
2.639 kelime · ~13 dk okuma
Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz. Koridoru
boş bırakmayın. Boş bırakmayın, takip edin. Saldırıya geçiyoruz. Hadi, hadi, hadi, hadi. Barış, dikkat et arkanda. Oh, tuzak attık.
Çok sağol Atılgan26, onların bölgesindeyim. Acil desteğe ihtiyacım var. Duyuyor musunuz? Acil destek yollayın. Crazyboy34, Canavar, Atılgan26. Anlaşıldı, anlaşıldı. Yoğun saldırı altındayım. Acil destek. Evet işte bir tanesi eksildi. Hadi, bir kişi daha. Kravyem alev alıyor şu anda. Sen de çok iyi gidiyorsun Canavar. Evet. Flaş attı. Flaş attı.
Ama konuştuk önceden. Flash atmak yok dedik. Olmaz arkadaşlar böyle. Atılgan26 sen ne yapıyorsun abi? Peki ya sen Crazyboy34?
Hele sen canavar. Adamlar dibimizdeymiş ya. Gözlemen gerekiyordu köprüden bizi. Lütfen ya. Biraz ciddiyet arkadaşlar. Böyle bir şey olabilir mi ya? Ya ben oynamıyorum ya. Bu ne ya?
Yani bir takımın tüm yükü tek başına çekilir mi canım? Olmaz ki böyle. Durduk yere sinirlendim bak ya. Neyse biraz sakinleşmem gerekiyor. Yani baya döndeydik aslında. Neyse. Biraz fazla stres yaptım herhalde. Niye ciddiye aldım ki bu kadar? Ya sonuçta sadece bir oyun. Değil mi? Şu an o gerçekliğin içerisinde değilim.
Fakat az önce neden bu kadar ciddiye aldım? Neden bu kadar sinirlendim? Ya koskoca adam oldum hala bu kadar coşkulu tepkiler verebilmemin bir sebebi olmalı değil mi? Bir tek ben mi böyle hissediyorum yoksa? Bakalım bununla ilgili araştırmalar bize ne gösteriyor.
2022'de yapılan bir araştırmaya göre 20-40 yaş arasındaki 497 kişilik gözlem grubunun %18'i günde 4-6 saat arasında %5'i ise 6 saatten fazla oyun oynamaktaymış. Bu kişilerin oyun bağımlılığı arttıkça stres, ansiyete, depresyon seviyelerinde de artış görünmüş. Öte yandan aynı araştırmada katılımcıların çok önemli bir kısmı oyun oynarken çok eğlendiklerini söylemişler. Ayrıca oyun içinde deneyimledikleri stres, öfke, korku gibi duyguların onları gerçek hayatta karşılaşacakları benzer hisleri yönetme konusunda rahatlattığını da belirtmişler. Yani kısaca bu tepkiler sadece bana özgü değilmiş.
Eee peki gelin o zaman bu konuyu hep beraber böyle en temelinden ele alalım. Bunu daha iyi kavrayabilmek için öncelikle oyun nedir? Biraz bunun üzerine kafa yormamız gerekiyor. İlk olarak teknik tanımını yaparak başlayalım. Yetenek ve zeka geliştirici, belli kuralları olan, iyi vakit geçirmeye yarayan eğlence diye tanımlamış mesela Türk Dil Kurumu. Biz bunun genellikle eğlence kısmıyla daha fazla haşır neşir oluyoruz. Üstelik sadece biz de değil. Oyun insanlıktan bile eski bir kavram.
Evet doğru duydunuz. Köpekler, kediler, yunuslar bile oyun oynuyor. Hatta bu afacanları izlemesi epeyce de keyifli. O sevimli kedi yavrularını gözünüzün önüne getirirsenize. Önlerine attığınız böyle ufak bir topla nasıl oynadıklarını düşünün. Bu sevimli dostlarımızın o topun etrafında yaptığı her bir hamlenin bir aslanın avını kovalarken yaptığı hamlelere benzediğini göreceksiniz. Yoksa bu sevimli dostlarımız içten içe bizleri avlamayı mı düşünüyor? Aslında kediler bunu bir nevi avlanma pratiği olarak yapıyorlar gerçekten de. Tıpkı diğer canlılar, hatta insanlar gibi.
