Podcast

114 - "Kübra" Evrenine Yolculuk (feat. Durul Taylan, Yağmur Taylan)

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

“Sen farklısın”… 18 Ocak'ta, Netflix'te yayına giren "Kübra" dizisinde her şeyi başlatan mesajdı bu. Sekiz bölümden oluşan dizi, izleyenleri derin okumalara itecek bir etkiye sahip. Yeni 111 Hz bölümündeki odak noktamızda da bu sorgulamalar yer alıyor. Kübra'nın yönetmenleri Durul Taylan ve Yağmur Taylan kardeşler ile dizinin hikayesinden görsel dünyasına kadar birçok şeyi mercek altına alıyoruz.



Uyarı! Bu bölüm Kübra dizisine dair spoiler içermektedir.



Hazırlayan ve Sunan: Barış Özcan

Ses Tasarım ve Kurgu: Metin Bozkurt

Yapımcı: Podbee Media



Bu bölüm Netflix hakkında reklam içerir.



Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!

Bölüm Transkripti

8.431 kelime · ~42 dk okuma

Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz.

Sen farklısın. Her şey bu mesajla başlıyor hikayemizde. 18 Ocak'ta Netflix'te yayına giren Kübra dizisinden bahsediyorum. 8 bölümlük dizi sizi yoğun okumalara iticek bir yapım. Şayet bu 8 bölümü tek tek dikkatli bir şekilde izlerseniz parçaları birleştirip derin sorgulamalar yapabilirsiniz.

Anlayacağınız böyle bütünlüklü bir hikaye bekliyor sizi Kübra'da. Ben de dizi yayınlanmadan önce izledim ve bazı notlar çıkardım. Şimdi de stüdyoda çok eskiden beri isimlerini duydum fakat ilk kez karşımda gördüğüm Yağmur ve Durul Taylan kardeşler var. kendileriyle Kübra üzerine konuşacağız. Fakat önceden sizleri uyarayım. Biz ne kadar dikkat etsek de sohbetimiz esnasında diziye dair bazı spoilerlar alabilirsiniz, duyabilirsiniz. Bu konuda hassas olan dinleyicilerimiz için bu uyarıyı da yapıyorum ve Taylan kardeşlere dönüyorum. Kendileri bu dizinin tabii ki yönetmenleri.

Transkriptin tamamını oku

Biz kayıt düğmesine basmadan az evvel epey bir daldık aslında sohbete. Sanki yıllardır birbirimizi tanıyormuşuz gibi konuşmaya başladık. Ben o sıcaklığı kaybetmeden hemen devam edelim istiyorum ama önce adet olduğu üzere bir hoş geldiniz diyeyim size. Hoş bulduk, çok sağ ol. Sizi yıllar yıllar evvel böyle 99'a doğru sinemanın peak yaptığı zamanlardaki bir diziyle duymaya başlamıştım diye. Şimdi de Kübra diye yeni bir diziyle tekrar benim en azından gündemime geldiniz ve hafta sonu bütün bölümlerini izleyerek gece rüyalarıma girecek bir etki bıraktınız. Hem teşekkürler hem de ne olacak şimdi bu dünyanın hali şeklinde direkt konuya giriyorum.

Şöyle, normalde bazı sorular hazırlamıştım ama ben dinamik olmasını da seviyorum. Az önce bir haber gördüm. David Chase, Sopranolar diye bir dizi vardı yine belki de o dönemlerden kalan önümüzde. Demiş ki, kaliteli televizyonun altın yıllarında, işte böyle batı için konuşuyor tabii, Mad Menler, The Wire gibi diziler falan, zamanından sonra, o altın çağdan sonra Yöneticiler ona demiş ki biraz bu şovları dumb down yapalım, biraz daha aptallaştıralım. Çünkü artık televizyon bunu gerektiriyor. Siz ne düşünüyorsunuz Kübra gibi bir yapıma imza attıktan sonra bu görüşe? David Chase yeni mi demiş bunu? Şimdi Twitter'dan gördüm. Yani yeni demiş herhalde. Pardon hemen ben gireyim. David Chase çok önemli bir diridir. Peak TV diyorlar buna. Yani televizyon tarihinin en iyi dönemini yaşıyoruz hakikaten.

15-20 yıldır bunu başlatan insanlardan biri David Chase. Sopranos'un yaratıcısı ve yazarı. Hem senaristlerin. Bilmeyenler için şey diyebilir miyiz? Ben hani farklı farklı listelerden de baktığımda Sopranos hani ilk beştedir herhalde gelmiş geçmiş en iyi diziler listesinde değil mi? Tabii. Yani Sevin Sevmeyin, Sopranos'un birçok şeyin başlatıcısı olduğu, yani bir dönemi değiştirdiğini herkes kabul eder sevmeyenlerde. Çok çok iyi bir dizidir ve David Chase'ın tabii böyle bir şey söylemesi önemli ama son zamanlarda özellikle pandemiden sonra biz de böyle TV şovlarında bir hafif şey

gözlemliyoruz aslında değil mi Yağmur? Yani konuştuğumuz bir konu aslında. Evet yani aslında hani hep daha öncesinden hep bizim çünkü biliyorsun bundan 20 sene önce 10 sene önce televizyona iş yapmak daha böyle ikinci sınıf bir şey olarak görülürdü. Sektörde de öyle yani yönetmen olarak falan televizyon dizileri yönetiyorsan böyle bir sana bir ikinci sınıf yönetmen gözüyle bakarlardı. Biz o zamanlardan beridir hep

Ya aslında saçmalıyorsunuz çünkü bu çok farklı bir şey değil sinemada. Ve televizyonun hani televizyon dizilerinin çok zaman zaman sinemayı da yakalayabileceğini kalite açısından düşünüyorduk. Ki bunun bir sürü örneğini de hakikaten o yıllarda yaşadık da. Özellikle dediği gibi durumda HBO şeyinden sonra Sopranos işte gerçekten The Wire dizisi, Battlestar, Galactica yani o kadar çok var ki çok çok iyi diziler. Şimdi hakikaten bu konuşma bitmez, ben ama şeye geçmek istiyorum artık. Battlestar Galactica dedin, ben orada durduruyorum Yağmur, kusura bakma. O benim kanayan yaram. Kanayan yaram derken o kadar sevdiğim için, bitmesinden dolayı çok üzüldüğüm bir şey. Ama elbette bir şeylerin bitmesi lazım ki yeni bir şeyler başlayabilsin. Şimdi bir de buradan bakmak lazım.

Bir de hep böyle İngilizce konuşulan içerikler olmasın hayatımızda bir de Türkçe kaliteli yapımlar olsun. Zaten o yüzden sizler de kırmadınız geldiğiniz stüdyomuza davetimizi. Biraz Kübra'dan konuşalım istiyorum ben. Şimdi Kübra benim radarıma onun uyarladığınız kitabı olan işte Afşin Kum'un aynı isimli romanından dolayı girdi. Ben daha önce Sıcak Kafa, onun yazdığı diğer kitabı da ve ondan uyarlanan diziyi de bu şekilde konu etmiştim. Sonra az önce konuşmanın başında söylediğim gibi işte 90'ların sonunda sizlerin ismini duydum. Güzel bir ekip toplanıyor, ne oluyor burada diye iyice merak arttı. Peki sizin bu hikayeyi uyarlamaktaki motivasyonunuz neydi? Hikayeye sizi ne çekti?

Sevgili Yağmur. O zaman şöyle evet hemen anlatayım. Aslında aşağı yukarı aynı şey oldu. Senin yaşadığın şeye benzer bir şey bizimki de. Çünkü biz de kitabı okuduk. 2021'in başıydı yanılmıyorsam ki Afşin'i zaten Sıcak Kafadan hakikaten biliyorduk. Ve Sıcak Kafa dizisi de daha çıkmamıştı. Onu da bekliyorduk o sırada. Okur okumaz gerçekten hani çok fazla entelektüelize etmek de istemiyorum. Aslında çok entelektüelize edecek bir şey de değil. Bazı şeyler vardır ki böyle okuduğun anda hani

Bir anda hikayenin güzelliği, kötülüğünün ötesinde bir şey söylüyorum. Yani bir şey... Bir şey klik eder değil mi böyle? Evet. Klik aslında, aynen. Hemen dedik ki yani bizim bunu yapmamız lazım. Film mi yapalım, dizi mi yapalım? Yani dizi olur diye düşündük. Ve böyle başladı yani hikaye. Yani hikayeyi çok beğendik. Yani çok hoşumuza gitti. Peki, şimdi daha zor... Bizlik diye düşündük bir de. Ha, öyle bir şey de var değil mi? Yani bizim tarzımıza... Bizim atmosferimize, bizim evrenimize giriyor mu belki de? Ha, evet. Yani öyle bir şey değil. Aslında kitabı okuduğumuzda bu chat chipiti falan daha çıkmamıştı. Yeni bir atak yaptı ya AI son bir yılda. O yoktu. Böyle AI biraz uzmanların konuştuğu bir konu gibiydi. Tabii ki vardı yine şeyde ama yani bu kadar sıcak değildi. Bu arada tabii senaryoya başladıktan sonra chat chipiti ve diğer o şeyler çıkınca tabii

Hikaye üzerine denk geldi. Aynen denk geldi. Bizim bizde biraz tür değiştirmiş oldu. Başta bilimkurguyduk hafif. Şimdi artık bilimkurgu değiliz. Aslında Afşin'in kitabı da öyle oldu biraz. Ya şöyle Afşin'in sıcak kafasında da pandemi yokmuş. Onu yazdığı sırada. Gerçekten öyle. Afşin'de çok ilginç ya öyle bir şey var. Adam geleceği mi görüyor artık? Ne yazarsa. Başımıza traktör falan yağmasın da son kitabı öyle çünkü. Evet. Eyvah, spoiler yedik. Öyle bir şey de vardı, bir animasyon da vardı traktörlerin yağdığı falan. Ne her neyse konuyu dağıtmayalım. Bir dakika şimdi böyle kafa denge insanları bulunca sohbet sohbeti açıyor. Ben önümde notlarım var, hazırlıklayayım böyle sürekli toparlayacağım bizi. Hep beraber dağılıyoruz. Tabii ki. Yoksa biz hakikaten biraz konuşan tipleriz. Burada hava falan kararır biz devam edebiliriz. Böyle yapmak verneci burayız yani.

