Podcast

6: Kesik Kesik - 2

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Deniz bu bölümde şiir okuyup patetik yanılgı, laktozsuz süt, aşklar ve dağlar hakkında ileri geri konuşuyor.


Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

1.825 kelime · ~9 dk okuma

Herkes gitse bu dünyadan, bir sen, bir ben kalsak. Bir de hizmet sektörü. Geceleri gittiğimiz çorbacı, fluffy hamurlu börekçimiz. Sinemalar, tiyatrolar ve birkaç toplu taşıma. Galata'nın ışığını yakanlar, karşı kıyıdan gelen vapuru tutanlar. Tabii birkaç çiftçi ve birkaç kabzımal. Bunları satacak bir manav. Ekmeğimizi pişirecek bir fırın. Umarım lazım olmaz ama. Birkaç doktor ve bir eczane. İkimize yetecek bir trafo.

İşimizi görecek bir telefon. Kızmayın bana esnaf dostlarım. Sizi diri tutup ailenizden ayırdım diye. Ben sadece yalnız kalmak istemiştim. Sevdiğimle bu dünyada. Ama sonra düşününce, bir sürü iş varmış yapılacak. Kalırsak ikimiz yalnız, bu dünyada, işlerden vakit kalmaz, esnafsız, aşk olmazmış.

Şairlerin falan cansız nesnelere insan özellikleri atfetmesine patetik yanılgı deniyormuş. İşte haşin dalgalar, öfkeli rüzgarlar, alçak bulutlar falan gibi. Gerçi alçak bulut olabilir ama. Bilmiyorum, örnek gelmedi aklıma. Demek ki pek patetik yanılmıyorum.

Transkriptin tamamını oku

Yüzyıllardır şairler, yazarlar hep bunu yapıyor zaten. İşte insan duygularının kökenine dair hiçbir delilleri olmadan yorumlar yapıyorlar. Ya da işte fiziksel olaylara dair. Birisinin karnı ağrıyor, işte aşk, aşktan dolayı ağrıyor. Kelebekler uçması birisine aşık olunca falan. Ya da işte zaten Madrid sonbaharda hep melankolidolarda falan. Hiçbir delilleri yok bunda.

Ve hepsi de farklı farklı şeyler. Yani birisi karına ağrısını işte yasa bağlarken, diğeri heyecana bağlıyor. Öbürü öfkeye bağlıyor. Ya da işte depresyon, melankoli bu kavramlar üzerine uzun uzun konuşuyorlar işte. Bazı insanlığa melankolik doğar falan. Kimisi onu coğrafyaya bağlıyor, kimisi ailesinde yaşadığı şeyler, kimisi bireysel romantik ilişkilerine, karakterine. Ve ortada bir denetim yok yani. Tamam olmasını zaten istemeyiz ama bir yandan da sanat hakikatten bir parça sunmak değil mi ya? Bu iyice ortalığı bulandırıyor ya. Bu karın ağrısı niye oluyor? Niye bu insanlar mutsuz? Sabah iştahsız uyanıyor depresyondaki insanlar.

Belki bütün yazarlar bu konuda bir ortaklaşsa tıbba, bilime karşı daha güçlü bir test sunabilirler. O zaman ben de hak veririm ama bakıyoruz mesela psikiyatristler. Şu ana kadar adı geçen her şeyi açıklayabiliyor adamlar hormonlarla. Ve yani bir psikiyatrist dopaminden derken diğeri serotoninden demiyor yani. Hepsi aynı.

İşte bunlar hep patetik yanılgı. Ya virüs üzerine çok konuşuldu ama bence çok uyuyor buraya. O yüzden virüs üzerinden örnek vereceğim. Virüs tam cansız nesnede sayılmaz ama canlı da sayılmıyor. İnsanlar virüse en başından beri çeşitli insani özellikler atfediyorlar. İdeolojik vasıflar yüklüyorlar virüse. Mesela ilk başta Çin'de çıktığı için bu virüs Müslüman, Uygurlara yaptıkları zulümden dolayı Çinlilerin başına musallat oldu diyorlardı. Sonra İran'da çıktı, ikinci olarak. iki tane otoriter rejimde çıkıyor diye bu virüs demokrat, totaliter rejimlere saldırıyor falan dediler. En son tüm dünyaya saldırıp her şeyi kitleyince bu virüs komünist kapitalizme saldırıyor falan dediler. Bu arada virüse bu yakıştırmaları yapanlar da hep Müslüman, demokrat ya da komünist. Yani ne olursa olsun kendi düşeceğinin temsili olarak ön plana çıkardığın figür bir virüs olabilir mi yani?

