Podcast

132 - Gerçekçi İnsanlar Daha mı Üzgün?

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

“Büyüklük sanrıları”, genellikle çeşitli psikolojik rahatsızlıkların semptomu olarak görülebilen, gerçeklikle bağın tamamen koptuğu patolojik bir durum. Peki ya gerçekliğin ne olduğunu nasıl biliyoruz? Karamsar görünen durumlarda sanrılara sığınmak sağlıklı bir baş etme yöntemi mi, yoksa bir kaçış mı? 111 Hz’in bu bölümünde toz pembe gözlüklerimizi takıp bulutlara doğru uçuyor ve anlam arayışımıza farklı bir perspektiften bakıyoruz.



Sunan: Barış Özcan

Hazırlayan: Gülşah Dim

Ses Tasarım ve Kurgu: Metin Bozkurt

Yapımcı: Podbee Media






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.396 kelime · ~12 dk okuma

Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz.

Demek geldiniz benim sadık dinleyicilerim. Gerçi gelmemek gibi bir şansınız da yok. Zira huzuruma çıkıp dudaklarımdan dökülen bu hakikatleri dinlemek siz faniler için ancak bir lütuf olabilir. Podcasterların şahı yani ben, ben yani Barış Özcan sizleri selamlıyorum. Biliyorsunuz ben seçilmiş bir kişi olduğum için istediğim her şeyi yapabiliyor. Her yere anında ışınlanabiliyorum.

Siz bu süper güçleri ancak en çılgın rüyalarınızda görebilirsiniz. Oysa benim parmaklarımı bir kez şıklatmama bakar. Tüm dünya hatta kainatın tamamı benim sayemde ayakta. Bu ne kadar hassas bir denge gerektiriyor hiç düşündünüz mü? Düşünmeyin zaten bence de. Şimdi parmaklarımı şıklatacağım yine ve her şey sonsuza kadar değişecek. Hazır mısınız? 3 2 1 Neden

Transkriptin tamamını oku

olmadı ki bir şey? ee burda podb studiosundaki arkadaşlarım size sesleniyorum en azından bir ses efekti filan koysaydık buraya ya bir anda bütün karizmam gitti oldu mu yani şimdi böyle Neyse. Zaten herhalde ciddiye almamışsınızdır diye umut ediyorum. Tabii ki kendimi kral sizde tebaam olarak görmüyorum ya da seçilmiş kişi olduğumu falan düşünmüyorum. Elbette benim de kendime göre yeteneklerim öne çıktığım bazı alanlar var ama bunların hiçbiri az önce verdiğim örneklerde olduğu kadar uçlarda gezinmiyor çok şükür. Deneyimlerimi ve niteliklerimi gerçekçi bir gözle tartarak kendimi değerlendirebiliyorum.

Ne var ki ben her ne kadar böyle gerçekçi diye kendimden emin bir şekilde konuşsam da aslında gerçeklik dediğimiz kavram çok hassas bir kavram ve bir kişinin algılarına göre değişebilen bir şey. Mesela şimdi gelin sizinle geçmişe kısa bir yolculuk yapalım. Napolyon ismini eminim birçoğunuz duymuşsunuzdur. Fransa İmparatoru meşhur Napolyon Bonapart'tan bahsediyorum tabii ki. Tarih kitaplarına baktığınızda bahsettiğimiz birinci Napolyon'dan sadece bir tane olduğunu görebilirsiniz. Yani sizin bildiğiniz, gördüğünüz başka bir Napolyon daha yoksa bu bilginin oldukça net olduğunu düşünüyorum ben. Ama işte şu anda bulunduğumuz yerde tam olarak 14 tane Napolyon var.

Hepsi de büyük bir inanmışlıkla kendilerinin gerçek Napolyon olduğunu iddia ediyorlar. Haşmetli bir duruş ve etrafı kibirle süzen gözlerle hakları olan tahta derhal oturmayı talep ediyorlar. Neyse, daha fazla gizem yaratmayacağım size. Şu anda Paris'teyiz, bir akıl hastanesinde.

