
2.435 kelime · ~12 dk okuma
Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz. Haa
geldiniz demek. Seslerden anlayabileceğiniz gibi sıkı bridge çalışmanı içindeyim. Ve çok heyecanlıyım. Çünkü 111 Hertz fabrikamı kapılarını size açıyorum. Efendim? Sesim biraz farklı mı geliyor? Yoo. Bence aynı. Neyse.
Bu fabrikada öyle sıkıcı, her yerde bulabileceğiniz şeyler yapmıyoruz. Mesela şunu bir dinleyin. Eee ne haber Martı kardeş? Selam, simit var mı simit? Varsa bir parça atsana bana. Örneğin bu mikrofon. Hayvanların dilinden anlamamızı sağlıyor.
Mesela bu yaylı ayakkabıların sayesinde en az 10 metre yükseğe zıplayabiliyorsunuz. Ve işte en sevdiklerimden sıcak yaz günleri için büyüyebilen bir kar küresi. Herkes sıcaklardan yakınırken siz karktopu savaşı yapabilirsiniz. Geliyor!
Evet arkadaşlar. Kendime not. Soğuğa daha dayanıklı bileceğim kovan. Hiç bir şey. Nasıl hiç ya? Bu ne ya?
Bahar günü kar mı yağmış? Nasıl olabilir böyle bir şey? Baba, baba bölümdeyiz şu anda. Bölümde miyiz? Eee ben gelmeden başlamışsın sen ya. Tamam söz verdin mikrofonu sana devrileceğim diye ama insan babasını kendi programının açılışına da davet eder herhalde değil mi yani? Etmeli. Aaa Hay aksi karların içinde cam kırıkları varmış. Ayağıma battı bir tanesi.
Baba hani büyübilen kar kölesi projem vardı ya o biraz ters gitti. Haa tamam şimdi anlaşıldı. E hani onu da birlikte tamamlayacaktık? Aşk olsun ya. Neyse moral bozmaya gerek yok ters giden şeyin ne olduğunu anlayıp bir sonrakinde daha iyi bir tasarım yapabiliriz. Şimdi burayı temizlemek gerekecek tabi durduk yere kaza çıkmasın değil mi?
Eee işte her icat süreci içinde böyle çeşitli riskler barındırır. Bazen aksilikler olabiliyor haliyle. Sakin kalıp denemeye devam etmek lazım. Tabii siz de şaşırmışsınızdır bölümün başında Sufi'yi o aksanlı konuşmasıyla duyunca. E malum yarın 23 Nisan. Hani 23 Nisan'da her sene yönetim çocuklara bırakılır ya. Ben de Sufi'ye bırakayım dedim mikrofonu. Tam 7 sene YouTube kanalımda ona devrettikten ve sonra onu emekliye ayırdıktan sonra e bir de podcastte son bir kez daha mikrofon ona bırakayım istedim.
E tabii bazılarınız da başımıza icat çıkarma şimdi çocuk yaşta böyle tehlikeli işlerle uğraşmaya ne gerek var diye düşünmüş olabilir. İcat yapmanın sadece yetişkinlere mahsus bir şey olduğunu sanmıyorsunuzdur umarım. Tarih çocuklar tarafından bulunmuş oldukça eğlenceli, oldukça orijinal fikirlerle dolu. E madem öyle 23 Nisan şerefine biraz bunlar üzerine konuşalım bence. Gelin şöyle bir geriye gidip bakalım ne icatlar çıkarmış çocuklar başımıza.
Bakın bu güzel işte. Hem yaz da geliyor. Şimdi şöyle soğuk bir dondurma ne iyi giderdi değil mi? İşte bu serinleten lezzet bir çocuk tarafından icat edildi. Yıl 1905. San Francisco'dayız.