En iyi niyetli virüs bile günün sonunda virüstür. Kitlelerin yol gösterici lider ihtiyacı bizi nerelere sürükledi? Hem komünizm tam imajı düzeltmiş, gençler ilgi göstermeye başlamışken, virüsle eşleştirmenin yararı ne yani? Patetik yanılgılara düşkün bir yazarın hakkında ciltlerce kitap yazabileceği kadar çok ağrıyan bir midem var. Çok hassas.

Ne zaman süt içsem davul gibi şişiyor. Laktoslu süt diye bir şey olduğunu biliyordum ama glutensiz ürünler ya da vegan ürünler gibi pahalı bir şey sanıyordum. Halbuki 1 lira pahalıymış sadece. Öğrenir öğrenmez hemen gittim. Boykot edilmesi gereken markaları kolektif hafızadan çektim. Ona göre sütümü seçtim. Benim süt içmem için inekleri işkence eden firmalardan seküler olanını seçtiğim için vicdanım rahat bir şekilde eve geldim. Ve o kadar iyiydi ki

Yıllardır her süt içtiğimde doğmamış el yanıma mektuplar yazdıran midem bu sefer tık bile demedi. Mis gibi. Süt dediğim böyle olur. Ve o an şunu düşündüm. Ne kadar kötüyüz ya. Gerçekten. İnsanlık olarak elimize attığımız her şeyi mahvediyoruz. Kim bu güzelim süte laktos katmak kadar büyük bir kötülük yapabilir?

Evet, insanlar kötü ve sorunlu. Benim de çok sorunlu arkadaşım var. Bunların geneli de erkek. Sorunları şu. Bir şekilde hoşlandıkları kadının onlardan hoşlanmadığına ikna olamıyorlar. Gelip bana soruyor. Deniz, sinemaya gideceğiz. Sence bu ne anlama geliyor? Ya ben bunun üzerine düşünürüm. Fikrimi de belirtirim. Ama o kadın sana 3 ay önce senden hoşlanmadığını gayet açık bir şekilde söyledi. Yani 5 kişi aynı filme gidiyorsunuz diye bu işin olma şansı yok.

Ama bir şekilde kabul etmiyor, Deniz sen anlamıyorsun, her şey mantık değil, imkansız aşk diye bir şey var. Böyle düşünmesinin sebebi de sizlersiniz. Ya da Sezen Aksu, bilmiyorum. Yani imkansız aşkı kim yüceltiyorsa. Ve bazen şeyi düşünüyorum, Ferhat'la arkadaş olduğumu düşünüyorum. Ferhat ile Şirin'deki Ferhat. Abi o da ödelme derdi. Bu hiçbir açıdan uygun bir davranış değil ve kimseye bir yararı yok. Ama Ferhat yine imkansız aşk Deniz, sen ne anlarsın falan deyip o da ödelerdi.

Siz de alkışlardınız. Aşka bak B falan diye. Ama şimdi kaz dağlarına ağlıyorsunuz. Kaz dağlarına mı daha çok üzüldünüz yoksa kayyum atanan belediyelere mi? Ben geçen yanlışlıkla iki kere akbil bastım en çok ona üzüldüm. İstanbul'un yabancısıyım ve iki katlı otobüse bindim. Aynı para sanıyordum. 1.70 basması gerekirken akbilim 3.5 bastı. Ve biraz pratik zekam da var hemen şeyi düşündüm. Herhalde benden önceki kadının ekranını görüyorum.

O yüzden bir daha bastım. 7 lira basmış oldum. 1.70 yerine. Bu benim en çok öfkelendiğim an. Maksimum öfkem. Deniz senden bir bok olmayacağını İETT'de anladı. Herkes anladı.

Tamam kaz dağları, belediyeler falan üzücü ama birinin de iki akbil basmama üzülmesi gerekiyor. Öfkemi efektif dağıtmam gerekiyor. Yani kaz dağlarını herkes üzüyor. Tarkan bile o sağlıklı suratıyla izin vermeyeceğiz falan diyor. Ben böyle şeylere sinirlenmeyi de beceremiyorum. Bazı aileler var, olay olduğu an kalkın kaz dağlarını gidiyoruz diye gece arabaya atlayıp gidiyorlar. Ben bunu yapsam muhtemelen ilk gün dağ havası beni çarpar ve ağaç töbeti tutması gereken birinin bütün gün benim düşmek bilmeyen ateşimi indirmekle uğraşması gerekir.

