
2.473 kelime · ~12 dk okuma
Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz.
Ne yapıyorsunuz arkadaşlar, nasılsınız? Ben mi? Ne olsun işte ya, sıkılıyorum biraz. Evet. Kırk yılda bir olur ya hani böyle işleriniz planladığınızdan erken biter. Hesapta olmayan böyle bir boşluğunuz falan oluşur. İşte şu anda bana da aynen öyle bir şey oldu. Bu boş zamanımı nasıl değerlendirsem diye düşünüyordum. Ne yapsak acaba? Ne yapsak, ne yapsak? Hah, buldum. Aklıma güzel bir fikir geldi.
Gelin biraz radyo dinleyelim birlikte. Hiç boşuna ne alaka demeyin çünkü bu öyle bildiğiniz radyolardan değil. radio.com'a girelim. 5 tane o ile yazılıyor bu arada. Bu sitede önünüze açılan dünya haritasından müziğini merak ettiğiniz ülkeyi buluyor sonra da o ülkenin merak ettiğiniz bir dönemini seçerek seçtiğiniz döneme ait şarkıları dinleyebiliyorsunuz.
Mesela ben şimdi şurayı seçeyim. Hah, 90'lar Yunanistan'ı. Ne güzel bir şarkıymış. Sanki bir yerden tanıdık geliyor. Aa, durun ya. Şey değil mi bu ya? Bir dakika. Ha şey şey, Sezen Aksu'nun Her Şeyi Yak şarkısı. Hatta Duman grubu da ne güzel söylemişti değil mi? Keşke sözlerini de anlasaydım tabii. Bizimkinden farklı mı acaba? Ne anlatıyor?
Neyse anlamıyoruz madem devam edelim. Bakalım 80'li yıllarda Meksikan'a sınmış. Şu an çok duygulandım. Bu şarkı beni çocukluğuma götürdü. Ne güzel günlerdi. Hatta aramızda kalsın genelde benim yaşadığımın bu şarkıya özel dans koreografileri bile olurdu. Yalnız şimdi düşündüm de...
Şarkıda ne söyleniyor, ne anlatılıyor hiç bilmiyorum. O kadar dinledim ama anlamına hiç bakmamışım. Of, İspanyolcam da yok ki. Ya bu dünyada ne kadar çok dil var değil mi arkadaşlar? Acaba hiçbiri olmasaydı, yani tüm dünyada tek bir dil konuşulsaydı nasıl olurdu? Hiç düşündünüz mü?
Aslında geçmişte böyleymiş. Yani Babil Kulesi efsanesine göre geçmişte tek bir dil varmış. Ama sonra olanlar olmuş ve herkes farklı bir dil konuşmaya başlamış. Durun bir dakika ya. Bu böyle olmaz. En iyisi ben bu efsaneyi size yerinde anlatayım. Hem zaten canımız sıkılıyor. Macera fena mı olur? E artık öğrendiniz zaten ne yapıyorduk. Evet. Kapayın gözlerinizi. Gidiyoruz.
İşte geldik. Babil'deyiz. Burası anlatıldığı kadar varmış gerçekten. Şu devasa kulenin görkemi insanı hayrete düşürüyor. Sanırım 7 katlı olacaktı. Vay be! Alt katlar bitmiş gibi görünüyor ama üstlerde inşaat hala devam ediyor. O değil de bu devirde bu koca kuleyi nasıl inşa ediyorlar hayret ediyorum gerçekten. Yani ne iş makineleri var ne de bilgisayar sistemleri. Çok acayip.
Bak şimdi aklıma mısır piramitleri geldi. Unutturmayın bir bölümde oraya gidelim. Neyse. Şimdi biraz da şu kulenin içini gezelim. Hoop. Üçüncü kata geldik bile. Eh yürüyerek çıkacak değildim herhalde arkadaşlar. Koca kule. Vay vay. Her detayla nasıl da uğraşmışlar. İşlemeler, oymalar, kakmalar neler neler. Ama en çok dikkatimi çeken şey onlar değil.
