
2.157 kelime · ~11 dk okuma
Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz.
Bizi de alsa bari. Ayşe saraya çıkmış. Doğru söylese bari. Doğru söylese bari. Hadi güzelim, şeker ezelim. Ooo geldiniz demek. E hoş geldiniz. Ben de hazır sevgililer günü yaklaşıyor. Biraz bunun üzerine konuşalım diyerek böyle bir yandan stüdyoyu hazırlıyordum, bir yandan da havaya girmeye çalışıyordum. Şimdi eminim ki bazılarınız içinden yahu sevgililer gününü anlatacaksın, ne bekar gezmesi filan diyordur. Ki haklısınız da ilk duyuşta biraz tezat geliyor bu. Mesela sevgililer günüyle ilişkili olunca aşktan filan bahsetmemi bekliyor olmanız da gayet normal.
Ama onu zaten yapmıştık. Dinlemeyenleriniz ya da sevgililer gününü bir 111 Hz bölümüyle taşlandırmak isteyenleriniz için 14 Şubat'ta Aşkın Kimyası bölümümüzü yeniden yayınlayacağız. Sizleri o bölüme şimdiden buyur edeyim ben. Kalpleri eriten bir bölümdü o. Fakat grup laçının bu şarkısını mırıldanmam hiç de öyle boşuna değil arkadaşlar, onu da söyleyeyim. Başlıktan da anlayacağınız üzere biraz aykırı bir bölüm olacak bu. Hatta bu bölüm yalnızlar ve yalnızlığı sevenler için.
Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar kadar yalnız olanlar için. Neyse, şakayı G'yi bir yana bırakalım şimdi. Kendimizi ciddiyete davet edelim. Bu yalnızlık konusu genelde kötü bir şey gibi anlatılıyor. Sanki mutsuzluğun ana kaynağı buymuş gibi düşünülüyor. Son derece sağlıksız, hatta yıpratıcı bir süreç olarak değerlendiriliyor. Ki bunların birçoğu da doğru saptamalar.
Yalnızlık, modern zamanların en büyük sorunlarından biri gerçekten de. Öyle ki yakın zamanlarda İngiltere ve Japonya'da Yalnızlık Bakanlıkları dahi kuruldu. Yalnızlık Bakanlığı. Tükenmişlik ve depresyon gibi bir takım problemlere yol açan, psikolojik olarak insanı yiyip bitirebilecek güçlü bir durumdan bahsediyoruz. Ve bu konuda öyle pek de iç açıcı bir tablo çıkmıyor karşımıza.
Zira yaşlı insanların %40'dan fazlasının kronik ve derin bir yalnızlık hissettiği sonucuna ulaşan çalışmalar var. İşin daha da endişe veren kısmı, son yıllarda yapılan araştırmalarda genç ve ergenlik çağındaki insanlarda bile bu oranın %40'lara yaklaştığı tespit edilmiş. Diğer yandan yalnızlığın fiziksel olarak da olumsuz etkileri olduğu saptanmış. Kronik ve yoğun bir yalnızlık hissi yaşayan insanların önemli bir kısmında yüksek tansiyon görülüyormuş mesela. Uykusuzluğa doğrudan etkisi olduğu da biliniyor. E haliyle bu da bağışıklık sistemini aşağı çeken bir etki demek. Yaşça büyük insanlarda kendini idare etmek güçlüğü ve bazı yeteneklerin kaybedilmesi gibi sorunlara da yol açıyor yalnızlık.
Hatta bazı çalışmalar kronik yalnızlık hissinin verdiği zararı günde bir paket sigara içmekle eş değer bile görüyor. Dolayısıyla yalnızlık üzerine bir güzelleme yapmadan önce şöyle bir durup düşünmek, söylemlerimize biraz dikkat etmek lazım. Benim de size birazdan anlatacağım şeyler derin ve süreklilik gösteren bir yalnızlıkla ilgili değil zaten. Yani kimseye aşık olmayın, hiç arkadaşınız olmasın, sosyal hayattan kopun falan demiyorum asla. Sürekli bir yalnızlık hissi duyuyorsanız mutlaka bunun üzerine araştırma yapıp kendinize uygun bir çözüm bulmaya çalışmalısınız kesinlikle.