Yani sanırım açıklayıcı olmuştur. 1840 yılındayız. Napolyon'un külleri sürgün edildikten sonra hayatının son yıllarını geçirdiği San Helena adasından ülkesi Fransa'ya işte tam bu yıl getirildi. Yani neredeyse Napolyon'un ölümünden 20 yıl kadar sonra. Dolayısıyla Napolyon sayısındaki artışın pek de rastlantısal olmadığını söyleyebiliriz. Fransa halkı için çok önemli yüce bir figürün ölümlülüğü ve bunun küller aracılığıyla somutlaşması o dönemde Paris'te yaşayan birçok kişiyi etkilemiştir muhakkak. Ama bazı zihinlerde bu etkilenme bir sonraki aşamaya geçerek özdeşleşme halini almış.

Bu öylesine sık karşılaşılan bir durum haline gelmiş ki popüler kültüre Napolyon sanrısı olarak geçmiş. Ve mizahi dilde akıl sağlığını yitirmiş kimseleri belli etmek için kullanılan bir yönteme dönüşmüş. Örneğin karikatürlerde öyle bir sebeple delirme noktasına gelen kişiler kafalarında Napolyon'unkine benzer bir şapkayla ve onun ünlü öyle tek eli yeleğinde bir pozu var ya onunla resmedilmiş. Tabii günümüzde bu durumun daha akademik ve sadece Napolyon'la sınırlı olmayan bir adı var. İngilizce'de Delusions of Grandeur olarak geçen büyüklük sanraları.

Sanrılar genellikle şizofreni, bipolar bozukluk, demans ya da psikotik özellikle depresyon gibi psikolojik rahatsızlıklarda görülmekle birlikte farklı farklı tiplere ayrılıyor. Büyüklük sanrıları bunlardan yalnızca biri ama en yaygın olanları arasında. Buna rağmen kaynağı hala tam olarak belirlenebilmiş değil. Bu durumu kendini beğenmişlikten ayıran şey ise gerçeklikle olan bağın tamamen koptuğu patolojik bir durum olması. Yani bu kişiler çevrelerindeki herkes aksini söylüyor olsa bile kendilerine göre kesinlikle doğru olan bir inanca çok sıkı sıkı tutunuyorlar.

Diğer tüm bilgi ve kanıtları inkar ediyorlar. Kendilerinin yarattığı bu gerçekliğe ne kadar büyük bir inanç duyuyorlarsa, sanrıları da o oranda kuvvetleniyor. Ve bu inançlarda genellikle tekrar eden bazı belirli motifler var. Örneğin başka kimsede olmayan, hatta hiç bilinmeyen böyle bir süper güce sahip olduğunu düşünün.

çok ünlü biri olduğuna inanmak. Hatta bazen gerçekten ünlü olan kişinin kendi şöhretine göz diken bir sahtekar olduğundan emin olmak. Özel ve önemli kişiler ya da gruplarla bağlantıda olduğunu öne sürmek, dünya liderleri, gizli cemiyetler, hatta kimi zaman uzaylılar. Ya da kendini işte tanrı, peygamber ya da ruhani bir lider olarak görmek. Tüm bunlar büyüklük sanrısı yaşayan birisi için gayet mümkün. Ne var ki içinde yaşadıkları toplum nezdinde mümkün olmadığı için bu kişilerin çevrelerindeki insanlarla çatışmaları da kaçınılmaz oluyor haliyle. Kulağa çok yorucu geliyor değil mi?

Ama bazı araştırmacılar, sarırların kimi zaman bizim aleyhimize değil, tam tersi iyiliğimize çalışabileceğinden bahsederek çok tartışmalı bir fikir ortaya atmışlar. Daha önce doğaya adapte olmak bölümünde adaptasyon becerisinin insan için ne kadar gerekli, işte hayatta kalma konusunda ne kadar etkin bir rol oynadığından bahsetmiştim. Peki bunun sanrılarla bağlantısı ne? Sonuçta bir kişinin kendini çok ünlü, çok zengin, dahi hatta doğaüstü güçlere sahip olarak görmesi adaptasyon konusunda nasıl bir avantaj sağlayabilir ki?

