Podcast

5: Kesik Kesik - 1

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Deniz bu bölümde hücum kayıt tekniğiyle kıssalar, taşımak ve yaş hakkında ileri geri konuşuyor.




Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------


Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.844 kelime · ~19 dk okuma

Bundan yüzlerce yıl önce işsizlik oranının çok daha düşük olduğu bir dönemde işsiz olan 40 yaşında bir adam varmış. Bu adam bir konuda çok yetenekli olduğunu düşündüğü için yıllar boyunca karşısına gelen bütün sıradan işleri reddetmiş. 40 yaşına kadar da ailesiyle birlikte yaşamış. Bu adamın köyüne bir gün gerek kibirli üslupları gerekse de giydikleri kıyafetlerden Padişah'ı tanıyor olabileceğini düşündüğü birkaç adam gelmiş. Yetenekli dostumuz bu adamların yanına gitmiş, onlara yeteneğinden bahsetmiş ve bunu Padişah'a göstermek istediğini söylemiş. Bütün bunları tabi evde otura otura iletişim becerileri gelişmediği için sürekli

sesini temizleyerek ve ara ara kelimeleri yutarak yapmış. Adamlar bu tarz padişah huzuru tekliflerine alışık olacak ki tamam demişler, not etmişler ve vergi falan filan o köyde ne işleri varsa onları halledip gitmişler. Dostumuz padişahdan bir haber gelene kadar yeteneğini geliştirmeye devam etmiş. Her gün her gün çalışmış ve sonunda gerçekten haber gelmiş. Padişah dostumuzun yeteneğini görmek istediğini iletmiş. Bütün yol masrafları falan da tabi saraydan. Dostumuz ata atlayıp saraya gitmiş demeyi çok isterdim. Ama at binmeyi öğreneceğine yetenekli ve potansiyelin olduğu konuya vakit ayırmayı daha doğru bulduğu için at binmeyi bilmiyormuş. Bir tanıdığın yardımıyla ata atlamış ve saraya gitmiş. Anksiyete kelimesinin Lugat'a girmesinden yüzlerce yıl önce

Padişah'ın karşısına çıkmış olmanın getirdiği gerginlikle 20 yıldır geliştirdiği yeteneğine dair şüpheler yaşıyormuş. Performans sankisiyetisi. Ama yine de başarmış. İğne deliğine 300 metre öteden ipi geçirmeyi başarmış. Padişah etkilenmiş. Hmm, gayet iyi. İnce sesli bir padişah. Ama ince ses yapmaya utandığım için bundan sonrasını normal anlatacağım. Bu adama 20 kese altın verile, 20'de kırbaç vurula demiş.

Transkriptin tamamını oku

Bu arada bu kısaları Türkçeleştiriyorlar. Yani Padişah gayet iyiydi demez ya da işsiz adamımız benim böyle bir yeteneğim var Padişah huzuruna çıkıyorum demez. Onlar da böyle daha Osmanlıca, Farsça, Arapça karışık kelimelerle söyleniyordur muhtemelen. Türkçeleştiriyorlar. Ama nedense bu vurula, kesile buralar kalıyor yani. Çok tiz kellesi vurula. Bir iki harfle atmosfer yaratmak bu kadar kolay mı bilmiyorum. Millet dönem dizilerinde 20-30 kişi sanat ekibi çalışıyor. Demiş ki işte 20 kese altın verilsin, 20 tane de kırbaç vurursun. Tabi orada vezir hemen sormuş. Aman efendim neden öyle dediniz? Padişah da demiş ki bu iş için harcadığı her yıl için bir kese altın, 20 yılını böyle gereksiz bir işe harcadığı için de 20 kırbaç demiş.

Durumlar gerçekten karışık. Direkt bir şey demek mümkün değil. Yani, hmm padişah ayarı vermiş deyip sıradaki kıssaya da geçebilirsiniz. Ama bunu şey yapınca belki çok içselleştirdiğim için, sanatın ne kadar işe yaramaz, subjektif, birilerinin kararına bağlı olduğu gerçeği aklıma geldi. Ya bir kere padişah yetkin değil ki. Yani hayatına bırak iğne ucundan iplik geçirmeyi yarım saat bile düşünmemiştir bu konu üzerinde. Ya bunu düşünmek zorunda da değil, adamın bir sürü başka işi var benim üzerinde düşünmediğim ya da yetenekli baş karakterin kesinlikle vakit kaybolmasın diye üzerinde düşünmediği birçok yetkin olduğu alan vardır. Yani bir terziye gösterseniz belki gerçekten sektörü değiştirecek bir inovasyona yol açacak. Ya da işte gösteri sanatı olarak düşünürsek, silklerde, sihirbazlık gösterilerinde cambazlık yapacak. Oradan tabii başka yerlere gidebilecek bir iş hayatı var.

