
2.087 kelime · ~10 dk okuma
Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz.
Püüüüfff... İnanılmaz bunalmış hissediyorum kendimi. Zaman bir türlü geçmek bilmiyor. Hani bazı günler vardır ya, hiçbir iş yapası gelmez insanın. Tam da böyle bir gün cidden. Bununla ilgili bir bölümümüz de vardı hatta, tembellik hakkından filan bahsetmiştik fakat hiçbir şey yapmamanın verdiği o rahatlamadan da eser yok ki şu an. Ne bir şey yapasın var, ne de yapmayasın. Bilmem anlatabildim mi?
Havada ne kadar güzel oysa ki bugün. Bak güneş tepede pırıl pırıl parlıyor. Yok yok böyle olmayacak. Hiçbir şey yapmadan bu işin geçmesini beklemek çok mantıksız canım. En iyisi kendimi dışarı atmak. Böyle evde kös kös oturmak belli ki bana daha da kötü gelecek.
Biraz daha yatakta kal. Ne yapacaksın ya dışarıdan? Zaten yeterince yatakta durdun. Hem uykun da yok ki. Baksana yatak ne kadar da rahat gözüküyor. Beş dakika daha uzanıver. Hadi. Kendine gel Barış. Oğlum şu havanın güzelliğine bir baksana. Sıcacık yatağından çıkıp gidecek kadar önemli ne olabilir ki? Evet cidden. Beş dakika daha uzanıversem ne kaybederim? Dinleme onu Barış. Evet. Sadece beş dakika. Sadece beş dakika.
Hem neye acelem var ki sanki? Dışarı çıkasım da pek yok. Beş dakika daha uzansam. Barış! Barış! Uyanık kal Barış!
Hay Allah! Beş dakika dedik bak. Üç saatten beri uyuyorum ya. Of! Günlük hareket aktivitemin de çok gerisinde kaldım.
Uf ya baksana telefon bile kırk kere uyarmış beni. Hayda bak saat neredeyse öğlen olmuş. Yok, yok arkadaş bu böyle olmayacak. En iyisi kalkıp biraz dolaşmak. Bu hissin başka türlü önüne geçmek mümkün değil. Ha beş dakika daha uzansaydın. Yoo, böyle bir daha iç sesimin tatlı sözlerine falan da kanmam.
Oh be, dünya varmış. Şimdi biraz daha iyiyim. Açık havacı deneyi geldi. Keşke en başında dinlemeseydim içimdeki o sesi. Zaten her zaman da dinlememek gerekiyor. Peki neydi acaba beni bu kadar bunaltan, içimi sıkan şey? Yapmam gereken bir şey vardı da onu mu unuttum? Yoo, yapmam gerekenleri de tamamen yaptım aslında. Günlük adım hedefimin biraz gerisindeyim ama onu da halletmem böyle bir yürüyüşe bakar. Allah Allah, gerçekten de çok garip.
Hepinizin böyle hissettiği oluyordur değil mi? Tüm sorumluluklarınızı yerine getirseniz de o an bir şey yapmak zorunda olma hissi hani. Hepimiz ara ara böyle şeyler hissediyoruzdur. Yani tamam hislerimizi sadece bize özgü sanıyor olabiliriz ama e başkaları da benzer şeyleri hissediyorlar. Aslında insanlar arasında bir duygudaşlık durumundan söz edebiliriz.
E hadi öyleyse ismini bilmediğimiz ama hepimizin aşina olduğu bazı duygular üzerine konuşalım bugün sizinle. Hem yürüyüş de yapmış oluruz. Fena mı? Konuştukça ben de açılırım. Yani umarım. Biliyorsunuz sizinle konuşmak, dertleşmek bana olduğum olası iyi geliyor. E o zaman konumuzu bulduk. Duygudaşlık. Eminim sizin de böyle hissettiğiniz zamanlar olmuştur. Hiçbir şey yapmak istemediğiniz, yatağınızdan çıkasınızın bile gelmediği günler yaşamışsınızdır yani değil mi?