Herkes çok mutlu burada ve herkes birbiriyle uyum içinde çalışıyor. İşte Babil Kulesi efsanesi de tam olarak burada başlıyor. Eski ahitte de yer alan bu anlatıya göre yıllar yıllar önce dünya üzerinde sadece tek bir dil konuşuluyormuş. Yani yabancı dil öğrenme derdi falan yokmuş anlayacağınız. Günlerden bir gün göklerde yaşadığını düşündükleri Tanrı'ya bazı kaynaklara göre ise cennete ulaşmayı akıllarına koyan bu Babil halkı bunun için 7 katlı dev bir kule inşa etmeye karar vermiş. Ancak Tanrı bu durumu pek de hoş karşılamamış.
İnsanların kendisine ulaşabileceklerini düşünmelerine neden olan kibirlerine, kolay yoldan cennete ulaşma cüretlerine çok sinirlenmiş ve o güne kadar tek bir dil konuşarak kolayca anlaşabilen, uyum içinde çalışabilen Babillilere bir ceza vermiş. Bir anda herkes farklı dilde konuşmaya başlamış. Artık kimse birbirini anlayamıyormuş. Anlaşamayan insanlar kuleyi yapmaya da devam edememişler tabii ki ve Babil Kulesi öylece kala kalmış. Farklı dillerde konuşan bu insanların dünyanın çeşitli bölgelerine yayılmasıyla da farklı diller konuşan toplumlar meydana gelmiş.
Ne oluyor ya? Ne bu ses? Eyvah! Sanırım şu efsanenin yaşandığı güne denk geldik arkadaşlar. İnsanlar şoka girmiş gibi burada. Kimse kimseyi anlamıyor. Herkes aklını kaçırmış gibi bağırıp duruyor. Bir grup insan da koşarak buraya doğru geliyor şu an. Hay Allah! Bir an evvel buradan çıkmamız gerekiyor. Hah! Bak şurada bir kapı var. Oradan kaçabiliriz bence. Vay! Bak ne kadar şanslıyız. Kulenin kütüphanesine açılıyormuş bu kapı. Gerçekten de büyüleyici bir yer.
Duvarlar o kadar yüksek ki kocaman bir dünyada tek başına yürüyen mini minnacık bir karınca gibi hissediyorum şu anda kendimi. Aa şu masanın üstünde duran şeyler abaküs çizimleri mi yoksa? Barış abi ya abaküse de heyecanlanılır mı demeyin. Zira abaküs gelişmiş bilgisayar sistemlerine giden yolun ilk taşı kabul ediliyor. Çok önemli bir icadın ilk çizimlerine bakıyoruz yani şu an.
Aa bakın, bakın ne buldum. Burçlara dair ilk çalışmaları içeren el yazması bir papyrus. Hatırlarsanız bunları 88. bölümümüz Venice Retrosu, Burçlara inanmak için doğru bir zaman mı adlı bölümümüzde anlatmıştım biraz. Merak edenler oraya da bir kulak verebilir.
Buradaki el yazmalarının hepsi inanılmaz gerçekten. Tabii bir sorunumuz var, hepsi de Sümerce. Kim bilir neler yazıyor, kim bilir ne hazineler saklı burada. Öff keşke Sümerce bilseydim. Ya da mesela keşke buradaki tüm eserler Türkçe olsaydı.
Hem o tüm şarkıları hem de bu el yazmalarını böyle şak diye anlasaydım. Dünyada sadece Türkçe konuşulsaydı. A-ah! Ne oluyor yahu? A-ah! Gözlerime inanamıyorum. Elimdeki papyrus Türkçe oldu. Şaka falan mı bu?
Bu nasıl olabilir? Diğerleri de Türkçe olmuş arkadaşlar, inanamıyorum. Biz bilmeden bir laneti falan mı açığa çıkardık acaba? Peki ya günümüzde etkilendiyse? Açıkçası bunu düşünmek bile istemiyorum. Hemen, hemen gitmemiz lazım buradan.
