilirdi. Fakat Klopp burada doğru hamleyi yapmış, açık bir iletişim kurarak taraftarını ve daha da önemlisi birlikte çalıştığı sporcuları üç yıllık bir kurulum sürecine ikna etmişti. Zira başarının tek bir kişinin çabalarıyla gelmeyeceğini çok iyi biliyordu. Bunun için hazırlanmanız ve en başta iyi bir kaybeden olmayı öğrenmeniz gerekiyordu.

Harvard Business School'da liderlik girişimi fakültesinin başkanlığını yürüten Linda A. Hill de bir liderin iyi olup olmadığını inşa ettiği topluluk kültüründen anlayabileceğimizi ifade ediyor. Kollektif çalışmalarda liderlerin sahnenin en önünde yer almak ve başkalarına hep yol göstermek yerine, sahneyi ekibine hazırlaması gerektiğini vurguluyor. Sorumluluk almaya istekli veya yetenekli kişilere özgürlük tanıyan, bu insanlara dürüst davranıp makul hedefler veren ve sebat eden liderlerin başarılı olduğunu söylüyor Hill.

Jurgen Klopp'un da Liverpool'daki ilk üç yılının özeti işte böyleydi. Bu oyundaki ana unsurun futbolcular ve taraftarlar olduğunu çok iyi biliyordu. Herkese dürüst davranmış, makul hedefler koymuş, sabretmiş ve sahneyi hazırlamıştı. Üç yılın sonunda İngiltere Premier Ligini domine eden ezeli rakibi Manchester City ile kafa kafaya mücadele edebilen bir takım yaratmıştı Klopp.

Üstelik 2018 ve 2019'da Şampiyonlar Ligi finaline kadar yükselmiş ve bu finallerden birinde de kupayı kazanmıştı. Ancak Klopp ve Liverpool'un serüveni daha yeni başlıyordu. Zira henüz kazanılması gereken bir lig ve bunun içinde geliştirilmesi gereken pek çok şey vardı. Elbette Klopp da süreç içerisinde liderlik becerilerini geliştirmeye devam ediyordu ki bu da bir liderde aranan en temel özelliklerdendir. İşe kendini geliştirerek başlamak, başkalarından önce kendine bir bakıp çekidüzen vermek.

Her geçen sezon ne yaptığını daha iyi bilen bir takım haline gelmişti Liverpool. Oyuncuların sahada aldıkları keyif taraftara da yansıyordu. Bir maç kaybedilse bile taraftar evine tatmin olmuş bir şekilde gidiyordu. Sahada küsen, pes eden bir takım yoktu artık. Kaybetsede mücadele gücü yüksek bir ekip kurmuştu Klopp. Sonuçta ona göre normal olan buydu. Yani pes etmemek. Elbette bu değişimi böyle sadece mücadele etmekle açıklayamayız.

Söz konusu bir ekip idaresi ise çok boyutlu düşünebilmemiz gerekiyor. Ve Liverpool'daki pozitif değişim de işte böyle çok boyutluydu. Bu pozitif değişimi sağlayan en önemli etkilerden biri de elbette Klopp'un taktiksel anlamda da kendini geliştirmesiydi. Başlarda karşı pres taktiğini oturtmaya çalışmıştı Klopp. Kaybettikleri topu 3 ila 8 saniye arasında geri kazanarak henüz savunmaya yerleşememiş rakiplerini gafil avlamayı amaçlıyordu böylece.

Yoğun pres sonrasında topu kazanan Liverpool, hızlı hücum oyuncuları sayesinde aniden rakip kaleye geliyor ve gol ihtimali yaratıyordu. Ancak rakiplerin bu durumu fark etmesi çok da uzun sürmedi. Birçok takım artık topu Liverpool'a bırakıyor ve onların hata yapmasını bekliyordu. İşte buna bir çözüm getirmeliydi Klopp. Ve nitekim getirdi de.