Fakat, yalnızlığı sadece bu perspektiften de değerlendirmemek gerekiyor. Sonuçta bizi biz yapan duygulardan biri bu. Nasıl yani? Yalnızlık mı bizi biz yapıyor? Evet, şöyle izah edeyim size.
Biz yani insanlık sosyal bir türüz değil mi? Bizi sosyal bir varlık haline dönüştüren duygu aslında bu yalnızlık. İnsanlığın birbiriyle iletişim kurmaya başladığı o ilk çağlardan bu yana en büyük korkumuz da yalnız kalmak aslında. Elbette tarih öncesi dönemlerde dış tehlikelere karşı birlikten kuvvet doğar mantığıyla duyuyorduk biz bu korkuyu. Yani vahşi bir kaplan karşısında yalnız kalmaktan korkmamız son derece normaldi.
Ancak zaman ilerledikçe sosyal beceri ve ilişkileri de gelişti insanlığın. Dolayısıyla DNA'mıza kadar işleyen bu yalnızlık korkusu da şekil değiştirdi. Sosyal olarak yalnız kalma korkusu duymaya başladık artık. E bu da bireyleri topluma bağlayan bir korkuydu. Yani yalnızlık pozitif bir etki de göstermeye başladı diyebiliriz.
Aslına bakarsanız yalnızlık ne kadar çok arkadaşınız olduğundan ziyade hayatı ve sosyal ilişkileri algılama biçimimizle ilgili bir durum. İnsanlarla çevrili fakat acı verici düzeyde yalnız hisseden kişiler de vardır mesela etrafınızda. Hani şu gökyüzündeki yıldızlar kadar yalnız olanlar. Kalabalığın içinde kendini yalnız hissedenler. İşte onlardan bahsediyorum.
Şayet çevrenizde böyle bir arkadaşınız filan varsa ona destek olun mutlaka. Dediğim gibi kronikleşen yalnızlığın övülesi bir tarafı yok asla. Fakat daha az sosyal temasla yetinen, dönem dönem yalnız kalmayı bilerek, isteyerek tercih eden, böyle daha rahat, daha huzurlu hissedenler de var. Yani niteliğin nicelikten üstün geldiği durumlar da mevcut.
Kısacası yalnızlık öyle başlı başına kötü bir durum değil. Tamamen algılama biçimlerimizle ilgili bir durum. Hatta bilinçli ve tercih edilmiş bir sosyal izolasyonun birçok faydası olduğuna yönelik akademik çalışmalar da mevcut. Reading Üniversitesi'nde yapılan bir araştırmada buna dair önemli bulgular elde edilmiş örneğin. Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere'den 35 yaş üzerinde 178 yetişkin seçilmiş bu deneyde. Ardından 21 gün boyunca bu kişilerin günlük yaşantısı takip edilmiş.
Nette Weinstein öncülüğünde araştırmayı yürüten ekip, katılımcıların bir gün içinde kurduğu tüm sosyal etkileşimleri not almış ve her günün sonunda onlarla stres ve yaşam memnuniyeti üzerine kısa anketler yapmış. Elde edilen sonuçlardaysa sosyallik ve yalnızlık hissiyatı üzerinde optimal bir dengenin olmadığı ortaya çıkmış. Hatta gün içinde yalnız kalma süresi uzun olan kişilerin yaşadığı stres seviyesinin daha düşük olduğu saptanmış. Buna benzer bir başka deney Durham Üniversitesi'nde yapılmış bu arada. Doçent doktor Thagwee Nguyen, inşallah doğru telaffuz etmişimdir ismini, izolasyon üzerine öğrencileriyle bir çalışma gerçekleştirmiş. Bunun için öncelikle öğrencilerini iki farklı gruba ayırmış Nguyen. Bu öğrencilerin hepsini
tek tek 15 dakikalığına bir odada oturmuş. Şimdi buradaki değişkense şu, Nguyen odaya giren bazı öğrencilerinden kitaplarını ve telefonlarını dışarıda bırakmasını istemiş. Bu da sosyal yaşamdan tamamen izole bir 10-15 dakika demek tabii ki. Diğer gruptaki öğrencilerinin ise odaya kitapları ve telefonlarıyla girmesine müsaade etmiş.