Az önce beni de içine hapseden işte o ilk hisle başlayalım. Dysenya'dan bahsedelim biraz. Türkçe'ye kronik yorgunluk sendromu olarak geçmiş bu durum. Ve çoğumuzun eninde sonunda deneyimleyeceği bir şey galiba. İlk olarak 1988 yılında hastalık kontrol ve önleme merkezi tarafından tanımlanmış ve 1990 yılında Cambridge Üniversitesi'nde düzenlenen 1. Dünya Sempozyumu'nda literatüre girmiş bu duygu.
Dysenya. Yeterli miktarda dinlenmemize rağmen sürekli olarak yorgun hissetmek, iş verimliliğimizin düşmesi, sosyal hayattan uzaklaşma gibi bir takım belirtilerle kendini göstermeye başlıyor. Bu his böyle daha uzun süreçlere yayıldığında depresyon falan gibi ciddi sonuçlara da sebebiyet verebiliyor. Bazı kişilerde yalnızca hafif bir yorgunluk ve enerji düşüklüğü şeklinde seyrederken, daha ileri düzeylerde kişinin günlük işlerin yapmasını bile engelleyebiliyor. Az önce benim yataktan bir türlü çıkamayışım gibi güne başlamakta biraz zorlanmamıza sebep olabiliyor. Peki nedir acaba bunun sebebi?
bizi en çok rahatsız eden şeylerden biri. Sebepsizlik. Sebebini bilmediğimiz bazı sıkıntılar bizi inanılmaz rahatsız ediyor. Neden bugün böyle hissediyorum? Bir yerde bir yanlış mı yaptım? Acaba hasta falan mı olacağım? Soru, soru, soru, onlarca soru soruyoruz kendimize. E haliyle de böyle durumlarda zihnimiz bir yerden bir yere böyle bir yaprak misali savrulup duruyor. Bu hissin sebebini sorgularken olmayacak şeyleri düşünmeye
Efendim böyle zorlama bağlantılarla neden sonuç ilişkileri kurmaya başlıyoruz? E kurduğumuz o bağlantılarda bazen o kadar zorlama oluyor ki e bir yerden sonra ya zamanında ben şunun yerine şunu deseydim acaba böyle olur muydu? Kesin olmazdı falan gibi garip noktalara kadar gelebiliyor. Dolayısıyla kendimize haksızlık da yapıyoruz zaman zaman. Çünkü Dysenye dediğimiz bu duygunun aslında belirlenebilmiş kesin bir nedeni yok.
Birçok nahoş iste olduğu gibi bu sendromda da en büyük tetikleyici stres. Yoğun stres altında çalışan bireylerde daha çok rastlanılıyor. Peki bunu önlemek için ne yapabiliriz? Selam, bir su alabilir miyim? Soğuk olmazsa sevinirim yalnız. Teşekkür ederim, sağ olun. İyi günler, kolay gelsin. Aslında çok basit.
Su içmek. Sadece su içmekle kalmıyor tabii ki. Düzenli egzersiz yapmak, tuzu şekeri azaltmak gibi aslında bedenimize iyi gelecek alışkanlıklar edinmek bu sendrom içinde bir önleyici işlevi görüyor. Ya da yürümek. Tıpkı benim şu an yaptığım gibi. Düzenli olarak yapılan 30 dakikalık bir yürüyüş sadece bu duygudan değil, daha bir sürü hastalıktan koruyor bizi. Diabet, kalp rahatsızlıkları, hatta kanserden bile. Benim böyle durumlarda izlediğim bir rota var ki bugün de o rotayı takip edeceğiz.
