Podcast

7: Soru Cevap - 1

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Deniz bu bölümde birkaç soruya cevap veriyor.




Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------


Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

4.969 kelime · ~25 dk okuma

Bir uyarı. Bu bölüm soru cevap olduğu için fazla kişisel ve vaktinizi çalan bir bölüm olabilir. Önceki bölümlerde gibi bir içeriği tercih ederseniz sonraki bölümlerde görüşürüz. Daha sık podcast yüklemen için ne yapabiliriz? Böyle bir soru gelmiş. Yani bir şey yapamazsınız galiba. Galiba ben bu konuda bir şeyler yapabilirim sadece. Elimden geleni yapıyorum aslında ama hala öğrenmekte olduğum bir mecra. Hatta konuşmak bile hala öğrenmekte olduğum bir eylem. Belki devlet erkanı bu konuda bir şey yapabilir. Tekrar karantina olursa ve bütün sahneler yasaklanırsa o zaman daha çok vakit ayırabilirim, daha çok çalışabilirim. Şu an tiyatrocuların sahneleri yasaklı neredeyse. Biz bir şekilde yapmaya devam ediyoruz. Bizimkilere yasak gelmedi. Ayda 10 tane gösteri yaptığım için de ya oturup doğaçlama konuşmam gerekiyor ki öyle diyen de çok insan var. Hiçbir farkı yok dediler mesela doğaçlama yaptığım podcast'te Metin'le olanları karşılaştırınca. Hatta daha doğal, daha güzel diyenler de oldu.

Ama ben yaparken rahat hissetmiyorum. Tekrar da dinleyemiyorum hatta onları. Öyle hastalıklı bir ilişki oluyor. En baştaki gibi yazarak ve kaydada yeterince vakit ayırarak yapmak istiyorum. İçime sinenler. O ilk dört bölüm. Oralarda da tabii birçok eksik var. Onlara da çalışmak istiyorum. Öğrenmek, anlamak istiyorum. Ama bir yandan da çok hızlı geçiyor bak işte. Ayda 10 tane sahne var. Uykusuza yazı yazmaya başladım. Yazı yazmayı da... Yani hayatımda ilk kez yapıyorum hepsini. Podcast'i de ilk kez yapıyorum. Stand-up'ı bir yıldır 45 dakika, 50 dakika uzunluğunda yapıyorum. Herhangi bir sahne geçmişim yok. Garip bir şekilde fazla bilgi var. Bu da yönetmesi zor bir şeye dönüyor. Şikayet etmiyorum, çok mutluyum ama... Yeni yeni öğrenmekte olduğunuz işleri çok fazla insan takip edince... ...ister istemez bir sorumluluk oluyor. O sırada da hepsini batırıyormuşum gibi hissediyorum. Yani işte... Her hafta yazıya oturduğumda Deniz sen Türkçe bilmiyorsun diyorum. Ki bazen öyle yazılar yazıyorum ki muhtemelen okuyan kişi de Deniz sen Türkçe bilmiyorsun diyor. Ya da işte bazı podcast bölümleri çok zayıf geçiyor. Ya da yeni şakalar yazamıyorum stand-up sahnesi için. Ya çok yönlü bir insanmış gibi görünüp sıfır yönlü bir performans gösteriyormuşum gibi hissediyorum. Bir şekilde yoluna koymaya çalışıyorum hepsine tek tek vakit ayırmaya çalışıyorum ve öğrenmeye çalışıyorum. Zamanla da daha uzmanlaşırım ve o durumda daha sık doğaçlama, oturup podcast yazabilirim. Şu an üç tane bölüm konusu var. Üç konuda bayağı ilgilendim, sevdiğim konular ama üzerine kitaplar okumam gerekiyor. Ya tabii ki burada boş bir ahkam kesiyorum çoğu zaman ve daha çok mizah odaklı bir şeyler anlatmaya çalışıyorum. Zaten kendimi o kadar ciddiye alıyorum yani daha fazlasını da söyleyecek bir had görmüyorum. Ama işte üzerine çalışmak gerekiyor bol bol. Mesela o üç bölümden birini tamamlayıp yayınlamak yerine soru cevap yapayım. Hem insandan nasıl bir şey talep ediyor benden hem de acaba bu format uygun mu mesela? Böyle dümdüz konuşuyor olmamın kayda değer bir anlamı var mı yok mu? Onları denemek istiyorum. Yani sonuçta Podcast Türkiye'de yeni yeni yükselen bir durum. Ve bir komedyen olarak buraya ne üretebilirim, sınırları ne, onu anlamaya çalışıyorum.

Bedavadan da bölüm oluyor tabii. Programın adı neden Deniz Göktaşı ayıracak vaktim yok? Bunu ilk bölümde açıklamıştım. Yani burada sürekli ahkam kesmem gerekiyor. Bir yandan komedinin ana damarlarından birisi de bu. Hayat hakkında herhangi bir ünvanım, uzmanlığım olmadan kendi bakış açıma göre saçma ya da mantıklı bulduğum şeylerden bahsediyorum. Ama bir yandan da internet ortamında özellikle podcast'i her konuşma akademik konuşma gibi değerlendiriliyor. Sadece kendi doğru bulduğunuz şeyi söylüyormuşsunuz. gibi varsayılıp onun üzerinden değerlendiriliyor. Onun dışında da yani birçok konuda konuşuyorum ve gerçekten hiçbirinde uzmanlığım yok. Bunları sürekli hatırlatan bir hissim, hatta o beklentiyi direkt oluşturan bir hissim olarak bunu düşünmüştüm. Bir yandan da yani ben kimim ki insanlara işte 7-8 bölüm, 30'ar dakikadan bir şeyler anlatıyorum. Özgüvensizliğini de kapatan bir şey oluyor, rahatlatıyor beni yani.