İnaç patolojileri üzerine araştırmalar yapan psikolog Ryan MacKay ve bilissel çalışmalar uzmanı Daniel Dennett işte tam da bu noktada Shear Pin yani emniyet pimi benzetmesinden yola çıkmış. Emniyet pimi makineye zarar verebilecek ani durumlar karşısında kırılması için tasarlanmış küçük bir parça. Yani kırılması sistemin kusursuzca olmasa da çalışmaya devam edebilmesi için elzem. Bu sayede hem makineye zarar gelmesi engellenmiş oluyor hem de makine fonksiyonunu devam ettirebiliyor. İşte bu iki araştırmacı sanrıların da insan psikolojisinde benzer bir rol oynayabileceğini öne sürmüş. Travmalar, kazalar, kendimizi tehlikede hissettiğimiz, bizi normalin üzerinde bir strese maruz bırakan bir takım olaylar

sinir sistemimizi tehdit edip inançlarımızı savunmasız hale getirebilir. İşte McKay ve Dennett, Sunnerların bu tip kriz anlarında kişinin gerçeklikle kurduğu ilişkiyi düzenleyebileceğinden bahsetmiş. Gerçekliğin çok bulanık, negatif ya da ağır göründüğü zamanlarda bile kişi o gerçekliğin dışına çıkan inançları sayesinde hayata devam edebilecek motivasyonu bulabiliyor onlara göre. Sanrılar psikolojik bir rahatlama hali, daha iyi bir gelecek ihtimali sunuyor yani. Peki ya o emniyet pimi kırılmazsa ne olur?

McKay ve Dennett, emniyet piminin kırılmamasını kişinin gerçeklikle doğrudan yüzleşmesi olarak yorumlamış. Onlara göre bu sanrıların yokluğu kişiyi yoğun bir negatif düşünce, duygu yumağına atabilir. Ve kişi de bu duygularla etkileşime girmeyi reddettiği için de gerçeklikten tamamen kopabilir. Ağır depresyon kırılmayan bir emniyet piminin sonucu olabilir diyorlar yani özetle. Şimdi size bir soru sorayım. Sizce

Hayatın anlamı nedir? Yani bir hayat nasıl anlamlı yaşanır? Evet, kalem ve kağıtları hazırlayalım. Bölüm bitiminde cevaplarınızı toplayacağım. Tamam telaşlanmayın hemen. Ama gerçekten de şöyle biraz olsun düşünmenizi istiyorum. Siz hayatın anlamını nerede, nerelerde buluyorsunuz? Ya da hayattaki amacınızı biliyor musunuz?

Delizyon hastalarında iyileşme ve rehabilitasyon üzerinde uzmanlaşan psikiyatrist Glenn Roberts, 1991 yılında yaptığı bir çalışmada farklı meslek dalları ve yaşam şartlarından gelen insanlara işte tam da bu soruları sormuş. Sonuçlar beklediğinden biraz farklı çıkmış. İncelikle işlenmiş, ayrıntılı sanrılara sahip olan hastalar yaşam amacı indeksinde rehabilitasyon hemşirelerinden, iyileşme sürecindeki hastalardan ve papaz adaylarından daha yüksek bir skor elde etmiş. Roberts'ın bu çalışmadan çıkardığı sonuç şu olmuş.

Kimi bireyler için psikoz bir tatmin kaynağı olabilir ve bazen sanrılar kişinin hayata adaptasyonuna katkı sağlayabilir. Yani zihnimizde yarattığımız bir sanrı bizim için stres kaynağı olan anlamlandıramadığımız bir deneyimi çözümlememize yardımcı olabiliyor. Sanrılarımız yumuşak bir yastık gibi koruma görevi görüp içinde yaşadığımız esas gerçeklikten daha tercih edilesi bir gerçeklik imkanı sunabiliyor bize. Ne güzel değil mi? Dünyayı olmasını istediğimiz haliyle görüyoruz. Aslında bunu şu anda da deneyimleyebilmek mümkün. Bekleyin, şuralarda bir yerde zor günler için sakladığım bir kutu var. Onu çıkartayım, ben onu bulmaya çalışırken kısa bir ara da verelim. Geri geldiğimizde bu duruma başka bir perspektiften bakacağız çünkü. İşte