Ama padişaha sorunca aslında sokaktan geçen bir insana sormuş olur. Hatta daha da kötü yani adam, sokaktan geçen insanın belki iğne ucuna iplik geçirmenin ne kadar zor olduğuna dair bir bilgisi vardır. Padişahın o da yok. Padişahın ismini vermedim bu arada. Kimseyi töhmet altında bırakmamak için. Birçok padişaha atfedilen bir hikaye. Hatta bir tanesinde yüz kesi altın, yüz kırbaç diyor. Ama kırk kırbaçla ölüyormuş insan. Bu da ilk kara para aklama yöntemlerinden biri olabilir.

Ama şunu bir daha söylemem gerekiyor. Hazır padişahın ismini vermeyip herhangi bir linç riskine de girmemişken. Padişah bu konuda yetkin değil. Tıpkı Türkiye'de kariyer çıkarıp kariyer batıran Acınılıcalı gibi. Bazen rastgele izliyorum yeteneksizsiniz videoları. Rapçi birisi geliyor onu anlatıyor işte. Rap böyle yapılmaz böyle. Ya bu adam

Başarılı olsun olmasın 10 yılını küçük masaüstü mikrofonlarda kendi yazdığı sözleri internetten indirdiği altyapılar üzerine söyleyen bir adam çocuk. Ona böyle rap şöyle yapılır, rapin şöyle bir dezavantajı vardır, rapin böyle bir sıkıntısı vardır falan diyor. Ya da çok esnek bir kadın gibi, jimnastikçi, 10 yıldır, 15 yıldır o sporu yapıyor. Öyle bir hareketler yapıyor, düküyor kendini falan filan. Çok beğendim ama 2. tur ne yapacaksın diyor. Nasıl bunun üstüne çıkacaksın? Stand-up'cılara da söylediği sabit bir şey var. Seyirci sizi tanımadığı için eksi'den başlıyorsunuz diyor. Yani hepsinin haklı yanları varmış bu arada böyle arka arkaya söyleyince direkt karşı çıkmak şey olur. Ama padişahla benzer bir durum var yani sen yetkin değilsin ki abi bu konuda. Bir de soytarı durumu var tabi. Hep anlatılır işte soytarı şöyle yapmış padişaha güldürmüş, şöyle yapmış güldürememiş, başına kötü şeyler gelmiş falan diye. Belki iddialı bir konuşma olacak ama bence padişaha güldürmek kolay. Çünkü tek kişiyi güldürmek hep çok daha kolaydır. Ne kadar spesifikleştirirseniz olayı o kadar komik olur. Yani o adamın hayatından detaylarla süslediğiniz bütün şakalar normale göre çok daha komik olur. Liseli gruplarında falan bu çok vardır. İşte hep kendi daha önce yaşadıkları anılara referans vererek konuşurlar. Liseden mezun olduktan sonra da bu alışkanlığı devam ettiren insanlar var. Bazen bir ortamda

İki kişi sadece kendilerinin bildiği bir şeye referans vererek bir saat gülerler. Hatta tabuba boyun erken iyice saçma bir boyuta gelir. Hani öyle olmuştu, yani şu çocuk vardı ya bilmem ne falan diye. Orada merak etseniz de etmeseniz de sormanız gerekiyor. O ne demek falan diye. Onlar da aşırı yüksek bir şekilde anlatırlar. Böyle böyle olmuştu, o çok komikti, yarıldık falan diye. Bilmiyorum, bunlar belki de sadece benim yaşadığım sorunlardır. Ama şundan eminim ne kadar spesifikleştirirseniz o kadar komik oluyor. Çünkü kişi kendisiyle o kadar ilişkilendirebiliyor. Bu zaten basit bir komedi şartı. Ne kadar ortak, ne kadar özdeşleşirsen o kadar gülersin. Benim bununla ilgili bir projem vardı. Zenginlere tek kişilik stand-up. Mesela atıyorum NTV'den Ferit Şahenk. Doğuş Holding'in başı galiba.

