
2.213 kelime · ~11 dk okuma
Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz. Çevrenizdeki
seslere kulak veriyor musunuz? Her gün yanından geçtiğimiz sokak sanatçılarının enstrümanlarıyla çıkardıkları ezgilere, bir opera sanatçısının kendi ses tellerini enstrüman gibi kullanmasına, Peki ya çevrenizdeki görüntüler, onlara iyice bir baktınız mı? Reklam panolarını süsleyen gerçek insan formundan uzak film yıldızları. Enteresan geometrik şekiller, doğada karşılaşamayacağımız renkler, duyduğumuz tüm bu sesler, görüntüler sizce normal mi? Her gün onlarca absürt görüntüye, sese maruz kalıyoruz. Peki bunca yapay sesin absürt görüntünün amacı ne? Yani neden gün içinde bu kadar gerçek dışı imgelerle karşılaşıyoruz?
Bu ve bunun gibi soruların hepsini cevaplayabileceğine inandığım bir kavram var. Hepimizin bir şekilde aşina olduğu bir kavram. Hatta bazılarımızın başarılı bir şekilde icra ettiği bu şey sanat. Evet, sanat. Hepimizin bildiği, en azından bir fikir sahibi olduğu, en kötü cümle içinde kullandığı bu kavram. Ne işimize yarıyor ya? Kafamızı çevirdiğimiz her yerde neden buna dair şeyler görüyoruz? Hiç merak ettiniz mi?
Eğer cevabınız evetse gelin sizinle sanat dolu bir yolculuğa çıkalım şimdi. Ama bu yolculuğa çıkmadan önce sanatın ve sanatçının en büyük destekçisi bir fincan kahve koyacağım kendime. Kahvenin odaklanmayı, dolayısıyla üretim yapmayı, yaratıcılığı arttırdığına dair bazı bulgular var. Hatta dünyaca ünlü yazar Balzac bol bol kahve tüketirmiş. Zihninin berraklığını da buna borçluymuş. Günde 60 fincan filan kahve içtiği söyleniyor kendisinin. Tabii bu kadar abartmamakta fayda var. Sonuçta her şeyin fazlası zarar değil mi? Çarpıntı marpıntı yapar şimdi neme lazım.
Evet, işte şimdi hazırız. Öncelikle bir tanım getirelim sanata. Bu programda pek çok şeyi tanımladık sizlerle birlikte. Fakat bu sefer biraz daha zorlanacağız çünkü sanatın öyle genel anlamda kabul görmüş bir tanımı maalesef mevcut değil.
Antik çağlardan beri pek çok sanatçı, pek çok filozof, işte düşün insanı sanata bir tanım yapmaya uğraşmış fakat bu öylesine öznel bir konu ki herkesin üzerinde uzlaşabildiği bir tanım yok. Ama genel geçer bir tanım yapacak olursak sanat... duygu ve düşünceleri göze ve gönle hitap edecek şekilde söz, yazı, resim, heykel ve benzeri şekillerde ifade etme konusundaki yaratıcılık. Az önce söylediğim şey sanatın Türk dil kurumu sözlüğündeki karşılığı. Fakat bunun üzerine kitaplar yazılmış, tartışmalara girilmiş,
Mesela bir görüş sanatın tamamıyla bireyi anlatması gerektiğine inanıyor. Sanat bireysel olmalı, sanat öznel olmalı diyor. Bir başka görüşe göre ise sanat toplumsal ve tüm topluma hizmet etmek zorunda. Bu yüzden de nesnel olmalı. Bu tartışmalar çok uzun zamandır devam ediyor ve hala ortak bir noktada buluşulabilmiş değil.
Peki nedir ya bu sanat? Yani bu sözlük tanımının dışında bizim ne işimize yarar? Neden sanat yapmaya başlamışız? İfade biçimi mi bu? Yoksa bir savunma mekanizması mı? Ya da iletişim aracı mı?
Aslında benim de belki de yapmayı en sevdiğim şey olan hikaye anlatma ihtiyacından ortaya çıkmış olabileceğine dair oldukça mantıklı görünen açıklamalar var sanat için. Çünkü hikayecilik zihnimizi körleşmekten alıkoyan bir tür bilişsel oyun aslında. Bu oyun yaşadığımız dünyayı simüle etmemizi ve karşımıza çıkacak olaylarla ilgili böyle farklı farklı stratejiler uygulayabilmemizi mümkün kılıyor. Gerçek hayatın zorluklarından sıyrılmamızı sağlayan bir kaçış alanı sağlıyor bizi aynı zamanda.