Frank Apperson saatlerce dışarıda oynadıktan sonra dinlenmek için evinin arka bahçesinde oturuyormuş bir gün. Bu arada kendisi henüz 11 yaşında. Neyse. Sevgili Frank, yerinde duramayan bir çocuk olduğu için bir süre sonra su içmekten de sıkılmış. Tamam yani hepimiz çocukken bir şeylerden sıkılmışızdır da Frank gibisini ilk defa görüyoruz. Neyse bizimki bayağı sıkılmış olacak ki suyun içine bir şeyler koymaya karar vermiş bir anda.
Hemen mutfaktan kabartma tozuyla şeker almış ve bir çubuk yardımıyla bunları suya karıştırmış. Bir süre sonra bundan da sıkılan Frank, karışımını bahçede unutup uyumak için eve girmiş ve o karışım gecenin ayazında saatlerce dışarıda beklemiş. Beklemiş, beklemiş ama Frank o gece hiç gelmemiş. Neyse, bizim Frank sabahın ilk ışıklarıyla bahçeye indiğinde bir de ne görsün? Karışım tamamen donmuş. Ama Frank istifini hiç bozmadan büyük bir soğukkanlılıkla çubukla bütünleşmiş karışımı bardaktan çıkarıp tadına bakmış.
ve tadına baktığı şeye hayran kalmış. Ortaya çıkardığı buzlu tatlıya o kadar güvenmiş ki adına Apsicle koyarak bunu mahalledeki çocuklara satmaya bile başlamış. Bizim Frank'ta tabi çok ticari bir zeka varmış. Bu azimle 1923'te ürünün patentini almış. Sonra da çocuklarının isteğiyle ismini Popsicle olarak değiştirmiş. Popsicle bugün yılda 2 milyara yakın satış yapan kocaman bir marka. Yani belki de restoranlarda içecekleri ya da tuzla karabiberi filan birbirine karıştıran çocukları engelleyerek kendinizi büyük bir gelir kaynağından mahrum bırakıyor olabilirsiniz. Benden söylemesi.
Şaka bir yana, şimdilerde olimpik bir spor dalı olan Trambolin de 1930 yılında 16 yaşında bir jimnastikçi olan George Neeson tarafından icat edilmiş mesela. Düşünsenize, George, jimnastikçilerin yere indiğinde geri sekebileceği bir düzenek hayal etmese bu eğlenceden mahrum kalacaktı. Dolmuş şekerli su ve zıplama zamazingosu. Aman ne büyük icatlar diye küçümser bir tutum sergiliyorsanız size bir sorum daha olacak. Aranızda Braille alfabesini duymuş olanlar var mı?
Bu alfabenin adı 1800'lerin başında yaşayan Francis Louis Braille'den geliyor. Louis henüz 3 yaşındayken babasının dükkanında geçirdiği talihsiz bir kaza sonucunda görme yetisini yitirmiş. Ama bu onu yıldırmamış. 11 yaşına geldiğinde Napolyon'un ordusunda görev alan bir askerin karanlıkta güvenli şekilde haberleşmek için bulduğu gece yazısından ilham almış ve kendisi gibi görme engeli olan kişiler için yeni bir alfabe geliştirmiş.
8 sene boyunca üzerinde gece gündüz çalıştığı bu alfabe parmak ucunun tek dokunuşuyla harfleri hatta kelimeleri hızlıca okuyup anlamayı sağlıyor. Şimdilerde Braille alfabesi dünyanın her yerinde yaşayan görme engelli kişiler için evrensel bir iletişim yolu. Louise'in çocuk yaştaki merakı, idealizmi, adanmışlığı milyonlarca insanın hayatını değiştirmiş yani. Gerçekten ilham verici hikayeler değil mi?
Ama şimdi bu çocuklarla aynı mahallede yaşadığınızı ya da sınıf arkadaşı olduğunuzu bir düşünsenize. Kim bilir belki de kendi ailelerinden bak görüyor musun yaşıtların nelerle uğraşıyor gibi kıyas cümleleri işittiler. Peki gerçekten de bazı çocuklar diğerlerinden biraz daha mı farklı? Yani bu çocukları daha meraklı, daha yenilikçi, gayretli yapan özel bir formül var mı acaba? Çünkü olsa herkes uygulamaya çalışırdı muhtemelen.
