
2.694 kelime · ~13 dk okuma
Öyle hikayeler vardır ki sizi başka bir yere ışınlar. Bazen ilhamı buluruz vardığımız yerde, bazen de harekete geçme cesaretini. 111. frekansta o hikayelerin izini sürüyoruz. Hadi başlayalım.
Nerede bu ya? Nereye kayboldu? Aaa! Demek geldiniz arkadaşlar, hoş geldiniz. Beni böyle biraz telaşlı bir halde yakaladınız ama ne yapayım gözlüklerimi kaybettim, bulamıyorum. E gözlüğümün de benim için ne kadar önemli olduğu malumunuz. Hani hayır bir de işin kötüsü yok, hava iyice karardı, önümü göremiyorum.
E tabii şimdi sorabilirsiniz gözlüğü ormanın ortasında mı arıyorsun diye. Evet burada arıyorum çünkü inanıp inanmamak size kalmış ama gözlüğümü en son rengarenk tüyleri olan garip bir kuşun gagasında gördüğüme eminim. Kuş ormanın derinliklerine doğru uçunca ben de soluğu burada aldım. Yoksa eğlenceyi kaçırmayı hiç ister miydim?
Evet, sesleri duyuyor olmalısınız. Haziran ayının son günlerine geldik. Dolayısıyla şehirde büyük bir festival var. Midsummer, yani yaz ortası bayramı. Ne oluyor arkadaşlar? Onlar kimdi? Gözlerim beni yanıltmıyorsa iki kişilerdi ama bir anda ağaçların arasında kayboldular. Yine burada garip şeyler dönüyor. Geçen yaz olduğu gibi karşımıza bir vampir filan çıkmasın da.
Zaten gözlük yok, bir de şimdi böyle doğaüstü şeylerle falan hiç uğraşamam. Neyse, bildiğimiz patikadan fazla sapmayalım. Ne olur ne olmaz. Ben gözlüğümü aramaya devam edeyim, sizinle az sonra tekrar buluşuruz. O zamana kadar dikkatli olun.
Yok arkadaşlar, gözlükten hala eser yok. Kim bilir hangi ağacın tepesinde şimdi? Ah ah. Neyse, bu saatten sonra bulma olasılığımız epeyce düşük. En iyisi hava aydınlanınca şansımı tekrar denemek. Ama festivale de geri dönemiyorum. E çünkü göz gözü görmezken yolu bulabileceğimden hiç de emin değilim. Bari şuradaki bir ağacın altına oturalım. Hem o sırada ben de size biraz yaz ortası bayramından bahsederim. Zaman geçer.
Kuzey Yarımküre'de yılın en uzun günü ve en kısa gecesi biliyorsunuz ki 21 Haziran'da yaşanır. Bunun sebebi de güneş ışınlarının yengeç dönencesine her yıl yalnızca bir defa dik şekilde gelmesi. Bu tarihten sonra gündüzler yavaş yavaş kısalmaya başlar. Ta ki ne zamana kadar? 21 Aralık'a kadar.
O gün ise yılın en uzun gecesi yaşanır malum. Gündönümü olarak da adlandırılan bu tarihler bazı ülkeler için yazın ya da kışın başlangıcı iken bazı ülkeler içinse her iki mevsimin de tam ortası kabul edilir. İşte Midsummer'ın ismi de tam buradan geliyor. Çünkü hasat döneminin tam ortasında, Haziran'ın 19. ve 25. günleri arasında kutlanıyor bu bayram.
Aslında çeşitli ülkelerde sürdürülen bir gelenek olsa da İskandinavya özellikle de İsveç ve Finlandiya ile daha çok özdeşleşmiş durumda. Hatta bahsettiğimiz ülkeler bugünleri resmi tatil ilan ediyorlar. Fakat yaz ortası kutlamaları aslında bir pagan geleneği. bolluk ve bereket dolu bir hasat dönemi temenni etmek, yazın sunduğu güzellikleri karşılamak için bir araya geliniyor. İnsanlar dans ederek, şarkılar söyleyerek, büyük kamp ateşleri yakarak eğlenirken, bir taraftan şu anda bizim de her yanımızı sarmış olan o mis kokulu, rengarenk çiçekleri topluyorlar. Doğrusu benim de içim açıldı gerçekten.
