Podcast

119 - Kararları Kim Veriyor: Grup Psikolojisi

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bir grubun üyesi olmak ve grupça hareket etmek, iletişim becerimizi geliştirmenin yanı sıra bize kendimizi güvende de hissettirir. Ne var ki bu ihtiyacımız bazen kendi düşüncelerimizden taviz vermemize sebep olabilir. 111 Hz’in bu bölümünde soluğu, her şeyi yapmakta özgür olduğumuz ıssız bir adada alıyoruz. Fakat bu macerada bizi bilinmez bir tehlike de bekliyor. Karanlık ve aydınlık arasında nerede durduğumuzuysa seçimlerimiz belirliyor.



Sunan: Barış Özcan

Hazırlayan: Gülşah Dim

Ses Tasarım ve Kurgu: Metin Bozkurt

Yapımcı: Podbee Media






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.115 kelime · ~16 dk okuma

Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz.

Pardon, daha bölümün başında böyle tuhaf bir soru soracağım ama... Aranızda şu anda nereye sürüklendiğimiz hakkında bir fikri olan var mı? Peki ya denizcilikten anlayan? Yani demek istediğim, şu gemiyi sağ salim limana ulaştırabilecek birisi var mı aranızda? Hiç mi yok? Son bölümlerde öyle haritacılıktan, yolculuklardan falan bahsedince...

Ne yalan söyleyeyim beni de bir macera tutkusu sardı. Bugün de sizi bambaşka bir yere götüreyim diye düşünmüştüm aslında ama şu fırtına bütün planı altüst etti maalesef. Neyse. Artık fırtınanın inmesini bekleyeceğiz diyeceğim ama hiç de ginecek gibi durmuyor ki. Hem zaten yönümüzü de kaybettik. Durun bir dakika. Ben mi yanlış görüyorum yoksa şu bize doğru gelen şey dev bir dalga mı? Evet! Evet! Herkes kendini korusun!

Transkriptin tamamını oku

Oh, sonunda fırtına bitmiş arkadaşlar. Bir ara baygınlık geçirmişim galiba, neler olup bittiğini pek hatırlamıyorum. Ama siz iyisinizdir umarım. Bir dakika ya, burası da neresi? Dalga nasıl çarptıysa ben artık gemide olmadığımızı idrak edememişim bir an. Gemimizden eser de yok. Evet, sanırım kıyıya vurduk.

Issız bir adaya düşseniz yanınıza alacağınız 3 şey ne olurdu? gibi klişe bir soruyu sormak için uygun bir an olmadığının farkındayım. Zaten yanımıza bir şey alacak zamanımız da olmadı. Mahsur kaldık iyi mi? Neyse durun. Hemen enseyi karartmayalım. Artık eskisi gibi ıssız ada mı kaldı canım? Elbette bir geminin bir uçağın ya da helikopterin filan otosu burayı da içine alıyordur herhalde. Birilerinin bizi kurtarmaya gelmesi an meselesi.

O sırada biz de burayı keşfeme çıksak biraz, ne dersiniz? Anın tadını çıkarmayı bilmek lazım. Sanki bir macera kitabının tam ortasına düşmüş gibiyiz. Aklıma öyle çok örnek geliyor ki. Mercan Adası, iki yıl okul tatili, Robinson Crusoe, Define Adası... Çok heyecanlı. Masmavi bir deniz, suyun üstünde altın gibi parıldayan güneş ışığı, sizi ısıtan yumuşacık bir kum, gölgesinde serinleyebileceğiniz ufuzun ağaçlar. Cennete düşmüş gibiyiz ya. Durum böyleyken ada hayatı birçoğumuza oldukça cazip gelebilir. Sabahları şehrin gürültüsü yerine doğa seslerine uyanmak.