Adam seni işe alıyor stand-upçı olarak. Zaten üstü bunu falan severek seçmiştir diye düşünüyorum. Sonra asistanlara sana çeşitli bilgiler veriyor. İşte Ferit Bey'in daha önce gittiği tatiller, eski kız arkadaşları, varsa eşi, çocukları, dostları, rakip gruplar, rakip holdingler, ilgi alanları işte, beyzbolla mı ilgileniyor bilmem neyle, koleksiyonları falan. Siz bunlara bir güzel çalışıyorsunuz.

Sevmediği şakaları da çıkarıyorsunuz. O kadar rahat bir set olur ki yani o 10 dakika. İki taraf içinde kazançlı bir 10 dakika olur. Padişah'ta tabi şöyle bir sıkıntı var. Soytarı ilk hatasında tiz kellesi vurula söylemiyle öldürülüyor. Yani yanlışlıkla sınırı aşabilirsiniz ya da yaptığınız ironi anlaşılmayabilir. O durumda şakanızı açıklayıp sizi savunacak bir destek tweeti de yok.

Tamam Deniz, anladık. Padişahlar yetkin olmadıkları konuda insan öldürtüyorlar. Bunu hepimiz zaten biliyorduk. Ya da Acun Uycalı ticari vizyonu dışında yeteneği olmamasına rağmen yetenekleri yargılıyor. Türkiye'de izlenecek şeyleri belirliyor. Tamam, bunları herkes biliyor zaten. Dediğinizi duyar gibiyim. O yüzden çok uzatmayacağım. Ama Vedat Milor bile patronunun restoranına övmedi diye işinden atılmış. Vedat biliyor ya, politik hiçbir riski yok. Sadece ağız tadı kendi patronuyla bir değil diye. Gencecik insanlar Türk ve Dünya mutfağını başka alakasız birisinden tanıyor. Yani bunu bile etkiliyor. Eğer ağız tadınız patronlarla benzer değilse gurmelik yapamıyorsunuz televizyonda. E zaten birse o durumda da gurmelik yapmamalısın.

Ya da komedi programlarının çoğu 5 yaşındaki çocuk anlasın mottosuyla yazılıyor. Bu benim uydurduğum ya da aşağılamak için söylediğim bir şey değil. Baya yazarlık öğüdü olarak veriliyor. Yazdığın şeyi 5 yaşındaki çocuk bile anlasın. Abi koca koca adamlar ya tamam çocuklara yönelik bir şey yapmak istiyor olabilirsiniz de bütün programları böyle yapmak çok saçma yani. Bunu izleyenler için de emzikte takın bari.

Garip geliyor. Ya da işte Star Wars, Avengers falan bunların hedef kitlesi 13 yaş. Çünkü mesela Star Wars'u el alalım. Star Wars asıl gelirini oyuncaklardan elde ediyor. Filmin hasılatının 10-20 katı kadar oyuncak geliri var. Ya da işte tişörtler, ek ürünler, sinemayla alakasız ürünler. Bunları da en çok 10-15 yaş arası insanlar aldığı için bütün filmler ona göre yapılıyor. Mesela ilk 3 film fena değil. Yani fena değil dedim, sinematik açıdan herkesin takdir ettiği, hayranlık duyduğu filmler.

Sonradan yapılan 3 filmde garip garip karakterler var. Yani sonradan eklendiğini okumuştum. Şu an emin olmadığım için isim vermeyeceğim yine. Ama film normal akıp giderken aptal bir çizgi film karakteri gelip garip garip şakalar yapıyor sürekli. Sulu sulu şakalar yapıyor. Bunun da çocukların ilgisini uyandırmak için sonradan eklendiğini okumuştum. Ya 200-300 yıl belki izlenecek bu film ya. Yani oyuncak satacağım diye. Bunları izleyen insanlar da nasıl hissediyor bilmiyorum. 25-30 yaşındaki insanlar. Annesinin kredi kartından oyuncak alan çocuklar için yazılmış filmleri hayatının merkezine koyuyorlar. Koysan koyulur gerçi.

Millet neler neler koyuyor. Star Wars gayet iyi. Koca bir evren var. Birçok karakter var. Hikaye anlatıcılığı neredeyse kusursuz. Son filmleri bilmiyorum tabi. Neyse ben öfkemi tüketiciye değil de üreten ve daha iyi üretebilecekken daha çok oyuncak satmak için sonraki 100 yıllara kötü filmler rakamlara yönelttim. Neyse kıssaya dönelim.