Şimdi hikaye sizin evreninizin bir parçası olduğu için diye ben algılıyorum. Şimdi o hikayeye biz izleyiciler olarak girmeye çalıştığımızda ben hep şey benzetmesini yapmayı severim. İşte Alice Harikalar diyarında Alice bir kuyudan aşağıya doğru düşmeye başlıyor ve hikaye evrenine giriyor aslında adeta. O sembolik düşüş aynı zamanda biz okuyucunun veya işte film dizisi yapıldıysa izleyicinin o evrene girmesini sağlıyor. Bunu da nedense böyle

7 diye bir film vardı, David Fincher'ın. Oradan itibaren jeneriklerin de burada çok bir rol oynadığını düşünüyorum. Şimdi sizin jenerikte de güzel, dizinin adı zaten Kübra. Kübra yazıyor, sonra tıpır tıpır tıpır harfler değişiyor. Ekber. Tıpır tıpır tıpır harfler değişiyor. Kibir. kebir, kabir vesaire gibi böyle bir değişimler oluyor. Bu da işte o Alice'in kuyudan aşağıya düşmesine benzeyen bir şekilde bizi sizin de aşık olduğunuz o evrene doğru sürüklemek üzere sadece bir oltu atıyor. Ne olduğunu anlayamıyoruz. Peki siz diziyi izlemeyi düşünenlere böyle bunu tarif etmeye çalışsaydınız bu saydığım kelimelerden başka hangi anahtar kelimeleri kullanırdınız?

Zor bir soru dedim ben. Oturdum hazırladım soruları. Şöyle söyleyeyim. İzleyiciye, seyirciye biraz böyle bazı anahtar kelimeler aracılığıyla dediğin gibi aslında bir şey çekmek için yapılmış bir şey. Aslında sen farklısın gibi. Yani sen farklısın da dizide çok önemli bir, nasıl diyeyim, oltah aslında Gökhan'a atılan, değil mi? Evet. Ya özellikle... Ya da bir çeşit motto gibi. O laflar kibir mi bir... Tabii zaten hani izlendiği zaman görülecek ki aslında hakikaten dizi biraz bu kavramlar üzerine. Yani onun çağrıştırdığı ve onun etrafında dönen iktidar kavgası, kibir... Kabir, ölüm. Kabir, ölüm. Bu temalarla ilgili yani bu tarz kelimeleri çoğaltmak mümkün. Mesela seçilmişlik gibi bir şeyi ben çok dikkatle kullandığınızı gördüm senaryoda vesaire de sıklıkla işte sen seçilmiş misin seçildin mi? Evet. Ya seçilmek bir şey ya arketip aslında. Hepimizde olan bir şey, biliyorsun. Yani bütün insanlarda var olan bir şey. Aslında herkes bir şekilde kendisinin seçilmiş olduğuna inanmak istiyor. İşte Matrix'teki Neo. Aslında mitolojik bir, yani arketipal bir şey. Yani çok eskilerden gelen, yani her insanın bilinç dışının derinliklerinde de bence yazılmış, kazılmış bir şey. Zaten sen farklısın da aslında tam olarak onu kaşıyor yani. Kime bence sen çok farklı birisin dediğimiz anda herkesin çok hoşuna gidiyor değil mi? Aslında söylediğimiz lafa bakılırsa bir özel yok ne demek farklısın? Farklıyım da nasıl farklıyım yani? Farklılık çok farklı şekillerde olabilir. Çok zekisin demiyor mesela, çok yakışıklısın demiyor. Evet. Farklısın diyor. E niye bundan zevk alıyoruz biz? Ya hoşumuza gidiyor değil mi? Çünkü içimizde olan bir şeye basıyor yani bu.

kelime. O Kübra'nın aynı zamanda o kibirle şunla bunla da aslında çok tabii alakalı kavramlar bir taraftan da. Şimdi bu şeyler çok önemli bence de tabii bir kısmına giremiyoruz çünkü dizide hakikaten çok önemli twistler, sürpriz faktörler var. Hani onları da bozmak istemeyiz izlemeden önce ama hani ben tipik bir izleyiciyi eğer yansıtıyorsam bir kere sohbetimizin başında yorumunu aktardığımız o sopranonun yapımcısının söylediği dizilerin dumb down edilmeye çalışılıyor, tezinin karşısında birazcık kafa yormayı gerektiriyor. Buna rağmen bir yandan da öyle karakterler yerleştirilmiş ki içerisine, o karakterlerde işte bir sanayide çalışan tornacı çırağı da var ki benim mesela favorilerim, ben şey çok seviyorum bu arada böyle filmlerde, dizilerde ana karakter değil, yardımcı oyuncu da değil. daha da yardımcı yardımcı oyunculardan böyle kendime favoriler seçmeyi. Mesela benim Salih oldu bu dizideki. Müthiş bir oyuncu bence. Salih benim favorilerimden bir tanesi. Çok doğal oynuyor. Biz de onu çok seviyoruz Cihan'ı. O zaman buradan tebrik ediyorum. Mesela toplumun çok farklı kesimlerinden insanlar da var ama mesela işte bu

Bu ileri teknoloji, teknolojinin hayatımıza, kültürümüze katacağı şeyler konusuna kafa yoran, benim gibi işte bu konularda hatta içerikler üreten insanların da ilgisini bir yandan çekebilecek bir şey. Fakat bunun için sabırlı olup dizinin sekiz bölümünü de bitirmek gerekiyor benim bu hafta sonu yaptığım gibi. Yoksa eksik kalan noktalar olabiliyor, onları tamamlamak gerekebiliyor. Siz bunu özellikle mi böyle bir akış, böyle bir plot dizayn ettiniz?

Valla aslında romanda bu birkaç çaptır sonra ortaya çıkan bir şey. Biz onu biraz sonra sakladık. Ya bu yapıyla ilgili bir şey aslında. Tersini de çok denedik. Biz aşağı yukarı bir sene falan senaryo ile uğraştık yazar ekibimizle birlikte. Onu da denedik ama yani bunun daha iyi çalıştığını gördük Barış. Bu biraz çok pratik bir iş. Yani böyle biraz yapıp deneme yanılmayla olan bir şey. Kurguda da öyle oluyor. Mesela post prodüksiyonda. Yani bir şey deniyorsun, bir sahne hayalimizdeki gibi çekmişiz ve öyle montajlıyoruz, olmuyor. Yani sonra bambaşka bir şeyle bir süre sonra montajlıyorsun, oluyor. Bizim gerçekten garip bir şey ve hani bizde bir laf vardır, senaryo üç kere yazılır. bir senaryoyu yazarken, bir çekerken, bir de gerçekten montajda yazılıyor. Kurgularken değil mi? Aynen. Biz tabii montajda da birkaç bazı değişiklikler yaptık. Çekerken de yaptık ama o yapı çok üzerinde çok düşündüğümüz bir şeydi. Bunun daha çok çalıştığını düşündük. Bir de tabii eksik kalan şeyleri de ikinci sezon.

aslında biraz. Bir de şöyle bir şey de var yani hikayenin iki tarafı var aslında iki kutbu var bizi zaten en çok cazip gelen şeylerden birisi buydu hikayedeki iki kutup iki tarafı da anlatması bize bu ormancılar tarafı yani o mahalle tarafını daha çok anlatmak o tarafı daha çok şey anlatıyordu hikayenin gibi geldi bize bizce ama öbür taraf devreye gittikten sonra yani ikinci sezonda Öbür taraf da tabii oldukça ağırlıklı. Yani dediği gibi durum biraz bilinçli bir tercihti. Çünkü o proses ve o şeyin yani mahallede geçen hikayenin, mahallede geçen kısmının daha katmanlı ve seyirci tarafından daha izleneceğini düşündük.

Ya bir de oradaki karakterlerden bazıları da hikaye içerisinde dönüşüyorlar. Yani tam bir dakika bu tarafta mısı diye düşünüyorsun. İşte bak bunlar böyle ikili bir gruba ayrıldılar şimdi diyorsun. Gruplar dağılmaya başlıyor falan. Hakikaten hani mind bending deniliyor ya biraz böyle kafayı büken tarafları var. Peki şimdi o şeyle ilgili günümüzün İstanbul'unda geçiyor. Fakat böyle distopik demek doğru değil bence. Hani bir sıcak kafadaki kadar distopik bir ortam değil elbette. ama bir yandan içinde yaşadığımız zamanlar da biraz distopik geldiği için bana... Gerçek hayat da distopik gözüktüğü için biraz da onun yansıması belki son 10-15 yıldan beri. Yani şey lafını kestim özür diliyorum ama aynen senin söylediğin şu cümleden yola çıktık biliyor musun tasarlarken? Distopik bir şey ama distopik değil. Nasıl yaparız diye düşündük. Yemin ediyorum aynen böyle oldu. Vay be. Yani bu çok önemli bir mesele çünkü. Çünkü distopik bir dünya olarak da aslı kitaptaki dünya da biraz öyle.