Özellikle avcı-toplayıcı olan atalarımız gerçek hayatta sayısız hayati tehlikeyle karşılaşıyordu. Kaplanlarla, aslanlarla, mamutlarla, dinazorlarla diyeceğim ama... Dinazorlar değil tabii ki. Onlar biraz daha eski. Baya eski. Neyse biz kaplanlar diyorduk. Bunlar gibi büyük ve yırtıcı hayvanlara yem olmamaları, hatta onları da avlayabilmeleri gerekiyordu. Bunun içinse bir grup olarak hareket etmeleri lazımdı çoğu zaman.
Bu grup aktivitelerinin belki de en keyifli kısmını da geceleri yaşıyorlardı. Bir ateşin etrafında toplanıp danslar ediyorlar, o gün av esnasında başlarına gelen olayları anlatıyorlar ve bu şekilde bir nevi sosyalleşiyorlardı. Tıpkı bizim de arkadaşlarımızla, ailemizle şimdilerde yaptığımız gibi. Bu av anılarını diğerleriyle paylaşırken zaman zaman böyle biraz abartıya kaçıyorlardı desek yanlış bir yorum yapmış olmayız herhalde. Hatta bakın size ne hatırlatacağım. Bu abartılar filmlere bile konu olmuş. Başka nerelere gittin Almanya'da Ziya amca? Aslan avına gittim. Ziya!
Bunu bazen diğer tarafın ilgisini çekebilmek için ama çoğu zaman da başardıkları şeyin önemini vurgulamak için yapıyorlardı. Yani Üstad Şener Şeng gibi tamamıyla kafadan uyduruyorlar diyemeyiz. Fakat biraz abarttıkları söylenebilir. Bu abartılı anlatım anlattıkları kitlenin kafasında canlanmamış olacak ki daha sonrasında başka bir yol buldular. Dahiyane bir yol.
çıktıkları avları yaşadıkları mağaraların duvarlarına çizmeye başladılar. Sürü halinde avladıkları mamutları, tek başına bir kaplana kafa tutan kahramanları, dans edip sosyalleştikleri anları birer birer çizdiler. İnsanlar yaşadıklarını bir sonraki nesle, çocuklarına, torunlarına aktarma ihtiyacı duyuyordu çünkü. Ve işte bu noktadan sonra ilk sanat eserleri ortaya çıktı.
Üstelik bu tek bir mağarada keşfedilmedi. Böyle dünyanın farklı yerlerindeki farklı mağaralarda, farklı dönemlere ait birçok duvar resmi bulundu. Yani dünyanın dört bir yanındaki farklı ilkel insanlar Birbirleriyle görüşmüyorlar tahmin edebileceğiniz gibi. Hepsi de hemen hemen aynı zamanlarda, dönemlerde ayrı ayrı sanatı keşfettiler. Sanat yapmayı. İnsanlık bu dahice atılımdan sonra aktarım işini daha da bir geliştirdi. Kültürlerindeki, inanç sistemlerindeki önemli figürleri resmetmeye, onları cisimleştirmeye başladılar. Daha kalıcı hale getirmeye çabaladılar.
Bunların önemli kısmı daha öncesinde sözlü bir şekilde gelişmiş soyut anlatılar olduğu için üç boyutlu hale getirildiklerinde böyle gerçeküstü gibi duran figürler ortaya çıktı. Bu işte ilk örneklerden, belki de hani en ilginci, türünün ilklerinden de kabul edilen Willendorf Venüsü. 1908 yılında Avusturya'da bir tren yolu inşası esnasında bulunan bu Willendorf Venüsü alışıla gelmiş kadın formunun dışında bir şekle sahip. 25 ila 30 bin yıllık olduğu düşünülen bu küçük heykelcikte tasvir edilen kadın böyle büyük göğüslere ve normalden geniş bir kalçaya sahip.
Bunun doğruganlığı temsil eden bir tanrıçanın heykeli olduğu fikir gelmiş hemen akıllara. O yüzden de güzelliğin tanrıçası Venus ismini vermişler ona. Üstelik sadece bu heykele değil, sonrasında ortaya çıkan benzer tüm heykellere. Heykeldeki bir diğer ilginç detaysa onun yüzünün olmaması.
