
2.895 kelime · ~14 dk okuma
Öyle hikayeler vardır ki sizi başka bir yere ışınlar. Bazen ilhamı buluruz vardığınız yerde, bazen de harekete geçme cesaretini. 111. frekansta o hikayelerin izini sürüyoruz. Hadi başlayalım.
Arkadaşlar, selamlar, hoş geldiniz. Yine eşsiz bir deneyimin ortasında yakaladınız beni, inanır mısınız? Çok ünlü, bol ödüllü bir şefi olan çok özel bir fine dining restoranındayım bugün. Televizyonda, gazetelerde, sosyal medyada, vloglarda, vloglarda her yerde burası konuşuluyor kaç zamandır. Ben de bir geleyim dedim. Sonunda yer bulabildim. Çok da heyecanlıyım doğrusu. İlginç bir sistemi var buranın. Rezervasyon tarihinden bir hafta önce gönderdikleri bir mesajla, bir maille çocukluğunuza dair unutamadığınız bir lezzeti soruyorlar size ve bu cevabınıza göre de menüyü size özel planlıyorlarmış. Bakalım. Of çok da acıktım.
Sabahtan beri hiçbir şey yemedim burasına kendimi hazırlamak için. Başlangıçlar çok lezzetli de ama porsiyon olarak çok küçük. Tabii. Neyse, ana yemek de doyarım herhalde. Sayın misafirlerimiz, hazırsanız servisimiz başlıyor. Her birinize özel hazırlanan ana yemekleri arkadaşlarım ve ben sizlere takdim edeceğiz bugün. Afiyet olsun. Heh, tamam. Oh, işte geliyor. Ama tabakların üstünde kapak olduğu için göremiyorum tabii içinde ne var ne yok.
Merhaba Barış Bey. Merhaba. Nasılsınız? Her şey yolundadır umarım. Evet evet çok heyecanlıyım tabii yolunda işler. Yemek için de sabırsızlanıyorum ben de bir yandan. Şahane. Hemen başlayalım o zaman. Bize çocukken sokakta oynayıp acıktığınız zamanlarda annenizin elinizde tutuşturduğu sıcak bazlama arası taze tereyağı ve tulum peyniri lezzetini unutamadığınızı söylemişsiniz. Doğru mudur? Evet doğru. Öyle söyledim. Güzel. Şefimiz sizin için çok özel bir lezzete imza attı. Hazırsanız gözlerinizi kapamanızı ve kapağı kaldırdığında yüzünüze çarpacak buharı içinize çekmenizi istiyorum. Tamam hazırım.
Bu, bu koku... Tabağın ortasında gördüğünüz balonun ana malzemesi patates. Bazı zamanın farklı bir yorumu. Sizden yemeden önce onu bir patlatmanızı isteyeceğim. Şimdi tabağın kenarındaki isli meşe fıçısında dinlendirilmiş, çırpılarak köpük haline getirilmiş, ılık ve erimiş kıvamdaki tereyağı köpüğünü sürebilirsiniz.
Ve yerken tereyağı köpüğünün üzerine serpiştirilmiş, dondurularak kurutulmuş tulum peyniri kristallerinin tadını çıkarmayı unutmayın. Çok iyi. Bu nasıl olabiliyor ya? Hiç aklım almıyor. Tek lokmayla çocukluğuma geri gittim sanki. Saatlerce sokakta koşturduktan sonra yediğim, o annemin yaptığı bazlamanın tadı damağımda yani şu anda gerçekten de.
Afiyet olsun Barış Bey. Sizi anılarınızla baş başa bırakıyorum. Birazdan tatlı sunumuyla devam edeceğiz. Bir dakika bir dakika. Yani tamam güzel bir deneyim yaşadım ama eee karnım hala aç. Ana yemek bu kadar mıydı yani? Tek lokma? Yemek her zaman doymak için yenmez Barış Bey. Ne demek yemek her zaman doymak için yenmez ya? Tamam deneyim falan da güzel ama yani doymak değil midir asıl amaç? Ne yani? Biz neden yemek yiyoruz ki? Doymak için değil mi?
değil mi yoksa? Acaba gerçekten başka anlamları da olabilir mi yemeğin? Bunu öğrenmemiz lazım. Malum günümüzün büyük bir kısmı ya yemek yiyerek ya yemek yaparak ya da yemeği düşünerek geçiyor. O zaman gelin tatlıyı falan bir kenara bırakalım şimdilik de şu konuyu bir aydınlatalım hep beraber.