Ünlü tarihçi Johan Huizinga'ya göre insanların oyun oynama alışkanlıkları da işte böyle bir ihtiyaçtan doğmuş. Oyun ve öğrenme arasında çok ciddi bir ilişki var. İnsanlık tarihinde öğrenmenin en temel yollarından biri deneme-yanılma süreci malumunuz. Medeniyetimizi biz bu deneme ve yanılmalar üzerine inşa ettik.
Hangi bitkilerin tüketilebilir olduğunu, hangi mantarların zehirli olduğunu hep deneyerek ve bazen de yanılarak öğrendik. Tabii bu süreçte deneyip yanılan talihsiz atalarımıza da insanlığa yaptıkları bu büyük katkılardan ötürü teşekkür etmeden geçmeyelim. Neyse. Avcı-toplayıcı dönemlerden beri atalarımız hayatta kalabilmek için gerekli bir takım becerileri öğrenmek adına bazı oyunlara sığınmışlar. Topluluk halinde yaşayan ilk insanlar yeni bireyleri avcılık konusunda eğitebilmek için talimler yapmaya yani bir nevi oyunlar oynamaya başlamışlar. Kovalamaca oynayarak av peşindeyken stratejik bir şekilde avını takip etmeyi öğrenmiş atalarımız.
ellerindeki taşları belirledikleri hedefe fırlatarak isabet oranlarını arttırmışlar mesela. Yani oyun oynamak bir yandan atalarımızın hayatta kalmasını, öte yandan da eğlenceli vakit geçirip sosyalleşmelerini sağlamış. Hatta Antik Yunan'da eğitimle oyun arasındaki ilişkiyi gösteren çok önemli bir detay da var. Oyun anlamına gelen taidiyya ve eğitim anlamına gelen peideiyya kelimeleri arasında hem görünüş hem de anlam bakımından bir yakınlık olduğunu sizler de fark etmişsinizdir herhalde. Hatta o eğitim anlamına gelen peideiyya pedi olarak hani bize de ansiklopedi kelimesinin sonunda olduğu gibi dilimize geçmiş diyebiliriz.
Tabii ki kendimizi sadece fiziksel açıdan eğitmemişiz değil mi? Şu anda oynadığımız ve adına oyun dediğimiz şeyler de bizi her zaman fiziksel olarak yormuyor. İşte yerleşik hayata geçen toplumlarla birlikte oynadığımız oyunlar da değişmiş. Şehir hayatı insanoğlu için başka gereksinimleri de beraberinde getirdi. Artık eskisi kadar avlanmıyorduk mesela. Zira tarım bizim bu ihtiyacımızı karşılıyordu.
Zehinsel aktiviteleri ayıracak daha fazla vaktimiz vardı. Hatta bunu bir örnekle açıklayayım şimdi size. Antik Mısır'da daha verimli tarım yapabilmek için matematik keşfedildi. Tamamen düşünmeye vakit bulabilmemizin bir sonucuydu aslında bu.
İşte bu tür zihinsel uğraşlar da böyle yeni yeni oyunları ortaya çıkardı. Örneğin bu uğraşlar sonucunda yine Antik Mısır'da bilinen en eski kutu oyunu Senet icat edilmiş. İki kişiyle oynanan bu oyunda taşlar belirli bir rotada ilerletilerek bitiş noktasına ulaşılmaya çalışılıyor. Tüm taşlarını bitiren oyuncu ise oyunu kazanıyor. Aslında çok basit bir mantığı var. Bildiğiniz kızma birader oyununun antik versiyonu gibi. Daha önce atalarımızın oynadığı kovalamaca tarzı oyunlara hiç benzemiyor değil mi? Aslında çok aşina olduğumuz bu tarz oyunlar için bir devrim niteliğindeydi diyebiliriz bu senet için.
İlk defa çok geniş bir topluluk tarafından tüm kurallarıyla bilinen bir oyun ortaya çıkmıştı zira. Senetin ardından dünyanın farklı bölgelerinde bu tarz başka oyunlar da icat edildi. Çin'de Go ve Orta Asya'da Mangala mesela. Bunların içindeyse zeka ile en fazla ilişkilendirilen ve tabii ki birçoğumuzun da bildiği kimilerine göre kralların oyunu, kimilerine göre de bilgeliğin sembolü olan satranç ön plana çıktı. Hatta bulunma şekli de epey bir enteresan ki bu yönünü de ortaya koyan çok güzel bir hikayesi de var. Hadi gelin şimdi size o hikayeyi anlatayım.