İstediğin zaman denize girip, dilediğince yüzmek. Oradan oraya koşturmaktansa, kendi saatine göre, özgürce yaşamak. Özgürlük. Belki de en kilit nokta burası. Modern dünyanın sınırlamaları burada geçerli değil. O yüzden burada olduğumuz sürece eğlenmeye bakalım en iyisi. Doğrusu ada beklediğimden daha büyükmüş.

Kıyı şeridi git git bitmiyor. Burayı tamamen keşfetmek için belki de en azından bir hafta filan gerek. O ses ne? Kim var orada? Yırtıcı bir hayvan filan olmasın? Biz en iyisi birbirimizden fazla uzaklaşmayalım. Müthiş bir duanın içinde olsak da her ıssız adanın kendine göre bir gizemi olduğunu unutmamak lazım. Hani Lost filan. E macera kitaplarında da öyle.

Biz bu adayı daha yeterince bilmiyoruz. Ormanlık kısımda zehirli böcekler, vahşi hayvanlar, adını daha önce hiç duymadığımız ölümcül bitkiler filan saklanıyor olabilir. E daha bunun gecesi var, zifiri karanlığı var. Bir gözümüzün her daim açık olması lazım. Şimdi anlattıklarım sizi biraz ürkütmüş olabilir ama merak etmeyin. Tüm bunları başımıza gelebilecek her şeye karşı hazırlıklı olalım diye paylaştım sizinle. Bir uyarı gibi yani.

Bu yüzden korkuya mahal yok. Bilirsiniz, korkunun fazlası insanı paralize edip savunmasız kılabilir. Hatta mantıklı düşünme yetimizi köreltebilir. Frank Herbert dün kitabında çok güzel özetlemişti bu durumu. Korkmamalıyım. Korku katilidir aklın. Zihnimizi güçlü tutmak ve korkularımızı yenmek için onlarla doğrudan yüzleşmek seçeneklerimiz arasında. Ne var ki bu hiç de kolay bir seçim olmadığından çoğunlukla duyduğumuz korkuyu hafifletebilmek için başka yollara başvururuz. Mesela önlem almak korkuyla baş etme yöntemlerinden biridir aslında. Çünkü bilinmez bir tehdide karşı kontrolün bizde olduğunu düşünmek isteriz.

İşte kapı pencereyi kilitlemek, alarmları falan takmak, böyle bizi daha güvende, daha korunaklı kılacağını düşündüğümüz ürünlere yatırım yapmak. Bu gibi davranışların sakıncalı olduğunu söylemiyorum elbette. Sadece aldığımız tüm bu önlemler bizi yalnızca tehlikenin kendisinden korumanın yanında psikolojik olarak iyi hissettirmek gibi bir fonksiyona da sahip. Bu korunaklı alanı sadece kilitler ve gizli sığınaklar oluşturmuyor. Bizler bir gruba ait olduğumuzda da çok daha güvende hissediyoruz. Mesela şu anda bu adaya tek başımıza düşmüş olsaydık ve birbirimizle konuşma şansını bulamasaydık muhtemelen çok daha kötü hisseder, yalnızlık hissini hafifletmek için kendi kendimize konuşur, hatta hayali arkadaşlar yaratabilirdik. Bununla ilgili de bir film vardı değil mi? Tom Hanks oynuyordu hatta.

Öyle ki korkularımız hakkında birileriyle konuşmak da baş etme stratejileri arasında. Anlatmak, paylaşmak, fikir almak, anlaşıldığımızı hissetmek bizi sakinleştiriyor. Bir gruba dahil olmak aynı zamanda iletişim becerilerimizi de geliştiriyor. Farklı bakış açılarıyla tanışmamızı, çok daha geniş bir perspektifte düşünmemizi, tek bir sonuca kilitlenmek yerine alternatifleri değerlendirebilmemizi sağlıyor.