Kıssamız garipti gerçekten. Gerek padişahın dediği laf. Yani bu çok tartışılabilecek bir laf. Ama bunu tartışabileceğim insan yok yanımda. Tek başıma da padişahı eleştirecek değil, savunan birini belki eleştirebilirdim. Daha yumuşak olurdu. Şimdi direkt padişahla karşı karşıya. Adamın cevap hakkı da yok. İğne deliği olayına üzüldüm ama yani Youtube'un olduğu bir çağda yaşasaydı çok daha iyi yerlere gelebilecek bir olaydı. Çağının adamı değildi. Avantgardlı diyebiliriz o zamanlar.

Kıssada benim en çok ilgimi çeken şey hepsinde hatta bu tarz şeylerin işte peygamberlerin hikayeleri, padişahların hikayeleri hatta modern zamandan çeşitli işte Atatürk şöyle bir şey yaşamış falan filan gibi hikayeler. Hepsini böyle efsane hikayeler haline getiren karakterler o sert lafı söyleyenler değil bence. Padişah belli ki kafasında kurmuş zaten sürekli böyle huzuruna birileri geliyordur. Bazen altın veriyordur, bazen kırbaçlatıyordur. Memnun olmuyordun yani kafasında onun muhasebesi sürekli dönüyordur o yüzden kusursuz bir laf çıkartması gayet olası. Benim asıl ilgimi çeken oradaki pasör yan karakterler. Mesela burada vezir ne diyor? Aman efendim neden öyle diyorsunuz? Çok sade, kusursuz bir iş yapıyor yani azıcık lafı uzatsan

Hikayenin vuruculuğu gidiyor. Biraz kendini ön plana çıkarsan yani işte altını anladığım kırbacı şu yüzden mi diyorsunuz gibi bir tahminde bulunsanız. Padişah evet o yüzden diyorum ya da hayır o yüzden demiyorum deyip açıklayacak. Yine bütün ritim gidiyor. Padişah'ın sözünün alıntılanabilir halde olması mümkün olmuyor.

Tamamen kendini küçültmüş, bilgece bir tavır var orada. Çünkü bir sürü farklı ihtimal olabilirdi. Mesela ikidir, üçtür saçma sapan şeyler yapıyor padişah. Sormayacağım ama, inat ettim sormayacağım. Sorunca bir şeyler diyor falan diyen bir bilenmiş bir yancı da olabilirdi. Tamam 20 altın, 20 kırbaç okey al şak şak şak. İşimi yapayım eve gideyim kafasında birisi de olabilirdi. Ya da direkt anlayan birisi de olabilirdi. O da çok kötü yani. Gereksiz bir işe çok vakit harcadığı için değil mi padişahım? O yüzden yapıyoruz dediğinde padişah sadece evet demiş oluyordu.

Ki çoğu da bu insanların yani Türkçelerine baktığımda işte aman efendim sadece bir tonlamayla bile o pası atabiliyorlar. Çoğunda bilgece bir tavır var o yüzden yani anlıyorlardır bence. Şimdi niye onu yaptınız diye sorayım diye yaptığını da biliyordur o kişinin. Bu da artık yaşla kazanılan bir şey mi başka bir şey mi Kemalermek gibi bir durum var.

Yeni bir eve taşınıyoruz. Biraz önce internete bağlatacak kişi geldi. Bir yandan da televizyon bağlıyor ve TV karsı diye bir şey varmış. Her alete özel veriliyormuş. Gelir gelmez kartı kaybetti. Her yerde aramaya başladı, evin içinde. Ama daha yeni geldi yani. Burada düşürmüş olamazsın falan dedim. Bana da şüpheli yaklaşıyor. İşte kart çok önemli, benim için çok önemli. Parayı benden kesiyorlar falan. Ben de nedense insanların fikirlerine çok fazla değer veriyorum. Yani kendimden daha fazla değer veriyor olabilirim. Çünkü ne zaman bir dükkana girsem, ne zaman böyle bir olay yaşasam birileri eğer benim çaldığımdan şüpheleniyorsa ben de çaldığımdan şüpheleniyorum. Adam evde televizyon kartını ararken ben de her yeri arayıp çok önemsediğimi gösterme gereği duydum. Sürekli de kendi kendime neden TV kartını çalayım ya diye düşündüm. Adam sürekli üzerime oynadı böyle suçlamıyor da tam.