İstanbul'un temsil edilme biçimiyle ilgili bizim zaten yıllardır bir kafayı çok taktığımız bir şeydi. Biz İstanbul'un filmlerde, dizilerde çok turistik tarafları gösteriliyor, çok turistik resmediliyor ama İstanbul'un gerçekte nasıl bir şehir olduğunu aslında çok fazla dizilerden falan anlayamıyoruz. İstanbul çok çok çok Farklı bir şehir ki mesela biz işte hani gençken ya da orta yaşımıza geldi. Biraz bu kenar mahalleleri falan biliyorduk. Gecekondu mahallelerini ama bu işe başlarken dedik ki yani buralar çok değişti. Biz bir daha bir bakalım ve gerçekten aylarca İstanbul'un her tarafını gezdik ve biraz yeni İstanbul'u anlamaya çalıştık. Araştırmalarımızda tabii İstanbul ya mesela Boğaz'ı görmemek İstanbul Boğaz'ını görmemek

turistik yerleri görmemek gibi bir takım kararlar aldık. Ne yazık ki onu araya gelen bir planda görmek zorunda kaldık. Ama zaten o ekibin astığı bir yerde. Çünkü yasaklarımız vardı değil mi? Baya yasak vardı. Baya çekerken arkadan herkes bana itiraz etti.

Yasak çiğniyoruz falan diye. Ne yapalım dedik bir plan. Çünkü orada mecburduk görmeyi. Mesela o elektrikleri, o tepeyi bile çok uzun uzun aradık. Maltepe'de bulduk orayı. Orası çok az bilinen bir yer. Ve inanılmaz bir İstanbul görüyorsun orada. Ama Boğaz falan değil. Yine deniz görüyorsun ama adalar madalar yani. Hakikaten o Maltepe tarafları... Işıktan tepeler gibi ben gördüm. Hatta Los Angeles'ın öyle bir şeyi vardır. Bir tepesi vardır. Var mıdır? Mulholland Dry tarafından falan görülen. Aynen.

Yani orada görsel efekt falan elbette vardır hani ışıkları kapatmadınız değil mi bütün İstanbul'da? Elbette vardır görsel efekt ama şeyin tamamı da mı acaba oradaki görüntünün tamamı mı görsel efekt yoksa işte tele objektiflerle vesaireyle mi? Orasını söylemek isterim. Gerçekten çekerken aramızda konuştuk. Biz bunu böyle çekiyoruz ama efekt yaptık diye düşünecekler dedik. Yok gerçek yani. Orası o tepenin

Gerçek manzarası, gece manzarası. Yani ışıklı halinde hiç efekt yok. Hiç yok. Tabii sonra bir devamında var. Ama hakikaten orası böyle nefes kesici bir yer. Evet. Çok da rüzgarlı, çok da soğuk. Ama böyle kendini kaybediyorsun ve hem gündüzü ayrı, gecesi ayrı. Yani o çok güzel bir mekanda hakikaten bizim için. Zaten bizim aşağı yukarı mahallede oralarda onun tepesinde. Ama biz birkaç yeri birleştirdik. Yani tek bir mahallede çekmedik birçok nedenden dolayı. Şüphesiz öyle olması beklenir ama mesela az önce Yağmur dedi sanıyorum o İstanbul'un ikonik manzaralarını özellikle göstermemeyi bizim işte rulebook'umuza yazdık hatta bunu yasa hale getirdik falan diye. Bible'a yazdık evet onu söyleyecektim biraz önce. Şimdi ben mesela çok dikkatli bir izleyici olarak kendimi tarif edebilirim ama bu yönüyle hiç düşünmemiştim. Hakikaten de benim de alışık olmadığım bir yer İstanbul'un arka sokakları sanayisi ama ben alışık olsam bile aklımda kalan imajı 2000'in öncesidir herhalde. Ama 2000 sonrasında hayatımızda telefon gibi, internet gibi işte tornacı tezgahında çalışan küçük bir çırağın bile elinde olabilecek ve böylece dünyaya erişebilmesini, bilgiye erişebilmesini sağlayacak araçlar girdi hayatımıza. Ve bu denklemde yeni bir değişken. O değişken ve o ortam yani mekan ve o mekana anlam katan bilgi demek istiyorum ben ki hani ufaktan sizin alt metinlerinize de girmiş oluyoruz bu anlamda. Mekan ve ona anlam katan bu ipuçları, bilgi oradaki insanları da dönüştürmüş olmalı.

o karakterle yani bu araştırmayı o yüzden saygı duyuyorum. Siz bu araştırma sonucunda buna benzeyen şeyler, bir uyanışlar, epifaniler yaşadınız mı? Daha sonra apofanilere de geleceğim bu arada. Ya yaşadık tabii çok. Biz de uzun yıllardır gezmiyorduk oralarda. Yani yaşadık tabii. Kostümlerde mesela Yağmur. Evet yani biz gezerlerken şeyi fark ettik mesela yani hakikaten eskiden

Gençlik zamanımızda böyle bir olaylar yoktu. Yani bir gidiyoruz mahallelere, abi herkesin üzerinde Prada, Gucci. Ama herkes böyle giyiniyor. Ayakkabılar Prada, bilmem ne, her şey çakma. Tabii ki. Ama öyle bir durum var. Saçlar taranmış yapılmış. Yani bu bizim eski şeyden farklı bir şey gerçekten. O tür mahallelerde gördüğümüz tablo buydu. Hepsinde de aynı şey vardı. Çok yani ilginçti. İstanbul'daki o profil gerçekten bayağı değişmiş. Yani biz bile yabancı kaldık diyebilirim. Yani sosyal medya, o cebimizdeki telefonlar, o telefonlardan yazıştığımız insanlardan gelen mesajlar, adını bile bilmediğimiz, hayatta hiç görmediğimiz,

kişilerden aldığımız mesajlar acaba Gökhan gibi sıradan insanları bile işte o torunacı tezgahında çalışan Gökhan'dan temaviye dönüşüyor. İsim olarak da cisim olarak da baya baya hani karakterin dönüşümünü doya doya yaşıyoruz orada. Ama mesele şey gibi değil gibi geliyor bana yani sadece bir dizinin baş kahramanı değil onun etrafındaki o hani Gerçek dünyadaki çarşıya benzettim ben de o şeydeki arkadaşları, ormancılar kasabasındaki arkadaşlar. Bu toplumun her seviyesinden sosyoekonomik olarak, kültürel olarak nereden gelirse gelsin, arka mahallesinden de gelse, varoşlarda da yetişse hepimizi dönüştürür. Sadece entelektüelleri değil, sadece bu işlere kafa yoranları değil. adeta nereden baktığınıza göre değişebilir, toksik bir zehir gibi. Böyle bünyemize yavaş yavaş aldığımız ve zihinlerimizi dönüştüren, hayata bakış açımızı, dünya görüşlerimizi etkileyen, bu anlamda bizi örgütleyen belki de, gruplayan ve harekete geçirecek kadar, belki kendi küçük dünyalarımızı değiştirecek kadar etkili

şeylere dönüştü. Siz orada hani cep telefonu deyip ben birazcık daha güvenli alana kaçmak istiyorum ama cep telefonu elbette içindeki uygulamayla akıllanıyor. O uygulama elbette içindeki algoritmayla akıllanıyor. Bu silsileyi nasıl kurguladınız? Bunu siz nasıl görüyorsunuz, göstermeye çalışıyorsunuz bu dizide?

Önce şunu söyleyeyim. Geçen gün bir yerde izledim, Instagram'da. Şimdi adını hatırlamadığım bir, çok önemli bir sosyolog mu, tarihçi mi? İşte sosyal medyanın şeyi. Nereden olduğunu hatırlamıyorsun ama çok etkiledi beni adamın lafları. Diyor ki, 19. yüzyılda yaşayan insanlar, şimdi baktığımızda endüstri devrimi diyoruz ama

Endüstri devriminde yaşadıklarını bilmiyorlardı diyor. O zaman yaşayan insanlar hala feodalizmde. 17. yüzyılda yaşadıklarını zannediyorlardı. Şu anda da aynı durum var diyor. Şu anda işte kapitalizmin geç bir çağında yaşıyoruz ama başka türlü bir kapitalizm çağında yaşıyoruz ve nasıl bir şey olduğunu fark etmiyoruz ve hakikaten anlamaya anlamlandırmaya çalışıyoruz. Şu anda 50 yıl öncesinden

çok çok çok başka bir dünyada yaşıyoruz ama hani takdir edersin ki nasıl bir dünyada yaşadığımızı anlamamız çok zor. Bu belki insan karşısının bir özelliği yani içindeyken o kadar sonra belki elli yıl sonra yüz yıl sonra bunun adını koyacaklar diyecekler ki ya işte yazık o zaman insanların işte sosyal medya diye bir şey çıkmıyor yeni ilk zamanları daha şu şeyi kaldıramıyorlardı onu toparlayamıyorlardı anlayamıyorlardı diyecek belki yani tabii aslında bu diziyi yapma Niyetimiz de gerçekten şu anda yaşadığımız, ne yaşadığımızı anlama çabası bir yandan. Zor zamanlardan geçiyoruz. Bunda herkes hemfikir. Pandemiden bahsetmiyorum sadece. Yani pandemi öncesi de çok karışıktı ama pandemi tabii her şeyi bir dümdüz etti. Başka bir şeye taşıdı ama gerçekten şu anda nasıl bir

şeyde yaşadığımızı, bunun nasıl sonuçlanacağını bilmiyoruz. Çok net bir şey söyleyemiyorum. Sadece sorular her yerde onu söylüyoruz. Yani bizim için zaten yani bir bilimsel makale yazmaktan ya da bir bilimsel araştırma yapmaktan en büyük farkı bence o sanatın ya da bizim yaptığımız işin. Yani biz bir cevap aslında içermiyor bizimkiler. Sorular eğer iyi sorular içeriyorsa ne mutlu.