burada! Oh, toz pembe gözlükler. Ah, her şey ne kadar da güzel oldu şimdi. Şehirdeki gürültüler, bir puş cıvıltısı gibi. Hiçbir problemimiz, kafaya taktığımız hiçbir derdimiz yok. Çünkü hayat çok güzel ve biz her şeyi başarabiliriz. Yaşamdaki zorluklar bizi aşağı çektiğinde kanatlarımızı açıp uçmamız yeterli. Çünkü biz

Başkalarının aksine uçabiliyoruz. Hiç kimsenin bilmediği uzak diyarlara seyahat edebiliyoruz böylece. Elimizde sihirli bir değnek var. Ve bizi rahatsız eden, hoşumuza gitmeyen her ne varsa yok edebiliyoruz. Puf! İşte bitti gitti. Korkmamız gereken hiçbir şey yok. Çünkü en güçlü biziz. Üzülmemiz gereken hiçbir şey yok. Çünkü her şeyi değiştirmeye muktediriz. Kontrol tamamen bizde.

Ama gözlükleri çıkarınca... Tabii ki bir anda bu mutlu hayaller ve her şeyi kontrol edebildiğimiz algısı sona eriyor. Aslında kilit nokta da bu. Bilinmezlik karşısındaki çaresizliğimiz ve o bitmek bilmeyen kontrol arzumuz.

Çünkü sanrıların ardındaki en büyük motivasyon hayatın tahmin edilemezliği, önümüze serdiği zorluklar karşısında değiştirebileceğimiz bir şeyler olduğunu bilmek. Yani kısaca somut bir etkimizin olduğunu hissetmek. Bu durumla ilgili çok daha basit bir örnek verebilirim aslında. Tuttuğunuz takımın çok kritik bir maçını izliyorsunuz diyelim. Rakip takım çok kuvvetli. Mücadele çetin geçiyor. Ama maalesef en sevdiğiniz uğurlu formanızı daha yeni halı sahada terlettiğiniz için kirli sepetini atmak zorunda kalmışsınız ve o yüzden giyemiyorsunuz. Bu durum içinizi kemiriyor ama yapacak bir şey yok. Sonra rakip takım gol atıyor. Bu ne olacak? Her sene aynı iş. Her sene aynı şey ya.

Ben artık izlemeyeceğim maç falan. Tam ona üzülürken... İkinci bir gol daha geliyor. Her şey bitti. Yenildik. Derken bir anda aklınıza bir fikir geliyor. Tüm gidişatı değiştirecek o kritik hamle. Kirli sepetindeki forma. Hemen gidip ne kadar terli olursa olsun üzerinize geçiriyorsunuz. İşte şimdi her şey kontrol altında. Artık çok daha rahat hissediyorsunuz. Ve...

Ve beklediğiniz o an tuttuğunuz takım gol atıyor. Hatta sadece gol atmakla kalmayıp maçı kazanıyor. Hepsi giydiğiniz o forma sayesinde. Hepsi sizin sayenizde.

Bütün o sporcuların performansını etkileyen, hakem kararlarını değiştiren, topa gol olması için gerekli ivme, açığı filan bütün bunları kazandıran, işte o sizin giydiğiniz terli, aman pardon, uğurlu forma. Aslında ne kadar garip değil mi? Sadece bizim yaptığımız küçük bir hareketin böylesine büyük çapta bir etkisi olabileceğini düşünmek. Sizce de bu biraz sanrısal değil mi? Burada da bizden bağımsız oynanan bir oyunda, umutlarımızın tükendiği anda kaybettiğimiz o kontrol hissini geri kazanmak istemiyor muyuz aslında?