Bir zamanlar Hint diyarında savaşa çok düşkün bir kral yaşarmış. Bu kral sürekli komşu ülkelere savaş açar, hem kendi ülkesini hem de çevre ülkeleri açlığa, yoksulluğa mahkum edermiş. Bundan bıkmış olan halk da kraldan çok korktuğu için pek ses edemezmiş. Uzun zamanda bir çare bulamamışlar bu duruma. Kara kara ne yapacaklarını düşünürken son çareyi Hindistan'ın en zeki kişisi Yüce Bilgin'e gitmekte bulmuşlar. Durumu dinledikten sonra düşünmek için evine kapanmış bu Bilgin.
Tüm halk heyecanlı bir şekilde onun kapısında beklemiş. Böyle bir gün, iki gün, üç gün derken tam bir hafta sonra Bilgin evinden çıkmış. Koltuğunun altında kareli bir tahta, torbasında bir avuç taşla beni krala götürün demiş. Kral bu bilgine çok saygı duyarmış. Normal tabi sonuçta Hindistan'ın en zeki kişisinden bahsediyoruz. Neyse efendim bilgin çıkmış bu kralın huzuruna. ve savaşmayı çok seven krala her gün savaşabileceği bir oyun sunmuş. İsmine satranç dediği bu oyunu pek beğenmiş kral ve bilgine ne dilersen dile benden demiş. Bilgin ise kraldan çok tuhaf bir istekte bulunmuş. 64 tane karesi bulunan bu oyun tahtasının ilk karesine bir tane buğday tanesi.
Bakın sadece bir tane. Sonra sırasıyla her kareye bir öncekinin iki katı kadar buğday tanesi konulmasını istemiş. Yani düşünün ilk kare bir tane, ikinci kare iki tane, üçüncü kare dört tane. Ne kadar az şey istiyor gibi değil mi? Ne oluyor? Ve son karedeki buğday miktarı kendisine veriliyor. Böyle bir talepte bulunuyor bu çok zeki, bilgin kişi.
Kral kilosunca altın ya da gümüş istemek varken böyle bir avuç buğdayı ne yapacaksın diye sormuş Bilgin'e. Fakat Bilgin bu isteğinde kararlıymış. Kralın emriyle onun bu dileği kabul edilmiş. Tabii teoride. Hemen başlamışlar pratiğe dökmeye. İlk kareye bir tane buğday koymuşlar. İkinciye iki tane. Üçüncü kareye dört tane. 16. kareye gelindiğinde 3 kilogram buğday olmuş. 25. kareye geldiklerinde saraydaki bütün buğdaylar bitmiş. 49. kareye geldiklerinde 24 milyon ton buğday verilmesi gerekiyormuş ki Türkiye'nin bir yıllık buğday üretiminden daha fazla bu.
E varın siz hayal edin o sonuncu kareyi 64'ü. Bu son kareye gelindiğinde binlerce yıllık üretim miktarı kadar buğdayın bilgine verilmesi gerektiği ortaya çıkmış. Yani teoriyi pratiğe dökülememiş. İnanabiliyor musunuz bu miktara? Milyarlarca tondan bahsediyoruz arkadaşlar. Yani savaşmayı pek seven bu kralın hala yüce bilgine borçlu olduğunu söylersek pek de yanlış bir şey söylemiş olmayız.
Bir yandan avcı atalarımızın antrenman niteliğindeki aktiviteleri, çocukken oynadığımız kovalamaca, işte seksek, saklambaç, işte akabinde de günümüzün fiziksel spor oyunları ortaya çıkmış. Diğer taraftan zihin antrenmanı niteliğindeki masa oyunlarının yaygınlaşması, rekabet kavramının, oyun kurallarının gelişmesinin ve tabii ki oyunlarında çeşitlenmesinin önünü açmış. Peki ya hayal etmek? Hayal etmek de bir oyun değil midir? Daha doğrusu şimdiye kadar bahsettiğimiz tüm bu oyunlar birer hayal sonrasında ortaya çıkmadı mı? Örneğin evcilik. Hepimiz küçükken oynamışızdır herhalde değil mi? Hayatın bir döneminde ulaşacağımızı düşündüğümüz rollere bürünüyorduk daha küçük yaşlarımızdayken. Ebeveynlerimizin hayatını simüle ediyorduk adeta o yaşlarda.