Transkriptin tamamını oku

Deniz gökteşe erecek vaktim yok. Şimdiye kadar Spotify'ım olmadığı için iç podcast'i dinlemedim. Kaçırdığım bir şey var mı diye sorulmuş. Podcast Spotify dışında bütün platformlarda var. Bedava dinleyebileceğiniz Google Podcast var. Podbean'in kendi sitesinden bütün bölümleri dinleyebilirsiniz. Ama tabii podcast dinlemeyerek kaçırdığınız birçok şey olabilir. Ben ikinci bölümü seviyorum. Kendi yaptığım seride. Onun dışında Uykusuz Dergisi için yaptığım beş bölümlük bir podcast serisi var. Katılırsın, katılmazsın. Ona bakabilirsiniz. Ama benim dışımda Kalt var, Fluorsız Enterlik var, Karanlık Bölge var, La Folla Podcast var, Stand Upçıların konuk olduğu Tuz Biber Podcast var, Odadaki Fil var, Şendullar var. Bunların hepsi kendine özgü bir üslubu olan, tamamen bambaşka diyarlarda gezen işler. Ben hepsini de takip ediyorum. Bunları kaçırıyor olabilirsiniz. İlla Spotify'a da gerek yok dediğim gibi.

''Önündeki kağıttan okuyor gibisin, sadece başlıklara not alıp yapsan daha iyi olmaz mı?'' diye bir soru gelmiş. Evet, çoğu zaman gerçekten önümdeki kağıttan dümdüz okuyorum yetişebilmesi için kaydın. Çünkü metin hiçbir zaman bitmiyor. Bir yandan da stand-up'tan alışık olduğum bir şey. Stand-up'ta biz bir şaka yazıyoruz, 4 dakika sürüyor diyelim şaka. Bir kere yapıyoruz açık mikrofonda. Seyircinin güldüğü yerlere göre, kendi içimize sinen yerlere göre değiştiriyoruz. Sonra başka bir sahnede yapıyoruz. Bu sefer değiştirdiğimiz halini kontrol ediyoruz. Sonra başka bir sahnede, başka bir sahneye giderek şaka evrim geçiriyor. Ve sürekli yaza halindeyiz. O sırada da bir şeyler deneyebiliyoruz.

Yani bazen batıyor, bazen çıkıyor ama podcast de böyle değil. Yani bir şaka yaptığında o kayıtlı kalıyor. Yani bu son hali demen lazım. Bende de bu son hali durum hiç yok. Yani sadece deadline'lar var, onları bile kaçırdığım oluyor. Süre geldiğinde elimde ne varsa onu kaydetmeye çalışıyorum. O yüzden de kayda çok vakit ayıramıyorum, asla ayırmak gerekiyor. Yani %50'si bu, hatta belki daha fazlası. Ama metne dair özgüvenim hiç tamam olmadığı için hep kayıt son dakika oluyor. Muhtemelen uykulu oluyorum, yorgun oluyorum. O sırada olabilecek kağıttan okuyup anlatıyorum. Sadece başlıkları not alıp konuşsam burada çok hatip gibi bir şey olmam gerekiyor yani. Aynı rafinelikte konuşma şansım yok. O cümlelerin hepsini tek tek yazıp olabildiğince fazla kelimeleri atıyorum. Burada çok şaka yok ya da buranın ritmi bozuk diye tekrar tekrar o paragrafı yazmaya çalışıyorum. Hatta bazen başka insanlara gönderiyorum. Onlardan gelen yorumlara göre güncelliyorum. Sadece başlıkları not alıp konuşsam bir de şöyle bir sıkıntı olabilir. Yanlış bir şey dem olasılığı çok yüksek. Ve öyle bir hakkımız yok yani. Bir komedyenin de yanlış bir şey söyleme hakkın olmadığı bir yerde her şeyini hesaplı konuşması lazım. O da muhtemelen metinli halinden daha da yapay bir yere götürüyor hikayeyi. Burada tabii düzeltmem gereken şey yazılı metni doğal bir şekilde anlatabilmek, ezberlemek. Bunun için de uğraşıyorum. Doğrusunda bu olduğunu düşünüyorum.

Podcast'taki bir persona mı yoksa gerçekten sen misin? Ya planlanarak yapılmış bir persona değil ama ben bu kadar ritmik konuşan, sürekli akşam kesen, 20 dakika boyunca şaka yapan birisi değilim. Bu belki çok yanında samimi hissettiğim, keyifli olduğum, insanlarla iken olduğum bir durum olabilir. Ya da işte sahnede stand-up sahnesinde de öyle. Ama bu benim yani. Planlı bir şekilde şöyle davranayım, şunu şöyle diyeyim gibi bir persona durumu yok. Ama araya bir duvar çekiliyor galiba. Tamamen kendimi açmıyorum. Öyle bir samimiyete de inanmıyorum. Yani şu an önümde kayıt grafiği akıyor. Böyle kalp atışı gibi. Ben konuştukça bir şeyler çıkıp geliyor. Önümde mikrofon var. Normalden daha dik oturuyorum. Ve görmediğim insanlara bir şey anlatıyorum. O yüzden tabii ki bu ben değilim. Ama planlanmış, yaratılmış, şöyle yaparsam tutar dediğim bir persona da değil. Belki daha özgüvenli, daha kibirli bir halim olabilir. Kendimin karikatürü olabilir. ''Nasıl bu kadar rahat konuşabiliyorsun?'' diye bir soru gelmiş. Rahat konuşamıyorum. Bunun cevabı da bu.