ve formaya rağmen kaybettiğimiz anları değil de o formayı giydiğimizde kazandığımız zamanları hatırlıyoruz. Öylesi çok daha anlamlı, öylesi çok daha özel çünkü. Hayattaki eylemlerimize, kararlarımıza hatta varlığımıza bir mana bulmamız işte bu şekilde kolaylaşıyor. Hayat, kabul edelim ki pembe gözlüklerimizi çıkardığımızda çok zorluklarla dolu, engellerle dolu bir parkur gibi. Tabii ki mutlu mesut eğlendiğimiz bir oyun parkını andırdığı günler de var. Ama zor zamanlarda bizden mücadele azmi ve dayanıklılık da talep ediyor. Gerçeklik en saf haliyle kimi zaman oldukça soğuk ve tılsımsız. Hatta bu durum 1970'lerde Lauren Alley ve Leon Abramson tarafından, iki psikoloji profesörü bunlar, ilginç bir hipotez geliştirmelerine sebep olmuş. Adı da Depresif Gerçekçilik. Bu hipoteze göre hafif ve orta düzeyde depresyon yaşayan kişiler, kendilerine ve çevrelerindeki dünyaya dair depresyonda olmayan insanlara göre daha gerçekçi bir bakış açısına sahipler.

Yani depresyonda olmayan kişiler başarılarını, yeteneklerini, çevreleri üzerindeki kontrollerini daha fazla görme eğilimindeyken depresyondaki kişilerin böyle bir deneyimi olmadığını öne sürüyorlar. Bunun sebebi olarak da depresif bireylerin gerçekliğin negatif yanlarına odaklanma eğiliminde olmaları. Kısacası hayatın zor, tahmin edilemez bir yer olduğunu baştan kabul edip kötü olayların bir noktada başlarına geleceğinden o kadar eminler ki günün sonunda o olay gerçekten yaşandığında zaten kendilerini hazırlıklı hissediyorlar. Evet böylece işte bu programda depresyonu da geldim en sonunda övdüm değil mi? Şaka bir yana. Durum o kadar basit değil tabii ki arkadaşlar. Çünkü bazen olaylara öyle gerçekçi bakmak adı altında hayatın güzelliklerine kendimizi tamamen kapayabiliyoruz. Olayların akışına en ufak bir etkimiz olmadığına inanarak kabuğumuza çekilebiliyoruz.

İşte bu her iki durumda farklı uçları temsil ediyor aslında. Çünkü depresyonda olan bir zihnin de algıları bozuluyor. Mesela felaketleştirme adı verilen mental çarpıtma kişiyi ortada hiçbir sebep veya kanıt yokken her şeyin çok kötü bir şekilde sonuçlanacağını düşünmeye ya da pozitif olayları önemsiz görmeye itiyor. E haliyle dünyaya böyle karanlık bir filtreyle bakmak, hayattaki en önemli arzusu anlam bulmak ve yaratmak olan bizler için ne kadar sağlıklı olabilir ki?

Sanrıların en önemli özelliğinin gerçeklikten tamamen kopuk inançlar şeklinde ortaya çıkmak olduğunu ve bunun patolojik bir seviyede sınıflandırıldığını bölümün başında söylemiştim. Ama gerçek ve hayali ya da fantezi ile sanrıyı birbirinden ayıran nedir sahiden? Bazen oldukça ince bir çizgide yürüdüğümüzü söyleyebiliriz. İnsanlar olarak masallara, süper kahramanlara, fantastik dünyalara, mucizelere olan ilgimizin aslında biraz da bu kaçış arzusundan geldiğini söyleyemez miyiz? Kimi zaman yalnızca müzik dinleyerek bile hayatımızı bir film sahnesine çevirmiyor muyuz? Ben yapıyorum. Otobüste falan giderken mesela takıyorum kulaklıklarımı, hemen bir videoklip çeviriyorum. Başrolünde ben varım tabii ki.