Evet arkadaşlar, artık stüdyomuza da geldiğimize göre neden yemek yediğimizi araştırmaya başlayabiliriz sanırım. Yemek yememizin en temel, en birinci amacı vücudun enerji ihtiyacını karşılamak ve tabii hayatta kalmayı sağlamak. Bu süreç en basit haliyle şöyle işliyor. Vücuttaki enerji depoları boşalmaya ve kan şekerimiz düşmeye başladığında yani kandaki glukoz miktarı azaldığında Açlık hormonu olarak bilinen grelin devreye girerek beyne bir sinyal gönderiyor. Beyin aldığı bu sinyaller üzerine enerji ihtiyacımız olduğunu anlıyor, midemiz kazınmaya, karnımız guruldamaya falan başlıyor hatta. Ve işte hissettiğimiz bu açlığa fizyolojik ya da bir diğer adıyla homeostatik açlık adı veriliyor.
Ancak bizi yemek yemeye sevk eden tek açlık türü bu değil. Bir de hedonik bir açlık türü var. Fizyolojik olarak herhangi bir ihtiyaç olmamasına rağmen yalnızca keyif alma amacıyla yeme durumu bu hedonik açlık. Çünkü lezzetli ve tabi çoğunlukla da yüksek kalorili yiyecekler tükettiğimizde dopamin salınımı artmaya başlıyor.
Biliyorsunuz ki dopaminin artması demek, ödül sisteminin devreye girmesi demek, bu da kendimizi daha iyi, daha mutlu hissetmemiz demek. Yani bu açlık türünde yemek önemli bir haz, bir ödül kaynağı olarak görülüyor diyebiliriz. Mesela Instagram'da gördüğümüz bir yemeği canımızın çekmesi. Film izlerken aklımıza düşen o cips açma isteği.
ya da gece gece gelen tatlı yeme perilerinin falan var ya, işte onların hepsinin sebebi bu hedonik açlık. Aslında insanlık olarak yeme tarihimize baktığımızda da bu açlık türlerinin izini takip edebiliriz. Bundan milyonlarca yıl önce, tarih öncesi çağlarda atalarımız avcılık ve toplayıcılık yaparak karşılıyorlarmış bu enerji ihtiyaçlarını. Fakat burada altını çizmemiz gereken önemli bir detay var. Henüz pişirme diye bir şey olmadığı için avladıkları ya da ölü olarak buldukları hayvanların etlerini ancak çiğ çiğ tüketebiliyorlarmış kendileri.
Fakat ateşin bulunmasıyla birlikte her şey gibi beslenme alışkanlıklarında da büyük bir devrim yaşanmış. Pişmiş şekilde tüketilen yiyecekler çok daha kolay sindirildiğinden vücut tüm enerjiyi sindirime harcamaktan kurtulmuş ve bu da beyin kapasitesinin hızlı bir şekilde büyümesini sağlamış. Yani bu dönemde insanın evrimi özellikle de beynin evrimi çok ciddi bir şekilde hızlanmış. Ünlü antropolog Levi Strauss ateşin bulunmasıyla insanlığın medeniyete ilk adımını attığını iddia ediyor. Mutfak üçgeni adını verdiği teoremiyle çiğ, pişmiş ve bozulmuş gıdalar arasındaki ilişki üzerinden
Yiyeceklerle kültür arasındaki ilişkiyi çözümlemiş Strauss. Ona göre çiğ yiyecekler doğayı temsil ederken, pişmişler kültürü, medeniyeti temsil ediyor. Ve bu kapsamda insanların çiğden pişmiş tüketime geçmeleriyle birlikte kültürel dönüşümünde başladığını savunuyor kendisi. E bunda haklılık payı da var aslına bakarsanız. Zira ateşin bulunması ve etin pişirilerek tüketilmeye başlamasından sonra insanlar yerleşik düzene de geçmeye başladılar. Ve daha sonralarıysa hem insanlık tarihi hem de beslenmesi açısından bir diğer önemli devrim gerçekleşti. O da tarım devrimi. Şimdi insanlar yerleşik yaşama geçişi hızlanıyor. Ne zaman? Neolitik çağda. Buğday arpa gibi tahıllar yetiştirerek tarım yapıyorlar o dönemde. Ya da koyun keçi gibi hayvanları evcilleştirerek hayvancılık yapmaya başlıyorlar. Ayrıca böyle çanak çömlek yapımı ile birlikte yemekleri e bir de bunların içinde pişirmeyi akıl ediyorlar tabi.