Ama şöyle bir durum var, işte kendini önemsemezsen, yaptığın şeyi önemsemezsen ve bir hedefin olmazsa, o durumda zaten ne kadar gerilebilirsin ki yani, ya şuraya yanlış dedim, işte şu an sesim çok ince geliyor, ya da yorgunum, ya da yazdığım metin çok kötü falan, öyle korkularım oluyor. Üzerine gerilmeye değecek şeyler de değil bir yandan. Bir şeyler üretiyorum ve iyi olursa birileriyle bir şey paylaşabilirsem ne güzel. Paylaşamazsam da okey üretmeyi bırakırım. Sonuçta podcastçi, stand-upçı, yazar olmak bir lüks bence. Herkes denemesi gereken bir şey bir yandan da. Yani üçünü de yapmak için özel bir yetenek gerektiğini düşünmüyorum. Belki çalışmak, başka işleri analiz etmek, düzenle üretmek, kendinle daha dürüst bir ilişki kurmak. Bunlar gerekiyor olabilir. Bunlar da bir yetenek değil. Herkesin yapabileceği şeyler. Bunları yaptıktan sonra da gerilecek bir şey yok ya bilmiyorum. Bir yandan son zamanlarda şokopop videolarını izliyorum. Nez'in yaşadıklarını gördüm. Yani orada sürekli bir imajını sabit tutma, koruma, başkalarıyla rekabet hali var. Belki komedyenlerin doğası gereği bilmiyorum. Ben öyle bir şey hissetmiyorum. Hatta tam tersi dayanışmacı, birbirini koruyan, kollayan bir durum var. O yüzden rahat olmamak için bir sebep yok ki bu önümde. Bazen tabii şey oluyor işte, stand-up da oluyor bu sadece. İnsanlar çok uzak yerlerden, beklentilerle ve gerçekten çok para vererek geliyorlar. Eğer o günkü performansım özellikle düşük olursa, yani beni sevip sevmemelerinden bağımsız, beni sevip sevmemeleri çünkü birçok farklı faktöre bağlı ama o gün ben düşük performans gösteriyorsam ki bu çok oluyor, ya o durumda bir sorumluluk hissediyorum ve o durum beni sadece

kaygılara sürüklüyor yani daha iyi, daha enerjik konuşmalıyım, daha işi severek yapmalıyım gibi bir gerginlik oluyor. Rahatlıkla ilgili diyebileceğim bu ama günlük hayatta tamamen eski sosyofobik, kaygılı, özgüvensiz Deniz full devam ediyor. Yeni tanıştığım insanlarla konuşurken, Deniz o kadar da keyifli bir insan değilmiş hissi yaratıyorum sürekli. İnsanlar podcast'li gibi konuştuğumu sanıyor ya da stand-off'taki gibi. Öyle de değil.

Soru cevabı duyururken alakalı alakasız her şeyi sorabilirsiniz demiştim. Grafiti hakkındaki düşüncelerin diye bir soru gelmiş. Grafiti ile ilişkim sürekli değişiyor. Ama genel olarak tabi ki çok olumluyum. Çocukken çok ilgiliydim. Hatta WOM diye bir dikim vardı. Bütün gün defterlere karalardım. Sonra tag atmak deniyordu galiba.

Marker kalemlerle okulun bütün duvarlarında WOM yazıyordu. WOM'nin olayı da bir anlamı yok. O zaman Worms diye bir oyun oynuyordum. Onun etkisi olabilir. Bir de WOM'yi 180 derece döndürürseniz yine WOM oluyor. Bu beni çok etkiliyordu çocukken.

O dönem nerede renkli bir şey görsem yani o dönem dediğim ne zaman oluyor 2005-2006 o kadar yaygın değildi. Mamak'ta falan nerede renkli grafitiler görsem çok etkileniyordum ya bunlar kim ne yapıyorlar. Hatta Ankara'da MWT diye bir grup vardı grafiti grubu. Onlarla MSN'de arkadaştım. İşte Rek vardı, SLY vardı. Batı kentlilerdi galiba. Onlarla sürekli konuşuyordum tam bir fanboy olarak. Nereye yeni grafiti yaptılarsa duyuruyorlardı. İşte bu gece bombing yaptık falan. Öyle tabirler var. Çok hakim değilim. Ben de gidip heyecanla bakıyordum. Aa Rek buraya bunu yapmış. TL'ye bunu buraya yapmış.

Ve tabii kendim de yapmak istiyordum. Çocukluktan beri zaten neyden etkilenirsem bunu ben de yapayım gibi bir narsist mi artık bilmiyorum, bir özgüven var. İşte WOM eskizlerine çalışıp çalışıp, aynıdan sonra bir tane annemlere sprey aldırmıştım. Normalde Akçalı diye bir markayı öneriyordu abilerim. Ben de bu arada yani altın sınıfa giden çok kısa boylu, zayıf bir çocuğum bunlar olurken. Zaten o hip-hop kültürüne uygun bir halim yok. Gözlüklerim var. Harry Potter'a benzetiliyorum falan, yuvarlak gözlüklerim var. Annemlere sprey aldırmıştım.

Onlarda ne yapacağımı bilmiyorum. Evde çalışacağım falan filan demiştim galiba. Sonra bir gün bir duvara yapmıştım mahallede. Bir apartmanın bahçesinin iç duvarına. Ve duvar şöyle bir duvardı. Yani alçı bile yok. Çok kötü hiç kimsenin görmediği hiçbir estetik katkısı olmayan pütürlü bir duvardı. Özellikle orayı seçtim. İşte W'yu kral tacı gibi yapmıştım. Onun içini sarıya boyamıştım. O ve M'de yeşildi.