Kafa kısmı böyle komple dalgalı saça benzer bir motifle kaplanmış şekilde. Bulunan o döneme ait farklı venüslerin de benzer bir yapıda olması çok ilginç çekici gerçekten. Çünkü yıllar sonra yapılan başka bir arkeolojik kazıda enteresan bir heykel örneğine daha rastlandı. Toprağın derinliklerinde özenle böyle sarılıp sarmalanmış bir şey buldular. Öncesinde bunu itinayla saklanmış bir mumya sandılar.
buldukları şeyi yukarıya çıkartırken onun böyle bir mumiyeçe fazla ağır olduğunu anladılar. Keşfettikleri bu şey insan boyutlarında bir heykeldi. Fakat bazı farklılıkları vardı. Bu kadın heykelinin kırk tane göğsü vardı. Kırk. Ve alışılmış bir kadın formunun da epeyce bir dışındaydı.
İşte buldukları bu heykel meşhur Artemis heykeliydi. Hani şu Yunan mitolojisinde vahşi doğanın, avcıların, doğumun tanrıçası olan Artemis'ten bahsediyorum. Gerçekte böyle bir insan olmadığını ve teknik olarak da olamayacağını tabi günümüzün bilimi sayesinde gayet iyi biliyoruz. E o zaman neden ta o yıllarda bile böylesi gerçeküstü figürler yapıp bir de bunları böyle özene bezene saklamışız ki?
Tam da bu soruya cevap vermeden önce ufak bir araya gitsek iyi olacak. Biraz düşünme payı bırakalım kendimize. Hem ben de kahvemi tazelemiş olurum. Malum sanattan konuşacaksak biraz daha kahve hiç fena olmaz. Zihnimizi de tazelemiş olur hem. Tamam fazlası zarar dedim ama azı da yarar. Bir fincandan daha bir şey olmaz.
Evet, şimdi konumuza geri dönebiliriz. Neden böyle garip ve gerçeküstü figürler yaptığımızı soruyorduk ya, bu sorunun cevabını sanat tarihinden de, arkeolojiden de uzak bambaşka bir disiplinde bulmuş bir bilim insanı var. Profesör Wilayianur Ramachandran bir sinir bilim uzmanı. Kendisi aynı zamanda ayna nöronlar üzerine de yaptığı çalışmalarla biliniyor.
Sanat eserlerinin yaratılma süreçlerinin sinir sistemimize olan etkileri üzerine uzun uzun çalışmalar yapan bu profesör, aradığı sorunun yanıtını insanlarda değil bir hayvan türünde, martılarda bulmuş. Ne o, şaşırdınız mı? Evet, bence şaşırdım. Çünkü bildiğin martılarda bulmuş. Epey de enteresan bir deney bu.
Kiminiz biliyordur, yavru martılar annelerinin avladığı besinleri yine annelerinin ağzından yiyerek besleniyorlar. İşte bunu bilen profesör de martıları incelerken bir şeyi fark etmiş. Onların gagasındaki kırmızılık onun zihninde kıvılcım çakmasına sebep olan şeymiş. Bunun üzerine Ramachandran eline bir çubuk alıp üzerine kırmızı bir şerit çizmiş.
Bu çubuğu yavrum artılara uzattığında annelerinin gagasına saldırır gibi çubuğu gagaladıklarını gözlemlemiş. Bu kırmızı çizgi onlar için şüphesiz yemek demek. Buraya kadar her şey kafasındaki gibi giden profesör bu sefer çubuklara üç tane kırmızı şerit çizmiş ve bu çubukları yavrum artılara yine uzatıp onların davranışlarını incelemeye başlamış. Sonuç?
Epey enteresan. Çubuğa öncekinden daha iştahlı saldırdıklarını fark etmiş bu kez. Daha sonra öncesinde kullandığı tek şeritli çubukla beraber üç şeritli çubuğu aynı anda uzatmış o yavru martılara ve görmüş ki tek şeritli çubuğu tamamıyla görmezden gelip sadece o üç şeritli çubuğa yönelmiş bizim yavrular. Annelerinin gagasındaki kırmızı şeridi fark edecek şekilde evrimleşen martılar için üç şeritli bir gaga şüphesiz daha fazla yemek demek.