Ama bilim dünyası üstün yetenek ve zekanın kaynağı konusunda hala kesin bir anlaşmaya varmış değil. Dağıl'ın aynı isimli çocuk kitabından uyarlanan Matilda Müzikali'nin açılış şarkısında çocuklar hep bir ağızdan anne babalarının onları nasıl birer mucize olarak gördüklerini anlatıyorlar. Bilirsiniz aileler her ne kadar başka çocuklara örnek gösterseler de genellikle kendi yavrularının da bir farklı adeta keşfedilmemiş bir cevher olduğunu düşünürler. Hatta başka çocuklara örnek göstermelerinin ardında da biraz bunun yattığını söyleyebiliriz.
Yaşıtlarının çok ötesinde bir çocuk sahibi olma arzusu. Ama burada bazen önemli bir nokta atlanır. Belki de atlanmak istenir. Araştırmacılar çocukların içinde büyüdükleri çevrenin de en az genetik ve fizyolojik faktörler kadar önemli olduğunu düşünüyor. E tabi bu düşünce işin büyüsünü kaçırdığı gibi anne babalara sorumluluk da yüklüyor.
Harvard ve MIT'den bilim insanları çocukların beyinlerinin hikaye dinlerken ne tür reaksiyonlar verdiğini MRI sistemiyle takip etmişler. Sonuçlar, bakım verenleriyle daha sık etkileşime giren ve konuşan çocukların konuşmayan çocuklardan daha farklı nörolojik örüntüler oluşturduğunu ortaya koymuş. Bu bulgular iletişim kurmanın, yeni kelimeler duymanın ve bu kelimeleri kullanarak hikayeler anlatmanın zekayı geliştirdiği gerçeğine ışık tutuyor. Bilissel ve dilsel gelişime imkan tanıyan ailelerde yetişen çocukların okul hayatında da daha başarılı olduğu gözlemlenmiş.
Tıpkı kelimelerle olan ilişkimiz gibi erken yaşta tanıştığımız ve kendimizi adadığımız alanlarda ilerlememiz kaçınılmaz oluyor. Mesela müzik. Hadi gelin şimdi gerçek bir wonder kid'in yani mucize çocuğun odasına girelim. Ama önce kısa bir ara verelim. Öyle dan diye çocuğun odasına girmek olmaz. Çocuk olsa da özel alana saygı duymamız lazım.
İşte geldik. Bakalım mucize çocuğumuzu tanıyabilecek misiniz? Yıl 1762. Bembeyaz bir Ocak sabahı. Yaşıtları Salzburg sokaklarında kar topu savaşı yaparken saatlerce sürecek bir piyano çalışmasına başlayan bu küçük çocuk hepimizin ezbere bildiği bir isim. Wolfgang Amadeus Mozart.
Amadeus müzikal anlamda bir dahi olduğunu çok erken yaşlarda kanıtlıyor. İngilizcede dahi çocuk anlamına gelen Child Prodigy kavramına birebir uyan Mozart henüz 6 yaşında ama bu sıra dışı performanslar vermesine ve kendi eserlerini bestelemesine engel değil asla. Onun bir müziği ezbere çalabilmek için sadece tek bir kez dinlemesi yeterli. Eserlerini kağıttan önce beyninde o kadar net bir şekilde yazıyor ki notaları temize çekmesine bile gerek kalmıyor. Yani gerçekten de yaşıtlarının çok ilerisinde Amadeus.
Ama Mozart, müzikle alakası olmayan bir ailenin çocuğu değil. Aksine babası Leopold Mozart, dönemin başpiskoposu için çalışan tanınmış bir keman virtüözü ve besteci. Amadeus'u çok erken yaşta piyanoyla tanıştıran kişi de bizzat kendisi. Leopold 1763 yılında Amadeus'u 3 yıl sürecek bir Avrupa turnesine çıkarıyor. Bu turnede Paris, Londra gibi şehirlerde konaklayan ve sayısız konserler veren çocuklar kraliyet ailelerinin huzurunda performanslar sergiliyorlar. Bu sayede Amadeus henüz 10 yaşını bile doldurmadan pek çok farklı müzik tarzı ve Bach gibi önde gelen müzisyenlerle tanışma şansını elde ediyor.