Bu kolektif kararların bireysel kararlara kıyasla gerçeğe daha yakın olmasına verilen bir isim bile var. Kalabalıkların Bilgeliği. İngilizcede Wisdom of Crowds olarak bilinen bu durum yıllar içinde yapılan pek çok farklı araştırmayla da kanıtlanmış üstelik. Mesela geçen hafta yayınlanan Yalnızlık Bazen İyidir bölümünün tam olarak kaç dakika ve saniye sürdüğünü soracak olursak her birinizin tahminlerinden alınan bir ortalamanın bizi doğru cevaba en yakın sonuca ulaştıracağını söyler bu fikir. Yani 22 dakika 39 saniyeye.

Illinois Üniversitesi'nden Janet Snezek, kendi yaptığı araştırmada grubun ortalamasından alınan cevabın en iyi bireysel tahminden bile %30 oranında daha isabetli olduğunu keşfetmiş. Kalabalıkların bilgeliği kavramı, farklı sesler birleştirilince ortaya kişisel yargılardan arınmış tek bir sesin çıktığını ve bu sesin çok büyük oranda nesnel olduğunu öne sürüyor. Tabi burada dikkat çekmek gereken bir nokta var. O da bağımsız cevaplar ifadesi. Yani bu deneylerde cevaplar öncelikle bireysel ve ayrı olarak verilip sonradan birleştiriliyor. Yani kişiler karar verme süreçlerinde her ne kadar öznel yargılarını kullansalar da tamamen özgürler. İşte bir gruba ait olmanın karanlık tarafı da zaten işte tam burada kendini gösteriyor.

Hatta buna dair yapılmış birçok deney de var. Aslında ışınlanma makinemiz yanımızda olsaydı giderdik hemencecik ama zihinde bir ışınlanma makinesi değil midir sonuçta? Hazır burada bol bol vaktimiz var. Gelin birlikte hayal edelim şimdi bu deneyi. Merak etmeyin ben size rehberlik edeceğim.

1951'de Amerika'da bir derslikteyiz şimdi. Odamızda da 8 tane üniversite öğrencisi var. Bu öğrenciler aslında sosyal psikoloji alanının öncülerinden olan, Solomon Asch'in yaptığı çizgi deneyinin katılımcıları. Ama aralarından yalnızca bir tanesi olan bitenden habersiz, diğer yedisi öğretmenleriyle iş birliği içerisinde. Asch'in öğrenmek istediği ise şu, içinde bulunduğumuz gruba uyum sağlamak bizim için ne kadar önemli ve bu arzu kararlarımızı ne şekilde etkileyebilir?

Görev oldukça basit. Katılımcıların sadece onlara gösterilen çizgiyle eşit uzunluktaki diğer çizgiyi seçmeleri gerekiyor. Zaten diğer seçenekler gülüç denecek kadar yanlış. Sahte katılımcıların hepsi bilerek yanlış seçeneği söyledikten sonra son cevabı da gerçek katılımcının vermesi isteniyor. Eee yani bu kadar kolay bir soruyu da yanlış cevaplama ihtimali yok herhalde değil mi?

Fakat arkadaşlar işte bu noktada ilginç bir şekilde gerçek katılımcı da soruyu yanlış cevaplıyor. Yani aslında uyum sağlıyor. Bir insan neden doğrusunu bildiği bir şeyi inkar eder diye sorguluyor olabilirsiniz. Sonuçta sözel ya da fiziksel olarak herhangi bir baskı mevcut değil. Yani farklı cevap vermenin görünürde hiçbir yaptırımı yok.

İşte bu deneyin sonucunda Ash gerçek katılımcıların diğerleri tarafından farklı ya da garip algılanmaktan çekindikleri için uyum sağlama yoluna gittiklerini keşfediyor. Doğrudan üyesi olmadığımız bir grubun içindeyken bile insanlar olarak aidiyet arzusu duyuyoruz ve grup baskısını üzerimizde hissediyoruz. Sonunda dışarıda kalmamak, efendim tuhaf görünmemek, yargılanmamak için kendi mantığımızla vardığımız sonucu bile reddetme noktasına gelebiliyoruz. Dışarıda kalmak az önce bahsettiğim tüm o korkuları aktif hale getiriyor. Beynimizde tehlike çanları çalmaya başlıyor. Ya atasözlerimiz bile uyarıyor bizi bu konuda. Sürüden ayrılanı kurt kapar.