Yıllar sonrasını hayal ediyorduk. Eğer ebeveynlerimin yerinde olsaydım ben neler yapardım diye düşünüp bunu bir grup insanla, daha doğrusu çocuk arkadaşlarımızla beraber ortak bir hayal alemini bir süreliğine kendi gerçekliğimiz haline getirerek oynuyorduk. Orada istediğimiz her şeyi yapabilir, istediğimiz her yere gidebilirdik. Bunu şu an bile düşünmek beni heyecanlandırıyor. Kendimi bir anda hayal kurarken buldum bak.
Hatta durun size de anlatayım. Aşık olduğum bir prenses var. Ve şeyler tarafından kaçırılmış. Hmm... Heh, savaşçı kaplumbağalar. Ben de onu kurtarmaya çalışıyorum. Bir sürü kaplumbağayla amansız bir savaşa giriyorum. Yolculuğum esnasında bana özel güçler veren mantarlar yiyorum. Şehrin tesisat borularını kullanarak düşmanlarımdan saklanıyor ve prensesime ulaşmaya çalışıyorum.
Bir dakika ya. Bu bana bir yerden tanıdık geliyor. Ama nereden? Allah Allah neydi bu ya? Size de tanıdık geldi mi? En iyisi burada ufak bir ara verelim. Ben de o sırada bu hayalin nereden geldiğini hatırlamaya çalışayım.
Heh hatırladım ya. Arkadaşlar az önce hayal ettiğim, daha doğrusu hayal ettiğimi zannettiğim ama aslında hatırladığım bu oyun tabii ki tüm dünyayı kasıp kavuran 7'den 70'e çoğumuzun oynadığı Mario. Bilgisayar ortamında biraz kodla yazılıp animasyonların, görsellerin, işte ses tasarımlarının aynı uygulamada uyumlu bir şekilde çalışmasıyla bizlere adeta zamanı unutturan yeni oyun çağının ilk yıldızlarından biri Mario. Peki, somut gerçeklikten çıkıp kaplumbağalarla savaşabildiğimiz oyunlardan, galaksiler arası yolculuklar yapabildiğimiz devasa oyunlara nasıl geldik?
Yani çağdaş yaşamın yeni oyun anlayışı nasıl oluştu? Hadi gelin hep beraber biraz da bunu irdeleyelim. Herhalde geçmişte öyle hayal kurup masal yazanlar bir gün o hayallerin böyle küçük bir ekranın içinde de olsa gerçekleşebildiğini görseler ne kadar hayrete düşerlerdi değil mi? İşte tüm bu hayallerimizi ve ekranın içine sığdıran oyun konsolları 1972'de geliştirilen Pong oyunu ile birlikte hayatımıza girdi. Evet öncesi de var fakat genelde kabul edilen ilk video oyunu Pong. Alan Elkrone tarafından tasarlanan Pong, özünde iki boyutlu basit bir masa tenisi oyunuydu. Ve bu basit oyun çok kısa sürede büyük bir popülerlik kazandı. Yeni bir devir başlattı adeta.
Dediğim gibi Pong sadece bir başlangıçtı. 80'li yıllara gelindiğinde oyun dünyası Pac-Man, Tetris, Street Fighter, Pole Position ve az önce bahsettiğim Mario gibi oyunlarla ivmelendi, çeşitliliğini arttırdı. Daha küçük dinleyicilerimiz belki hatırlamazlar fakat yaşı bana yakın olanlar çok iyi bilirler. Saatlerce, sıkılmadan bu oyunları oynardık biz. Mesela benim favorilerimden biri Commodore 64'te River Raid oyunuydu.
Oyun çeşitliliğinin artması bu alanı dev bir sektör haline getirdi. Atari, Sega, Nintendo gibi markalar kendi konsollarına has oyunlar sürdüler piyasaya. Oyun şirketleri arasında artan bu rekabet tabii ki oyunların kalitesine de yansıdı kısa sürede. Yıllar geçtikçe oyunların grafikleri gelişiyor, oyun deneyimleri de farklılaşıyordu. Hikaye anlatımı, karakter gelişimi gibi bir takım unsurlar tıpkı edebiyatta olduğu gibi oyun dünyasına da girmeye başladı bu yıllarda.