Bu da farklı pişirme yöntemlerinin ve tatların ortaya çıkmasına, yiyeceklerin çeşitlenmesine yol açıyor. Tabii tarım ve hayvancılık sayesinde ihtiyaçtan daha fazla besin elde etmeye başlayan insanlar bunları saklamak da istiyorlar. Ve onun için de işte güneşte kurutma ya da tuzlama gibi bir takım yöntemleri icat ediyorlar. İşte tüm bunların sonucunda yaşanan nüfus artışıyla birlikte kabileler, onların kurduğu köyler filan gibi yerleşik düzen böyle giderek gelişmeye başlıyor. Her toplum kendi ürettiğini yemeğe, coğrafi şartlara uygun malzemeler kullanmaya, farklı pişirme ve saklama tekniklerini denemeye başlıyor. Her birinin kendine ait yeme ritüelleri oluşuyor ve bugün her toplumun sahip olduğu o önemli zenginliklerden birinin
Yemek kültürlerinin temelleri de o dönemde atılıyor büyük bir çoğunlukla. Tabi bu sırada toplumsal sınıf ve statü farklılıkları da belirginleşmeye başlıyor bir yandan. Besin üretimi üzerinde kontrol sahibi olanlar daha güçlü sayılmışlar mesela o dönemlerde. Toplumsal iş bölümü, mesela erkeklerin avcılık, kadınların tarım ve pişirme konusunda uzmanlaşması da yemeğin cinsiyet rolleriyle bir ilişkisi olduğunu gösteriyor bize. Yani yiyeceğin karın doyurmaktan öte kimlik inşası süreçlerinin, toplumsal statünün bir göstergesi haline gelmesinin ilk adımları olarak yorumlanabiliyor.
Yemeğin bu işlevlerine de geleceğiz fakat öncesinde yemek yemenin doymak dışındaki bir fonksiyonuna daha değinmek istiyorum ki o da sosyalleşmek. Bu hepimizin çok da sık yaptığı bir şey aslında öyle değil mi? Genellikle arkadaşlarımızla, aile üyelerimizle ya da romantik ilişki içinde olduğumuz kişilerle e sıklıkla nerede bir araya geliyoruz? Yemeklerde. Bir şeyler yerken sohbet ediyoruz. Üstelik bu yeni bir durum da değil. Az önce konuştuğumuz gibi ta tarih öncesi çağlara dayanıyor bunun kökenleri. Atalarımız da ateşin başında toplanıp yemekler yiyormuş. Orada sosyalleşip hem de bir yandan karınlarını doyuruyorlarmış.