Yalnız kalırsak tehditlere açık, savunmasız olduğumuzu düşünüyoruz. Oysa bir gruba ait olursak onlar tarafından kabul ediliriz. Dost görülürüz. Farklı olmanın dayanılmaz ağırlığını hissetmemize gerek kalmaz. Bu ne ya? Bayağı bir şeye takıldı. Aa arkadaşlar bakın bir sandık bulduk. Ya bayağı da eski bir şeye benziyor. Üstündeki kumları şöyle bir temizleyelim önce. Hıh.

Bakalım burada neler varmış. Şansımıza yemek filan çıksa ne iyi olurdu şimdi değil mi? Aa yok maalesef tabi ki. Bir not çıktı. Nedir bu? Eğer ki bu sandığı bulduysanız size çağrımızdır. Adanın gerçek sahipleri bizleriz ve sizleri burada istemiyoruz. Adada kalmayı seçerseniz başınıza gelecekleri de kabul etmiş sayılırsınız.

Bu ne ya? Şaka mı arkadaşlar bu? Mektubumuzu daha önce de ciddiye almayanlar oldu. Onların akıbetini de sandığın içindekilerden öğrenebilirsiniz. Bu size ilk ve son uyarımızdır. Herhalde şaka filan bu. Sandığın içindekiler filan derken ne demek istiyor şimdi?

Arkadaşlar sanırım iş ciddiye biniyor. Sandığın dibinde... Sandığın dibinde birkaç tane kafa tası var. Hıssız ada macerası dedik, cennet dedik. Bak hiç olmadı bu. Ağız tadıyla bir ada macerası bile yaşatmıyorlar insana yahu.

Ama eğer benim adım da Barış ise buradan da bir macera çıkarırım ben. Hemen bir plan yapmamız lazım. Fakat bunun için de biraz düşünmem gerekiyor. O yüzden şimdi biraz ara verelim. Dönünce macera bizi bekler. Bu arada aman dikkatli olun fazla uzaklaşmayın.

Tamam sakinledim. Bu ara gerçekten de iyi geldi bana. Her şeye rağmen ada yaşamı güzel. Sadece şu anda adada başkalarının da olması ve bize karşı pek de dostane duygular beslememesi gibi küçük bir problemimiz var. Küçük diyorum çünkü arada iyice düşündüm ve sanırım bir çözüm yolu buldum arkadaşlar.

Rubber's Cave deneyi. Evet, çıkış noktamız bu olacak. Rubber's Cave deneyi. Tabii ki. 1954 yılında sosyal psikoloji alanının bir başka öncü ismi Muzaffer Şerif tarafından yapılmış bir deney bu. Gruplar arası çatışmanın kaynağını araştırıyor. Şerif, yaz kampüsüsü verdiği deneyde tam 22 tane erkek çocuğunu Oklahoma'daki Rubber's Cave Parkı'na davet ediyor ve onları iki gruba bölüyor.

çıngıraklılar ve kartallar. Aileler çocuklarının sosyal becerileri gelişecek sanarken aslında süreç onları birbirlerine düşürmek için özel olarak kurgulanmış. Şerif uygun ortam yaratıldığı takdirde iki grubun karşı karşıya gelmesinin oldukça kolay olduğunu düşünmüş. Ona göre kısıtlı kaynaklar için rekabete girmek insanları rahatlıkla düşmanlığa sevk edebilirmiş.