Artık sadece ana planına bağlı kalmıyor, taktiksel anlamda da esnek bir tutum sergiliyordu kendisi. Topa sahip olduğunda önce kısa paslaşmalarla bir boşluk yaratıyor, ardından o boşluğa doğru uzun bir pasla boş alanları değerlendiriyordu Liverpool. Oyunun farklı durumlarına yönelik farklı farklı çözümleri vardı artık. Maç içinde dahi krizleri çözebiliyordu. Elindeki oyuncu kadrosunun yeteneklerini en doğru şekilde organize edebiliyordu. Ve dahası nasıl bir oyun oynamaları gerektiği konusunda zaman zaman kendi oyuncularından bile fikir alıyordu. Brigham Young Üniversitesi'nden doktora yapmış liderlik geliştirme danışmanı Sunny Gleiss'ın bir çalışması da Klopp'un bu özelliğinin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor bize.

195 farklı global şirketin yöneticisiyle yaptığı çalışmada bir liderdeki en önemli 10 özelliği saptamış Glyze. Bu listede fikir değiştirme esnekliği, yeni fikir ve yaklaşımlara açık olma ve deneme yanılma konusunda özgürlük tanıma gibi bir takım özellikler ön plana çıkıyor. Liderlerin çalışanlarını öğrenmeye teşvik edebilmesi için öncelikle kendilerinin öğrenmeye ve rota değiştirmeye açık olmaları gerektiğini söylüyor Blythe. Sorun çözme tartışmalarına belirli bir gündem veya sonuç olmadan yaklaşılması ve ekipteki tüm fikirlerin dikkate alınacağının hissettirilmesi gerektiğini dile getiriyor.

Sonuçta daha fazla fikir, daha fazla çözüm opsiyonu demek. Bu da geniş bir hareket alanı sağlıyor. Dürüst ve açık bir iletişim, yüksek ikna kabiliyeti ve esneklik. Hepsi tamam. Fakat bunlar birçok antrenörün, birçok yöneticinin ya da liderin sahip olduğu meziyetler. Jürgen Klopp'un kendine hasbi etki yaratmasında başka faktörler de var elbette. Ama oraya gelmeden bir devre arasına gitsek iyi olacak sonuçta. Burada, 111 Hz'de öyle her bölümde yeşil sağ havası solumuyoruz değil mi?

Evet, Klopp etkisi demiştik değil mi? Böyle bir şey gerçekten de var arkadaşlar. Zira Jürgen Klopp sadece çalıştığı oyuncuların değil, taraftarın da performansını yükselten bir etki yaratmıştı. Burada elbette kulüp kültürüyle Klopp'un yaşam felsefesi arasındaki uyumun çok önemli bir etkisi var.

Bir liman şehri olan Liverpool'da yaşayan insanlar, kozmopolit bir kültüre, dünyaya açık bir hayat görüşüne sahipler. Sıcak kalpli, geniş, esnek, nizaha yatkın, özgürlükçü insanlarla dolu bir şehir burası. Hatta kendilerini İngiltereli olarak tanımlamıyorlar bile. Burası İngiltere değil, burası Liverpool diyor birçoğu. İşçi sınıfının yoğunlukta olduğu bu şehirde başarı da futbol kulüpleriyle özdeşleştirilmiş.

Emek ve dayanışma kültürünü sahada da görmeyi, oyundan keyif alabilmeyi isteyen bir taraftar grubu söz konusu orada. Ee, Qyop'ta sık sık hem hücumda hem de savunmada takım olarak hareket edebilmenin önemini vurgulayan bir antrenör. Sahadaki oyuncularının birbiriyle sürekli konuşmasını, sürekli iletişim kurmalarını ve herkesin birbirine yardım etmesini bekliyor. Ve en önemlisi de hata yapmanın bir son olmadığını, sahada olanın sahada kaldığını hatırlatıyor her defasında. 2019'da Players Tribune dergisine yazdığı yazısından bir kesit bunu gayet iyi özetliyor aslında. Şöyle diyor orada, ''Bence futbolun %98'i hatalarla başa çıkmak, ertesi gün hala gülümseyebilmek ve oyundaki mutluluğu bulabilmekle alakalı.'' diyor o yazıda.