Çiçekler mutluluk, zarafet, romantizm katıyor değil mi hayata? Hatta biraz böyle hülyalara bile dalabiliyorsunuz arkadaşlar. Havada aşk kokusu var denir ya işte öyle bir şey. Aşk demişken yaz ortası bayramının bu konuda da şans getirdiği düşünülüyor. Müzik, dans ve kahkahaların gürültüsünün kötücül ruhları uzak tuttuğuna inanılıyor. Hasat zamanının bereketinin kalplerde de yeşereceği fikriyle dilekler dileniyor. Mesela bunlardan bir tanesi yastığın altına yedi ayrı çiçek koymak. Uyuyan kişi bu sayede rüyasında gelecekteki eşini görmeyi amaçlıyormuş. Gece yarısı bir kuyuya bakmanın da aynı şekilde aşık olacağımız kişinin yüzünü göstereceği gibi ilginç inanışlar mevcut.
Aslında bunlar bir yandan da anlaşılır şeyler. Aşk, yüzyıllardan beri insanın aklını en çok meşgul eden, uğruna nice riskler, nice tehlikeler göze alınan bir ilham ve motivasyon kaynağı. Aşkın mutlu hali insana bayram gibi geliyor ve mutsuzluğu da en karanlık kuyulara düşmek gibi hissettirebiliyor. Arkadaşlar ne oluyor bana böyle? Gecenin sessizliği, çiçeklerin kokusu filan derken galiba biraz Shakespeare olma yolunda ilerliyorum. Ne dersiniz?
Yeter. Nefret duygularımı daha fazla zorlama. Hasta oluyorum senin yüzüne baktıkça. Bense sana bakmadığım zaman hastalanıyorum. Bunlar da kim? Aralarındaki konu her neyse beni bile fark etmediler. En iyisi kaçıp gitmeliyim. Çalılara saklanmalıyım. Seni de vahşi hayvanların insafına bırakmalıyım Helena.
Ah, en vahşi olanın bile senin gibi katı değildir yüreği Demetrius. İstiyorsan kaç git. Efsane değişsin bari. Bu kez Apollo kaçsın, Dafne kovalasın. Güvercin Kartal'ın peşinden koşsun. Sakin Ceylan varızıyla kaplanı yakalamaya çalışsın. Eğer kovalayan korkak, kaçan yürekliyse. Bırak peşimi artık, bırak!
Arkadaşlar, biz niye şahit olduk az önce cidden? Gerçi isimler de bir yerlerden tanıdık geliyor ama tam Shakespeare demişken olabilir mi ki böyle bir şey? Demetrius, Helena... Tabii ya, anlamalıydım. Bir yaz gecesi rüyası. Garip şeyler döndüğünü daha bölümün başında söylemiştim size.
Evet belli ki hikayenin geçtiği ormandayız şu anda. Biraz önce yaşadığım duygu yoğunluğunun sebebi de buymuş. Doğa üstü şeylerle uğraşmayalım derken büyülü bir oyunun tam ortasına düştük resmen. Bir yaz gecesi rüyası ünlü İngiliz yazar William Shakespeare'in 1595-1596 yılları arasında yazdığı beş perdelik bir komedi oyunu. Shakespeare'in alışılagelmiş tarzından da oldukça ayrılıyorlar. Zira aşkın anlaşılmazlığı ve insanı düşürdüğü o tuhaf halleri incelemesiyle seyirciyi güldürmek amaçlanıyor bu oyunda. Üstelik tüm bu olaylar ağaçların ardında birbirinden muzip perilerin saklandığı büyülü bir ormanda geçiyor.
Bu sayede izleyiciler de sihirli rüya gibi bir deneyime davet ediliyor. Elbette yazarın en popüler eserlerinden birisi olmasında bu bahsettiğim deneyimin rolü çok büyük. Üzerine pek çok uyarlama da yapılmış fakat biz şu anda bir oyun seyretmiyoruz. Bu büyülü akşamın bir parçasıyız. Ve bu da bir şans mı yoksa değil mi sanırım az sonra göreceğiz.