Zira gerçekçi çatışma teorisi de tam olarak bunu söyler. Ama ben bugün size teorileri falan öyle uzun uzun anlatmak yerine detayları doğrudan uygulamaya sokmayı planlıyorum. Belki böylece diğer gruplarımızı düzeltmek de mümkün olabilir kim bilir. Ama daha bizi tanımıyorlar bile. Muhtemelen ön yargıları biraz da bundan kaynaklanıyor. Tanısalar bizi severler.

Neyse, Deney'deki çocuklar da iki gruba ayrıldıklarında birbirlerini hiç tanımadıkları için Muzaffer Şerif'in çeşitli rekabet oyunlarıyla onları çatışmaya sürüklemesi kolay olmuş. Şu anda biz de diğerleri için adanın güzelliklerine ortak olmaya çalışan yabancılarız. Kısıtlı kaynaklar meselesi yani. Deneyde çocuklar önce kendi grup üyelerini tanıyıp böyle birbirleriyle kaynaşıyorlar. Sıra karşı grup üyelerini tanımaya geldiğinde kendi normları, eğlence anlayışları ve kuralları çoktan oturmuş oluyor. Hatta grubun içerisinde karakter özellikleri sebebiyle doğal liderler öne çıkıyor ve tabii ki bir hiyerarşi filan kuruluyor hemen. Muhtemelen bize not bırakan grubun da onlara ne yapmaları gerektiğini söyleyen bir liderleri kesin vardır.

Notun fazla ileri gittiğini düşünüyor olabilirsiniz ama deneydeki çocuklar bile kampın sonlarına doğru aralarındaki çatışma ve rekabet yüzünden birbirlerini neredeyse boğazlayacak hale geliyorlar. Karşı grubun bayrağını yakıyorlar, odalarını darmaduman ediyorlar. Hatta birbirlerine fiziksel olarak zarar vermeye bile kalkışıyorlar. O yüzden içinde bulunduğumuz durumun çözümsüz, umutsuz olduğunu düşünmeyelim. Bizim barış ortamı kurmak için bir üst hedefe ihtiyacımız var sadece. Yani tek başımıza veya yalnızca kendi grubumuzla çözemeyeceğimiz kadar büyük ve zorlu bir problem bulmalıyız. Hepimizi ilgilendiren bir problem.

Nitekim Şerif de öyle yapmış. Kampın su kaynağını taşlarla kapatmış ve suçu bir takım vandallara filan atarak çocukların bunu beraberce çözmeleri için onları dağa yollamış. O güne dek düşman olan bu çocuklar zorlu geçen 45 dakikanın ardından su yeniden akmaya başladığında bunu hep beraber kutlamaya başlamışlar. O akşam geri döndüklerinde her iki grupta birbirine karşı çok daha nazik, çok daha arkadaş canlısı davranmaya başlamış. Kampın son gününde aralarında düşmanlık olmadan böyle gayet güzel dostça vedalaşmışlar. İşte biz de bu tekniği uygulayacağız. Ortaklaşa çözmemiz gereken bir problem yaratacağız yani.

Yapacağız da ne yapacağız yani? Acaba denizden gelen bir canavar falan olduğunu mu söylesek onlara? Ama yok ya, o biraz fantastik bir durum. İkna edemeyebiliriz. Ya da bir volkan falan desek?

Evet ya, volkan. İyi fikir. Adada patlamak üzere olan bir volkan olduğunu, buradan kaçmamız gerektiğini söyleyelim onlara. Ve bu ıssız adadan kaçmak için birlikte bir çözüm bulmayı önerelim. Ama hemen bulmalıyız onları. Hava gittikçe kararıyor çünkü. Nasıl insanlar acaba şu adanın gerçek sahipleri? Ya da ne kadar süredir buradalar? Yani ne zamandır kendi kurallarına göre yaşıyorlar?