Bunu yaparken apartmanda yaşayan bir polisin eşi görmüş. Gerçekten değişik. Ya gün ortasında grafiti yapmakta hatalar var tabii de yani akşam dışarı çıkamıyordum zaten. Bir de ilk kez yapıyorum nasıl göreceğim onu aydınlatması falan. Zor işler onlar. Bir şekilde öyle yapmış bulundum yakalandım sonra. Bir daha o sokağa girişim yasaklandı. Bayağı travmatik bir şeye dönüştü grafiti benim için. Tabi sonra yıllar sonra Banksy'yi görünce o direkt grafitici diye geçiyor mu bilmiyorum sokak sanatçısı olduğunu yaptığında stencil deniyor. Bir kalıbın üzerine çizimlerini yapıp sonra onları duvara spraylıyorsun. Tabi başka şeyler de var Banksy'de bilmiyorum adam. Telefon kulübesi büküp öyle sokak işleri de yapıyor.

Onu gelince tekrar heyecanlanmıştım. Üniversitedeyken stencil yapmaya başlamıştım. Sokağa değil, kendi kendime evde dinliyordum. 3-4 katmanlı renk renk çizimler. Onu da sadece pratikte bir kere, yakın bir arkadaşım doğum günü kutlamak için Oddü'de bir potaya tırmanıp, potanın üstüne işlemiştim. Sonraki günü sildiler zaten. Üşenmediler gittiler. Potadaki rengi aynen çok güzel çizimi. Oddü'nün görevleri sildi. Şimdi grafiti yapanlara da çok isim isim takip etmem. İzinsiz var. İzinsiz'i çok seviyorum. Politik işler yapıyor bayağı.

Tekrar ilgilenmemde de işte Oğuzhan Üstün diye bir arkadaşın tag diye bir belgeseli var. Youtube'da aratabilirsiniz. Baya değişik bir iş. Türkiye'de pek denk gelmediğim bir belgesel anlayışı. Eğer graffiti ile ilgileniyorsanız ya da bu çocuklar ne yapıyor, niye yapıyor falan diye bakmak isterseniz öneririm.

''Hiphopla ilgiliysen kimleri seviyorsun?'' diye sorulmuş. Hiphopla uzun zamandır ilgilenmiyorum. Çocukken baya fanatiyeydim. Hatta yine aynı dönemler. Graffiti yaptığım dönemler. Trafi Rap diye bir rap müzik yarışması vardı. İlk öğretimler arası. Ben de 6. sınıftaydım. Ona katılmayı çok istiyordum. Cezanın elinden ödül alıyordunuz. Jüride de ceza falan vardı galiba. Ben de o dönem sağlam ceza hayranıydım. Tek bir ihtimal var, metafiziksel ihtilal diye dolanıp duruyordum. Trafik rap yarışması için bir şarkı yazmıştım. Oda City falan indirmiştim. Altın sınıfta, bilgisayarda tam kaldırmıyor dandik bir mikrofon aldırmıştım. Bu böyle basın açıklamasında kullanılan mikrofonlara benzeyen bilgisayar mikrofonlarından. İki tane de hayatında rap dinlemeyen, konuşamayan arkadaşıma alıştım çünkü üç kişilik grup olmanız gerekiyordu. Kendileri altyapıları veriyordu bu arada Trafi Rap Yarışması. Oraya işte bayağı uzun şarkı yazmıştım diye hatırlıyorum. Çoğu kısmını hatırlamıyorum ama şöyle bir verse vardı. Trafik bir kördüğüm, gördüğüm en az günde bir ölüm gibi giden didaktik bir şarkı tabi ama yarışma da sizden onu talip ediyordu. Yarışmaya katılabilmek için formları doldurduk ettik. Müzik öğretmeni de bizle beraber onaylaması gerekiyor. Ama müzik öğretmeni beni hiç sevmiyordu. Onu anlattığımda böyle heyecanlanmış gibi yaptı. Gitti, orkta hip-hop düğmesi var. Bazı orklarda. Bastonla tıs tıs tıs diye bir ses gelmeye başladı. ''Hadi söyle bakalım.'' dedi sınıfın karşısında. Ben de trafik bir kardeşim, gardiyan falan diye yapmaya çalıştım ama o ona uymuyor zaten. Adam ona açtı ritmi. Adam da yok olmaz bu falan dedi. Yarışma olayımız iptal oldu.

Ondan sonra yerime oturttu beni ve kendi bestelediği Tevfikileri İlk Öğretim Okulu maaşını söyledik. Tevfikileri'liyiz biz falan diye giden. İnsanlar çok seviyor heyecan ölçüsünü ve hait oldukları grubu. Ne geldiyse başımıza bundan geldi. Hip hopla ilgili kimleri seviyorum? Aslında herkesi dinliyorum. Öyle ayırt etmiyorum. Belki yeterince ilgilenmediğim için şu kötü bu iyi diyebilecek bir yetkinliğe sahip değilim. İşte Ezhel'i. Zaten artık Sezen Aksu gibi bir şey oluyor Ezhel. Sezen Aksu'yu övmek gibi bir şey oluyor. Ezhel'i seviyorum. Jag'i seviyorum. Agabi, Saiyan, Ağaç Kakaon. Hepsi farklı farklı tarzlarda ama sık sık dinlediğim rapçiler bunlar. En çok da röportajlarını seviyorum. Yani zaten sözler çok iyi. Bir de röportajlar çok dürüst oluyor diğer sanatçılara nazaran. Aşırı gündelik odaklar var işte. O böyle yaptı, ben şöyle yapmak istiyorum. Şunu şöyle yapacağım, bu böyle. Tamamen dürüst, işlerinden geldikleri gibi konuşuyorlar. Bir imaj kaygısı. Gütmüyorlar gibi. Gütüyorlarsa da ben anlamıyorum. Biraz komedyenliğe de benziyor zaten rap birçok açıdan. Ama bir yandan da fazla dürüstler. Çok laf ediyorlar birbirlerine yani. Sadece röportaj da değil, şarkılarının yarısı nefret ettiği insan hakkında çoğunun. Ya belki 100 yıl sonraya kalacak abi senin eserin yani. Yarısını niye 2010'larda yaşamış bir adama harcıyorsun? Hiç kimse anlamayacak 100 yıl sonra kime neden böyle sövdüğünü. O ince laf sokuşlarının çoğu anlaşılmayacak. Ama belki de o nefretten, günlük nefretten 100 yıllık bir eser çıkıyordur bilmiyorum. Değişik bir soru gelmiş. Müptesel albümü çıkmadan önce Ezhel'i hiç canlı dinledin mi Ankara'da diye? Yok dinlemedim, o dönem rap dinlemiyordum. Ara ara listeden arkadaşlar Ezhel'in çıktığı partilere gidiyordu. Fotoğrafları falan görüyordum. Ezhel'in Kökler Filizleniyor diye bir gruba vardı. Onu bir kere canlı izlemiştim galiba. Ona bir de kameram gidiyordu. Yani internetteki bazı Kökler Filizleniyor kayıtlarında benim kameram da var. Ben konser çekmek istemiyorum abi falan diye gitmiyordum. Sonra pişman oldum biraz.