Ardından bir yetişkin olduğunda yüzyıllar sonra bile hayranlıkla dinlenecek o hepimizin bildiği eserleri besteliyor. Bu erken deneyimlerin o yaştaki bir çocuk için önemi ve babasının Amadeus'un müzik yaşamındaki yatsınamaz etkisi dahi doğulur mu yoksa sonradan mı olunur sorusuna da bir kapı aralıyor aslına bakarsanız. Hadi şimdi bu kapıdan geçip Avusturya'nın farklı bir şehrine Adelaide gidelim. Yıl 1986. ADS Team Lydens Uluslararası Satranç Turnuvasındayız şu anda. Oyuncular tüm hünerlerini sergileyerek karşılarındaki rakiplerini alt etmeye çalışıyorlar. Taşların satranç tahtasında çıkardığı ses olmasa salonda çıt çıkmayacak.
Ama sessizliğin tek nedeni bu değil. Maçları takip edenlerin başında şaşkınlıkla bekledikleri bir masa var. Bir tarafta görmeye alışık oldukları bir sima, Uluslararası Usta ünvanına sahip 52 yaşındaki Romanyalı Dolphie Drimmer, diğer taraftaysa kızıl saçları, koyu gri gözleriyle sert ve taviz vermeyen bakışlara sahip 10 yaşında bir kız çocuğu. Evet, kendisini hayranlıkla izleyen gözler önünde Dolphy Dreamer'ı mağlub eden Judith ismindeki bu kız sadece 10 yaşında.
Aradan 5 yıl geçiyor. Artık 15 yaşında olan Judith Polgar, Büyük Usta unvanını alarak o tarihe kadar bu unvanı kazanan en genç oyuncu oluyor. Üstelik erkeklerin egemen olduğu ve kendilerini tartışmasız olarak daha üstün adettikleri bir branşta. Ama Cüdid ilginç bir örnek. Macaristan'da eğitim psikolojisi üzerine çalışan ve satranca ilgisi olan bir babanın en küçük çocuğu olarak dünyaya geliyor. Kendisi ve iki ablasının kaderi daha doğmadan babaları Lazlo tarafından mühürleniyor. Çünkü Lazlo'ya göre deha yetiştirilen bir şey. Yani uygun bir tedrisattan geçmek, doğuştan bir takım yeteneklere sahip olmaktan çok daha değerli.
Lazlo bu tezini kanıtlamak için kızlarını denek olarak kullanıyor. Ve üçünden de büyük satranç ustaları yaratmayı kafasına koyuyor. Bu deneyin sonucunda kızlardan Judith ve Susan büyük usta unvanını, Sofia'da uluslararası usta unvanını kazanıyor. Özellikle Judith Polger, 2700 Elo'ya ulaşan tek kadın satranç oyuncusu olarak bugün hala tüm zamanların en iyileri arasında. Lazlo'yu katı, baskıcı bir tutuma sahip olmakla eleştirebiliriz tabii belki ama deneyinin cinsiyet, yaş ve yeteneğe dair kalıpları yıktığı da bir gerçek.
Ne var ki bu mucize çocuk kavramı insanların büyük bir kısmına hala büyülü bir şeymiş gibi geliyor. İnsan potansiyelinin en yüksek seviyesini hiç umulmadık bir bedende görebilmenin yarattığı şaşkınlık adeta şiirsel. Hatta ilham verici bir peri masalını anımsatıyor. Peki ya bu peri masalı gerçeklikle ne kadar örtüşüyor?