Hatta profesör Ramachandra'nın bu konuyla ilgili biraz böyle komikte bir çıkarımı var. Eğer martıların bir sanat galerisi olsaydı, üç şeritli çubuğu galerinin en güzel yerinde sergilerlerdi. Önünde dualar eder, milyon dolarlara satarlardı diyor. Bu martılar da epey garip canlılar bu arada. Sıkı 111 Hertz dinleyicileri hatırlayacaktır. Sponsorlu sanat olur mu diye bir bölüm yapmıştık. Orada da bizi sabot etmeye kalkmıştı bu zıpır kanatlılar.
Dünyalarında normal olan şeyin normal dışı bir şekilde tasviri martıları nasıl heyecanlandırabiliyorsa işte bizim gerçekliğimizin üzerindeki figürler, anlatılar, sesler de bizi benzer şekilde heyecanlandırıyor olabilir. Estetik algımızın nörolojik sistemimizle bu kadar yakından ilişkili olduğunu kanıtlar nitelikte bir sendrom dahi var. Sendrom falan deyince biraz korkutabilirsiniz ama merak etmeyin işte öyle bir şey değil. Stendhal sendromu kişinin sanat eserlerinin bolluğu, görkemi ve güzelliği karşısında kendinden geçme hali diye özetlenebilir. Hızlı kalp atışı, baş dönmesi, şaşırma, baygınlık hatta halüsinasyona varan sonuçlara sebep olabilen psikosomatik bir rahatsızlık.
İsminin hikayesi de böyle hoş bir anekdottan geliyor. Bir gün bizim bu ünlü Fransız yazar Stendhal, Florensa'daki meşhur Santa Croce bazilikasını ziyaret etmiş, Michelangelo, Machiavelli, Galileo gibi önemli sanat ve düşün insanlarının mezarlarının da bulunduğu bu bazilikadaki freskleri yani duvar resimlerini görünce neler hissettiğini şu sözlerle dile getirmiş. Floransa'da olmaktan, o muhteşem insanların mezarında dolaşmaktan dolayı kendimden geçmiştim. Bu yüce güzelliğin düşüncesi beni avuçları içine almıştı. Bir an ilahi hislere gömüldüm. O an her şey ruhuma sahicilikle hitap etmeye başladı. Ah keşke unutabilsem. Kalbim hızla atmaya başlamıştı. Hayat gözlerimin önünden çekilmişti. Yürürken yere yuvarlanıp gitmekten korktum.
Onu daha iyi anlamak için gelin bir şey deneyelim birlikte. Şimdi, gözlerinizi kapatın. Şayet yürümüyorsanız yahut gözlerinizi açık tutmanız gereken bir işle meşgul değilseniz tabii. Şimdi deney yapacağız diye kaza bela çıksın istemeyiz. Önce iş güvenliği. Önlemlerimizi de aldıysak eğer gözlerimizi kapatabiliriz.
Kapattık değil mi? Bak gizli gizli bakanlar olursa darılırım. Neyse ben size güveniyorum. Şimdi kapayın gözlerinizi ve benim söyleyeceklerimi takip edin arkadaşlar.
Düşünün ki Sistine Aşap elindeyiz. Kafamızı yukarı kaldırıyoruz ve o da ne? İnanılmaz detaylarla bezenmiş, muazzam bir tavan resmi bizi karşılıyor. Dünyanın belki de gelmiş geçmiş en iyi sanatçılarından biri Michelangelo'ya ait olan bu freskten sahibini bilmesek dahi etkilenmek çok olası, böylesi bir sanat eserinin yoğunluğunun çevrenizi sardığını düşünün.
ya da dünyaca ünlü Lourve Müzesi'ne gittiğimizi hayal edelim. Tamamını dolaşmanın en az iki gün sürdüğü böyle bir müzenin geniş koridorlarında yürürken tarihin en ünlü heykellerine, tablolarına, mozaiklerine baktığınızı bir düşünün. Bir tarafta size kimilerine göre dünyanın en iyi tablosu olan Mona Lisa göz kırparken, öte tarafta Pisce ve Eros'un birbirini kucaklamasına tanık oluyorsunuz. Ancak o da ne? Gördüğünüz şeyler sizi o kadar etkiliyor ki,
Nidenizde böyle kelebeklerin uçuştuğunu hatta hafif bir kramp oluştuğunu hissediyorsunuz. Gücünüz azalıyor. Ayaklarınız boşalıyor. Hatta gözlerinizden yaşlar dökülmeye başlıyor. Başınız dönüyor ve...