çünkü sert bir suç yani eve gelecek adam bana verdiği dosyadan çaktırmadan tv kartını alacağım sonra onu bir de bunun firmasını katmadan satıp oradan kâr eden biri olacağım anca öyle yapmış olabilirim ya şu geleli 1 dakika oldu kart kayboldu adam çeşitli akıl oyunlarına girdi ben de cevap vermeye başladım bir yerden sonra çalmadığıma emin oldum çünkü çalmadığım kartı vereyim diye uzun uzun işinin zorluğundan bahsetmeye başladı Diğer müşterilere söylüyor işte servis beklenir, günlerce bekleyeceksin. Bana diyor ki bugün gelecek misiniz? Belki gelirim, belki gelmem. Geldiğimde evde yoksan tekrar randevu alacaksın. Servisin olayı budur, servis budur. Ki bunlar mantıklı şeyler olabilir işinde.

O bunları anlatırken ben bir yandan onaylıyorum bir yandan da keşke çalmış olsaydım kartı diye düşünüyorum. Çünkü böylece vererek onu mutlu edebilirdim. Kendimde çok daha iyi bir konumda olurdum. TV kartını çalmayarak 1 saatimi mahvettim. Adam bunları anlatırken de onunla dost olduğumu

Şüpheli olmadığımı düşünsün diye. Çünkü benim normalde bir diyalog sürdürürkenki halim şüpheli. Göz kontağı kurmuyorum. Yüksek tepkiler veremiyorum. Evet evet falan diye geçiştiriyorum genelde. O halimi şüpheli bulur diye normalde olmadığım biriymiş gibi davranmaya çalışıyordum. Abi haklısın insanlar pizzacı sanıyor herkes. 30 dakikada işini gördün gördün yoksa memnuniyet sizden. pizzacı örneğimi kolay ve klişe bulmuş olacak ki tekrar çalmadığım karta döndürüyor muhabbeti neyse ki karta bulursam arayacağıma yemin ederek evden gitmesini sağladım taşınmalarda genelde nakliye konusu sıkıntı olur biz nedense bu açıdan şanslıydık adama 10 tane eşya söyledim ve 10 eşyadan 1 tane bile fazla bir şey koymadım kamyona eve vardığımızda adam neden daha fazla koymadın abi ben sana koy dedim abi gibi şeyler demeye başladı bende bu nakliyecilere hep yapılan bir taktik o yüzden

Ne söylediysem onu koymak isterim. Ekstra çıkanları kendimiz getiririz dedim. Adam da bu sefer biraz önce benim koymamamdan şikayet ediyordu. Bu sefer de fazla eşya koyanlardan şikayet etmeye başladı. Yani şikayet etmek de bu tarz işlerin önemli bir parçası galiba. Hem maaş alıyorsun, onun üstüne de bir de şikayet ediyorsun. İyi hissettiriyor. Kurgucular, reklamcılar falan etrafımda tanıdığım insanlar da hep müşterilerinden şikayet ediyorlar. En büyük muhabbetleri, en büyük geyikleri o. Günleri öyle geçiyor. Ya adam bana demiş ki böyle yap. Adam bana demiş ki bir tık büyüt. Adam bana demiş ki bir güne yetişir mi? Adam bana demiş ki 10 liraya yapar mısınız? İnsan kötü işte. Yani muhtemelen bu reklamcılardan birisi de interneti yapan kartını çalmadığım abinin şikayet ettiği müşterilerden biridir. Herkes birisinin müşterisi. Hem şikayet ediyor herkes, hem şikayet ediliyor. Bu hep böyleydi ve böyle sürecek.

Tekrar bu aman efendim diyen bilgi insanlara dönecek olursak oradaki ana olay yaş gibi yani zaten heyecan geçmiş. Zaten padişahın ne anlatacağını biliyorsun. Belki 3 tane padişah gördün. Ya da bu tarz ilginç olayların içinde oldun. Ders vermek için kurgulanmış mizansenler. Orada görevin belli. Kendini ön plana çıkarmıyorsun. Olabildiğince küçültüyorsun. Bunun da yaşla alakası var. Ya bir yerden sonra onu eleyip eleğine asmak dedikleri muhabbet bu galiba.

Yaş mevzusu benim hep takıntılı olduğum bir konu. 3 yıl önce psikolog bir arkadaşıma şöyle demişti. 23 yaşına geldim ve dişe dokunur hiçbir bok yapmadım. O da bana tam yaşındasın hiçbir bok yapmamış olmanı demişti. Psikoloji açık öğretim olmalı ya gerçekten.