Şimdi böyle hava yavaştan kararmaya başlayınca aklıma başka bir kitap daha geldi. Tabii ki tahmin edebilirsiniz hangi kitap geldiğini. William Golding tarafından yazılan kitap desem? Evet. Sineklerin Tanrısı romanı. Eminim okuyanlarınız vardır. Tıpkı iki yıl okul tatilinde olduğu gibi başlarında hiçbir yetişkin olmadan ıssız bir adaya düşen çocukları konu alıyor bu roman. Olayların vardığı son noktaysa saydığım diğer kitaplardan taban tabana zıt.

Golding kendinden önceki yazarlar gibi kitabında çocukların doğuştan gelen iyiliğini ya da batı medeniyetinin her koşulda varlığını devam ettirdiğini filan vurgulamıyor. Aksine çocuklar medeniyetin kendilerine biçtiği öğretilerden sıyrıldıkları anda giderek daha da bir vahşileşiyorlar. Golding, adadaki esas tehditin dışsal tehlikeler değil, bilhassa içlerindeki kötülük potansiyeli olduğunun altını çiziyor yani her fırsatta. Aslına bakarsanız hepimiz toplumsal kalıplarla ve bir ödül ceza mekanizmasıyla büyütülüyoruz değil mi? Neyin yanlış, neyin doğru olduğu biz daha çok küçükken öğretiliyor bize. Kurallara uyduğumuzda aferin duyuyoruz, ödüller alıyoruz.

Kurallara uymadığımızdaysa yaptırımlar görüyoruz. Kurallar bizi yetişkin dünyasında da kötülüğe bulaşmaktan alıkoyuyor. Yani aslında soru şu olmalı belki de. Sakıncalı bir eylemi gerçekleştirmeme sebebimiz cezalardan kaçınmak mı yoksa gerçekten de doğru olana yönelme gayretimiz mi?

Kaçımız kuralların olmadığı bir dünyada sadece içsel değerlerinin ışığında erdemli, medeni bir şekilde davranmaya gayret gösterir? Bizler özünde iyilik olan canlılar mıyız yoksa kötülüğe mi yatkınız? Şimdi bir koltuğa bağlandığınızı ve gözlerinizi zorla açık tutacak bazı aparatlar takıldığını düşünün. Ve normalde size zevk veren, sevdiğiniz her şeyi içeren görüntülerin size defalarca izlettirildiğini. Hatırladınız mı bu filmi? Otomatik Portakal. Orada Alex'e uygulanan meşhur Ludovico yöntemi gibi yani. Sevdiğiniz şeyler artık midenizi bulandırmaya başlardı değil mi?

Alex de üzerinde uygulanan bu deneyden sonra normalde zevk aldığı şiddetten keyif alamaz. Hatta buna teşebbüs bile edemez hale geliyor. Ne var ki bu onun kendi seçimi değil. Yapılan işkencenin sebep olduğu bir koşullanma. Hapisten çıktıktan sonra suç işleyemeyen Alex'in sırf bu sebeple iyi bir insan olduğunu söyleyebilir miyiz peki?

Özgür iradenin sonucu olmayan bir iyilik, daha doğrusu etkisizlik hali doğal olarak erdem olmaktan çıkıyor değil mi? Eylemlerimizin ardındaki anlamı ve değeri belirleyen şey bizim özgürce yaptığımız seçimler. Gerçekte olduğumuz kişiyi gösteren şey bu, seçimlerimiz. Ama tehlikeye karşı yalnız kalma korkusu bizi biz yapan bağımsız tercihlerimizi manipülasyona açık hale getirebiliyor. İşte sineklerin tanrısında çocukların kendi hayal ettikleri bir canavardan korkmaları ve bu korkunun onları Jack'in acımasız liderliği etrafında toplaması buna çok çok iyi bir örnek. Biz böyle konuşuyoruz ama fark ettiniz mi? Şu anda takip ediliyoruz.