Favori müzik grubun? Müzikten çok anlamıyorum ama sık sık dinlediğim gruplar Necropsy, Cemiyetle Pişiyorum, Pey, Gevende, grup olmayan da Erkan Uğur var, Ara Dinkciyan var, aşka gelmedi aklıma. Fikret Kızılok var. Bunlar hep tabi etrafımdaki insanlardan etkilenerek dinlemeye başladığım gruplar.

Öyle böyle bir şey keşfettim ha necropsi falan diyecek kadar müzik bilgim ve ilgim yok. Çok sorulmuş nedense. Hüzün kovan kuşu gelmiş şarkısını sen mi seslendiriyorsun? Hayır Nejat Yavaşoğulları seslendiriyor. Nejat Yavaşoğulları seslendiriyor. Benim burada ne işim var dediğin en absürt durum. Yakın zamandan çok hatırlamıyorum ama biraz önce ilk öğretim falan diye anlattığım için herhalde o geldi aklıma. Ben işte 6. sınıfta Oda City programını indirdiğim dönem Photoshop'ta kullanıyordum. İşte maymuna kendi kafamı koyuyordum. Karpuza arkadaşımın kafasını koyuyordum. Onları da bir de çıktı alıyordum annemin iş yerinden. Okula götürüp ilgi oda alıyordum. O dönem onlardan birisini bir hoca mı gördü ne oldu bilmiyorum. Müdür yardımcısı beni odasına çağırdı. Sen işte Photoshop'tan anlıyor musun, bilgisayardan anlıyor musun diye. Önce MSN açtık müdür yardımcısına. Şifresini falan ben yazdım. Bütün hocalar var MSN'de. Değişik emojiler kullanmış. Sınıfta aşırı sert olan İngilizce öğretmeni Nurettin Bey. Tacizciydi kendisi aynı zamanda. Buradan selam olsun. İşte müdür yardımcısı benim bilgisayar anladığımı görünce bütün bilgisayar işlerini bana yaptırmaya başladı. Benim de görece hoşuma gidiyordu. Çünkü ders dinlemek yerine odada işte tostumu alıyordu, ayranımı alıyordu. Bilgisayarla ilgileniyordum. Evdeki bilgisayarımdan da daha iyi bir bilgisayar vardı müdür yardımcısının odasında.

Ama bir yerden sonra iş bayağı garipleşti. Bu fotoğraflarını taratmış bir tarayıcı da. Ama hepsini tek bir sayfa olarak kaydetmiş bilgisayar. Yani bir A4'ün içinde 4 tane fotoğraf var. Fotoğraflarda işte eşiyle gittiği, çocuklarıyla gittiği tatiller. Bayağı müdür yardımcısını yarı çıplak, şortuyla, slip mayosuyla falan görüyorum. Ben de bu fotoğrafları tek tek ayırıp düzeltiyorum. İşte rengini falan biraz daha canlı hale getiriyorum. Kaydediyorum tek tek. Bunu yaparken bir gün çok yabancılaştığımı hatırlıyorum. Yani ne yapıyorum ben bu odada? Ne işim var? diye etrafıma bakınıyordum. Yani bir yıl böyle geçmiş zaten son demleri. Mayo fotoğrafına gelmişiz yani. Orada da o gün hiç öyle bir şey yaptım. Çok huyumda değildir. Önümde defteri vardı müdür yardımcısının. O defteri bir açasım geldi. Açtım. İçinde internet sitesinin yönetici adı ve şifresi vardı. Ve onu aklıma kazıdım. Hızlıca. Çok basit bir şeydi zaten şifre. Yani bu müdür yardımcısının işte bir noktalam işareti koyayım, bir harf koyayım, bir büyük harf, bir sayı diye düşüneceğini sanmıyorum zaten. Eve gittiğimde de siteye girdim. Gerçekten şifre işe yaradı. Bütün haberler, işte bilmem nereden ödül aldık, bilmem ne ilmilli eğitim yardımcısı bizi ziyaret etti. Hepsini değiştirebiliyorum, her şeyini. Ama yani çok naif bir çocuktum o zamanlar. İlk hack denemem olsa da. Tabii benim gibilere Laymer mı diyorlar? Çakma hacker gibi bir şey oluyor.