Odada geçen bu 15 dakikanın ardından öğrencileriyle kısa görüşmeler yapmış Nuguyen. Bu görüşmelerin sonucunda duygusal bir uyarılmaya maruz kalmayanların yani ilk gruptaki o öğrencilerin heyecan ve endişe gibi güçlü duygularının azaldığını gözlemlemiş. Evet, sadece 15 dakikalık bir yalnızlık molası bile stresi, endişeyi, heyecanı dindirebiliyor. İşte bu ve bunlara benzeyen birçok araştırma bize şöyle bir sonucu veriyor aslında. Sosyal yaşamla bilinçli bir yalnızlık arasında denge kurulduğunda zihinsel dinlenme fırsatı da yakalayabiliyoruz.
Etrafınızdaki dikkat dağıtıcı unsurlar olmadığında kendinizi daha iyi dinleyebiliyor, hislerinizi daha iyi anlayabiliyorsunuz. Anılarınızla baş başa kalıyorsunuz ki bu da hafızanızın güçlenmesi demek. Başkalarının duygularını analiz edip daha iyi empati kurabiliyorsunuz mesela. Daha da önemlisi hayal gücünüzü harekete geçirebilecek bir boşluk yaratmış oluyorsunuz. Hmm... Hayal gücü... Neyi besliyordu bu hayal gücü?
Sanatı elbette. Burada da çok net bir şekilde yalnızlıktan faydalanıyoruz aslında. Hatta belki de en çok sanatsal öğretim süreçlerinde işimize yarıyor bu sosyal izolasyon. Hadi size bununla da ilgili bir uzman görüşü vereyim hemen. San Jose Üniversitesi'nde psikoloji profesörlüğü yapan Gregory J. Feist yalnızlık ve sanat odaklı çalışmalar yürütmüş.
yaratıcılığı, özgünlük ve kullanışlılık olarak tanımlayan bu profesör, kreatif insanların sosyalleşmeye daha az ilgi duyduklarını, onların en belirgin özelliğinin bu olduğunu ifade ediyor. Yaratıcı kişiler iç dünyalarını ve kişisel deneyimlerini sanatlarıyla ifade etmeye ve anlamlandırmaya çalışırlar. Yalnızlık, böylesi yaratıcı süreçlerde gerekli olan yansıma ve gözlem aşamalarını daha verimli kılıyor, diyor ve ekliyor Feast. Yalnız kalmayı asla tercih etmeyen insanları bekleyen gerçek bir tehlike var. İç gözlem yapabilme, öz farkındalık sahibi olma ve zihnen rahatlama bu tür insanlar için çok zor. Fist'in sözlerinde bir şeyi vurgulamak istiyorum ben. Yalnız kalmayı tercih etmek diyor. Bölümün başlarında da dediğim gibi ancak ve ancak bir tercih olduğunda yalnızlıktan verim alabiliyoruz. Bunun altını bir kere daha çizmemiz lazım.
Şimdi sanat ve yalnızlık dengesini çok iyi kurabilmiş bir sanatçıyla tanıştırmak istiyorum sizleri. Bunun için New York sokaklarında bir yürüyüşe çıkmamız lazım. Fakat benim pardesümü ve fötür şapkamı bulmam gerekiyor. O yüzden kısa bir ara isteyeceğim. Siz de üzerinize bir şeyler alın bence. Böyle kış akşamların yok. Birazcık soğuk olabiliyor benden söylemesi.
New York sokakları. Karanlık çökünce sadece gece kuşlarının meskeni haline gelir. Bu puslu ve sakin sokaklar, yalnızlar için biçilmiş kaftan. O gece kuşlarından birinin, Edward Hopper'ın hikayesini anlatacağım şimdi sizlere. Hopper, resim eğitimini aldığı sırada bir reklam ajansında yarı zamanlı olarak çalışıyor ve illüstrasyonlar çiziyordu. Eğitimini tamamladıktan sonra soluğu Paris'te almıştı.
Avrupa'da ortaya çıkan yeni sanat akımlarını anlamak ve onlar üzerine çalışmak istiyordu. Fakat kübizm akımından etkilenerek çalışmalar yapan birçok çağdaşının aksine o idealizmden ve realist ressamların çalışmalarından etkilenmişti. Avrupa macerasının ardından Manhattan'a geri dönen Hopper uzun bir süre geçim sıkıntısı yaşadı. Bir türlü resimlerine alıcı bulamıyordu. Geçimini turistlere sattığı gündelik çalışmalarla sağlamaya çalışıyordu.