Çünkü bir şey düşünmeye başladığın zaman her şey başlıyor. Yoksa orada bir yerlere varman, bir sonuçlara varman çok önemli değil. Sadece bir mekanizma, düşünce mekanizmasını başlatacak sorular umarım Kübra sordurur şu anda insanlara, yani izleyenlere diye düşünüyorum. Çok güzel bir noktaya geldik bence. Çünkü ben bu dizinin izlenmesini isterim. Sebebi de tam da senin söylediğin gibi aslında. Yani bir takım cevaplar değil. Bak böyle bir gelecek ihtimali var önümüzde.

Ve bu gelecek, biraz önce yine Yağmur söyledi galiba, bir yandan distopik yapmaya çalıştık ama olmaması da gerekiyor falan. Hakikaten çok uzak bir gelecek değil. Ben bu konularda yapay zeka konusunda, chat GPT vs. gibi konularda daha ilk başlarından beri, dünyanın yaptığı yolculuğunu ilk başlarından beri çok yakından takip etmeye çalışıyorum.

Ve 2019-2020 civarında, daha chat ön ek'i eklenmeden önce, GPT zamanlarında, Open AI'ın, Shakespeare'e şeyler yazdırdığı bir laboratuvar şeyini kullanmıştım ve ben Mevlana'ya yazdırmıştım. Hani bizim kültürümüzden bir şeyler olsun diye. Sizin diziyi izleyince tabii siz gülümsemeye başladınız hemen karşımda. Bu züccacici dükkanına girdik, bir an önce bir şeyler yapalım, bir an önce ilerleyelim, bedeli ne olursa olsun deyip hareket edip o şeyleri kırarken kırdıkları insanlar ne hale gelecekler, bunun sonuçları ne olacak bunu bilmiyoruz.

Yeni bir nesil var burada Amerika'da yapılan araştırmalarda. Özellikle işte Facebook gibi, Twitter gibi, daha çok Instagram ve TikTok gibi mecralarda yapılan araştırmalar özellikle yeni neslin intihara meylinin bayağı sayısal olarak arttığını gösteriyor. İşte bu sonuçları, evet bizler YouTube kanallarımızda, farklı mecralarda, sosyal medyada tartışmaya, gündeme getirmeye çalışıyoruz ama sanatın yapması gereken de belki daha da o şeye çomak sokup, karıştırıp, o arıların oradan çıkmasını sağlayıp, insanlara batmasını sağlayıp bu soruları sordurtmak ve düşündürtmek olmalı. diye soru sormadım gördüğünüz gibi ben de kendimi konuk yaptım bir anda. Hikaye anlatarak zaten aslında hani biz yıllardır düşündüğümüz bir şey o. İnsanlar böyle bazı şeyleri hatta birçok şeyi hikayelerle anlatıyorlar ki insanlık tarihi kadar eski bir şeydir bu yani eskiden işte. bilinç, inanç gibi kavramlar az önce söylediğimiz hani bir deneyim yaşama meselesi. O deneyim ki ya siz isim vermiyorsunuz ama ben mesela hani inanmak konusunda özellikle Gökhan karakterinin annesi, şimdi adını hatırlamıyorum dizideki adını ama annesi hani tipik anneden farklı. Niye farklı? Çünkü tipik anne benim oğlum nedense doğrudur, benim oğlum prenstir, kuzudur. Ne olursa olsun ben onu korurum içgüdüsüyle davranır gibi gözükür. Ama inançlı olmasına rağmen ya da öyle gözükmesine rağmen Gökhan'ın annesi mesela hani Carl Sagan kuşkuculuğu kadar olmasa da kuşkucu davranıyor. Şey yaklaşmıyor hemen öyle. Dur bakalım. Çünkü gelmiş, görmüş geçirmiş biri. Hani bizim kültürümüzdeki tabiriyle konuşacak olursak. Biraz koruma amaçlı yapıyor aslında. Çünkü az çok tahmin edebiliyor buradan olayların nasıl, nerelere gidebileceğini, nasıl evrileceğini. Biraz aslında kadın görüyor geleceği. Biraz o yüzden oğlunu belki de... Dikkat ederseniz öyle bir şey de var. Yani kadınların bizim hikayede dizide olacakları daha iyi hissettiklerini belki fark etmişsindir. Hikayedeki bizim çok sevdiğimiz şeylerden bir tanesi. Onu çok çaktırmadan yapmaya çalıştık. Çünkü kadınların öyle bir feminen anlamak, his kapasiteleri daha gelişkin erkeklere göre. Yani maskülen, biliyorsunuz zaten... İstersen çok cinsiyetçi. Hayır, cinsiyetçi. Feminen an karşı simgeler.

Yine linç yiyeceğiz. Yine cancel. Cancel olmuyor. Güzel bir şey söylüyor. Yok yok şaka yapıyorum. Feminim

daha unconscious. Aslında consciousness maskülendir. Unconscious feminendir. Yani genel olarak. Ben hemen literatürden destek getireyim mi size? Beni Gesseritler var işte. Frank Herbert'ın Dune romanlarında. Daniel Villeneuve'un ilk bölümünde filminde de görüyoruz. Geliyor testten, sınama şeyi sizde de var, orada da var. Aynen, arketipal olarak zaten dikkat edin genelde hep kadındır medyumlar. Matrix'te de öyleydi. Bu böyledir yani. Kâhin değil mi? Geleceği söyleyenler. Bu feminine bir özelliktir. Açık görüşlülük ve biraz kaos. Order düzen, maskülen demek. O anlamda söyledim. Cancel olmayalım.

Peki madem versuslardan ve arketip şeylerinden hikaye geleneksel kalıplardan yola çıktık. Bir de şöyle düzlemler olduğunu biliyorum ben. Ki ben bekledim açıkçası hani ne zaman o düzleme geçeceğiz diye şeyde. Mesela human vs human, human vs nature. Yani insan insana karşı, insan doğaya karşı. Bir de son dönemde yine yükselen human vs machine. Yani insan makine, makine mekanik şeylere karşı ya da

doğal yapaya karşı. Bunların karşılaşması. Ben onu çok bekledim. O düzleme ne zaman geçeceğiz diye. Biraz da o konulara aşırı meraklı olduğumdan herhalde. O gelecek değil mi? Gerçekten ikinci sezon tam bu anlattığın şeyler üzerine kurulu. Zaten ikinci sezon böyle devam ediyor. Yani bu konsepte değil mi? Makine insana karşı, insan insana karşı. Zaten biz birazcık daha ikinci sezonu konuşmayalım

değil mi? Fazla bir şey söylemeyin de. İkinci sezon olacak mı bari onu söyleyin. Olacak olacak. İkinci sezon çekildi Barış. Çektik. İki sezon çekildi. Çekildi. Evet. Harika tamam. Bunu söyleyebilirim yani. Söyleyebiliriz rahatlıkla o zaman. Evet evet söyleyebiliriz. Çünkü çektik. Ama hani yayını ile ilgili bir şey tabi bilemiyorum. Ne zaman olur nasıl olur.

Tamamdır. Biz bu şeyde bir ara çok okuduk falan filan. Sonra bir tane danışmanımız vardı. Ya bu kitap okumanıza çok gerek yok. Çünkü ikisi nedir? Bir kitap yazılıyor, basılıyor. Ona kadar her şey değişiyor. Makale okuyun, dedi bize. Biz de işte bu Yudkowsky okumayı... Bizde en çok El Ezher, Yudkowsky var ya. O da ne kadar karamsar. AI'si kulak yılaslıyor sürekli. Siz gitmişsiniz, AI konusundaki en büyük doomer'ı bulmuşsunuz.

Bize onu önerdi danışmanım. Bizde yani şey gerçekten o adam çok net bu şey olacak. Bitti diyor artık yani biz artık boşuna uğraşıyoruz falan diyor yani. Öyle diyor. Yani bazıları öyle diyor. Tabii korkutucu. Yalnız bir şey diyeceğim o karakter biraz Gökhan'a benziyor sizin.