Manla neredeydi ya? Hep kaybediyorum bunu. Nasıl ya? Olamaz. BBC'de Türkçe haber mi sunuluyor şu an? İyi de bu mümkün müydü? Eyvah, kütüphanemdeki tüm İngilizce kitaplar da Türkçe olmuş.
Evet arkadaşlar galiba yanlış bir dileği doğru yerde ve doğru zamanda diledik. Dünyadaki bütün diller yok olmuş. Herkes Türkçe konuşuyor. Ve bizim neden olduğumuz bu laneti hemen çözmemiz gerekiyor. Bir dakika ya. Neden çözüyoruz ki? Dünyada tek bir dil konuşulsa nasıl olur diyorduk. E oldu işte. Hem de herkes Türkçe konuşuyor.
Acaba bu iyi bir şey olabilir mi? Yoksa diller insanlığın zenginliğidir lafı doğru mu? Gelin önce bu konuyu araştıralım. Laneti çözüp çözmemeye de ondan sonra karar veririz. Bakın deminden beri dil deyip duruyoruz. Sahi nedir bu dil?
Pek çok tanımı olsa da kısaca insanların iletişim kurmak, duygularını, düşüncelerini aktarmak için kullandıkları seslere, sembollere dil diyoruz. Yani insanı insan yapan, medeniyetleri oluşturup kültürleri var eden şey en temelinde dil. Düşündüklerimizi, hissettiklerimizi anlatamadığımız, şöyle iki lafın belini yıkaramadığımız bir dünya düşünebiliyor musunuz? Hayvanlardan hiçbir farkımız kalmazdı herhalde. Peki bu dil dediğimiz şey nasıl ortaya çıkmış, nasıl var olmuş olabilir hiç düşündük mü? Maalesef bu konuda kesin sonuçlara ulaşabilmemiz imkansız. Malum dilin kökeni insanlık tarihi kadar eski. Ve bu nedenle de bu alanda çalışan bilim insanları elde edebildikleri kısıtlı verilerden yola çıkarak dilin oluşumu hakkında pek çeşitli teoriler geliştirmişler. Mesela bu teorilerin en bilinenlerinden biri, Bow Wow yani yansıma teorisi. Bu teoriyi ortaya atan ünlü dil bilimcilerden Max Müller'e göre, dil, atalarımızın doğada duydukları sesleri taklit etmesiyle oluşmuş.
aslan küpremesi, su şırıltısı, kuş cıvıltısı ve daha nicesi. Ancak bu teori doğadaki bazı seslerin farklı dillerde, farklı şekillerde ifade edilmesini açıklayamıyor. Aynı zamanda ses çıkarmayan nesnelerin nasıl adlandırıldığını da. İşte bu sebeple oldukça yetersiz kalmış bir teori olarak literatürde yerini almış. Sonrasında ortaya atılan ünlem teorisi, birlikte iş teorisi gibi diğer pek çok teori de çeşitli sebeplerle pek ikna edici olamamış. Fakat ben başka bir Kur'an'dan bahsedeceğim şimdi size.
Noam Chomsky evrensel dil bilgisi teorisini ortaya atarak dil bilim alanında kartları yeniden dağıtmış diyebiliriz. Oldukça ses getiren ve uzun yıllar güncelliğini koruyan bu teoriye göre dünya üzerinde konuşulan tüm dillerin ki bugün itibariyle yaklaşık 7 bin farklı dil olduğu düşünülüyor ortak dil bilgisi kuralları var. Ve biz insanlar da bu dil bilgisi kurallarını kolaylıkla öğrenmemizi sağlayacak doğuştan gelen bir mekanizmaya sahibiz. Yani bu görüşü savunanlara göre dil, insanlarda kendiliğinden ortaya çıkan bir içgüdü gibi.