Öte yandan Manhattan'ın gündüzleri onu çok bunaltmıştı. Zira bölgenin gecesi ve gündüzü siyah ve beyaz kadar farklıydı. Gündüzleri yaşadığı bunalımdan sıyrılmak için gece yürüyüşleri yapmaya başladı Hopper. Ve bu yürüyüşlerinde kendisi gibi gece kuşu olan insanları gözlemlemeye, onların surat ifadelerini, onların yalnızlıklarını zihnine kazımaya başladı.
Yine bir gece, tıpkı şu an bizim yaptığımız gibi kendini sokaklara vurdu yine Hopper. Bir süre yürüdükten sonra gözü caddenin karşısındaki bir restorana takıldı. İnsanların duruşları, suratlarındaki ifade, böyle birbirleriyle huzursuz bir şekilde iletişim kurma biçimleri onun zihninde yepyeni bir pencere açmıştı. Hopper, yalnız kalmak için yaptığı bu gece yürüyüşlerinde İlhamını tanıdık bir duyguda bulmuştu. Yalnızlıkta. Hopper aldığı bu ilhamla birçoğumuzun aklına kazınan o meşhur tablosu, Nighthawks yani gece kuşlarını resmetti. Bu resimde çok önemli bir detay var aslında. Hopper, resme baktığımızda restoranı tıpkı onun gördüğü gibi görmemizi istemişti.
Phileas isimli bu restoranda oturanların pozlarından, suratlarındaki ifadeye kadar. Hemen her şeyde böyle huzursuz bir tavır vardı. Daha da önemlisi bizi de tablo karşısında adeta yalnız bırakmak istemişti Hopper. Bunun için restoranın camını tamamen belli olacak şekilde boyamıştı. Yani restoranın içindeki figürlerle tabloya bakan kişi arasında böyle bir çeşit bariyer vardı.
Modern zamanların yalnızlık halini çok çok iyi resmetmişti bu ressam. Ve az önce de söylediğim gibi, ilhamını da kendisine yarattığı yalnızlık anında bulmuştu. Söz konusu bilinçli bir yalnızlığın pozitif etkileri ise bundan daha iyi bir örnek olamaz herhalde. Fakat tercih edilmiş bir sosyal izolasyon sadece sanatçıları değil, bilim insanlarını da pozitif yönde etkilemiş. Bakın mesela, sevgili Tesla ne diyor? Yalnız ol.
Fikirler işte o zaman hayat bulur. Buluşun sırrı budur. Elbette sadece Tesla değildi yalnızlığı seven. Newton, Dirac, Heisenberg, Einstein birçok bilim insanı çalışmaları esnasında sosyal anlamda bir izolasyonu tercih ediyordu. Bakın buna dair de bir hikayem var. Şimdi onu anlatayım. Bunun için İsviçre'deki Sörnü ziyaret etmemiz gerekiyor. Hadi gelin benimle.
Evet, Peter Higgs'in yürüttüğü tanrı parçacığı deneyindeyiz şu anda. Nam-ı diğer Higgs bozonu. 60'lı yıllarda kainattaki her parçacığın bir kütleye nasıl sahip olduğunu açıklayabilmek için çalışmalara başlamıştı Peter Higgs ve ekibi. 2012'de büyük hadron çarpıştırıcısı deneyinin çalışmaları için CERN'de aldı soluğu.
Fakat çalışmalar ilerledikçe onu huzursuz eden bir şeyler de vardı. Çalışmalarını gerçekleştirmek için gittiği bu CERN'deki o kalabalık ortamın ihtiyaç duyduğu sükûnet ve huzur ortamından çok uzak olduğunu söylemişti kendisi. Sık sık deney çıktılarını inceleyebilmek için ofisine gidip kapanıyormuş mesela. Hatta bu çalışmasıyla 2013 yılında Nobel Fizik Ödülünü kazandıktan sonra telefonunu da kapatıp gözden uzak bir tatile çıkmış. O dönemde kendisiyle röportaj yapmak için sıraya giren gazetecilerden bu şekilde kaçınmış.