Bu yönüyle video oyunları yeni bir sanat dalı mı acaba tartışmaları da tabii ki beraberinde geldi. Sonuçta içinde hikaye desen var. Bir oyun oluşturulurken müziği, resmi, görselliği yani sanatın pek çok disiplinini kullanıyorsunuz. E bu yönüyle sinemadan pek de bir farkı olduğu söylenemez açıkçası. Hatta sinemanın sağlayamadığı bazı deneyimleri bile vaat ediyor bizlere değil mi? Oyunlar genellikle oyunculara böyle bir başarı hissi, ödüller falan da sunuyor çünkü etkileşim var.
görevleri tamamlama, seviyeleri geçme ya da rakipleri yenme gibi hedeflere ulaşmak oyuncuları tatmin ettiği gibi o karakterlerle özdeşleşmeyi de herhalde en üst seviyelere falan çıkartıyor. Şimdi bakın burada edebiyattan da farklılaşıyor çünkü onun aksine böyle özelleştirilen karakterlerle beraber oynayan kişinin kendi hikayesini oluşturmasına da olanak tanıyor oyunlar. Hani aynı bizim evcilik oyunu gibi bahsetmiştik biraz önce. 90'lı ve 2000'li yıllara gelindiğinde işte bize bu evcilik deneyimini bilgisayar ekranlarından yaşatabilen The Sims ya da artık sahaların ya da sokakların dışında da futbol oynayabilmemizi sağlayan FIFA veya Winning Eleven ya da araba yarışları yapabildiğimiz Need for Speed gibi bir takım seriler, oyun serileri çok büyük ses getirdi.
Evlerde bilgisayarların yaygınlaşmasıyla bizi ilk kez gerçekçi görünen arcade oyunlarla, evrenlerle tanıştırdı bu tür seriler. Age of Empires'la bir medeniyeti inşa ederken, Championship Manager'la bir futbol takımını yönetme deneyimini tattık mesela. Tabi bunlar tek kişilik oyunlardı. Eğer başka birisiyle bu deneyimi paylaşmak istiyorsanız yanınızda mutlaka fiziken birisi olmalıydı. Fakat artık globalleşme çağındayız. İnternetin evlerde yaygınlaşmaya başlamasıyla beraber yepyeni bir oyun dönemi de başladı. MMORPG yani Türkçe açılımıyla devasa, çok oyunculu, çevrim içi oyunlar popüler hale geldi.
Mesela ilk midir bilmiyorum ama benim hayatımda bir ilkti World of Warcraft ya da Night Online gibi ülkemizde de çokça sevilmeye başlanan oyunlar sayesinde insanlar online bir dünyada saatlerini günlerini harcamaya başladılar. Gerçek dünyanın fizik kurallarına daha uygun simülasyon oyunları, sinematografik anlatımlara sahip hikayeli oyunlar giderek yaygınlaşırken, rekabetçi yönü ön plana çıkan League of Legends oyunu bizi yepyeni bir kavramla tanıştırdı. devasa bütçeli turnuvaların yapıldığı, tıpkı futbol, basketbol gibi kendi yıldızları olan maçlarını stat dolusu seyircilerin izlediği e-spor oyunları. Aslında e-spor sandığımızdan biraz daha eski bir kavram. 1972 yılında Stanford Üniversitesi'nde yapılmış ilk turnuva. Yani video oyunu dediğimiz kavramla daha yeni yeni tanıştığımız zamanlarda.
Peki bir spor elektronik olabilir mi? Sonuçta biz bu oyun işine avlanmayı öğrenmek için başladık. Zihnimizi ve bedenimizi diri tutmak, eğitmek için devam ettik. Hikayeli oyunlarla hayal gücümüzün sınırlarını zorladık. Minecraft'la kendi evrenlerimizi inşa ettik. Peki e-spor o bize neyin pratiğini sağlıyor? Spor dendiğine göre fiziksel becerilerimi de geliştirmesi gerekmez mi?