Yani bir şekilde sizi hayatınızın yaşanılabilir olduğuna ikna ediyorlar. Böylece bir şey değiştirmeden devam edip toplumun işleyişini bozmuyorsunuz. Okul bırakacaksanız bırakmamanız yönünde genelde telkin ediyorlar. İlişkiniz bitiyorsa bitmemesi yönünde. Çılgın bir şey yapmamanız lazım. Geçenlerde bir arkadaş psikoloji mezunu olduğum için psikoloji eğitimi açık öğretim olmamalı. Hashtagini destekleyen bir şeyler yapsana tarzı bir şey dedi. Belki takip etmişsinizdir. Açık öğretime psikoloji bölümü ekleniyormuş. Ya ona da söyledim. Ben bu konuda yetkin değilim. Ama daha önce adı geçmiş kişiler gibi yetkin olmadığım bir konuda ahkam kesecek olursam psikoloji açık öğretim olmamalı. Ama örgün de olmamalı. Psikoloji...

Çünkü biz de slide'dan okuduk 4 yıl, yani itiraf etmek gerekir. En önemli birkaç psikoloji bölümünden birinde okudum. Ve her şey slide'dan da neredeyse, birkaç ders dışında. Ki onları da almadan mezun olabiliyorsunuz yani. Ben idealistlik yapan %50'lik kısımdaydım. O dersleri almayıp mezun olan da birçok insan var. Ki o dersleri alınca da geçince de benim gibi biri olabiliyorsunuz yani. Bir gün podcast'te psikologlara dümdüz sallayabiliyorsunuz genellemelerle. Ya da zaten ne kadar doğru yaşayıp, doğru yorumlar yapıyor olabilirim ki. Ama gerçekten yani böyle usta çırak ilişkisi mi kurtarır psikolojiyi ne bilmiyorum. Lisans da çok iyi değil. Ben şöyle bir hikaye duymuştum. Yani hikaye diyorum ama doğru gerçekten yaşanmış. Sağlam bir üniversitenin psikoloji bölümünü 4. sınıfında bölüm birincisinin Anfi'de konu geçerken şöyle bir şey dediğini söylemişti arkadaşım. Eğer eşcinsel bir danışan gelirse ben kabul etmem. 4 yıl okumuş, okulun önemsediği kriterlere göre

bölümün en iyi psikoloğu, en potansiyeli yüksek öğrencisi. Ve Anfi'de böyle bir şey diyebiliyor. Yani Anfi gibi sınıf içinde, topluluk içinde söylediğiniz şeyler zaten asıl düşüncelerinizin onda biri keskinliğinde oluyor. Ben hep onunla çarparım. Tekrar yaşa dönecek olursak, bunun en yoğun hissedildiği zamanlardan birisi sınav zamanları oluyor. Lisede hatırlıyorum, bazı kişiler istedikleri yeri kazanamayınca bir yıl kaybettim diyordu. Sonra adamın diğer kaybetmediği yıllara bakıyorsunuz. Durum çok da parlak değil o yıllarda da.

Ama bir şekilde öyle ikna ediliyor. Kişiler gerçekten sanki bir yıl bitkisel hayatta kalacaklarmış gibi bir psikolojiye giriyorlar. Bununla ilgili bir aralar Facebook grupları vardı, çok patlıyordu. İşte elin işte, gözün oynaştasın, Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın. 21 yaşında fethetmiş Fatih. Gerçekten büyük başarı, tebrik ediyorum buradan da. İnsan gelişimine göre 21 yaş biraz

keskin düşüncelerin, öfkenin, yüksek enerjinin olduğu bir yaş. Bizim gibi sıradan insanların bile 21 yaşında yaptığı çeşitli hareketler, verdikleri çeşitli kararlar minik de olsa infiallere yol açmıştır. Dönüp baktığımızda 21 yaş rezaletlerle dolu bir yaş. Ama bir de üstüne önemli bir konumdaysanız, vereceğiniz herhangi bir karar, 21 yaşın getirdiği dinamizmle, enerjiyle, öfkeyle verilmiş bir karar, 600 yıllık bir meseleye ve kavgaya yol açabiliyor. Nedense podcastin insana öğüt vermeye telkine kişisel gelişme yönlendiren bir yapısı var. Genelde bir şeyler yazarken, vaktimin çoğu bu yapıyı kırmaya gidiyor. Çünkü sürekli bir öğüte gidiyor ya da hayat böyledir falan ya da zaten 100 kere söylenmiş şeyleri tekrar eden bir şeye dönüşüyor.