Yakın tarihin belki de en önemli buluşlarından birini yapan bilim insanlarından biri bile zaman zaman yalnız kalmaya ihtiyaç duyuyor yani arkadaşlar. Söylediğim gibi bilinçli ve dozunda bir yalnızlığın zarardan çok yararı var. Burada kontrolü elden bırakmadığınız sürece bir problem yok. Elbette yalnızlık sadece yaratıcılık alanında değil, kişisel iyileşme açısından da önemli bir rol oynuyor bizim için.
Eski zamanlardan bu yana insanlık izolasyon ve zihinsel odaklanma arasındaki bağlantının bilincinde zaten. Birçok meditasyon şekli ya da felsefi düşünce yalnızlığı kullanarak aydınlanmayı temel alıyor. Budist keşişleri düşünün mesela. Uzun süren inzivalara giriyorlar. İç aydınlanmalarını yalnızlıkta buluyorlar. Fakat sadece uzak doğu felsefesine özgü bir şey de değil bu yalnızlıkla aydınlanma meselesi. Batı felsefesinde de çok sık rastladığımız bir yaklaşım bu. Bakın mesela Fransız düşünür, Blaise Pascal ne diyor? İnsanlığın tüm sorunlarının temelinde kişilerin bir odada tek başına ve sessizce oturamaması yatıyor.
Evet, bölüm boyunca size yalnızlığı efektif olarak kullanabileceğimizi anlatmaya çalıştım aslında. En başta da söylediğim gibi sürekli bir yalnızlık hissiyatının övülecek bir tarafı yok, bu döngüyü kırabilmekse her geçen gün zorlaşıyor. Düşünsenize, dört bir yanımızı saran dijital dünyada durmak bilmeyen bir haber akışına, bildirim bombardımanlarına maruz kalıyoruz. sürekli birbirimizden haberdarız. Fakat yalnızlık hissiyatımız derinleştikçe derinleşiyor. Yapılan araştırmalarda bu hisse düşen insanların oranı arttıkça artıyor. Yalnızlığın bir modern zamanlar hastalığı olduğu dahi dillenmeye başladı artık. Ya ülkeler bunun için bakanlıklar kuruyor, daha ne olsun? Teknolojinin bu denli hızlı geliştiği, iletişimin bu denli hızlı aktığı bir dönemde yalnızlık sorunu nasıl oluyor da büyüyebiliyor ki?
ya da yakın geleceği düşünelim. Geçtiğimiz günlerde piyasaya sürülen Apple Vision Pro'daki persona moduyla yapabileceklerinizi bir düşünün mesela. Bu özellik sayesinde insanların dijital bir varlığı da olacak, dijital ikizi. Evimizden hiç çıkmadan ve gerçeğe çok yakın bir şekilde sosyal olarak buluşmalar yapabileceğiz, güya. Bu ürünü milyonlarca insan kullanmaya başlayınca birer meta-humana dönüşebiliriz. Hatta hepimiz bir Sims karakteri haline gelebiliriz.
Hatırlayın birkaç bölüm önce sorduğumuz soruyu, bir simülasyonda mı yaşıyoruz demiştik değil mi? Belki de o bölümde bahsettiğimiz süper zekaya da ulaşmak üzereyizdir. İşte Apple Vision Pro gibi teknolojilerin yaygınlaşmasıyla ilişkilerimizin dönüşebileceği hali de bir hayal etmeye çalışalım. Aşk, Her filmindeki ya da Black Mirror bölümlerindeki gibi sadece dijital dünyada mı yaşanacak acaba?
Bunlar ne kadar gerçek ilişkiler olacak? Giderek yalnızlaşan insanlığın bu sorununa bir çare olabilecek mi tüm bu teknolojik gelişmeler? O ilk göz göze gelme anının, ilk öpücüğün heyecanını hissettirecek mi bizlere? Eee orasını da birlikte yaşayıp göreceğiz. Fakat biz şimdilik bildiğimiz gibi yapalım bence. Sevgiyi, dostluğu, aşkı, dayanışmayı yan yana, omuz omuza yaşamaya devam edelim.
Fakat bu kendimizle de baş başa kalmayacağımız anlamına gelmiyor. Ara ara yalnız kalmaktan, fikirlerinizi, duygularınızı, çevrenizde olan ilişkilerinizi gözden geçirmekten çekinmeyin. Bilinçli bir yalnızlık hali de zihninizin yenilenmesinde son derece faydalı olabilir. Unutmayın, yalnızlık bazen
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.