Bir dakika bir dakika ben burada 7 bin farklı dile takıldım diyenler için abarttığımı bile düşünmüş olanlar için bir açıklama yapayım. Teessüf ederim arkadaşlar. Tabii ki abartmıyorum. Aslında çok da şaşılacak bir durum değil bu. Zira dil yaşayan bir organizma ve o dili konuşanların ihtiyaçlarına göre de değişiyor. Dolayısıyla yaşanılan coğrafyanın koşulları
İklimi, bitki örtüsü, toplumun tarihi, gelenek görenekleri, alışkanlıkları dahil her şey dili etkiliyor. Eskimo dillerinde çöle dair kelime neredeyse yokken karla ilgili kelimelerin diğer dillerden çok daha fazla olmasının sebebi de bu. O zaman bu denkleme bir de tersinden bakalım mı? Peki ya diller? Diller toplumları etkiler mi? Daha doğrusu soruyu şöyle sorayım. Bir kişinin konuştuğu dil, onun düşüncelerini, hayata bakışını, dünyayı algılayışını etkiliyor olabilir mi sizce? Soruyu sorup kaçmayacağım elbette, merak etmeyin. Cevabı yine birlikte arayacağız ama önce kısa bir ara verelim. Zira çok çetrefilli bir konuya giriş yapmak üzereyiz şu anda.
Evet, geldim. Ne diyorduk? Konuştuğumuz dil düşüncelerimizi, algılarımızı etkiliyor mu sorusunu tartışacaktık. Evet, çok zor bir soru sordum, kabul ediyorum. Zira bu konu neredeyse 100 yıldır akademik çevrelerde de hararetle tartışılıyor. Dönem dönem belli görüşler öne çıksa da hala kesin olarak kanıtlanmış bir durum söz konusu değil. Bu konuda yankı uyandıran ilk büyük çalışma Sapir-Whorf hipotezi.
7. bölümümüz kelimenin gücünü dinleyenler hatırladı bile. Orada detaylı olarak bahsetmiştim. Bir de YouTube kanalımda Arrival filminin incelemesini yaparken bu hipoteze değinmiştim. Kişinin konuştuğu dilde karşılığı olmayan bir kavram hakkında düşünebilmesinin mümkün olmadığını savunan bu son derece iddialı görüş bir süre tartışmaya sebep olsa da sonrasında kanıtlanamadığı için gözden düşmüş. Ve fakat bugün bu görüşün
Biraz daha ılımlı bir yorumu olan Neo-Worfian perspektif dil bilim alanında tekrar gündemde. Bu görüşü savunan bilim insanları dilin kişinin düşüncelerini ve algılarını etkilediğini ancak bu etkilerin kaçınılmaz kesin ya da tek belirleyici olmadığını söylüyor. Dil bilimci Lera Boroditsky'de yaptığı pek çok araştırmayla bu görüşü desteklemiş. Gerçekten çok ilgi çekici çalışmaları var kendisinin. Ama sanırım en ilginci, Avustralya, Pornpura'da yaşayan bir aborjin topluluğu olan Kuuk Taayorre'lerle ilgili olan. Bu dilin en önemli özelliklerinden biri, bizim sıklıkla kullandığımız sağ ve sol kelimelerini içermiyor oluşu. Evet, sağ sol yok.
E ama olur mu öyle şey? Mesela market nerede diye sorsak tarif edemeyecekler mi diye düşünmüş olabilirsiniz. Tabii ki edecekler ama bizim tariflerden biraz farklı bir şekilde. Mesela şöyle bir cevap vermeleri gayet mümkün. 200 metre kuzeydoğuya doğru gittikten sonra doğuya doğru 100 metre daha yürüdüğünde market batında kalacak. Kulağa çok ilginç geliyor değil mi? GPS gibi konuşuyorlar.