İşte burası evimin yakınlarında böyle yürümeyi çok sevdiğim bir sokak. Ambiyansına bayılıyorum çünkü buradaki binalarım çoğu eskiden ta 19. yüzyılda filan inşa edilmiş. İşte bu gruba da bayılıyorum. Her gün bu sokakta müzik yapıyorlar. Sokak müzisyenlerinin olmadığı bir şehir hayatı düşünmek dahi istemiyorum açıkçası. Resmen şehre renk katıyorlar. İyi günler. Her zaman alışveriş yaptığım markete de yeni taze sebzeler gelmiş. Dönüşte unutmayayım da bir şeyler alayım hemen. Yani nereden getirtiyorlar bilmiyorum ama buradaki tazeliği hakikaten başka yerde bulamıyorum. Ve işte Rotam'ın en keyifli durağına geldim. Bu güzel sokağın sonu en az sokağın kendisi kadar güzel bir parka çıkıyor. Şehrin içerisinde böyle bir parkın olması da cidden büyük bir şans. Ve işte bu da küçük dostum Bobby. Bak annesiyle geziye çıkmış yine.
Gel bakayım oğlum, gel. Aferin. Özledin mi sen beni ha? Nasıl da tatlı bir şey bu ya. Neyse bak, buraya gelip sürekli resim çizen bir amca var. O da yine gelmiş. Ooo Barış, bugün geçmeyeceksin sandım ya. Olur mu ya hiç? Kolay gelsin size de. İyi günler. Bir dakika ya. Ben her gün buradan geçiyor muyum gerçekten? Yok canım, o kadar da rutinim değildir.
Ooo bakıyorum da geliştirmişsin üçlükleri. Ooo Barış abi kaç günlük hiç katılmadan geçip gidiyorsun. Özledik valla seninle oynamayı. Yok yok gençler kalsın. Benim bugün pek tadım yok. Ama size iyi oyunlar. Ben her gün aynı şeylerimi yapıyorum. Dün buradaydım. E önceki günde buradan geçtim. Ondan önceki günde o sokaktan geçtim. Müzisyenlerle karşılaştım. Dönüşte markete uğradım. Sonra parka girdim. Bobby, ressam amca, basketbol oynayan gençler.
Ben sürekli aynı günümü yaşıyorum yani. Ben bu kafeye ne ara geldim ya? Adımlarım beni otomatik olarak mı buraya getirdi? Yok yok size demedim ya. Bugün oturmayacağım sağ olun teşekkür ederim. Bugün kafeye oturmayacağım. Zaten kahveye kesim de yok. Başka bir şey yapmam lazım şu anda. Bu döngüyü kırmam lazım. Olur mu canım böyle hep aynı şeyleri yapmak? Bak mesela pırıl pırıl bir gökyüzü.
Heh, işte. En iyisi ilk gördüğüm banka oturup gökyüzünü izlemek. Hem biraz molaya da ihtiyacım var artık. Bayağıdır yürüyorum. E siz de biraz dinlenmiş olursunuz.
Evet, aradayken düşünmek için biraz vaktim oldu. Bölümün en başında hissettiğim ve belki de o Dysenya denilen duyguyu da tetikleyen başka bir hissin daha varlığını fark ettim. Alt Şmers. Bireyin hayatı boyunca sürekli aynı sorunları yaşadığını, hep böyle bir rutinin içinden çıkamadığını, hiçbir şeyi değiştiremediğini hissettiği noktada yaşadığı bezginlik hissi, tükenmişlik hissi olarak tanımlanıyor. Almanca kökenli bir kelime bu tabi ki tahmin etmişsinizdir. Ve anlamı da yıllanmış acı.