Yani şöyle formülize edebilirim. Duyarlı bir insanım. Genel olarak bir olaydan etkilenen insan sayısı arttıkça öfkem azalıyor. İki akbil maksimum. Kayım atanan belediyeler, onlara da biraz üzülüyorum. Çünkü Kürtleri de seven az kişi var. Ama İstanbul depremi mesela. Bana ne? Tarkan üzülsün. Ya benim borçlarımdan başka hiçbir şeyim yok. Hoşuma bile gidiyor. Deprem olduğu gece yürüyüşe çıktım mesela. Seviyorum yani İstanbul'un o halini. Ayran gibi çalkaladıkça güzelleşiyor.

Ya da insanlığın sonu geliyormuş. Bu adam ne? Bill Gates düşünsün. ki gerçekten de düşünüyor Bill Gates, dünyanın en yardımsever insanlarından birisi. Her yıl 5 milyar dolarını Afrika'daki çocuklar için harcıyor. 10 binlerce çocuğun hayatını kurtarıyor. Ama toplam mal varlığı 105 milyar dolar. Yani şunun bilincine erişmişsin. Para vererek binlerce çocuğu kurtarabiliyorsun, bunu biliyorsun artık. Ama hala sadece 5 milyar dolarını harcıyorsun. Yani hepsini harcasan yine muhtemelen bir sürü kira geliri falan vardır, yani tam bilmiyorum bir şey.

Ya bütün şeyini harcatsan yine hayatında değişen hiçbir şey olmayacak. Çok daha fazla çocuğun hayatını kurtarabileceksin. Yani her yıl Bill Gates yüzünden on binlerce çocuk hayatını kaybediyor. Bazı iyilikler vardır, insanın hayatını mahveder. PlayStation sahibi dostumuz Yiğit'in iyiliği de bu klasmana giriyor.

Ne zaman işlerimi yoluna soksam, ne zaman düzenli podcast yapacak, sahne için yeni şakalar yazacak, yazılarımı son saatten önce teslim edecek olsam, birden haber geliyor. Yiğit'in PlayStation'ı boştaymış, alabilirmişiz. Biraz baştan anlatmam gerekiyor. Bizim evimiz barış içinde yaşanan bir ev. Son bir ayda sadece iki kere gerginlik oldu. Birisi gece beşte mutfakta kuyin çalındığı için,

İkincisi de ben evdeyken bir kere sineklik bahçeye düşmüştü. Bir kedi sesi gelmişti. Ben de herhalde kedinin üstüne düştü sanıp bakmaya korkmuştum. Saatler sonra gidip baktığımda sineklik yerinde yoktu.

Yani evdeyken evden bir eşyanın eksilmesi bu kadar basit bir sorumluluğu bile yerine getirememiş olmam gergin sessizliklere sebep oldu. Onun dışında hiçbir sıkıntı olmuyor. Evimiz yani para hesabı yapılmıyor, her şey ortak. Dışarı çıkarken bez çanta kullanacak kadar profeminist olduğumuz için Alfa denilen insanlara atfedilen bütün davranışlar evde hoşnutsuzlukla karşılanıyor. Bağırmak, küfür etmek, yönlendirmek, bozulan bir şeyi tamir etmek falan. Ama işte her Ütopya'nın bir sonu vardır. Böyle huzur ve sevgi dolu bir hayat yaşanan evimize iki gün önce bir bela girdi, kara bela. Yiğit'in PlayStation'ı.

Bir uzay yolculuğu filmini izleyenler bilir, giriş sahnesinde tasarımı PlayStation'a benzeyen siyah uzun bir taş vardır. Bu konsolda bizi aynı o taş gibi maymun etti. Gerçekten en olgun, en iyi niyetli insanı bile bir saat içinde testosteron ve hırs bombasına çevirebilecek bir gücü var. Yani oynamaya başlar başlamaz vücudum lise yıllarındaki internet kafelerde ettiğim küfürleri hatırladı. Birden küfretmeye başladım. Cinsiyetçi küfürler, keşke cinsiyetçi olsaydı diyebileceğiniz küfürler.