Vaktimi bunu harcıyorum. Bir sefer hücum kayıtı aldım. Bam bam bam. Hiçbir metin olmadan doğaçlama kayıt. Zaten hissediliyordur. Ama bir yandan vakit yok, tecrübe yok. Yani 26 yaşına kadar kimse benim fikrimi merak etmedi. Şimdi haftada bir neden yeni bölüm atmıyorsun diye insanlar soruyor. Yani 26 yıl yaşanmış. Bir ay daha yaşanır gibi geliyor bana. Ya zaten yaşanıyor da. Bir türlü kendimi ikna edemiyorum odada tek başıma konuşmaya.

Bunu sıradan bir şeymiş gibi yapan da birçok insan var. Hiçbirine de özenmiyorum gerçekten. Bu normal bir şey değil. İdeal bir dünyada da podcastçiliğin yeri yok bence. Şu an ekonomik açıdan, sosyal açıdan ihtiyaç duyuyoruz. Neyse dediğim gibi işte 26 yaşına kadar yapmadığım bir şeyi 2 haftada bir yapmaya başlamak ve insanların da bunu talep ediyor olması garip.

Yaş konusu zaten bende hep sıkıntılıdır. Yine liseye döneceğim. Çok başarı odaklı bir lisedeydim ben. Her şey yaşlara dayalıydı. Bizi hep öyle hırslandırıyorlardı. İşte 18'de giriyorsun, hazırlığı atlıyorsun. Yüksek lisans, yurt dışında doktora, 30'da kendi şirketin falan. Ben sinemayı seçerek bu keşmekeşten biraz olsun kurtuldum. Ama yaş kafası kaldı. Mesela 18 yaşında mailime şöyle bir şey yazmışım. Deniz, eğer 25 yaşında bir uzun metraj filmin yoksa senden bir bok olmamış demektir. Şu an 26 yaşındayım ve en iyi ihtimalle 4 yıl var bir film yapabilmeme.

Ve bunun yan etkisi olarak bazı geceler şöyle bunalımlara düşüyorum. Sevdiğim yönetmenlerin biyografilerini açıyorum. Ve ilk filmleri çektikleri yaşa bakıyorum, nefesimi tutarak. Zeki Demir Kubuz, 35, çok iyi. Nuri Bilge Ceylan, 40. Hem de kan, çok iyi. Sonra Fatih Akın'ı açıyorum, 25. Hay sıçtığımın gurbetçisi. O gece, o gece direkt karanlık. Fatih'in uzun metraj film çektiği yaştasın. Ki derin ve özgün bir film üretebilmeniz için, hatta herhangi bir alanda eser verebilmeniz için, sizden önce anlatı türünde üretilmiş şeyleri idrak etmeniz, okumanız gerekiyor ki klişeye, sığ şeylere düşmeyin. Sizden önce çekilmiş filmler, Tolstoy'lar, Chekhov'lar, Dostoyevski'ler, Camus'lar, Kafka'lar, Sartre'ler, Ama ben zaten 26 yaşındayım ve bütün bunları okusam 40'ı bile geçecek ve belki hiç film yapamayacağım. Bir gece bu bunalımlı düşüncelerle dolaşırken şunu fark ettim.

Tiyatrolarda en çok oyun oynanan yazar Shakespeare. Bunların hiçbirini okumadı. Ne hayatında bir tane film izledi, ne Tolstoy okudu, ne Chehok, ne Emile Zola zulmüne katlandı. Yani bugün Kadıköy'de bir kitap kulübünde konu James Joyce'ın Dublinlileri olsa, Shakespeare sözün kendine gelmemesi için gözlerini önüne er. Biri olur da, ''William, sen ne düşünüyorsun kitap hakkında?'' derse, ''Abi okunması gerektiğini biliyorum. Kitaplığımda da var okunması gerektiğini, ama bu ara teori okuyorum, çok roman okuyamıyorum.'' der.

Ve bu düşünce beni çok rahatlattı. Yani koskoca Hamlet, bütün bunlar okunmadan yazılabiliyorsa, 3-5 festival dolaşacak sikko bir sanat filmi hayli hayli yazılır diye düşündüm. Ve kendimi YouTube'a verdim. Bu bölümü bir konukla bitireceğim.