Hangisi? Duyutkovski. Yani hani bence çok ciddiye almayın. Ben çok da iyi takip ediyorum o dünyayı. Önemli bir isim, kesinlikle önemli bir isim. Hatta onun bir platformu var. Adı neydi? Takip ediyordum ben bir ara. Bir forum gibi adeta böyle yazılarını falan paylaşıyordu orada. O baya fikir lideridir yani. Kanaat önderlerinden biridir. AI konusunda. Ama aşırı karamsar bir dünya görüşüne sahip ve ben şey olduğunu düşünüyorum. Hani Gökhan gibi bir arka planında bir şeyi var onun. Bir problemi var. Yani bir...

O, onun dünyaya bakışını ve görüşünü etkileyecek ve o derecede karamsar olmasını sağlayacak derecede güçlü bir şey. Hoş, makine öğrenmesi konusundaki hocalar da biraz öyle. Makine öğrenmesi kavramını üniversitelerde ilk kitabını yazıp ders olarak okutulan hoca da biraz karamsar. Ama en azından şöyle diyor, %10 ihtimalle sonumuz gelecek diyor. %90, iyiyiz.

En azından böyle bir şeyi veriyor. O yüzden birazcık oralara doğru da şey yapabilirsiniz ama önemli isimlerden birini yakalamışsınız hakikaten. Ama dediğin gibi çok moralimizi bozdu. Yani Jutkowski hakikaten. Bir süredir de birkaç aydır hiç dinlemiyorum adamı. Tabii bir sürü şeyler oldu bu çat çipiti adamı kovdular geri geldi. Bir şey diyeceğim. Spoiler de vermeden konuşmak o kadar zor ki arkadaş. Ben 8. bölümdeyim sadece de ben bir ara 8. bölümü izlerken çünkü biz bu en son OpenAI'deki o kovulma ve geri alma olayları, güç dinamikleri 4 kişi var. Ben bu 4 kişinin bayağı fotoğrafını koyarak videosunu yaptım. Sonra burada podcastini yaptık falan. Olayları böyle günü gününe sıcağı sıcağına anlattık.

Diziyi izliyorum 8. bölümde, bir dakika ya bunlar bu kadar hızlı çekmiş olamazlar. Dediğim gibi çok gerekirse keseriz arkadaşlar bu kısmı. O şirkette dört karakter var, biri kadın, üçü erkek. Biri Ilya bu arada OpenAI'da. Ilya'yı temsil ediyor neredeyse. Hani şey yapmaya çalışıyor, olayları dizginlemeye, aklı mantığı temsil etmeye çalışıyor. Biri işte Berk karakteri. O da Sam Altman gibi böyle... Değil mi? Altman'a benzemiyor ama biraz Berk'a çok benziyor. Yani Sam Altman en son evlendi falan yani hani erkek arkadaşıyla. Her bakımdan benziyor yani o kadar böyle şeyler, noktalar... O tesadüf oldu. Ben de şimdi büyük resmi görmeye başlayacağım, apofani yaşıyorum şu anda. Gerçekten tesadüf ya da işte bilmiyorum, sinkronistik bir olay. Belki Kübra çalışıyor, bilmiyorum. Yani belki de sinkronistik bu ya. Oluyor böyle şeyler bazen, yani ben inanıyorum. Ya ben sadece şunu söyleyeceğim spoiler'ı vermeden, 8. bölüme kadar eğer izleyenler olursa ve 8. bölümü özellikle izlerse, bakın burada da şeyi aldık,

Yani bununla doğrudan hiçbir ilgisi yok değil mi bu konunun? Yok. Ama özellikle biz Berk'i oynayan Onur'la ya da diğer arkadaşlar, Sam Altman'ı mesela role hazırlanırken falan çok konuştuk. Yani Sam Altman'ı bayağı bir örnek aldı hafif Berk, Onur oyuncu olarak. Ama sadece şeyini çünkü böyle gerçekten enteresan bir karakter Sam Altman.

Yani en hafif, en interesan diyeyim. Bence şöyle hani belki nokta atışı yapmamak lazım. Ben çünkü biraz Mark Zuckerberg'ü de gördüm ondan. Tabii, tabii. Çünkü aslına baktığımızda ikisinin karışımı gibi bir şey. Ve belki de öyle de olması gerekiyor şey olarak. Yani karakterin birkaç şeyin miksi gibi, karışımı gibi olması da gerekiyor belki de. Ama dediğim gibi dizide beni böyle adeta koltuğumdan sıçratacak derecede güçlü motivasyonu ben o sezon finalinde

yaşamaya başladım. Biraz da işte çok paralellikler kurmaya başlamaktan. Yani gerçek dünyada bir yandan olaylar böyle gerçekleşiyor. Biz de sıcağı sıcağına kendi platformlarımızdan insanlara yorumlamaya, aktarmaya çalışıyoruz. Bir yandan da dizide bu olaylar oluyor. Klasik şeye geçiyorum artık ben de buradan toparlamak için. Hani sanat yaşamı, yaşam sanatı tatbik ediyor gibi böyle karşılıklı bir etkileşime girmiş durumdayız.

Ya evet biraz tesadüf oldu evet. Sizden tesadüf şeyini aldık. Ben aklımda daha birçok şey var yani ben bu konuşma bitmeyecek diye şey yapıyorum ama bir yerden de toparlamamız lazım dinleyicilerin sabrını şey yapmak için. Madem hani yapay zekaya geldik sizin dizinin şeyinden farklı olarak bir şey soracağım. Hollywood'da yaşanan bir şey var kriz vardı. Tam bitmedi bence ama hani bir şekilde toparlamaya çalıştılar geçtiğimiz yaz 2023 yazında işte bir

grev oldu ve o grevde ki gerekçelerden bir tanesi yazarların özellikle gerekçelerinden bir tanesi ya yapay zeka geliyor işlerimiz elinden mi alacak aktörler de keza öyle yani aktörler de buna itiraz ediyor şimdi hani belki bizim gündemimize ya da Türkiye'deki sinemacılara, dizicilere, hikaye anlatıcılarına Bu kadar hemen gelmemiş olabilir ama sizler bir yandan teknolojiyi de takip ediyorsunuz. Bir yandan bunların hikayelerini de anlatmaya çalışıyorsunuz. Bu bağlamda yapay zekanın yaratıcılık üzerine etkileri ne olacak sizce? Var mı bu konuda fikirleriniz? Sinemaya, dizilere yani böyle işte o yazar odasına artık yapay zekada katılacak mı? Siz kullanıyor musunuz? Kullanmaya başladınız mı? Tabii Amerika'daki grev özellikle yazarların grevi konu başlıklarından biriydi bu. Hatta belki de galiba ilk maddeydi.

Bu tabii sorun çözülmedi, ötelendi. Yani 3 yıllık zannediyorum ya da en fazla 4 yıllık bir zaten anlaşma imzalağında bu 4 yıl boyunca stüdyolar, yapımcılar, senaryo yazarken yapay zekaya başvurmayacaklar. Öyle bir karar aldılar. Ama dört yıl bitince ne olacak? Tabii karamsar düşünmeye gerek yok. Aslında ne olacağı belli. Tabii ki yapay zeka yazdıracaklar. Hatta şu anda bazı filmler çıkan bir takım aksiyon filmlerinde belki okumuşsundur orada burada. Hakikaten söylentiler var. Bazı sahneleri yapay zekanın yazdığına dönük. Bizim de tabii ilk başta hazırlıkta bayağı bir özellikle mood board yaparken şey yaparken bizim görüntü yönetmenimiz genç ve yetenekli görüntü yönetmenimiz Firar

Open AI'den falan yararlandı ve gayet de iyi oldu. Yani birkaç ay sürdü, uzun sürdü ama biz başladık bile aslında. Bizim işimizin bazı çok daha teknolojiye dayanan departmanlar bence çok kısa bir süre içinde yapay zeka tarafından yapılmaya başlanacak ama demin dedin ya hani consciousness içeren, senaryo, gerçek kreativite orada henüz bence insan yaratıcılığına çünkü biz milyonlarca yıllık bir evrimin avantajına sahibiz kreativite açısından gerçekten işte novel diyorlar buna ya yenilik novel teorisi yani yenilik yani yapay zekalar belki de bu algoritmalar yöntemiyle kalıpları çok iyi yapacaklar ama hani bazen bir film izlersin ya da bir şey okursun ve yepyeni bir şey nasıl bunu yazar dizayn etmiş nasıl aklına gelmiş yani o insanın yaratıcılığına ait bir şey Tam da bu sebeple şu anda New York Times'ın öncülüğünde bir dava başlatıldı. New York Times diyor ki, senin OpenAI'ye açtı bu arada davayı. Senin yapay zekan iyi, güzel, çok harika da bizim yazdıklarımız, bizim arşivimiz olmasa o bir hiç. Bunlarla beslediniz siz. Tamam, çok yetenekli bir ürün çıkmış ortaya. Harika bir ürün bu.

Senin bu novelty teorini destekleyecek bir şey söylüyorum Durul. Bu harika ama burada binlerce yıllık insanlık kültürünün ürettiği bir geçmiş, bir tarih, bir yazılı metinler manzumesi bütünü var. Bunun üzerine yeni bir şey koymuyor bu. Bunları çok zekice ve çok hızlı bir şekilde birleştirip yeniymiş gibi gözüken, bizim öyle algıladığımız şeyler koyuyor diyor. Bu New York Times'in iddiası bu arada.