O dönem tiyatro ekibindeydim ben. Ve adımı siteye yanlış yazmışlardı. Benim tam adım İmran Deniz Göktaş. İrem Deniz Göktaş diye yazmışlardı. Ben de aşırı gıcık oluyordum o dönem. Herhangi bir şekilde bana kız benzetmesi yapıldığında deliriyordum öfkeden. Ona da bayağı sinirlenmiştim. Oraya girip İrem'i İmran diye düzelttim sitede. Ve sevmediğim biri vardı ekipte. Adını hatırlamıyorum şu an Burcu olsun. Onun adını da Börcü diye değiştirmiştim. İşte o abzük durumun getirdiği sıkılganlıkla böyle bir minik bir suça karıştım. Film önerisi sorulmuş. Uzun zamandır çok film izlemiyorum. 2 yıl önceye kadar deli gibi izlemeye çalışıyordum. Yani artık filmlerden keyif almayı falan geçtim. Şu filmleri izlemem lazım, şunları izlemem lazım. Festivalde işte 20 filme bilet alıyorum ama

Bir yerden sonra o tempo o kadar yorucu oluyordu ki işte film ekimi oluyordu Ankara'da mesela. Aynı gün 5 tane gitmem gereken film oluyordu. Bir tanesinde uyuyordum. Ya şeyi kestirmeye çalışıyordum filmin ilk 15-20 dakikası. Bu gerçekten izlenmeye değer bir film mi yoksa bunda uyuyup sonrakini mi düzgün izleyeyim? O dönem gerçekten her şeyi izliyordum özellikle. Sanat sineması diye kategorilendirilen. Eski yönetmenlerden de işte filmografisini tamamlamadıklarımı yetişmeye çalışıyordum. 2 yıl önce bir bıkkınlık geldi. Belki o artık hiçe tüketime döndüğü için o olay.

İki yıldır çok film izlemiyorum. Ama eskilerden yani izleyip sevdiklerim. Roy Anderson'ın bütün filmlerini tavsiye edebilirim. Komedi seviyorsanız. Comedy Art House denebilir herhalde. Aynı şekilde Elia Süleyman. Hem politik hem komik. Karamizal. Lars von Trier'in bütün filmleri. Angelo Plus. Jack Dutty. Jack Dutty'nin Playtime diye bir filmi var. Herkesin seveceğini düşünüyorum. Bisconti diye bir yönetmen var. Onun Leopard filmi. Cassavetes'in A Woman Under The Influence. Lucrezia Martel diye bir yönetmen var Arjantinli. Böyle mi okunuyor bilmiyorum. Arjantinli bir kadın yönetmen. Onun Zama ve Bataklık diye bir filmi var. Headless Woman diye de bir film. Aslında hepsi iyi bunları. Bunları söyleyebilirim belki. Yakın zamanda Parazit ve Joker'i sevmiştim ama onu herkes izlemişti zaten o filmi.

Bu filmlerde de olaydan çok atmosfer ve karakter duyguları ön planda. Yani çok haddime değil ama eğer hızlı filmlere alıştıysanız, tempolu filmlere, bunlara da bir şans verin bence. Yerden sonra o tempolu, sırf olay olsun diye olay olan ya da işte dramatik çatışma, tansiyon yükselsin diye yazıldığı belli olan sahnelerle dolu filmler, bir tık yapay gelmeye başlayabilir. Ama mesela Safty Brothers, Safty kardeşlerin Uncut Gems diye bir filmi var. Netflix'de olduğu için herkes izlemiştir muhtemelen. Ve onlar da çok ters, çok yoğun bir tempoyla yine aynı derinliği yakalayabilmişler. Demek ki başka bir şeyler var. Benim direkt kelimelere dökemeyeceğim. Ondan yine Good Time diye bir filmi vardı. Bu Twilight'teki vampir çocuk oynuyordu. O da çok güzeldi.

Bu Netflix'te olan filmleri herkesin izlemesi de biraz garip geliyor. Yani tam televizyondan kurtulduk, internet, işte herkesin kendi zevkleri var. Kimisi İskandinav sinemasını takip ediyor, kimisi şu diziyi takip ediyor, kimisi bu diziyi derken birden Netflix'in sektörü hakimiyetiyle tekrar televizyona dönen bir durum var. Yani bir film Netflix'te yayınlandıysa ve yeterince ön plana çıkardıysa, Netflix bu filmi, Etraftaki herkes izlemiş oluyor. Bütün film eleştirmenleri bunun hakkında yazıyor. Storiler bunun hakkında oluyor. Yani işte ATV'de pazar gecesi sineması izlemiş gibi parlament miydi? Ve pazartesi hepimiz konuşuyormuşuz gibi bir durum oluyor. Tek kanallı televizyonda dönüyoruz yavaş yavaş Netflix'te. Bu çok kötü bir şey de değil. Yaptıkları filmlerin hepsi... Çok iyi. Roma vardı, o da öyleydi. Ya da yeni Charlie Kaufman'ın I'm Thinking of Ending Things diye bir filmi var. Herkes onun hakkında yazıyor. Öven, gömen. Genel olarak sinemanın gündemi Netflix'in o sırada çıkardığı film oluyor. Bir yana Kaufman da tabii her zaman önemselen bir insan da burada Netflix efekti de var. Ama bu Netflix olayı beni germeye başladı biraz. Belki de mesafe koymak gerekiyor olabilir. Geçenlerde Janer Özcürtlu'nun programına konuk olmuştu ve Janer...

Formula 1 izlemeye başladığını söyledi. Yani eskiden hiç ilgilenmiyormuş. Uzun yıllar sonra Formula 1 izlemeye başlamış. Bayağı takip ediyormuş. O an tam anlamadım. Niye? Nasıl? Yani durduk yere Formula 1 nasıl ilgilenir insan falan. İşte o da anlattı. Belgesel varmış. Çok iyi bir belgesel. Hikayelerini dinliyorsun. İşte orada asıl dönen dramayı anlıyorsun dedi. Yine anlamadım. Yani aşırı pahalı arabalar. Ben çocukken izliyordum Formula 1.