Mucize çocuk hikayelerinin en önemli unsurlarından biri önde olmak diyebiliriz. Bir alanda yaşıtlarından çok daha erken uzmanlaşmak, eğitim basamaklarına öyle üçer beşer atlayarak hemen mezun olmak, dışarıdan bakınca hayatı hacklemek ve hatta başarıyı garantilemek gibi görünebilir. Oysa çocukluk dönemlerini adeta ileri sarılmış bir film gibi geçiren bu kişiler o es geçtikleri sahnelerin eksikliğini filmin ikinci yarısında yani yetişkinlikte çok sert bir şekilde hissedebiliyorlar. Bu mucize çocuklardan biri olarak kabul edilen ve 14 yaşında evet 14 yaşında üniversiteye başlayan Kate Alexandria kendi deneyimini bakın şöyle anlatmış.
Çocuk dahiler, sınıfları atlayan öğrenciler, sınavlarında en yüksek puanları alanlar, hatta erkenden mezun olanlar bizleri büyülüyor. Öne geçmek idealize ediliyor. Gençlere yıldızları hedeflemeleri öğütlenirken, yükseklerde ihtiyaç duyacakları oksijeni sağlamak kimsenin aklına gelmiyor bile. Mucize çocuklar yeteneklerini göstermeye başladıkları andan itibaren ayrı bir yerde konumlandırılıyorlar. Aileleri, öğretmenleri hatta kimi zaman ülkeleri bile büyük bir beklentinin içine giriyor. Ne olacakları, ne yapacakları çok büyük merak konusu haline geliyor. Ve henüz bir çocuğun anlayamayacağı ama tüm hayatlarını etkileyecek kararları vermeleri isteniyor.
Çoğumuz için üniversitede bölüm seçmek 18 yaşında bile çok büyük bir olayken, onlardan henüz 10-11 yaşlarında hayatları boyunca yapacakları mesleği, odaklanacakları tek alanı belirlemeleri bekleniyor. görkemli ve ışıltılı görünen bir kafesin içine hapsedilmek de denebilir bence buna. New York Times'ın en çok satanlar listesine girmiş yazar Paul Taufe, çocuklar nasıl başarılı olur kitabında, neden mucize çocukların bazen beklentileri karşılamakta zorlandıklarına yanıtlar aramış. Kitabında altını çizdiği noktalardan biri şu.
Çocuklar, sarf ettikleri efor için değil de zekaları için övgü aldıklarında hata yapmayı aptallık olarak değerlendirme eğiliminde olabiliyorlar. Oysa tüm hatalara ve başarısızlıklara rağmen çaba göstermeleriyle övülen çocuklar esnek bir zihniyet geliştiriyorlar. Bu da onları uzun vadede daha başarılı kılıyor. Bu çocuklar hatayı kişiselleştirmiyor, saçmalamaktan korkmuyor ve başarı için değil, aldıkları haz sebebiyle yola devam ediyorlar. Mucize çocuklarınsa çoğunlukla böyle bir şansları olmuyor. En iyisi olduklarını duyarak ve hep böyle hissederek büyüdükleri için bu onayı ve ilgiyi kaybetme korkusuyla hiç risk almıyor, kendilerini örseleyebiliyorlar.
Paul Taff'ın altını çizdiği diğer bir madde de karakterin IQ'dan önce gelmesi. Kendisi çocukların başarılı bireyler olarak yetişmesinde öne çıkan 7 kişilik özelliğini sıralamış. Merak, minnet, haz, iyimserlik, otokontrol, sosyal zeka ve sağlamlık. İngilizce'de grit olarak geçen sağlamlık, tutku ve sebatın bir karışımı olarak tanımlanıyor. Bu özellik başarısızlıklardan ve onlara karşı edindiğimiz tutumdan doğuyor. Yani sağlamlığımız aslında bizim cesaretimizde saklı. Etrafımızdakilerden ne kadar ileride olduğumuzla değil,
Gerçek dünyanın tüm bilinmezliğine, önümüze çıkacak engellerine rağmen ilerlemeye devam etmekle alakalı. Mükemmelliyetçilik ve bir şeyleri erkenden başarma arzusu altında ezilebiliyoruz bazen. Öne çıkmak, farklı olmak, örnek gösterilmek istiyoruz. Etrafımız her alanda rüştünü ispat etmiş onlarca yetenekli insanla çevriliyken vasat olarak adlandırılmak korkulu rüyamız haline geliyor. Ustalaşacağımız o tek alanı bulabilmeyi ve mümkünse bunu hemen başarmayı umuyoruz.