Open Air'in de kendi savunmaları var. İnsan da böyle öğrenir zaten diyor. Biz de bu birikimin üzerine onları okuyup, görüp, kendi yaratıcılığımızı katarak aynı şeyi yapmıyor muyuz diyor. Bu devam ede gelen bir tartışma. Ama bunlar olmasaydı gerçekten de yepyeni bir şey ortaya çıkar mıydı? Yapay zeka bir bilinç sahibi mi? Daha bilinci bilim tanımlayamadı ki. Bunun cevabını verebilirdi. Bir de Yağmur bir şey söyleyecekti. Ben ona araya girdim toparlamak için senin söylediklerini.

Ben aslında hani biraz ilginç, değişik bir şey söyleyeceğim. Bir de o soruna şey olarak birçok şeyi yapacak tabii ki. Yani rasyonel meselelerde ve rasyonel akılda bizim yapamadığımız, insanların yapamadığı birçok şeyi yapacak. Mesela teşhis değil mi? Evet, doktorluk mesela. Ve insanlardan daha iyi yapacak. Bu kesin. Çünkü onun bilgi şeyine falan, insanoğlunun bizim erişmemize imkan yok. Ama iş kreativiteye geldiği zaman, Imagination, creative imagination dediğimiz olaya geldiğimiz zaman işler değişiyor. Ben burada tabii kişisel bir düşünce özellikle sanatta bir divine spark yani olağanüstü teknik olarak bir şeyi gerçekleştirebilirsiniz ama bütün iyi sanat eserlerinde var olan

o adını tam olarak koyamadığımız. Muse falan diyorlar buna. İşte o. Onun ne olduğunu anlatabilemiyor. Zaten dille çok alakalı bir şey değil o. O başka bir şey. Hakikaten adını koymak da çok zor. O var. Onun var olduğundan ben eminim. Yani biliyorum, hissediyorum. Biraz önce konuştum ama birçok kez deneyimledim. İyi bir sanat eseriyle karşı karşıya olduğum zaman hissettiğim bir şey o benim. Şimdiye kadar da hep hissettim onu. Çok rasyonel, materyalist bir şey değil.

Zaten ona dayanarak o filme ya da o sanat eserine biz başyapıt diyoruz. Yoksa oturup analiz falan yapmıyoruz yani. Şunlar, şunlar, şunlar, artıları, eksileri. Benim bir tane arkadaşım vardı. Uzmanlık sınavı verirken öyle bir tablo yapmıştı. Tek tek artıları, eksileri yazmış. Yani bu öyle bir karar değil bu. Bir sanat eserinin masterpiece olduğu kararı. O bizim içimizde başka bir şekilde uyanan bir şey o. Onu yapabileceğinden çok emin değilim. Ama ticari... Yapay zekanı. Atıyorum Mission Impossible'ın yeni filmini yazar. Ama o filmde zaten Device Park yok işte. Hayır yani şey evet yani orada şey zaten çok da bence iyi yapar insanlardan. Yapar evet. Ama yani biz yeni izledik işte Zone of Interest diye bir film. Onu yapamaz yani. Mümkün değil. İnanılmaz bir film yani. Şimdiye kadar izlediğin filmleri neredeyse unutman gerekiyor. Öyle bir değişik... Yani benim hayatımda seyrettiğim en iyi 10 film arasına gelebilir. Evet. O kadar iyi bir film. Onu yapamaz mesela şu anda. Yani onu yapmak aklına da gelmez ve yapamaz da zaten. Gerçekten insana ait bir şey. Yani bu kadar insanı önemsediğimizden değil. Pardon, çok özlemişim. Sen o final sahnesini nasıl yazabilir ki bir yapay zeki? Evet. Ben inanamıyorum ona.

Ama yani insandan bahsediyoruz. Hani insanla ilgili derdimiz insan. Biz de insan olduğumuz için bizi geçecek mi geçmeyecek mi? Yoksa yani insan o kadar da matah bir şey olduğundan değil yani. Belki de insana bu kibir kübranın temalarından biri. Belki şu anda insanlık büyük bir kibir içinde. ya hani her şeyi biliyoruz, biz harikayız, doğaya hükmediyoruz falan filan her şey bizden geçiyor. Biraz pandemide bu tabi yıkıldı kibirimiz. Biraz böyle bir şaşırladık. Hatta bu komplo teorileri herhalde ondan çıkıyor yani o kibir hala devam ediyor. Hatta şey dedik ya biz o kadar hakim değilmişiz. Her şey dünyaya filan. Tıp da öyle. Ama yani yine o insanın kibrini belki bozacak bir şeye ihtiyacı var. Yani belki AI bunu başaracak, orada çok yararlı olacak. Biz evrendeki başka şeylerden bir farkımız yok aslında. Başka yaratıklardan, canlılardan. Ama yani araba kullanmamıza mesela gerek yok. Onu yapsa iyi olur değil mi? Onu bir yapacak da. Ben de şöyle düşünüyorum yani belki AI bir gün bizi tamamen geçecek ve belki bizim algımızı da aşacak derecede iyi filmler bile yapacak ama onu da yine kendi diğer AI yandaşları, takipçileri izlesin. Biz o zaman kendi kendimize yine...

Yağmur Durul Taylan kardeşlerinin çektiği diziyi izleriz. Her şeyin kendi kusurumuzda. Açıkçası ben Zeki Demir'in film yapmaya devam etmesini isterim. Kendi içimizde biz takılırız yine. İzleriz. Sadece izin versin bize değil mi? Herhalde izin verir bizim kendi. O yüzden emin değiliz. Yutkovski vermeyecek diyor değil mi? Yutkovski öldürecek bizi diyor. Bizi yok edecek diyor.

Öyle karar verecek. Bizim yaşamamıza da izin vermeyecek. Şöyle ben biraz Kübra'nda da gördüm onu. Biraz inisiyatif alıyor. İnisiyatif kullanmaya başlıyor bir yerlerde. Ama ona göre verilince. Hala dizginler bizde diyorsunuz. Ben yıllar evvel Prometheus diye bir video yapmıştım. Youtube videosu. Bu konularda başka bir isim daha var. Belki sizin de önünüze gelmiştir. Max Tiger diye. Human 3.0 diye bir kitabı var. Tabii, tabii. Max Tegmark mı? Yok. Kitabı biliyorum da yanılıyorum. Max Tegmark diye başka bir... Onun girişinde buna benzeyen, oradan uyarlayarak yapmıştım zaten. Human değilmiş, özür diliyorum. Life 3.0'ymış. Max Tegmark ama. İsim doğru yani, yazar doğru. Çok iyi bir adam. Life 3.0. Bence bu konularda benim en kendime yakın hissettiğim isimlerden biri.

Yani zaten Harvard'da hoca o. Harvard'da ve MIT'de dersleri var. Ve İsveç asıllı Amerika'da yaşayan birisi. Onun bakış açısı dünya görüşü yani yapay zekanın hem tehlikelerine vurgu yapıyor hem de buna karşı hala önlem alabiliriz ama bunun için aklı selim insanları bir araya getirip bir harekete geçmemiz lazım falan tarzı bir yaklaşımı var. Onun kitabının başındaki bir şeyden bir şey uyarlamıştım. Prometheus diye. Sizdeki Kübra gibi ama Prometheus bu sefer. Hani Yunan mitolojisinde birazcık da teknolojiyle bağdaşlanıyor, ateş falan filan hani onlardan yola çıkarak böyle bir şey yapmış. Nasıl ele geçirebilir senaryosu gibi. Böyle bir risk elbette var gibi geliyor ama 3 sene sonraya ertelendi dedik ya sohbette buradan açıldı zaten. 3 sene sonra ne olacağını bu konuda en ileri seviye bilgi sahibi kişi Sam Altman'sa bence o bile bilmiyor yani işin biraz tedirgin edici tarafı varsa o gibi geliyor bana. Umarım iyi şeyler olur. Benim de en büyük temennim şey, eğer bir gün gerçekten bizim aşamayacağımız için, ona da Singularity deniyor işte, tekillik anı. 2040'lar falan hatta gösteriliyor. Bununla ilgili de bence çok güzel hikayeler, filmler, diziler çıkabilir bu arada yani Singularity. Orada da Cruzweil, Ray Cruzweil'dir bu filmin de öncüsü. O diyor ki işte adeta şeydeki kara deliklerdeki tekillik gibi. Orada da çünkü bir olay ufku ve bir tekillik noktası var. Singularity noktası var. Oradan sonrasını göremiyoruz. Göremeyeceğiz. Yani teknoloji eğer insanın takip edemeyeceği derecede hızlanır, yapay zeka bizim zekamızın üzerine geçerse ondan sonrasını zaten kestiremeyiz işte kara delik gibi. İyi mi bilmiyoruz kara deliğe girmek mesela ya da kara deliğin öbür tarafında ne var bunu bilmiyoruz. Bilim insanları da bilmiyor. O yüzden belki de üç sene sonra dört sene sonrası bile şu anda bizim için yakın gelecek değil uzak bir gelecek teknoloji dünyasında. Umarım Kübra'nın dördüncü sezonunu falan mı olur o zamanlar? Çıkmış olur. Bunu da biz değil herhalde yaparken diğer çeker. Bunları işlersiniz, sizin avatarlarınız, Taylan kardeşinizin avatarları bunu yazar ve... Birileri de çeker herhalde diye düşünüyorum. Ya bir türlü ben sohbeti bitiremiyorum çünkü bir yandan hani bir Black Mirror etkisi de var bence hani oralara da girmek isterdim. Bir yandan yine ben yakın zamanda o konuyu video olarak gündeme getirdim. Gökhan'ın böyle inzivaya çekildiği bir kulübe var Kübra'da. Önünde ateş falan böyle bayağı kapalı bir mekan olarak onu siz dizayn etmişsiniz. Orada birkaç okuma yapılabilir. İşte en felsefi anlamda o klasik mağara ateş Platon'dan gelen o gölgeler. Teşekkür ediyoruz sana. Çünkü o sahnede şeyi direkt gönderme yapmaya çalıştık. Platon'un mağara allegorisini. Yani çıkış, mağaradan çıkışı. O şeyden çıktığı ve gözünü güneş aldığı sahne var ya. Evet, evet. Objektifimiz böyle güneşle, aydınlanma şeyle doluyor.