Kuğuk Tayyoreler sağ sol kelimeleri yerine coğrafi yönleri kullanıyorlar. Bardağı biraz güneye çeker misin? Ayağının kuzeydoğusunda bir böcek var. Biraz batıda durur musun? Gibi cümleler onlar için son derece gündelik konuşmaların bir parçası.
Doğal olarak bu da bu insanların girdikleri her ortamda yönlerini hemen kolaylıkla anlayabilmelerini sağlıyor. Çünkü konuştukları dil ve içinde yaşadıkları kültür bu algılarının gelişmesini ve bu şekilde düşünmelerini zorunlu kılıyor. Yönleri bilmek zorundasın arkadaşım. Mesela size bir anda durup hangi tarafın kuzey olduğunu sorsam hiç düşünmeden gösterebilir misiniz şu anda?
Açıkçası ben gösteremem. Ama bu soruyu Kuğup Tayyore dilini konuşan 5 yaşındaki bir çocuğa bile sorsanız rahatlıkla cevaplayabilir. Üstelik ilk defa bulunduğu bir yerde olsa bile. İşte Lera Boroditsky ve çalışma arkadaşları da Cook-Tiore halkını inceleyerek konuşulan dilin zaman algımız üzerinde bir etkisi olup olmadığını incelemek üzere bir deney düzenlemişler. Tabii bu deneyi birebir anlatabilmek biraz zor. Ama ben şöyle bir örnekle biraz basitleştirerek anlatmak istiyorum size.
Bunun için ana dili İngilizce, Arapça ve Kuub Taayyore dili olan 3 tane deneyi sırayla bir masanın başına aldığınızı, her bir denekten bir kişinin bebeklik, çocukluk, gençlik ve yaşlılık dönemlerine ait 4 tane fotoğrafı zaman sırasına göre dizmelerini istediğimizi düşünelim. Ana dili İngilizce olan ilk denek fotoğrafları soldan sağa doğru sıralar. En solda bebeklik, sağ yanında çocukluk, onun bir sağında gençlik ve en sağda da yaşlılık. Oldukça mantıklı bence. Ben olsam ben de böyle dizerdim sanırım. Bu arada denekten kare bir masanın her kenarında oturup fotoğrafları bir kez daha sıralamasını istediğimizde yine aynı dizilimi yapıyor. Soldan sağa. Ana dili Arapça olan denekte ise tahmin edebileceğiniz gibi işler biraz değişiyor.
Bu kişi tam tersi yönde, yani sağdan sola doğru bir sıralama yapıyor. En sağda bebeklik, sol yanında çocukluk, onun bir solunda gençlik ve en solda da yaşlılık. Bu denek de masanın farklı kenarlarına oturup yaptığı dizilimlerde yine aynı sıralamayı koruyor. Oldukça ilginç. Peki, bu farklılık neden kaynaklanıyor dersiniz? Evet, tabii ki yazma yönünden.
Anadili İngilizce olan kişinin yazı yönü soldan sağ iken, Arapça olan kişinin tam tersi yönde sağdan sola doğru. Zaman algıları yazı yönü doğrultusunda şekillenen bu kişiler dizilimlerini de buna uygun olarak yapıyorlar tabii ki. Üstelik yer değiştirip masanın diğer kenarlarına oturduklarında da dizilimlerin yönü değişmiyor. Çünkü esas aldıkları ana nokta kendileri aslında.
İngilizce konuşan kişiye göre zaman, kendisinin solundan sağına doğru akarken, Arapça konuşan kişiye göre ise tam tersi yönde akıyor. Şimdi sıra Kuk-Tai-Yor-Re dili konuşan denekte. Ki bu deneyi gerçekten de yapmış Lera Baroditski. O deneyi anlatacağım size ama biraz dikkatli dinlemenizi rica ediyorum. Hatta böyle bir pusula falan kullanırsanız çok daha keyifli bir oyuna da dönüşebilir burası. E hadi başlayalım.