Bu düşünce kalıbı zihnimize öylesine güçlü bir şekilde yerleşiyor ki büyüdüğümüzde çocuklarımıza da aynı bakış açısını empoze etmeye çalışıyoruz. Tıpkı Pink Floyd'un The Wall şarkısının klibinde olduğu gibi. Yaratıcılık ve esneklik konusunda doğuştan usta olan çocukları böylece yavaş yavaş köreltiyor, onları yavaş yavaş renksizleştiriyoruz. Bundan kendi çocuksu yanımızda nasibini alıyor elbette.
Az önce Matilda müzikali'nin ilk şarkısından bahsetmiştim. Bilmeyenler için hikayenin baş karakteri olan küçük Matilda da bir mucize çocuk. Ama hikaye apar topar büyümenin değil, aksine çocuk kalabilmenin önemine ve çocuklukla yetişkinlik arasında aslında pek de öyle büyüttüğümüz gibi bir ayrım olmamasına değiniyor. gösteri kapanışını tüm oyuncuların söylediği ''When I Grow Up'' yani ''Ben Büyüyünce'' şarkısıyla yapıyor. Ve bu şarkının sözleri dikkat çekici. ''Ve büyüdüğümde büyümeden önce cevapları bilinmesi gereken tüm soruları yanıtlayabilecek kadar akıllı olacağım.''
Aslında şarkının tamamını dinlemenizi öneririm. Çocukken büyümeye dair sahip olduğumuz naif düşleri çok güzel anlatıyor çünkü. Büyüdüğümüzde her sorunun cevabını verebileceğimizi, zayıf gördüğümüz her özelliğimizin üstesinden gelebileceğimizi, güçsüzlüklerimizi arkamızda, gerimizde bırakıp hayatımızı zorlaştıran tüm sorunları halledebileceğimizi düşünüyoruz. Belki de bu yüzden bu öne geçme, hızlanma tutkumuz. Bizim için hazırlandığını düşündüğümüz bir tiyatro oyununun finaline yetişmek, alkışı kaçırmamak istiyoruz. Oysa hayatta ne tek bir son var ne de o sona giden tek bir yol. Her şey her an değişebilir. E yolculuğu zevkli kılan biraz da bu.
Öne geçmek veya geride kalmak bir illüzyon. Her yaşta yeni keşifler yapılabilir. Her yaşta yeni icatlar çıkarılabilir. Kendimizi bile yeniden keşfetmemiz gerektiğinde hikayenin gidişatını değiştirebilmemiz mümkün.
bir sayfayı baştan sona çizmemiz ya da yırtıp atmamız gerekse bile. Bırakın defteriniz öyle kusursuz görünmesin ama siz son sayfaya kadar kelime kelime, satır satır her anın tadını çıkararak yaşamış olun. O zaman bu 23 Nisan'da kaç yaşında olduğumuza hiç takılmadan büyüdüğümüzde ne olacağımıza, neler yapacağımıza dair hayaller kuralım. Her an bir mucize yaratabileceğimizi unutmadan hata yapma özgürlüğü tanıyalım kendimize. Evet. Evet arkadaşlar sanırım Sufi'yi biraz fazla yalnız bıraktım. Hatalar iyidir ama bazen biraz yetişkin desteği, biraz yetişkin deneyimi de gerekebiliyor tabii. Ne de olsa her yaş bir olgunluk getiriyor insana. Aa şunlar yayla ayakkabılar mı ya? Hep denemek istemiştim bunları.
İçinizdeki çocuğu öldürmemeniz dileğiyle 23 Nisanımız kutlu olsun!
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.