Klop'un Liverpool taraftarlarıyla uyuştuğu tek konu da bu değil. Şehir ve kulüp kültürünün kesiştiği bir başka nokta müzik. Ki Liverpool şehrinin lakaplarından biri de Singing City yani şarkı söyleyen şehir. E bu da gayet normal. Çünkü sonuçta The Beatles'ın doğduğu bir şehirden bahsediyoruz arkadaşlar. Daha başka ne bekleyebiliriz ki?

Klop'un basın toplantılarında yaptığı birçok espride enteresan göndermeleri de yakalayabilirsiniz zaten buna. Bu çok ufak bir detay gibi görünse de şehrin kültürünü ne kadar iyi özümsediğini gösteriyor bize. Keyif almanın en az başarı kadar önemli olduğu mesajını veriyor taraftarına ve oyuncularına. ki bu konuda çok güzel bir örnek var, onu vereyim ben şimdi size. Klopp geçtiğimiz hafta kulübe veda ettiği törende harika bir jest yaptı. Liverpool'un yeni teknik direktörü Arne Slott'a opus şarkısı Life is Life'ın melodisiyle hoş geldin dedi kendisi. Bu da onun hem ne kadar esprili hem de ne kadar zarif bir insan olduğunun bir göstergesi. Arne Slott! Arne

Slott! Yani kısaca demek istediğim şey şu. İnsanlarla bağlantı kurmak ve aidiyet duygusu yaratmak da bir liderin özelliği olmalı. Ki bu esasen nörolojik olarak da desteklenen bir durum. Sinir bilim alanında yapılan araştırmalar insanların bağlantı kurarak kendilerini güvende hissettiği sonucunu ortaya çıkarıyor. Kendimizi bir kez güvende hissettiğimizde prefrontal korteksimiz de daha yüksek bir performansla çalışmaya başlıyor.

Bunun dışında insan önemsendiğini hissettiğinde beynin limbik sistemi harekete geçiyor. Burası anıların oluşturulduğu ve depolandığı, stres ve öfke gibi duyguların ortaya çıktığı bir bölge. Şayet burada güzel anılar biriktirebilirseniz ekip arkadaşlarınızın aidiyet duygusu da yükselebiliyor. Az önce çalışmasından bahsettiğim Sunny Glyze'da bir ekipte aidiyeti teşvik etmenin basit yolları olduğunu ifade ediyor. İçten bir gülümsemenin bile çoğu zaman yeterli olduğunu söyleyen Glyze, ekibin paydaşlarının hislerini ve ihtiyaçlarını anlayabilen, onlarla şakalaşan ve iyi bir dinleyici olan liderin daha başarılı olduğunu ifade ediyor.

Yani özetle empati kurabilen bir liderin idare ettiği ekiplerde aidiyet duygusunun da yükselmeye başladığını ifade ediyor. Yani daha da romantik bir ifadeyle ekip paydaşlarının asla yalnız yürümeyeceklerini bilmesi gerekiyor. İşte Jürgen Klopp'un da en büyük marifeti bu. İdare ettiği oyuncuları sadece bir sporcu, sadece bir atlet olarak değil, önce bir insan olarak değerlendirmesi, onları bir insan olarak geliştirmeye çalışması. Ki Liverpool'a vedası sonrasında birçok oyuncusu bunu vurgulayan paylaşımlar yaptı sosyal medyada. Ancak Klopp etkisini en iyi ifade eden kişi, Onun Dortmund döneminden öğrencisi olan Nuri Şahin sanırım. 2021'de verdiği bir röportajda Jürgen Klopp bana karşımdakinin futbolcu değil insan olduğunu öğretti demiş Şahin. Bunu nasıl yaptığını da yine Klopp'un şu sözlerinden anlayabiliriz.

Bazen insanlar bana niye sürekli gülümsediğimi soruyorlar. Hatta kaybettiğimiz bazı maçlardan sonra bile hala gülümsüyor oluyorum. Çünkü oğlum doğduğunda futbolun bir ölüm kalım meselesi olmadığını anladım. Biz burada hayat falan kurtarmıyoruz. Futbol sefalet ve nefret saçması gereken bir şey değil. Bu spor ilham ve mutluluk anlamına gelmeli.