Plato'ya gönderme, yani o mağara alegorisine. Çünkü o bizim hep çoktan beridir, çok hoşumuza gidiyor. Yalnız bir dizide daha vardı o, 1899. Simülasyon teorisinde şimdi çok kullanılıyor tabii o. Ama aslında çok daha katmanlı, bir sürü şeyi anlatan bir alegor. Reality aslında en şey. Çam anlamıyla alegori yani. Her anlama, her türlü şeye gelebilecek ama bunu anlaman... Ama en çok dediğin gibi bizi, yani söylemen çok... Çok mutlu etti ya. Yani gerçekten... Hiç mi söyleyememişim o zaman? Hiç tahmin etmiyorduk ha. Ya zaten sen söylemesen asla bunu da söylemezdik yani. Çünkü o sahnenin başka hiçbir anlamı yok.

Bu arada bu bir spoiler da değil, dinleyenleri de keyif kaçırıcı bir şey değil bu. Ben bunu anlamam çok zor olmadı falan demek istemiyorum ama belli tekrar eden mekanlar var sonuçta. Sizler bunu dizayn etmişsiniz, bu belli. Burada Gökhan'ın kulübesi benim özellikle hem görüntü yönetmenliği açısından, ateşin gözde yansıması... Bu arada ateş ağacı okumasına falan da gidilebilir orada. Yani Musa'nın Tanrı'yla konuşması.

Çalı, çalı değil mi? Yanağıyla bir çalı var. Ateş ağacı deniyor ona da işte. O konuşma şeyinin de bir temsili. Orada hani vahiy gelme gibi diyelim bir anlamda. Vahiy değil belki ama hani bir iletişim. Uhudi olanla, semavi olanla göklerle yapılan iletişimdi. Prometheus bak Greek culture'da da var.

Hepsi birleşiyor aslında. Bu da, siz de eminim biliyorsunuzdur, Joseph Campbell'ın monomit teorisiyle bir anlamda besleniyor. İnsan kültürlerinde, Afrika'daki bir kabilede de gördüğümüz bir şey. Balık tarafından yutulma miti vs. gibi şeyler. Star Wars'da bir çöp kutusunun içerisinde sıkışmaya başlama şeklinde de kendisini gösterebiliyor. Çok doğal olarak Platon'un mağara alegorisi de böyle bir hakikat arayışı. Bilinç var işin içinde, inanç var. Hakikat ve anlam arayışı en başta var.

Öyle olunca ya biz acaba önümüzdeki ateş ve onun duvarlardaki oluşturduğu gölgelere mi takılıp kaldık yoksa kapıyı açıp dışarı çıktığımızda doğan güneşi gördüğümüzde nasıl bir uyanış yaşayacağız? O yüzden işte epifani, apofani gibi yerlere de çekmeye çalıştım şeyi ama şimdi ben daha bu okumayla kalmadım. Biraz daha ileriye götüreceğim. Bu felsefi anlamdaki okuma. Bir yandan da bana modern zamanlarda Ted Kaczynski diye bir adam var. Ben onun bir de videosunu yaptım. 30 dakikalık böyle kapsamlı. Çünkü bana çok ilginç bir karakter olarak geliyor. Gerçek bir hikaye bu arada bu. Hikaye derken gerçek bir karakter, gerçek bir şey ve onun bir kulübesi var. Sembol bir kulübe bu.

İzole bir ortamda tek başına adam orada yaşaya, yaşaya, yaşaya... Bu arada IQ'su 170'lere yakın. Çok zeki, Harvard mezunu bir adam. Yuna bomber değil mi o? Yuna bomber, bravo. Aynen. Ve terörist oluyor. Bu gerçek bir olay. FBI'in bugüne kadar en çok para harcadığı çözmek için ve en zor çözdüğü davalardan biri çünkü karşılarındaki zeka onlardan üstün.

Bak, bak, bak, bak, bak. Yani anlatabiliyor muyum? Ben böyle bir okumaya da geçirdim. Bence işte iyi anlatılan bir hikaye, belki hikayeyi anlatanların amacını da aşarak... Hep öyle oluyor. Çok doğru. Bazı şeyleri alıyorsun, koyuyorsun oraya ama sen belki sizler şimdi yüzünüzden ben okuyorum bunu, biz böyle bir şey hedeflemedik diyorsunuz ama yine de öyle bir katman var ki bence, bir bilinç katmanı diyebiliriz buna. Bulut gibi adeta. Bütün insanın kolektif bilincinin ötesinde bir katman.

Oradan bazen bir şimşek çakıyor, sizdeki Berk karakterine çaktığı gibi. Berk de bu arada şimşek demek, yani gök gürültüsü şimşek anlamına geliyor. Ve adını koyamadık ya, Muse olabilir, Divine Inspiration olabilir. Bir şey geliyor, siz farkında bile değilsiniz. Siz de belki bir araçsınız orada, Gökhan gibi. Ve onu hikayeye yerleştiriyorsunuz. Şimdi ben bunu bir okuyucu olarak ya da izleyici olarak dünyadaki bir yandan OpenAI Sam Altman ilişkilerine benzetiyorum, bir yandan Ted Kaczynski'nin durumuna, kulübesine benzetiyorum. Çünkü dışarıdan bayağı da benziyor. O inanılmaz hakikaten. Hiç bilmiyoruz Ted Kaczynski'ni. O kitap da yoktu ama biz biraz onu yani senaryoda bu karakterin böyle bir mekana ihtiyacı var. Çünkü en basitinden biz meditasyon yapıyoruz yıllardır. Yani bir meditasyon yapmak için bile diğer dünyadan değil mi? O matriçten. izole olman gerekiyor. Yani o aseklüjün aslında bu tür şeylerin olmazsa olmazı yani. İlla ki bir çekilmen lazım bir yere, bir kendinle yalnız kalman lazım ki sana onlar gelsin görünsünler. Aksi takdirde olmuyor. Zaten hiç o tarihte görülmüyor. Yolda yürürken olmuyor. İlla ki bir şey ki sadece inançla ya da bu konuyla ilgili değil aslında her konuda

insanın bir şeyler üretebilmesi ve bir karara varması, bir şey yapması, bir aksiyon alması için bence bir izolasyon, bir yalnız, bir kendi selfine, kendine bir bakış falan gerekiyor. E tabii yani zaten hani meditasyon, işte aslında bu tür dini ritüellerin aslında en önemli şeyi bu. Yani günde ne kadarsa belli bir süre kopup kan şısnısının içine doğru göçmen. İçe içe aslında. Yani dışarıyı kapatıp tamamen içe doğru dönmen. Bu içe doğru dönmeyi yaşayan insanların zaten yaşayabileceği türden bir deneyim bu. Değil mi? Yani başka türlü olmuyor. Karaktere evet biz biraz böyle şeyler ekledik. Mesela bu mağara olayı romanda yoktu. Hatta bize başta ya İstanbul'un göbeğinde böyle mağara mı olur falan da dediler. Biz başta gerçekten literally mağara da aradık.

Kulübeden öncesi mağaraydı yani. İyi ki abartmadınız o zaman. Şimdi Maltepe'deki şu tepede olan mağaraya geçeyim. Olmazdı herhalde. Ben şimdi iyice o zaman derine ineyim. O kulübeden. Şöyle ki, o kulübede normalde bir mağarada olamayacak bir şey var. Bir cep telefonu yine. Çünkü mesajlaşmaya da devam ediyor. Kübra'dan mesajlar da geliyor.