Yemeğin tüketiminin sosyal ilişkileri etkisi konusunda çalışan, yemek yemenin sosyal fonksiyonları üzerine analizler yapan ilk sosyologlardan biri olan George Simel'de bu konuya değinmiş Yemeğin Sosyolojisi adlı çalışmasında. Simel, birlikte yemek yemenin insanları bir araya getiren, sosyal iletişimi, ilişkileri geliştiren bir etkinlik olduğunu belirtmiş. Hatta insanların ilk ortaklığının yeme içme konusunda başladığını ve yemeğin paylaşılmasının bir yabancıyı bile bir arkadaşa dönüştürebilen sosyal bir güce sahip olduğunu ifade etmiş kendisi. Gerçekten de öyle değil mi ama? Bir düşünün. Aç olduğunu söyleyip yardım isteyen bir yabancı kaç toplum tarafından geri çevrilmiştir ki? Öyle ki bizim kültürümüzde de olduğu gibi pek çok toplumda aynı sofradan yemek yiyenler arasında bir dostluk bağı kurulduğu kabul edilir ve bundan sonra o kişilerin birbirine zarar vermeyeceği düşünülür.
Tabi tersinden bakmak da mümkün bu duruma. Mesela iki düşmanın bile isteye aynı sofraya oturmayacağını da söyleyebiliriz rahatlıkla. Tabi yemeğin bu sosyalleşme fonksiyonu restoranların açılmasıyla birlikte daha da artmış haliyle. O halde restoranların nasıl ve neden ortaya çıktığını dünyanın ilk restoranında anlatayım şimdi size isterseniz. Ama önce kısa bir ara verelim, dönüşte sizi orada bekliyor olacağım.
Şu anda 1765 yılında ve Paris'teyiz arkadaşlar. Tartışmalı olmakla birlikte pek çok kaynakta dünyanın modern anlamda ilk restoranı olarak gösterilen o yerdeyiz. Monsieur Boulanger'in çorbacısındayız. Siparişimizi vermeden önce kısaca bir tanıtayım sizlere burayı. Buranın adı Restorers. Yani yenileyen, tazelik veren anlamına geliyor. Hani restorasyon kelimesi var ya. Ve evet restoran kelimesi de yine aynı kökten geliyor arkadaşlar. Söylenenlere göre bu Monsieur Boulanger pişirdiği çorbaları içenlerin iyileşeceğini, kendilerini çok daha iyi hissedeceklerini iddia ediyormuş. Ve bu yüzden de dükkanının adını Restorers koymuş.
Buranın daha önceki restoran benzeri yerlerden yani insanların toplanıp bir şeyler yiyebildiği han gibi bir takım ortamlardan ya da yemeklerini kendilerinin getirdiği ve sadece içki parasını ödedikleri taverna gibi yerlerden ciddi bir farkı var bu arada. Ve o fark da merkezi bir mutfağa ve sabit bir menüye sahip olması. Yani yemekler içerideki mutfakta pişiyor, satılan çorbalar belli ve müşteriler de gelip bunları içinden istediğini seçip ısmarlayabiliyormuş. Üstelik bu Restorers sadece belli bir zümreye de hizmet etmemiş. Kapısı herkese açıkmış yani. Bütün bunlar bize şu anda çok normal geliyor tabii ama o zaman için büyük yeniliklermiş takdir edersiniz ki.
Yalnız burası epeyce bir kalabalık oldu arkadaşlar. Maalesef çorbalardan tatmamız mümkün olmayacak galiba. Evet ne diyorduk? Restoranlar.
Restoranların açılması ve popüler olmaya başlaması sanayi devrimiyle benzer bir zamana denk geliyor. Ve buna da çok şaşırmamak lazım. Gıda üretiminde makineleşme, endüstriyel yöntemler kullanılmaya başlandı biliyorsunuz o dönemde. Artık çok daha hızlı, çok daha düşük maliyetle üretim yapılabilmeye başlandı. Ve üretim fazlası ürünler de işlenerek çok daha uzun süreler saklanabiliyordu o dönemde.
Bu dönemde de saklanıyor ama o dönem başladı bütün bunlar. İşte bu da pratik ve hızlı tüketim alışkanlıklarını beraberinde getirdi doğal olarak. Kaldı ki zamanının büyük bir kısmını çalışarak harcayan insanların yemeklerini evde yapacak hali de vakti de kalmıyordu zaten. Bu da onları paketli ürünlere ve restoranlara yöneltti. Restoran sayısındaki bu hızlı artış üzerine iyi restoranların ve ünlü şeflerin farklarını ortaya koymaları da farz oldu tabii müşterileri çekebilmek için. Bu da gastronominin hızla gelişmesine olanak tanıdı.