Yani aslında bir nevi geliştiriyor diyebiliriz. Doğru hamleyi doğru yerde ve doğru zamanda yapmak gerekiyor mesela. Hem de bunu bu işin uzmanı olan bir başka kişiyle rekabet halindeyken yapmalısınız. O sırada problem çözme, hızlı karar verme, stratejik düşünme, ekip çalışması, efendim el-göz koordinasyonu gibi algısal ya da bilissel birçok faydası var aslında bu oyunların. Tabii sporun dijitali olur mu konusu derin bir tartışma arkadaşlar ki biz de bu konuyu 70. bölümümüz olan Neye Spor Diyoruz'da Mehmet Demirkol ve Kaan Kurall'a masaya yatırmıştık. Dileyenler o bölüme de bir kulak verebilir. Ayrıca YouTube kanalımda da
Ta bu e-sporun Türkiye'de ilk tanıtıldığı zamanlarda özel bir bölüm hazırlamıştım. Neyse. Bu rekabetçi havayı tatmak için tabii ki de profesyonel bir e-sporcu olmanıza gerek yok. Her düzeyden insana rekabet edebilecekleri bir ortam sunuyor bu oyunlar. Fakat bu rekabet havası bazen insanı sinirlendirebiliyor.
İşte biliyorsunuz ben de Atılgan26 arkadaşımla ufak bir tartışma yaşamıştım bu bölümün başında. Zaman zaman sinirlendirebildiği gibi böyle aşırı tüketimi bir takım baş ağrılarına, efendim duruş bozukluklarına, göz yorgunluğuna, ellerde ya da bileklerde ağrılara filan yani fiziksel sorunlara da yol açabiliyor. Tabii biz yine o kadar durmayalım başında ancak oldu ki durduk diyelim. Belirli aralıklarla molalar verip esneme hareketleri yapmayı ihmal etmeyelim. Bu gibi fiziksel sorunlara ancak bu şekilde bir nebzede olsa belki engel olmaya çalışabiliriz.
Peki ya bölümün başında bahsettiğimiz oyun bağımlılığının yarattığı olumsuz psikososyal etkilerle nasıl başa çıkacağız? Birçoğunuz biliyordur zaten. Oyun bağımlılığı depresyon, kaygı, gerginlik, uyku bozuklukları gibi ciddiye alınması gereken problemlere sebep olabiliyor. Özellikle de Covid-19 dönemindeki karantinalarla beraber oyun bağımlılığında tüm dünyada çok ciddi bir artış gözlemlendi.
Dış dünyayla zorunlu olarak yaşadığımız o izolasyonun ardından bireyler tek eğlence kaynağı olarak ellerinin altındaki bilgisayarlara, video oyunlarına bağlandılar. Oyun bağımlılığının sağladığı olumsuz etkilerden bir an bile olsun kurtulabilmek için oyunlarda buldular çareyi. Çünkü oyun oynamak vücudumuzda endorfin, dopamin, oksitosin, serotonin gibi ödüllendirici hormonlar salgılanmasını sağlıyor. E haliyle tüm bunlar da bizde kendimizi iyi hissettirme sonucuna ulaştırıyor. Tabi geçici bir süreliğine. Ardından birey bu hazzı tekrar yaşayabilmek için daha fazla oyun oynamaya başlıyor. Ee her zaman dediğim gibi her şeyin fazlası tabi ki zarar.
Tamam fazlası zarar. Oyun oynamayı çok da abartmamak, gerçeklikten o kadar da kopmamak lazım. Ama şunu da unutmayın, oyun oynamak bir ifade biçimi. Bazen gerçek dünyadaki sıkıntılara ufak bir mola, bazen de zihnimizi diri tutan muhteşem bir egzersiz. Oynadığımız oyunları hayatımızın merkezine koymamıza hiç gerek yok. Fakat buralardan yeni hikayeler, yeni dışa vurumlar yakalayabilmemiz de gayet olası. Kısacası oyun oynamanın bir yaşı filan yok. Bernard Shaw'un şu sözünü hep beraber hatırlayalım bu noktada.
Yaşlandığımız için oyun oynamayı bırakmayız. Oyun oynamayı bıraktığımız için yaşlanırız. O yüzden sessiz olun, yaşınıza başınıza bakmayın. Oynayın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.