Ya tam basit hırslarımdan kurtuldum, sanatsal üretime başladım, kendimi buldum, olgunlaştım, küfretmeyi bıraktım diye düşünürken aslında hiçbir şeyin değişmediğini fark ediyorum. Hem de bu gerçekle bir yandan yüzleşip bir yandan da 3 boyutlu ortamda yeniden yaratılmış futbolcuya hay seni de senin atacağın şutu da s*** diye bağırıyorum. Yani şimdiye dek enteryektüel sohbetlerin, hevesle oynanan kutu oyunlarına ve sanatsal filmlerin mekanı olan salonumuzda artık futbol ve basketbol emekçileri isim soy isim verilerek aşağılanıyor, evin üyeleri birbirlerine laf sokup pasif agresif sessizliklere gömülüyor. Erkeklerdeki bu ani hormon değişimini yıllar önce yaşadığım bir şokla fark etmiştim. Ankara'daki yarı profesyonel oyunculardan oluşan bir halı saha maçına gitmiştim. Yani adam eksikliği sebebiyle beni de çağırmışlardı.

O güzelim idealist oyunları yapan güzel ruhlu adamlar o fosforla yeşilli turunculu formaları üstlerine geçirdikten sonra bambaşka insanlara dönüştüler. Son dakika gelmeyen adamı arayıp ana avrat sövmeler. Maç boyunca her harekete bağırarak tepki vermeler. Devlet tiyatrolarında harpagon oynayan 3 numara topu her ayağıma aldığında deniz buraya diye bağırarak beni giriyor. Birdeli'nin hatıra defterini 7. derece memur olmaktan yakınan poprişçinin diyaframının sınırlarını zorlayarak bağırıyor. Beyler defans. Stadyumda olsak muhtemelen en arkadaki seyirci bile duyardı. Vanya dayı hamleti azarlıyor top ayağını tutamadığı için. Avantgard ve breht uyarlaması için gecesini gündüzünü vermiş olmasıyla tanıdığım 10 numara hiç defansa gelmiyor. Top ayağına gidince pas atmıyor. Yapılan faaliler abartıldıkça abartılıyor. Sık sık faal ise faal de gibi replikler tekrarlanıyor. Yeteneksizliklerine rağmen sürekli tirat tadında motivasyon konuşmaları yapılıyor. Hiçbir şekilde uyum sağlayamadığım bir ortamda. Maç sonu değerlendirme toplantısı işte maç nasıl böyle gitti, nasıl kaybettik, bir dahakine neler yapılabiliriz gibi şeyler konuşulurken birden konu tekrar... Maçı son dakikada eken adama geldi. Herkes sövmeye başladı falan. Ben de sohbete dahil olabilmek için gelmeyen adamı Godoy'a benzettim. Ama galiba tiyatrocular bu tür şakaları kendi alanında çok sık yaptıkları için pek tutmadı. Hep böyle oluyor zaten. Ne zaman bir uzmana kendi alanı hakkında bir şaka yapacak olsam çok hevesleniyorum ama o daha önce duymuş oluyor ve devrik gözlerle karşılanıyor şaka.

Bütün bunları erkek dostu tanımak için daha ekonomik yöntemler olduğunu söylemek için anlattım. Yani PlayStation ve halı sağ. Neyse ki aletin sahibi Yiğit sanal bir futbol takımının askadrosuna girmiş. Sol back olacakmış takımda. Sanal bir takımda sol back olmak 10 dakika süren oyun boyunca ayağına en fazla 1 dakika top gelecek. Onun dışında diğer insanların peşinden koşturacaksın anlamına geliyor. Yani eğlenmek için binlerce liraya aldığın aletle böyle bir göreve üstlenmek

egoların, hırsların ve açgözlülüğün hakim olduğu PlayStation dünyasında hayli mütevazı ve dayanışma dolu bir tercih. İşte ben burada anlatmaya çalıştığım bir şeyler 5 dakikadır anlatmaya çalışıyorum. Bazen benim burada yapmaya çalıştığım gibi gözlemlerinizden, yaşadıklarınızdan ve fikirlerinizden meydana gelen bir sistem kurarsınız. İnsanların hayatına bir katkı sunmak için dile getirirsiniz ama sonunda hiç beklenmedik biri gelir ve onu yıkar geçer. Bu açıdan Yiğit'in işini hakkıyla yapan bir soulback olacağı şimdiden belli.

Ve PlayStation belası bugün gittiği için ben de bu kaydı yapıp bitirebiliyorum.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)