19. yüzyılda ünlü Fransız şef Auguste Escoffier'in geleneksel Fransız mutfak yöntemlerini modernize ederek popülerleştirmesi sayesinde uluslararası bir fenomena dönüştü bu gastronomi kavramı ki günümüzde de çok ilgi duyulan bir alan olduğu malumunuz. Peki nedir bu gastronomi derseniz? Sağlıklı, estetik kaygıları olan, lezzetli yemekleri ve iyi yemek düzenini temsil ediyor bu kavram.
bir yanıyla bilim, bir yanıyla sanat sayılıyor. Ve bu alanın icracıları bugünlerde oldukça popüler bir meslek grubu olan şefler. Onlara hem bilim insanı hem de sanatçı diyebilmek mümkün aslında. Zira hem belli bilimsel teknikler kullanarak tatlarla, dokularla ve görünümlerle oynuyorlar hem de ortaya çıkardıkları o adeta tablo gibi tabaklar ve sunumlarla bir anlamda sanat yapıyorlar.
Şimdi gastronomi ve ünlü şefler falan deyince tabii Michelin yıldızlarını da anlatmadan geçmek olmaz değil mi? Zira günümüzde gastronomi dünyasının en büyük, en prestijli olayı hatta gastronominin oscarları bu yıldızlar, Michelin yıldızları desek pek de abartmış olmayız sanırım. Bugün üst seviye restoranlar ve şefler o listeye girebilmek ve yıldızları kazanabilmek için birbirleriyle yarışıyorlar adeta. Fakat bu yıldızlar başlangıçta hiç de öyle bir amaçla ortaya çıkmamışlar.
1900 yılında Fransa'da bir lastik şirketi kurmuştu Andre ve Edward Michelin kardeşler. Fakat onların o zamanlar bir sorunları varmış ki o da ülkelerinde araba kullanımının hala yaygınlaşmamış olması. Zaten az sayıda kişinin arabası olması bir yana arabası olanlar da çok az seyahat ediyormuş. Bunun böyle devam etmesi araba lastiklerinin eskimemesi, dolayısıyla da Michelin kardeşlerin pek de para kazanamaması anlamına geleceğinden kardeşler bu gidişe bir çözüm aramaya başlamışlar ve bu sırada akıllarına müşterileri için bir rehber hazırlamak fikri gelmiş. İnsanları yola çıkmaktan alıkoyan şeyleri, onların tedirginliklerini bu rehberle giderip onları seyahat etmeye teşvik edebileceklerini düşünmüşler.
İşte bunun için hazırladıkları rehbere Fransa haritalarını koymuşlar, benzin istasyonlarını yerleştirmişler, hatta tamirhanelerin yerlerini bile göstermiş o rehber. Arıza halinde yapılması gerekenlere dair bir takım pratik bilgileri de eklemişler. Ayrıca yolculuk esnasında konaklanabilecek iyi otellere, kaliteli restoranlara dair de bir liste yapmışlar. Ve gerçekten de ilgi çekmeyi başarmışlar. Özellikle o rehberin içindeki restoran listesi ciddi bir merak uyandırmış. Restoran listelerine talep artınca 1926'da ilk kez yıldız vermeye başlanmış. 1931'de ise bugün kullanılan üç yıldız sistemine geçilmiş arkadaşlar. Bugün sıkça duyduğumuz o yıldızlar da şu anlamlara geliyor.
Tek yıldız, yüksek kalitede mutfak uğramaya değer. İki yıldız, mükemmel mutfak rotanızı değiştirmeye değer. Ve üç yıldız, olağanüstü bir mutfak. Sadece burada yemek için ayrı bir seyahat planı yapmaya değer.