Ne kadar da şairane değil mi? Yıllanmış acı duygusu. Sürekli aynı şeyleri yapıyor olmak, sürekli aynı şeyleri yaşıyor olmak, aynı sokaklardan geçmek, aynı şeyleri tüketmek ve bunun böyle bir döngü gibi gerçekleşmesi bende inanılmaz bir monotonluk hissi uyandırdı. Sizlerin arasında da eminim bu tip bir döngüye sıkışmış bir şekilde hissedenler vardır. Geçmişte yaşanan bazı travmaların günümüze taşınması, hayatınızda kötü giden hiçbir şeyin asla değiştirilemeyeceğine dair bir inanç. İşte bunlar bu hissin en büyük destekleyicileri. Bakın bazen bu durum nostaljiyle de benzerlik gösterebiliyor. Alışkanlıklar çoğu zaman insanları daha bir güvende hissettirir ya nostalji duygusu da biraz bundan beslenir. Ama benim bahsettiğim bu duygu nostaljiye kıyasla daha bir koyu, böyle melankolik bir hissiyat içeriyor. Ve bununla başa çıkabilmek içinse belki de bu durumu kabullenmek ve zihnimizin en derinlerine ne attıysak eğer onları çıkartıp yüzleşmek gerekiyor.
İşte terapi yapılabilir, günlük tutulabilir, bunun gibi yöntemler etkili olabilir ama harekete geçmek o kadar da kolay değil değil mi? Bazen zor olabiliyor. Fakat işte böyle durumlarda adaşım Barış Bıçakçı'nın bir sözü aklıma gelir hep. Hareket etmezsen üzerinde acı birikir. E o zaman harekete geçme zamanı. Hadi bakalım Barış.
Rutini kırmanın ilk basamaklarından biri gündelik yaptığınız şeyleri daha bir farklı yapmak. Mesela dişlerinizi hep sağ elinizle fırçalıyorsanız biraz da sol elinizle fırçalayın. Çok basit gibi görünüyor ama bakın böyle bir değişiklik bile aslında beynimizi normalde olduğundan daha bir farklı çalıştırmaya başlıyor. Gün içerisinde sürekli kullanılan el yerine diğer elin kullanılması hem hafızayı hem beyni güçlendiriyor. Yatağında tabi hep aynı tarafından kalkmamaya çalışın.
Ya tamam kabul, kültürümüzde yatağın ters tarafından kalkmak gibi bir takım deyimler var ama ya bu da faydalı bir pratik olabilir tabii yatağınızın bir tarafı duvara yaslı değilse. Örneğin ben hep daha sakin sokakları tercih ederdim günlük yürüyüşlerimde. E madem rutini kırıyoruz o zaman benim de daha kalabalık bir sokakta hatta böyle bir caddede yürümem lazım şimdi. Rutini kırmak için dünyanın en kalabalık caddelerinden birine, İstiklal Caddesi'ne yöneltelim mi rotamızı?
Buradan her gün ortalama 2 milyon insan geçiyor. İnanabiliyor musunuz? Dünyadaki çoğu ülkenin nüfusundan bile fazla. Burası o kadar kozmopolit bir yer ki birkaç yüz metre içinde onlarca farklı dilin konuşulduğunu duyabilirsiniz. Aslında rutini kırmak için muazzam bir lokasyon çünkü sürekli farklı simalar geçip gidiyor önünüzden. Yani bir kere gördüğünüz bir kişiyi bir daha görmenizin belki de mümkünatı yok.
Tamam arkadaşlar tanıdıklar çok güzel. Biliyorum bizim daha güvende hissetmemizi sağlıyorlar ama umarım yokluklarını da görmeyiz. Fakat insan bazen hiç tanınmayacağı yerlerde de yürümek istiyor. Hatta bazen böyle bilmediği sokaklarda kaybolmak insana çok iyi geliyor. Çünkü kendi küçük çevremizin dışında da bir sürü yaşamın olduğunu fark ediyoruz. Onların hikayeleri var. Bazen bu hikayelere de tanıklık etmek isteyebiliriz. Ben böyle kalabalık yerlerde bunu düşünmeden edemiyorum.