Tamam arkadaşlar açabilirsiniz gözünüzü. Bu deneyi benimle yapanlara teşekkür ederim. Neyse ki şu anda orada olmadığımız için bayılmadık da başımıza bir iş gelmedi ama yine de aklınızda bulunsun olur da bir gün yolunuz düşerse yanınıza böyle bir şişe su almayı ihmal etmeyin. Bu bayılma olayı kesin başınıza gelir demiyorum fakat bunu yaşayan insan sayısı gerçekten de sandığımızdan biraz daha fazla. Binlerce insanın her sene Lourdes Müzesi'nde baygınlık geçirdiği söyleniyor. Bu sanat çarpması durumu genellikle yurt dışından gelen turistler de daha fazla gözlemleniyormuş. Ne kadar garip değil mi? Sık sık sanat eserleri için baş döndürücü ifadesi kullanılır. Acaba bu söz, bu masum sendromdan mı geliyor? Ne dersiniz? Kim bilir?
Gerek Sistina Şapeli'nin tavanındaki o Adem'in yaratılışı başta olmak üzere Michelangelo tarafından çizilmiş pek çok fresk duvar resmi ve gerekse az ötede yine Vatikan Müzesi'nin içerisinde eskiden kütüphane olarak kullanılan özel bir odanın duvarlarında Rafael'in çizdiği tablolar ki bunlardan beni en çok etkileyen Atina Okulu'dur. Ki o yüzden geçenlerde YouTube videosunda Atina Okulu Freschi'nin analizi de dahil olmak üzere işte Roma'daki Pantheon Tapınağı hakkındaki görüşlerimi de aktaran bir video içeriği hazırlamıştım. Heykeller, resimler hatta mimari eserler insanların başını gerçekten döndürebilir. Bu arada Florensa Sendromu olarak da anılan bu durumu yaşayan isimlerden biri de Sigmund Freud. Modern psikolojinin kurucularından biri kabul edilen bu bilim insanı yaptığı bir geziden çok etkilendiğini kaleme almış. Yaşadığı tecrübeyi endişe verici bir yabancılaşma duygusu olarak tanımlamış. Freud'a göre bu yabancılaşmayı her yaşadığında dühsellik ve gerçeklik arasındaki sınırlar yok oluyormuş.
Freud da bu gezisinde düş ve gerçek arasındaki sınırı kaybetmiş olacak ki... ...daha sonra bir gün Davud heykelini gördüğünde onun karşısında bayılıvermiş. Farkında olarak yahut olmayarak sanata dair yapılmış en iyi tanımlardan birini ortaya atmış Freud bu olaydan sonra. Düşsellik ve gerçeklik arasındaki sınırların yok edilmesi.
Sinemada, resimde, müzikte tam anlamıyla bunu vaat ediyor bizlere. Sadece yaşanmış şeylerin değil, yaşanmamış ihtimallerin de hikayesini anlatmamıza olanak sağlıyor. Saatlerce konuşup anlatamayacağımız şeyleri öyle birkaç dizede anlatmamıza imkan sağlıyor. Hepimizin yaşadığı, kelimelere dökemediğimiz onca duyguyu birkaç tane notaya sıkıştırıp dışa vurabilmemizi mümkün kılıyor.
Sanatı anlamak için hayatını böyle sanata adamış biri olmanıza falan da gerek yok. Herkese, ama herkese ulaşabilir bu. Çünkü hepimizin temelinde, içinde, belki de binlerce yıl önce o ateşin etrafında toplanan atalarımızdan bize miras kalan bir güzellik anlayışı, bir estetik duygusu var. Tüm bu güzelliklerle, farklılıklarla aramızda rengarenk bir bağ mevcut.
Sanatsız bir dünyanın nasıl bir yer olacağını hayal edebiliyor musunuz? Her şeyin olduğu gibi anlatıldığı, resmedildiği, seslerin sadece konuşmak için kullanıldığı, çamurun sadece temel ihtiyaçları için şekillendirildiği bir dünya. Kulağa çok sıkıcı geliyor değil mi?
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.