O dönemde ezbere biliyordum her şeyi ama bir yerden sonra o çocuk aklımla bile şey gelmişti. Ya bunda insana dair hiçbir şey yok. Bu tamamen delilik. Sadece basıyorsun böyle. Adrenalin. Devasa bir kaza olmuştu galiba. Öyle soğumuştum onu hatırlıyorum. Bir de tabi o dönem full hırsla takip ediyordum. Ya şumayar kazanmayınca ağladığımı falan hatırlıyorum. Ya da yarış dışı kaldığında sinirden koltuklara vurduğumu hatırlıyorum. Sonra nedense bıraktım. Belki de işte CNN Türk NTV falan yayınlamayı bırakmış da olabilir. Neyse Cener bunları deyince

Abi aynen çok iyi belgeseldir falan gibi bir tepki verdim. Sonra eve geldiğimde bizimkiler izlemeye başlamış evde. Ben de onlarla beraber izlemeye başladım. Deli gibi aldı beni yani. Öyle bir anlatıyorlar ki zaten oradaki karakterleri deli gibi. Her takımı çekmişler. İşte her karakterin ailesinin evine gidiyoruz. Takım koçlarının dramalarında işten atılanlar bilmem neler. Ve sonra Formula 1 takip edesim geldi. Yani bitirdiğimde belgeseli. Zaten belgeseli 2 sezonu 2 dakikada bitirdim. Ve resmen Netflix hayatıma bir hobi soktu yani. Çok iyi bir prodüksiyon, çok iyi bir hikaye anlatıcılığı. Bunu her şeye yapabilirler. Onu düşünün ya. Formula 1'e yapabiliyorlarsa.

Bunu her şeye yapabilirler. Bu kötü bir şey mi bilmiyorum ama mesela şey daha güzel olurdu. Yani işte bir arkadaşım Formula 1 izliyorsa, başkası beyzbol takip ediyorsa, işte öbürü rekabetçi spor takip edilmez falan deyip sigarasından fırt alıyorsa. Yani öyle bir çeşitlilik olsa daha güzel. Sanki Netflix'te şu an bakıyorum Twitter'da Formula 1 günleri herkes Formula 1 konuşuyor.

Bir yerden sonra böyle çok aynılaştıran, herkesin aynı yerden beslendiği bir yere götürüyor gibi Netflix. Ya da çok basit bir 1984 yorumu yapıyor olabilirim birden yükselip film önerisinden. Narsis biri olduğunu kendine ne kadar hatırlatıyorsun? Yani bunu ara ara başkalarıyla da konuşuyoruz. Yaptığım iş gereği narsisizme giden bir durum var ya, doğalında öyle bir savunma mekanizması geliştiriyorum gibi. Çünkü kişisel hikayeler anlatıyorum, sürekli kendim bir şeyler sunuyorum ve birilerine beğendirmeye çalışıyorum gibi. Bir yandan da bir şey yayınlamak ya da sahneye çıkmak, ben bunların çok değerli olduğunu düşünüyorum ve sizde paylaşılması gerektiğini düşünüyorum demek anlamına geliyor. Ve sürekli eleştiri geliyor tabii, olumlu olumsuz. Yani öven çok övüyor, gömen çok gömüyor.

O da tabii ki insanın kendiyle ilişkisini olumsuz anlamda etkiliyor. Daha mesafeli bir ürün gibi bir şeye dönüşüyorsun aslında. Bunu çok iyi yönetenler de olabilir. Ben de yeni yeni çözüyorum diye düşünüyorum. Artık olumlu yorumu da, olumsuz yorumu da çok önemsemiyorum. Eleştiren hepsini alıp, abi çok iyisin, abi çok kötüsün, iğrençsin, o abili kısımları almamaya çalışıyorum.

Ama kendini beğenmişlik var, narsizm öyle bir yerden. Yani hayranda kesinlikle yok. Belki ileride daha özgüvenli ya da öz saygısı yüksek birisi olursam oraya evrilebilir. Öyle bir potansiyel var. Ya da toksik bir narsizmden bahsedemem herhalde. Çünkü çevremdeki insanlar yanlış yaptığım her şeyi söylüyor ama şu ana kadar böyle bir şey diyen olmadı. Yani yakın çevremden. Aman arsiz zaten en çok yakın çevresine zarar verir. Oraya güveniyorum eğer buradan da çağırır yani öyle biriysen. Eğer toksik bir kendine hayranlık ve ön plana çıkarma durumu varsa da müdahale edilsin. Kendim talep ediyorum. Mahkemede de bu kaydı dinletirsiniz. Tabi burada gizli narsizm falan gibi birçok dalı da var. Oralar var galiba gizli narsizm. İşte mükemmeliyetçilik falan da oraya gidiyor.

Ama bu tarz işler yapan, kendisini ortaya koyan, kendisiyle ilgili işler yapan, beğendirmeye çalışan insanlar da böyle bir yan etkisi oluyor bence. Onu da sürekli kontrol etmek, belki çevrende sana müdahale eden, eleştiren insanlar bulundurmak, pohpohlayanlar yerine daha iyi olabilir. Nasiz biri olduğumu kendime ara ara hatırlatıyorum. ''Seni insanların iyi görmesini ister misin?'' Evet bunu isterim. Önemsiyorum bayağı. Hatta yani eskiden çok sık yaptığım bir şey vardı. Ya böyle doğamın kurnazlığa, bencilliğe ya da manipülasyona çok uygun olduğunu düşünüyorum. Zaten zorda kaldığımda işte yakın çevremle tartışırken falan ara ara buralara da düştüğüm oluyor. İşte daha bencilce bir yerden, karşılara fuck versem de o mağlubiyeti kabul etmemek için tartışma yeteneklerimi kullanıp manipüle ettiğim oluyor. Orada da şöyle bir durum oluyor zaten. Öyle güzel argümanlar sunuyorum ki onlara sesli duyunca ben de tekrar haklı olduğuma inanmaya başlıyorum. Sonra bir gün falan fark ediyorum. Abi yani kendimi de ikna etmişim karşı tarafı da kandırmışım diye. Yaptığım hareketlerin bencilce ya da manipülatif olduğunu fark edip üzüldüğüm için bir ara şöyle bir şey yapıyordum. Bu durumda erdemli bir insan ne yapar? Baya ben onu yapmak istemesem de bu sorunun cevabı neyse onu yapmaya çalışıyordum. Şu anda da onu sürdürmeye çalışıyorum. Dış görünüşümle ilgili sorular gelmiş. Yeni kıyafet almayı düşünüyor musun? Gerçekten kapitalizme karşı bir hayat tarzın var. Mesela son gösteride pantolonunun poposu delikti. Saçını kestirirsen karakterinin değişeceğini düşünüyor musun? Bulmacalar da üstüne tükenmez karemle bir şeyler çizilmesin diye mi bu imajı seçtin? Dış görünüşümüz hayatı ne kadar etkiliyor?