Onun bu söylediklerini bizler yaptığımız birçok işe uyarlayabiliriz aslında. Yaptığımız birçok şey başka insanlara ilham ve mutluluk sağlayabilir. Bu noktada durup kendimize bir bakıp başkalarından önce hırslarımızı bir gözden geçirmemiz gerekiyor sanki değil mi? Bu yaptığımız işe duyduğumuz tutkunun verdiği bir hırs mı? Yoksa en iyisi olmak uğruna hem kendimizi hem de çevremizdekileri sürekli tüketen, sürekli düşüren, sürekli moralini bozan bir ruh halini mi tercih ediyoruz? İşte bunları sorgulamamız gerekiyor bence.

Klop'un liderlik özellikleri, kulüp kültürüne uyumu, hayata bakış şekli, içten gülümsemesi ve taktiksel dehası. İşte tüm bunlar bir araya gelmiş ve Liverpool 30 yıl süren şampiyonluk hasretini 2020'de sonlandırmış. Ezeli rakipleri Manchester City ile kran krana geçen çekişmeli sezonların sonunda Premier League şampiyonu olmuştu artık Klop. Elbette bu başarı da ona duyulan sevginin en önemli kaynaklarından birisi. Fakat Klopp yaptıklarıyla başarının her şeyi olmadığını anlatmıştı bir kere bizlere. Vedası sonrası en güzel açıklamayı da City antrenörü Pep Guardiola yaptı bu arada.

O gittikten sonra daha iyi uyuyacağım. Liverpool'a karşı oynamadan önceki günler benim için neredeyse bir kabustu. Elbette onu çok özleyeceğim. Hayatımın önemli bir parçası. Beni bir menajer olarak başka bir seviyeye çıkardı. Çok büyük bir rakipti. Onun ayrılacağı haberi herkes gibi beni de şok etti. Manchester City'nin bir kısmının kaybolacağını hissettim.

Görüyorsunuz değil mi? Rakibinin bile takdirini, saygısını kazanmak. Kısaca, sadece kendi takımını değil, rakibini de yukarıya çekmeyi başarmış bir lider Klopp. Ocak ayında yaptığı ayrılık açıklaması bile onun ne kadar özel, ne kadar dürüst biri olduğunun göstergesi. Aynı şeyi tekrar tekrar yapmanın enerjisini tükettiğini, biraz dinlenmeye, biraz ailesiyle vakit geçirmeye ihtiyacı olduğunu söylemişti 56 yaşındaki Klopp.

Bu takımla ilgili her şeyi seviyorum, bu şehrin her şeyini seviyorum, taraftarı seviyorum, takımı seviyorum, ekibi seviyorum ama artık bu kararı almam gerektiğine ikna oldum." diyerek bu şekilde duyurdu kararını. Başarılı giden bir sezonun ortasında böyle bir karar vermiş olsa da bu bile çok iyi bir liderlik örneği esasında. Zira bir liderin zor kararları alabilmesi de gerekiyor değil mi?

Bu arada Jürgen Klopp'un etkisini sadece sahada değil, ekranda da görmeye başladık. Son yılların en samimi dizilerinden Ted Lasso'nun yaratıcısı Jason Sudeikis serinin hikayesini ve Ted karakterini oluştururken Klopp'tan ilham aldığını söylüyor. Şöyle diyor, Jürgen Klopp ve Pep Guardiola gibi antrenörleri gerçekten çok seviyorum. Bir organizasyonun liderleri olarak kendilerini ele alma şekillerine hayranım.

Fakat Klop'un takımını karayoka yapmaya götürdüğünü duyduğumda işte bu bir hikaye fikri dedim kendi kendime. İster bir lider olun, isterseniz de bir ekibin parçası veya futbolla ilgilenin ya da ilgilenmeyin. Bunların pek de bir önemi yok aslında. Klop'un Liverpool'daki antrenörlük macerasından hepimizin çıkartabileceği pek çok ders var. Hataların da başarının bir parçası olduğunu, yardımlaşmanın, dayanışmanın ve zarifliğin kran krana bir mücadelede bile korunabileceğini, İçten bir gülümsemenin dahi birçok şeyi çözebileceğini, ekip olabilmeyi, önderliği ve daha pek çok şeyi Klop'un hikayesinden çıkarabiliriz.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)