Günlük hayatımıza böyle biraz hikaye, sihir, heyecan, drama katmak istemiyor muyuz hepimiz? Kendi hayatımızın baş rolü olmak. Sanırım hepimizin buna ihtiyacı var. Biraz daha özel hissetmeye. Mucize Çocuklardan bahsettiğim bölümde Mozart'ı anmıştık hatırlarsanız. Kendisiyle aynı dönemde yaşamış bir saray bestecisi olan Salieri ile arasındaki rekabeti ele alan Amadeus filminde oldukça vurucu bir final sahnesi var. Bir saray piyanisti olarak çok saygın, çok zengin bir konumda olan bu Salieri karakteri, tüm varlığını kendinden katbekat üstün olduğunu, hatta Tanrı tarafından kayrıldığını düşündüğü Amadeus'u bitirmeye adamış. Onu türlü oyunlarla alt etmeye, psikolojisini, kendine olan güvenini yıpratmaya çalışmış.

Oysa günün sonunda Mozart'ın içten gelen büyük yeteneğiyle kağıda akıttığı o eserler ölümünden yıllar sonra bile herkes tarafından bilinirken Salieri'nin besteleri zamana karşı aynı dayanıklılığı gösterememiş. Salieri aslında Mozart'taki bu yeteneği fark edebilecek ve herkesten daha çok takdir edebilecek bir müzikal seviyeye sahipken tüm yaşamını Mozart'ın kusursuzluğuna erişememenin hıncıyla geçirmiş. Mozart ise bir istisna ve Salieri bu yetenek karşısında kendini tamamen önemsiz, tamamen değersiz hissediyor. Hatta Mozart'ı bu kadar yetenekli yaparak Tanrı'nın kendisiyle alay ettiğini filan düşünüyor.

Aslında bir yanıyla benliğini daha yetersiz ve aşağıda gören Salieri, Tanrı'nın onunla dalga geçtiğini düşünecek kadar da önemsiyor bir yandan kendini. Onun katlanamadığı şey ise neden kendisinin daha özel olmadığı? Neden kendi hayatında kendisi değil de Mozart öne çıkıyor? İşte o son sahnede akıl hastanesinin koridorunda, çevresinde gördüğü diğer kişilere şöyle sesleniyor Salieri.

Dünyanın tüm vasatları adına konuşuyorum. Ben onların şampiyonuyum. Ben onların koruyucu meleğiyim. Dünyanın her yerindeki vasatlar sizi bağışlıyorum.

Büyüklük sanrılarında tekrar eden motifler de hatırlarsanız kişinin en olma arzusu üzerinden ilerliyordu. Olduğundan daha başarılı olmak değil de en başarılı olmak. Belki daha fazla arkadaşa sahip olmak değil de en ünlü, en popüler olmak. Ekonomik anlamda daha rahat olmak değil de en zengin olmak multimilyarder. Filmdeki Salieri bir müzisyen olamadığı için değil, en iyi ve en ünlü müzisyen olmadığı için, Mozart olmadığı için sonunda akıl hastanesine düşüyor. Bunun verdiği önemsizlik duygusuyla baş edemediği için.

Bu sebeple, gerçeklikle ve hayatta kendimize dair algımızla kurduğumuz ilişki son derece önemli. Hayatımızı özel kılmak mümkün. Tutkularımızın peşinden her zaman en iyi olma kaygısı gütmeden gidebilmek, risk alabilmek, hayatın tüm bilinmezliğine rağmen hayal kurabilmek, anlam arayışımızda bize yardımcı olacak kişilik özellikleri, başarılarımızı küçümsemeden, yeteneklerimizi yabana atmadan ama hayatın değişkenliğinin de farkında olarak ilerleyebiliriz. Dediğim gibi, çoğunlukla ince bir çizgide yürüyoruz. Kaçış ve kontrol arzumuzun bizi çizginin öbür tarafına atmasına izin vermemeliyiz.

Hayata büyük bir ciddiyet ve sonsuz bir realizmle yaklaşmak bir seçenek elbette ama bu tek başına biraz sıkıcı. Kontrollü bir hayalperest olmak ve esnek düşünebilmek de tamamen sizin elinizde. Yani diyeceğim o ki, sanrılara kapılmayın ama hayal kurmaktan da kendinizi alıkoymayın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)