Öncelikle poposu delik değil pantolonumun, bacak alt kısmı delik. O da küçük bir delik diye düşünüyordum ama nasıl göründüğü bilmiyorum. Bu konuda önlem almam gerekiyor. Ama kapitalizme karşılıklı alakası yok. Çocukken kıyafetlere çok dikkat ediyordum. İşte yine rap dediğim dönemle bağlanıyor. O dönem Pislik diye bir marka vardı. Pis, L-İ-C-K diye yazılıyor. İşte... Bütün açlıklarımı biriktirip oradan bir şeyler almaya çalışıyordum. Ve bir tane kapriye tutulmuştum. Böyle fileli basketbolcuların giydiği şeylere benziyor. Ama sadece XXL harcımı vardı neydi bilmiyorum. Ama o kadar tutulmuştum ki gittim aldım. Baya boyum kadardı kapri. Ve asla gelmiyordu böyle kemer gibi bir şeyle sarıp çıkabiliyordum. O da etek gibi oluyordu. Bacaklar hiç anlaşılmıyordu çünkü... Tek bacağına çok rahat girebiliyordum. O dönem bir dikkat ettiğim bir dönem vardı. Ya çünkü çok kısa boyluydum. Dış görünüşümü sevmiyordum. Gözlük, işte zayıf. Süt çocuğu bir çocuktum. Bir yandan gerçekten süt çocuğuydum. Derslerim falan çok iyiydi. Hocalar seviyordu yani. Ne kadar gangster olabilirim bilmiyorum. Ama işte kıyafetlerle orayı kapatmaya çalıştığım bir dönem vardı.

Onu beceremeyince orası büyük bir felaketle gitti. Yani aa etek giyiyor, karı karı falan diye sokakta insanların tepki değildi. Yani gangster olacakken o maço dünyada çok daha kötü bir şey olan bir yere gitmişti. Feminan bir yere gitmişti. O çocuk halimle alındığım bir durumdu. Ondan sonra bir daha hiç kıyafetime dikkat etmedim. Yani hiçbir zaman yeni bir kıyafet almak hevesim olmadı. Üniversiteyi geçtikten sonra da zaten arkadaşlarımın verdiği kıyafetleri giyiyordum. Yani onların artık giymediği, küçük gelen ya da artık atmak istedikleri. Ve bu bir yandan da körlükle de alakalı. Yani çok algılayamıyorum. İyi giyinmiş insanı da algılayamıyorum. Kötü giyinmiş insanı da. Film çekerken en çok sıkıntılı işte sanat yönetmeni şöyle bir kıyafet mi, şöyle bir kıyafet mi diyor. Ya bu karaktere şu kostüm mü daha gider, bu kostüm mü gider diyor. Renk dışında hiçbir şey anlayamıyorum o durumda. Belki öğrenmem gereken, geliştirmem gereken bir şeydi. Yani kapitalizme karşılıktan değil böyle rahat ediyorum. Giydiğim kıyafetle çok değişebileceğimi düşünmüyorum. Diğer insanlara da öyle değerlendirmediğim için orası eksik kaldı. Bir özür bile olabilir belki. Yine ot düdeyken bir arkadaşım giymediği bir pantolon vermişti. Şu an giydiğim pantolona benziyor. Böyle etnik falan deniyor galiba. Ama o dönem onu bilmiyordum. Sadece çok hoşuma gitmişti dokusu. Sürekli onu giyiyordum. Onun rengi falan gidince bir anda da sahneye çıkıyorum. İnsanlara ayıp olmasın diye. Şu an giydiğim pantolonu aldım. Saç ve bıyıkla ilgili gelen sorularda da yani bunlar hiçbir bilinçli şeyler değil. Ben dediğim gibi bir yıldır insanların karşısında bu seviyede çıkıyorum. İki yıl önce de sahneye çıkmaya başladım. Daha önce çıkma hevesim yoktu. Son 8 senedir şu an göründüğüm gibiyim. Berberleri çocukluktan beri sevmiyorum. Oradan bir travma kalmış olabilir. Her berbere gittiğimde ağlayarak çıktım. Muhtemelen kendimi sevmiyorum bu arada. Yani orada berberi suçluyorsun en değiştirilebilecek şey olduğu için. Bir mucize yaratmasını bekliyorsun ama genel olarak... Kısa saçlı halimi ya da yüzümü sevsem herhalde berber o kadar sorun edeceğim bir durum olmazdım. Saçımı kestirince de bir şey değişeceğini sanmıyorum. Belki insanların beni algılayışı değişebilir. Ama bunların hiçbiri planlı ya da böyle yapsam daha iyi olur diyerek düşündüğüm şeyler olmadığı için benim açımdan değişen bir şey olmuyor. Bazen saçım gözümün önüne düşse de ben zaten aynı görüyorum dışarıyı. Kestirince artık hiç düşmez herhalde.

Deniz gökteşe erecek vaktim yok.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)