Yaş konusu için iyi bir konuk olduğunu düşünüyorum. Ev arkadaşım, iç arkadaşım, komedyen Akın Aslan. Geçtiğimiz aylarda 30 yaşına bastı. O da bu konularda biraz bunalımlı. Onunla dürüst bir sohbet yapmak istiyorum. Merhaba Akın, hoş geldin. Hoş bulduk Deniz. Yakın zamanda 30 yaşına girdin. Ve biraz o bunalımdan bahsediyordun. Bizim gibi bir şeyler yapmaya çalışan, rekabetin yüksek olduğu alanlarda. Genç yaştayken bir şeyler yapmak çok önemli ve sen 30 yaşına girdin. Ne kadar memnunsun durumundan? Yani fena değil. İyi gibi. Yan odamda uyuyorsun ve geceleri ağlama sesleri geliyor bir sürenir. Yani nasıl etkiledi yaş bu konudan? Yola çıkacak olursun.

Onun yaşla ilgisi yok ya, o başka bir mevzu. O daha eski, travmatik bir olayla alakalı ya. Otuzla alakası yok diyorsun. Yok yok, onunla ilgisi yok. Peki otuzun başka ne gibi... Yani otuz yaşına geldin. Takipçin kaç? İnstagram... Önemsiyor musun bilmiyorum da. 1500 falan.

İyi mi? 32. 30'a göre iyi galiba. Ortalama 30 yaşında olan bir insanın Instagram takipçisine göre iyi galiba. Peki dezavantajları ne? İyi mi geldi 30? Genel hayatında?

Tez avantajı yok. Yaşım yazmak zorunda kalmadı. Belki orada şaşırabilirdim. 2000'e ilk girdiğimizde falan bir sürü 9 yazıyorduk. Gerçi 10 yaşındaydım o zaman ama. Öyle bir sıkıntısı olmuş olabilir. Mesela 2010'dan 2020'ye geçerken. O da Duxille falan.

O daha genel bir şey gibi ama seninle alakası yok. Yok yani herkesin başına geliyor. Otuzla ikisi yok. İyi ama yani genel olarak o kadar. Sen ne düşünüyorsun, ne anlattın şu ana kadar bilmiyorum ama. İçerik biraz zayıf oldu açıkçası. Bu sefer dümdüz kayıt aldım. Röportajla kurtarırız falan dedim senin. Çünkü ağlamalarını bayağıdır duyuyorum. O zamandan beri düşünüyorum. Sen ona mı güvendin? Evet, bunu nerede kullanabilirim diye. Böyle bir bölüm yazayım dedim. Bölüme bir şey çıkmadı ama...

Bir yandan da sevindim tabii. Traumatik olması da kötü de yaşla alakası olmamız. Onu da anlatırım istersen başka bir bölüm kullanırsın. Yok bir daha. Teşekkürler yine de. İyi o zaman 30 yaşlarında 1500 takipçiyle dünyayı değiştirmeye devam.

Teşekkür ederim bana ayırdığın için vakit... POD bile birlikte hazırladığımız bir bölümün daha sonuna geldik. Bölümün içinde de dediğim gibi bu sefer hiçbir metin yazmadan konu başlıkları üzerine biraz aklıma gelenleri söyledim. Ara ara eskisi gibi metinle ara ara da böyle içerikler atmaya devam edeceğim. Tabii ki geri bildirimlere göre belki azaltırım bunları. Metne daha çok vakit ayırmaya çalışırım bilmiyorum. Ama biraz zaman gösterecek.

Öyle bir içindeki sıkıntısı yaşamamın sebebi de tabii sahneler tekrar başladı. Bir yandan sürekli başka işler geliyor. En önemlisi ben podcast yapmayı bilmiyorum. Yani başta çok vaktim vardı karantinada. Metinler yazıyordum. Şu an aceleyle yazdığım için çok içime sinmiyor. Bazen kayıt çöpü atıyorum falan. Ama bir yandan da kötü de olsa çıkar gibi birkaç yorum görmüştüm. Onlara güvenerek

Bundan sonra her ay İstanbul'da, Ankara'da, Antalya'da, İzmir'de tek kişilik stand-up gösterileri yapacağım. Ya da konuk olan arkadaşım Akın Aslan'la birlikte bir turneye çıkıyoruz. Bundan sonraki aylarda da öyle devam edebilir. Eğer ilgilenirseniz Instagram, Twitter hesabımdan takip edebilirsiniz. Stand-up'ların içeriği podcast'tan farklı. Daha rahatsız edici ve politik bir içerik var. Yani o ilginizi çekerse oraya da beklerim. Çekmezse de buradan görüşmeye devam. Kendinize iyi bakın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)