Bakın her şey seyahat planları üzerinden işliyor farkındaysanız. Yani bundan 125 yıl önce Fransız sürücüleri yola çıkarabilmek için tasarlanmış basit bir pazarlama rehberi bugün dünyanın dört bir yanındaki şeflerin hayallerini süsleyen, şehirlerin turizm hacimlerini etkileyen ve lezzet peşindeki milyonlara yol gösteren bir lista haline dönüşmüş diyebiliriz. Dolayısıyla bu Michelin yıldızını almış ya da alma iddiasında olan mekanlar lezzet, sunum, müşteri memnuniyeti anlamında belli bir kaliteyi yakalamak ve onu korumak zorundalar. Zaten bugün insanların böyle restoranlar için günlerce rezervasyon sırası beklemesinin ya da ciddi bütçeler ayırmasının en büyük sebebi lezzet beklentisinin yanında başka restoranlarda yaşayamadıkları o alışılmadık deneyimi de yaşamak.
Yani evet, bazen doymak değil, sadece yeni bir lezzeti tatmak ya da farklı bir deneyim yaşamak için de yemek yiyebiliyormuşuz demek ki. Fakat bu kadarla da bitmiyor neden yemek yediğimizin açıklaması. Zira yemek, kimlik inşası, toplumsal sınıfların belirlenmesi ve statü arayışı açısından da çok güçlü bir sembol niteliğinde. ''Bana ne yediğini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.'' sözünü duymuşsunuzdur belki. 18. yüzyıl gurmelerinden sayılan Jean-Antelme Brilha-Savarin söylemiş bunu. Doğru mu telaffuz ettim onu bile bilmiyorum adını. Ama sadece bu söz bile yemeğin bireysel ve toplumsal kimlik inşasında ne kadar etkili ve ne kadar önemli bir rolü olduğunu vurgulamak için yeterli bence.
Mutfak kültürleri coğrafi şartlara, iklime, dini inanışlara, ritüellere, göçlere, savaşlara ve daha pek çok yaşanmışlığa göre şekilleniyor. Mesela Ege bölgesinde sıklıkla taze otlar, sebzeler kullanılıyor. Güneydoğu'da baharatlar daha fazla yer buluyor kendine, acılar filan. Uzakdoğu'da bazı böcekler bile severek tüketiliyor. Batılı toplumlara tiksintirici gelebiliyor tabi bu.
Ya da mesela Müslümanlar, Yahudiler dini inanışları gereği domuz eti tüketmiyorlar. İşte tüm bunlar toplumların kültürel kimliklerini oluşturuyor ve biz de farkında olmasak bile ait olduğumuz toplumun bu kültürel kodlarını taşıyoruz. Ayrıca bireysel olarak baktığımızda da yeme tercihlerimiz üzerinden mesela vejeteryan ya da vegano olma kararı alarak belli bir kimlik oluşturabiliyoruz kendimiz için. Yemek kimliklerimizi şekillendirmek dışında toplumsal sınıfları bile belirliyor. Hatta statü gösteren bir araç olarak da kullanılabiliyor. Mesela Orta Çağ Avrupası'nda beyaz ekmek, et, balık, baharat gibi ürünleri soylular tüketirmiş. Süt, sebze, yulaf, esmer ekmek gibi gıdalar da köylüler tarafından.
Yine bu dönemlerde bira orta ve alt sınıflara ait bir içkiyken, şarabın ayrıcalıklı bir zevk gerektirdiği düşünüldüğünden yalnızca üst sınıflarca içiliyormuş. Bu noktada konuyu biraz daha iyi anlayabilmek için Fransız sosyolog Pierre Bourdieu'nun görüşlerine de başvurmamız gerekiyor bence. Kendisi 1984'te yayınlanan ''Ayrım, beğeni yargısının toplumsal eleştirisi'' adlı kitabında Fransa'da yaşayan farklı toplumsal sınıfların müzik, yemek, sanat, kültür beğenilerini ortaya koyarak yemeğin sınıfsal ayrımları nasıl yarattığını ve pekiştirdiğini incelemiş. Bourdieu'ya göre beğeniler asla kişisel ve masum bir tercihten ibaret sayılmamalı. Böyle bir şey olamaz. Ona göre beğenilerimiz içinde doğduğumuz, yaşadığımız toplumsal sınıf tarafından şekillendirilen öğrenilmiş eğilimler. Yani neyi lezzetli, neyi kaliteli, neyi şık, neyi kaba bulduğumuz bizim sınıfsal konumumuzun bir yansıması diyor kendisi. Mesela bir kişinin kahvaltıda eggs royal ve detox içeceği, diğerinin simit ve pastırmalı yumurta ısmarlaması onların dünyaya bakışları, sosyal çevreleri, sınıfsal konumları hakkında ipuçları taşıyor Bordeaux'ya göre.