Yanımdan akan o binlerce insanın da en az benimki kadar kompleks bir hayatının olduğunu fark etmek bende tuhaf bir his yaratıyor. Evet, bu hissinde bir adı var. Sonder. Amerikalı yazar John Koenig tarafından türetilen bu kelime Dictionary of Obscure Sorrows kitabında geçmiş ilk olarak.
Bunu Türkçe'ye belirsiz hüzünler sözlüğü olarak çevirebiliriz. Alın size bir tane daha duygusal bir tanımlama. Belirsiz hüzünler sözlüğü. Bu arada tabi bu bölümü hazırlamamda da epey bir yardım oldu bu kitabın. İşte orada yazar adını koyamadığımız ama hepimizin aşina olduğu böyle onlarca duyguyu betimleyip bir de onlara isim vermiş.
Belki zaman zaman kendinizi başrol, çevrenizdeki diğer insanları da yar rollerdeki oyuncular gibi gördüğünüz olmuştur. Bu çok doğal. Çünkü her insan kendi hayatının başrolünü oynuyor nihayetinde. Ama hayatın başrolünde kendinizin olmadığını, diğer insanlarla beraber aslında ortak bir sahneyi paylaştığınızı idrak etmenin verdiği buruk bir farkındalık diye tanımlanıyormuş bu son der adı verilen his.
Bölüm boyunca hani iki tane daha histen bahsetmiştik ama onun aksine bu içinde bulunmaktan imtina edeceğimiz türden bir duygu değil. Aksine çevremizdeki olan bitene daha taze gözlerle bakmamızı sağlıyor. Empati yeteneğimizi geliştiriyor. Başka insanların da tıpkı bizimkiler gibi şahsına münhasır alışkanlıkları, dertleri, yetenekleri olduğunu anlamamızı sağlıyor.
Mesela bakın sol tarafımızdan geçen yaşlı adam aslında gençliğinde gayet üst düzey bir sporcuydu. Ya da sağ tarafımdan geçen şu genç delikanlı. Az önce sevgilisiyle büyük bir tartışma yaşadı. Belki de karşıdan dalgın dalgın gelen şu kadın işini kaybetti.
Onların da tıpkı bizim gibi acıları, dertleri, sıkıntıları, sevinçleri, mutlulukları, kısaca duyguları var. Bakın mesela bugün üç farklı duygu üzerine konuştuk sizinle. Çoğumuzun ismini ilk kez duymasına rağmen yıllardır bir şekilde hissettiği, bir şekilde aşina olduğu duygulardı bunlar. Hepsine isim koymuşlar ya. Sadece üç tane de değil, onlarca, yüzlerce duygu var bahsetmediğimiz bu. Çok geniş bir spektrum.
Mesela kalabalık görmeye alıştığımız bir yeri bomboş görmenin yarattığı tuhaf bir ürperti vardır ya hani pandemi döneminde bu istiklal caddesini de bu şekilde görmüştük hani. İşte bu caddeye daha önce gelenler de eminim benim gibi hissetmişlerdi. Bu buruk hissin ismi Kenopsiya imiş. Ya da bazen kendinizi geçmişte yaptığınız bir tartışmayı böyle tekrar tekrar yaparken bulursunuz ya hani seneler önceki bir ana gidip ah be keşke onun yerine şunu deseydim filan dersiniz. Bu hisse de Jouska deniyor.
Ve liste böyle uzayıp gidiyor. Yaşadığımız dünyada yalnız olmadığımız gibi hissettiklerimizde de yalnız değiliz. Çevrenize bir bakın. Sizin gibi hisseden binlerce insanın yanından geçip gidiyorsunuz her gün. Alışveriş yaptığınız marketten tutun da bazen kuşak çatışmasından dolayı anlaşamadığınız ebeveynlerinize kadar. Herkes farklı farklı olsa da hissettiklerimiz
genel manasıyla ortak diyebiliriz. O yüzden yalnız hissetmeyin kendinizi, şöyle bir çevrenize bakın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.