Şimdi bir yandan meditasyon dediniz ama bir yandan ben şöyle okudum orayı da. Bizler aslında cep telefonlarımızla o girdiğimiz sosyal platformlardaki mesajlara muhatap olduğumuzda da etrafımızda sanal bir bubble, bir kulübe, bir duvarlar örmeye başlıyoruz. Sadece kendi istediğimiz seslere açık o duvarlar, sadece kendi duymak istediklerimizi duyuyoruz orada. Burada da Podbean'in sloganı oldu. Biraz ama...

kendi duymak istediklerimiz o social bubble'ın içinden giriyor. Ve aslında sizin anlattığınız anlamdaki bir meditasyon amacıyla, bir inziva, müzevi olmak anlamında kendi düşüncelerinle baş başa kalmak için iyi ama oraya bir teknolojiyi soktuğumuz anda, bir dış etkeni, dışa ait bir köprüyü kurduğumuz anda o mağara, müzevi ortamı dağılıyor. Ya ben burada açıkçası öyle bir challenge, bir mücadele noktası, kendimde de yaşadığım için görüyorum. Ben de zaman zaman inzivaya çekilmek, kendi odama çekilmek istiyorum. Ama nedense cep telefonumu unutuyorum cebimde. Ve öyle olunca kendimi kandırıyor. Hiç de öyle meditasyon falan olmuyor. Bir anda cip diye bir mesaj geliyor. Ama muhakkak önemli bir haber alman gerekiyor değil mi o sırada? Bir de çok önemli. Önemli diye de zaten yazıyorlar böyle. Ben sanki inzivada gibiyim. Tek başım aslında fiziksel olarak o odanın içinde, o kulübemin içinde. Ama öyle değil. Bir de

Bak bak bak görüyor musun? Benimle aynı fikirde olan bir mesaja dalmış oluyorum. Zaten sosyal medya platformları bu işi çok kolaylaştırmış durumda. Herkesin hemen kendisine ait bir kulübesi olması için çabalıyorlar adeta. Ve bizi kendi social bubble'larımıza hapsediyorlar ve bu da aslında bir risk bana göre. Yani içimizden gökhan gibi dönüşüm, bazen kendini kaybedecek, iyi ya da kötü, karanlık tarafa geçiş. potansiyelini taşıyabilecek bir sihirli DNA'ya adeta dönüşebilir bu cep telefonları veya telefonun kendisi değil elbette ama onun içinde kurgulanan ve yapay zeka ile de giderek desteklenen bu platformlar gibi geliyor bana. Nasıl? Baya bir indik değil mi? Çok etkileyici. Söylediğin her şey çok doğru ama hani şey kullandın ya yapıyorlar, ediyorlar bizi oraya yani o tarafından emin değilim. Acaba bu bütün bu olaylar onların da mı kontrolün dışında oluyor? Ki daha da korkutucu olan o. Evet. Netflix yayınlanan bir işte Dünya'nın Sonu ile ilgili neydi filmin adı? Leave the World Behind. Leave the world behind da... Dünyayı ardında bırak. Onunla ilgili de video yaptım. Orada da. Sam İsmail. Ardına bırak da bir sahne vardı. Adam şey diyordu. Asıl korkutucu olan kimsenin yönetmiyor olması dünyayı. Dümende kimse yok. Aslında Barış, Alan Moore diye bilirsin çizgi romancı, ben çok severim onu çok çok çok önemli bir yazar. Aslında Alan Moore'a ait bir laf o. Alan Moore'un 10-15 yıl önce verdiği bir röportajda Alan Moore komplo teorilerinden bahsediyor ve bence en tehlikelisi, gerçek olan zaten en korkuncu, dümende kimse yok diyor, bence diyor. Yani bu bence gerçekten çok korkutucu. Nedense insanlar ama hiç buna inanmak istemiyorlar. İşte bu şey, yine story dedik ya biraz önce. Yani o story'yi iste... Burada bir story yok çünkü. Ama işte evet. Bu ne biliyor musunuz arkadaşlar? Bence bu çıplak, cascavlak güneşin kendisi. Evet, aynen öyle. Sert ışık falan böyle görüntü yönetmenler açısından. Sert ışık etkileyici değildir diye. Yani boş değildir. Güneş yani, bitti. Hikaye bu. Belki de kimse bizi yönetmiyor hakikaten bu anlamda. Ve bu bir yandan da hakikaten bence de çok korkutucu bir mesaj.

Çünkü öbürlerinde hakikaten herkes aslında dediğin gibi ve dikkat edersen bütün komplo teorilerindeki ortak nokta şu dünyayı birileri yönetiyor ve bu iddiayı atan kişi hangi taraftaysa hikayesi ona göre yani hep düşman onun karşı tarafındakiler. Ve aslında yani bu kadar kompleks bir dünyada böyle bir plan yapıp bu planı uygulamak... Ben hep şey diyorum, Covid, eğer çok başka konulara geçtik de hani Covid'le ilgili de komplo teorisi var ya özellikle yaptılar. Yani eğer birileri bunu böyle özellikle yapıp bu kadar iyi, başarılı bir operasyon yaptıysa onun hakkı yani. Ama şöyle bir şey diyeyim. Bize de ihtiyacı yok çok fazla o zaman. Bu kadar büyük bir muktedirse, bu kadar güçlüyse bize de

ihtiyacı olmayabilir yani. Evet yani o zaman yani her şey çok daha basit keşke öyle olsa ama yani gerçekten bunu hissetmek ve biraz aslında Kübra'nın gerçekten konusu da bu. Evet ona bir takım şeyler veriliyor ama bu insan denen canlı öyle bir canlı ki gerçekten yanlış kararlar yanlış şeyler yapmak onun çok şey bir özelliği. Hayır nedense yani günümüzün bence çağımızın zaten hep öyleydi ama en önemli problemi zaten sosyal medyada görüyorsun bu projection yani yansıtma ve insanların aslında kendi içlerindeki şadoğullarını hemen karşı tarafta birilerine yansıtarak onu kötü yapmaları ve kötü ilan etmeleri yani bence hani o yüzden zaten bu komplo teorileri bu kadar revaçta çünkü kendi kendisiyle yüzleşmek istemeyen insanların yaratmış oldukları bir şey bu bir şey dışarıya atarak kendi içlerindeki kötülükten aslında şeyden Kurtulmaya çalışıyorlar. Yani 3-5 kişi dünyada zaten ya da 100 kişi bu bütün kötü şeyleri yapıyorsa o 100 kişiyi bulup onları yok edince her şey düzelecek demektir. Değil mi? Bence bu yine sohbetimizin başında konuştuğumuz şeye geliyor. Dünya belki de her zaman böyle karmaşıktı fakat biz... Bilmiyorduk o kadar karmaşık. Örtüler kaldırılınca

O kaldırılmış örtüleri hemen birileri cep telefonuyla kaydediyor ve bir anda paylaşıyor, bir anda görüyor. Herkes görüyor. Her kafadan bir ses çıkıyor ve bir anda tüketilip bitiyor. Bir sonrakine geçiliyor. Bitmiyor da hiçbir zaman. Bir sonrakine geçiliyor. Onu tüketiyoruz, diğerine geçiyoruz. Onu tüketiyoruz, diğerine geçiyoruz şeklinde gidiyor. Umarım dinleyicilerimiz için faydalı olmuştur. Ben müthiş keyif aldım sizlerle. Eyvallah. Biz de öyle barış. Gerçekten bir de çok memnun olduk. Biz uzun zamandır seni gerçekten izliyoruz. Çok ekip arkadaşlarımız, herkes çok takdir ediyoruz. Videolarını izliyoruz elimizden geldiğince ve çok bizim için çok büyük bir onur hakikaten seninle sohbet etmek. Evet. Çok teşekkürler. Ayrıca da çok iyi okumuşsun. Gerçekten ben de çok keyif aldım. Ellerinize sağlık. Tüm ekipteki herkesin eline sağlık. Ben sizlerin nezdinde onlara da teşekkürlerimi iletin lütfen. Çok teşekkürler. Tabii ki çok teşekkürler.

Büyük emek var. Bir de ben hani işlerin böyle arka planında hep düşündüğüm için izlerken yoruluyorum bazen böyle ya bunu nasıl yaptılar bu kadar şeyi. O emeği görüyorum. Emeğinize sağlık, elinize sağlık. Aklınıza, fikrinize. Geldiğiniz için de ayaklarınıza sağlık ayrıca. Çok teşekkür ediyorum. Konuğumuz oldunuz. Şöyle bir mesaj da bitirmek istiyorum.

O aşırı okuma yaptığımız ama bir yandan da işte 2500 yıla yakın bir zamandan beri gündemimizde olan o mağara alegorisi. O mağara bir zamanlar mağaraydı. Sonradan ateş, projektöre, o duvarlar da sinema perdelerine dönüştü. E şimdi pek onlara da gitmiyoruz, itiraf edelim. Streaming platformlarına dönüştü evlerimiz de.

Evlerimizde, odalarımızda o dönüştürücü güce hala sahibiz. Ama mesele şu, hepimiz bir anlamın, bir amacın peşindeyiz. Hayatlarımızda hakikaten de böyle bir anlam arayışındayız. Tıpkı Gökhan'da olduğu gibi, Kübra'daki diğer karakterlerde olduğu gibi. Bu arayış güzel bir şey. Bu arayışın bırakılmaması lazım, pes etmemek lazım. Cevaplardan çok, bu da yine sizden aldığım şeyle söylüyorum, belki de soruların peşine düşmek lazım. Soru sormak da güzel. İlla cevap vermek zorunda değiliz. Sorgulamak,

Sormak her zaman iyidir. Bu imkanı Kübra bize sağlayacak bence. En azından izleyenler için. O yüzden hani kibri, kabri şimdilik bir kenara bırakalım ama Kübra'nın bu mesajına odaklanalım derim. Teşekkür ediyorum dinlediğiniz için, katıldığınız için.

Ben bölümü kapatırken tekrardan bu keyifli sohbet için Taylan kardeşlere teşekkür edeyim ve son bir hatırlatma daha yapayım. Kübra 18 Ocak'ta Netflix'te yayına girdi. Başta da söylediğim gibi 8 bölümü tamamladığınızda hikayenin bütününe dair derin çıkarımlar, güncel çıkarımlar yapabileceğinizi düşünüyorum. Sorgulamaktan hiçbir zaman vazgeçmemeniz dileğiyle. Görüşmek üzere.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)