Sesleri duydunuz mu? Sanırım biz onları bulmadan önce onlar bizi buldu. Peki acaba durup onlarla bir konuşmayı denesek mi? Ne dersiniz? Sadece kendimizi tanıtalım ve buraya nasıl düştüğümüzü anlatalım. Sonuçta bizim düşmanca bir niyetimiz yok. Evet, bu oktan anlayabileceğimiz üzere bahsettiğim yöntemin işe yaraması pek de mümkün görünmüyor. Adada yaşayan diğer kişiler her kimse tamamen çıldırmış haldeler belli ki. İyisi mi başımıza bir şeyler gelmeden tüyelim hemen.

Burada bildiğimiz anlamda bir medeniyet ve kuralların olmamasını geçtim, bir grup halinde davrandıkları için eylemlerinin vicdani sorumluluğunu da taşımıyorlar muhtemelen. Grup psikolojisinin bir diğer karanlık yanı, bireysel seçimlerimiz ve ahlaki değerlerimizi içinde rahatça eritme potansiyeline sahip olması. Bireyin benlik algısı ve sınırları sağlam olmadığı takdirde grubun sağladığı anonimlik içinde yitip gidebiliyor. Nitekim bunu sineklerin tanrısında çocukların bir arada oynadıkları oyunlarda şuursuzca vahşileşebilmelerinden anlayabiliyoruz.

Bilinmezlikten duyulan korku ve uzun süreli stres çocukları kitlesel bir histeriye sürüklüyor. Tek başlarındayken yapamayacakları bir eylemi toplu halde olmanın motivasyonu ve gruba bir anda yayılan paranoyanın etkisiyle gerçekleştirebiliyorlar. Sonraki gün olanların sorumluluğunuysa hiç kimse üzerine almıyor. Çünkü kafalarında bu vahşete sebep olan onlar değil, adeta ayrı bir yaşam formuna dönüşmüş grubun ta kendisi.

Simon ise aralarında bunu fark edebilen tek karakter. Yani gerçek olanın canavar değil, kendi içlerindeki karanlık olduğunu. Bunu anlamasına rağmen, adada hiçbir şekilde kötü ve vahşi bir eylemde bulunmamış tek çocuk da o üstelik. Bakın, Jung bu durumu çok güzel betimlemiş. Kendi karanlığını bilmek, diğer insanların karanlıklarıyla başa çıkmanın en iyi yoludur.

dışarıda kalmanın, farklı ve garip görülmenin insanlar için oldukça büyük bir korku olduğundan bahsetmiştim. Simon karakteri ise bundan hiç mi hiç korkmuyor. Kendi düşünceleriyle baş başa kalmaktan, sorgulamalar yapmaktan çekinmiyor. Bu sayede kimsenin körü körüne takipçisi olmuyor. Aksine içsel bir pusulayla hareket ediyor.

Düşünen ve kendi kararlarını verebilen kişiler, gruptan farklı istikamette hareket ettikleri için tuhaf ya da aykırı etiketine maruz kalabilirler. Fakat bu, kendi yolunu çizebilme cesaretini gösteren bir zihin için hiçbir şey ifade etmez. Hatta iltifat bile sayılabilir. İçinde bulunduğumuz topluluklar ve gruplar tabii ki bize çok şey katar. En başta da dediğim gibi başkalarıyla öğrenir ve onlardan güç alırız. Bazen en iyi sonuçlara ortak akılla ulaşırız. Ailiyet duygusu en temel, en doğal ihtiyaçlarımız arasında. Ama bu ihtiyaç kendi orijinal fikirlerimizi, kendi değerlerimizi yitirmemize yol açmamalı. Bu sınırı her zaman çekebilmeliyiz.