Michelin yıldızlı restoranlar da bu şekilde değerlendirmeye son derece uygun aslında. Hatta Bordion'un sınıflandırmasından yola çıkarsak, ki kendisi toplumu sadece ekonomik sermayeye göre değil, kültürel ve sosyal sermayeyi de dikkate alarak sınıflandırır, bu tarz üst seviye restoranlara üç kesim gidiyor diyebiliriz kabaca. İlki tabii ki üst sınıf yani yüksek ekonomik ve kültürel sermayeye sahip olanlar, bu kişiler gerçekten lezzetin peşinden gitmeyi seven, deneyim yaşamayı önceleyen ve tabii hem bu tarz şeyleri ayıracak parası hem de bunları anlamlandıracak bilgi birikimine sahip olan kişiler diyebiliriz. Diğer grup ise orta sınıf. Ortalama bir geliri ve bilgi birikimine sahip olan bu kesim farklı tatlara ve deneyimlere açık olabiliyor. Bu sebeple zaman zaman üst düzey restoranlara gidip orada kültürel sermayelerini arttırmak, zenginleştirmek ve böylece üst sınıfa biraz daha yaklaşmak da isteyebiliyorlar.
Tabii bir de fazlaca ekonomik sermayeye sahip olan fakat eğitim ve kültürel sermayesi yetmeyen bir grup da var ki onları bu mekanlarda olduğu gibi sosyal medyada da sıklıkla görebiliyoruz. Yemeği bir gösteriş nesnesi gibi kullanıp lezzete hiçbir katkısı olmayan altın kaplı et filan gibi bir takım abartılı sunumlar paylaşabiliyorlar bu grupta sıklıkla. Bu kişilerin amaçlarıysa böyle lezzetten, deneyimden ziyade çok para harcayabildiklerini göstermek ve Bununla bir statü kazanabilme arzusu oluyor genellikle. Görüyorsunuz işte arkadaşlar. Basit bir ''Neden yemek yiyoruz ki?'' sorusu bizi alıp nerelere götürdü değil mi? Sadece açlıktan değilmiş. Ve geldiğimiz noktada şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki bölümün başında benimle konuşan garson haklıydı. Gerçekten de yemek doymak için yenmiyor her zaman. Bazen koca bir ısırık aldığımız o çikolata bir ödül oluyor bizim için. Haz almak için yiyoruz onu sadece.
Ve bazen de yalnızca bir lokma için sıra bekleyebiliyoruz. Sadece yeni bir lezzeti tatmak ya da farklı bir deneyim yaşamak için ciddi ciddi paralar ödeyebiliyoruz. Hatta tokum ama yine de yerim diyoruz bazen. Sırf arkadaşlarımızla aynı masaya oturup sosyalleşebilmek için. Biz farkında olsak da olmasak da yemeğe dair tercihlerimizle şekilleniyoruz aslında arkadaşlar. Yetiştiğimiz kültürü, kendi kişiliğimizi, hatta ait olduğumuz sosyal sınıfları bile yemek tercihlerimiz üzerinden gösteriyoruz. Yediklerimiz, yemediklerimiz, kimlerle ya da nerelerde yediğimiz bize dair çok fazla şey söylüyor.
O zaman bundan sonraki ilk lokmanızda siz de şöyle bir düşünün bakalım. Onu sahiden neden yiyorsunuz?
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.