İlk olarak masada yüzü kuzeye doğru dönük oturan bu denek fotoğrafları sağdan sola doğru sıralamış. Masanın diğer kenarına oturduğunda yüzü güneye doğru dönükken sıralaması istendiğinde ise fotoğrafları tam tersi yönde dizmiş. Soldan sağa doğru. Peki, yüzü doğuya doğru dönük oturduğunda nasıl bir sıralama yapmış dersiniz? Yukarıdan aşağıya. Evet, yanlış duymadınız. Yüzü doğuya dönük oturan Cook-Taylori insanı en yukarıya bebeklik, onun altına çocukluk, onun altına gençlik ve en alta da yaşlılık fotoğrafını koymuş. Neden peki?
Cook-Tiore halkının dil ve kültürlerinden kaynaklı olarak yer-yön duygularının ne kadar gelişmiş olduğundan az önce bahsettim. İşte bu kişilerin zaman algısı da yine konuştukları dile uygun olarak şekillenmiş ve tabii ki bizlerden oldukça farklı. yazı yönü soldan sağa olan bizler kendimizi kerteriz noktası olarak alıyoruz. Zamanın solumuzdan sağımıza doğru aktığını düşünüyoruz ve tabi ki buna uygun bir sıralama yapıyoruz. Ama kuuk tayyoreler kendilerini değil, güneşi esas alıyor. Onlar için zamanın akışı güneşin konumuna göre değişiyor.
Zaman daima doğudan batıya doğru akıyor. Doğu başlangıç, batı bitiş. Dolayısıyla deney esnasında masanın farklı noktalarına oturduklarında farklı bir sıralama yapıyorlar. Bunun sebebi oturdukları her noktada doğu ve batı yönlerini algılamaları ve ona uygun bir sıralama yapmaları. Gerçekten inanılmaz. Bir dilin insan üzerinde bu kadar önemli bir etkisi olabileceğini düşünebilir miydiniz?
Ve biz tetiklediğimiz lanet yüzünden dünyadaki dil zenginliğinin yok olmasına sebep olduk. Artık bu işi çözmemiz, neden olduğumuz şu laneti bozup her şeyi normale çevirmemiz gerekiyor. Bütün bölüm boyunca oradan oraya gittik. Biraz eğlendik, biraz yorulduk ama bu yolculukların sonucunda dünya üzerinde tek bir dilin konuşulmasının neden mümkün olmadığını da anlamış olduk herhalde değil mi? Ayrıca atalarımızın bir lisan bir insan, iki lisan iki insan sözünün doğruluğunu da kanıtladık bence. Mesela Cook-Tayore dili konuşmayı öğrensek zaman algımızda ve yer-yön duygumuzda yaşanacak gelişmeleri düşünebiliyor musunuz?
Farklı dilleri öğrenmek, yaşamamızı kolaylaştırmanın, dünyaya erişim şansımızı arttırmanın, farklı arkadaşlıklar kurmamızın yanında bizi dilini öğrendiğimiz kültürlerle de tanıştırıyor. Dünyaya onların penceresinden bakabilmemize, bakış açımızı geliştirebilmemize, esnek düşünebilmemize de imkan sağlıyor. Diller, bizi biz yapan şeyler ve insanlığın en büyük zenginliklerinden. O yüzden lütfen bu lanet kırılsın ve dünyadaki tüm diller geri gelsin.
Siz de duydunuz mu sesi? Bu sefer doğru zamanda, doğru yerde, doğru dileği diledik sanırım. Yani umarım öyledir. Gelin şu başta Sümerce'den Türkçe'ye dönüşen papürüsü bir kontrol edelim. Şurada bir yerlerdeydi galiba.
Oh, evet eski haline dönmüş. Neyse ki bu korkunç lanetten kurtulduk. Dünya çeşitli dillerle rengarenk var olmaya devam ediyor. Demek ki neymiş? Bundan sonra nerede ne dilediğimize dikkat etmeliymişiz. Bir daha kadim büyüleri tetikleyecek tuzaklara düşmek istemeyiz değil mi?
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.