Bu arada kaçmaya çalışırken adanın ta öbür ucuna geldik sanırım. Diğer grubun sınırını geçtik mi acaba? E buralarda da kimse yok. Etraf sessiz. Ah! Ayağım takıldı. Bu ne bela adaymış kardeşim ya! Sandıktan çıkan kafa tasları mı istersin? İçlikten gelen oklar mı? Ayağa takılan taşlar mı? Bir bitmiyor çilemiz ya! Ee, de yani bu taş değilmiş ki. Bak panikten gördüğümü bile algılayamaz oldum görüyor musun? İyi de ne bu ya?

Hayda. Bu da sandıkmış. Bir sandık daha. Bak bir aksiliği daha kaldıramayacağım ama gerçekten. Cidden soruyorum bu sefer. Bu ada şaka mı? Dürüst olmak gerekirse açmaya da çekiniyorum artık. Neyse. Merakım baskın gelecek sanırım. Eee bir not daha var burada.

Eğer ki bu sandığı bulduysanız size mesajımızdır. Adaya önceden ayak basmış kişiler olarak sizleri selamlıyoruz ve hoş geldiniz diyoruz. Adada kalmayı seçerseniz yararlanabileceğiniz bilgileri içeren bir rehber de bıraktık. Not. Diğer sandığı bulduysanız biraz şaka yapmak istemiştik. Hatta attığımız ok da bu şakanın bir parçasıydı. Hedefi özellikle ıskaladık diyelim. Umarız fazla korkutucu olmamıştır. Adayı terk edip normal yaşantınıza dönmek de sizin dilinizde. Ne de olsa hayat seçimlerimizden ibarettir. Bu ne ya şimdi? Neymiş efendim özellikle ıskalamışmışlar. Bak ya bir de gülücük koymuşlar notun sonuna. Çok komik. Çok sinir oldum.

Yani cidden şakaymış bu ada ya. Neyse ki güvendeyiz. Biraz olsun içim rahatladı. Evet, sürprizlerle dolu bir gün geçirdiğimiz kesin. E o zaman bu noktada ben de sizi özgür bırakıyorum artık. Çünkü her iki sandıkta doğruyu söylüyor olabilir.

Bu nota da pek güvenemedim ben şimdi. Kimin yazdığını bulmaya çalışalım derdim ama ne demiştik bölümün en başında? Korkularla doğrudan yüzleşmek kolay değildir. Her ne kadar korku ardında bir merak barındırsa da. İyilik ve kötülük, vahşet ve medeniyet birbirleriyle var olan kavramlar.

Bir ada hem bir cenneti andırıp hem de içinde yüzlerce tehlikeyi barındırabilir. Bir insan karanlık veya aydınlığa sadece bir tercih kadar yakın olabilir. Fakat tercihlerimizi bir grubun içinde yapıyor olsak dahi, eylemlerimizin sorumluluğu bize ait. Dolayısıyla bu gizemli adada daha ne kadar vakit geçireceğiniz size kalmış. Kendi hislerinize, kendi fikirlerinize güvenmekten hiçbir zaman vazgeçmeyin. Ve en önemlisi de kendinizi tüm yönlerinizle, tüm derinliğinizle keşfetmekten korkmayın.

Böylelikle sizin keşfetmediğiniz karanlıklar başkaları tarafından sizi kontrol etmek üzere kullanılamaz. Bunu yaparsanız içinde kendinizi dürüstçe ifade edebildiğiniz gruplarda özgür bir aidiyet hissi duyarsınız. Günün sonunda birliktelik ve sıcak bir ekibin parçası olmak deneyimleyebileceğimiz en güzel duygulardan biri. Mesela bakın, tüm zorluklarına rağmen bugün bu macerayı beraber yaşamış olmak çok daha anlamlı olmadı mı? Hislerimizi paylaştık, çözüm üretmeye çalıştık, planlar yaptık. Eee, biraz korktuk ama sonunda bu maceraya değ... Aaa! O ne ya? Martıymış. Aklım çıktı bir anda ya. Neyse, bana bugünlük bu kadar adrenalin yetti. Başka bir macerada yeniden buluşmak üzere.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)