Emin olamama sebebim oyunun kaotik doğası. Şu anda ormanı bizimle paylaşan birbirinden farklı karakterler var ve hepsinin de mizacı birbirinden farklı. Bir aşk dörtgeninin, evet üçgeni demiyorum, dörtgeninin içine hapsolan Atinalı gençler sanattan hiç mi hiç anlamazken oyun sahneleme hazırlığında olan amatör bir tiyatro ekibi ve tabii ki de ormanın o büyülü varlıkları. Tüm bu farklı gruplar aslında hem eserin temasını vurgulamak hem de işleri daha içinden çıkılmaz bir hale getirmek için oradalar. Öyle ki oyun içinde oyun oynanıyor. Hiçbir şey göründüğü gibi değil.
Ve her şey zıddıyla var oluyor. Nasıl derseniz, kendi dramalarına ve aşk trajedilerine kapılan gençler melankolik bir ruh halindeyken periler son derece oyuncu, çocuk, su, neşeliler. Zaten oyunu bir melodram değil de komedi yapan işte bu ikilik. Shakespeare bu eserinde, Romeo ve Juliet'te olduğu gibi aşkın karanlık ve hüzünlü tarafını irdelemiyor. Aksine aşkın kimi zaman gülünç ve irrasyonel doğasına ışık tutuyor. Demetrius, Lysander, Helena, Hermia için yaşadıkları sıkıntılar son derece büyük ve ciddi olsa da Shakespeare bu olayları yumuşak, nüktedan bir üslupla ele alıyor. Ve bu sebeple de karakterlerin iç dünyalarıyla değil de yaşadıkları tuhaf durumlarla bağ kuruyor izleyici. Nerede bu gençler? Sabah olmadan onları bulmalıyım. Yoksa Oberon küplere binecek.
Ah arkadaşlar gördünüz mü? İşte ormanın içindeki o büyülü varlıklardan birine rastladık az önce. Periyer'in kralı Oberon'dan bahsettiğine göre bu Robin Goodfellow olmalı. Zira kendisi onun hizmetkarı ve ona verilen önemli bir görevi tamamlamak için buralarda geziniyor. Ohoo! Birazdan işler feci şekilde karışacak benden söylemesi.
Evet yani şu an her şeyin çok hızlı bir şekilde ilerlediğinin farkındayım. E hazır vaktimiz varken ve en önemlisi bizi henüz kimse görmemişken ben size bu hikayenin önce bir başlangıcını anlatayım. Atina halkı, efsanevi kralları Teseyus ve Amazon kraliçesi Hippolyta'nın görkemli düğün törenine hazırlanmaktayken sarayda nahoş bir hadise yaşanıyor. Soylu bir saray mensubu olan Egeus kızı Hermia'yı şikayet etmek için Teessus'un huzuruna çıkıyor.
Çünkü Hermia, Lysander adındaki gence aşık ve onunla evlenmek istiyor. Oysa Egeus, kızının geleceğindeki eşi çoktan planlamış durumda. Demetrius. Ama Demetrius'u sevmeyen kızının kendisine başkaldırması da e onu sinirden köpürtüyor tabii doğal olarak. Theseus ona hak veriyor ve Hermia'yı oldukça sert bir şekilde cezalandıracağını söylüyor. Öyle ki babasının isteğine boyun eğmediği takdirde cezası ya manastıra kapatılmak ya da ölüm.
Fakat bu acımasız tehditlerden yılmayan Hermia ve Lysander kaçmak üzere sözleşiyorlar. Gece vakti şehirden çıkacaklar, ormandaki yolu takip edip Atina'yı terk edecekler. Hem bu sayede kendilerini kısıtlayan o Atina yasalarını da atlatmış olacaklar. E düşününce riskli olsa da mantıklı bir plan gibi görünüyor ama tabii ki hayatta hiçbir şey böyle pürüzsüz ilerlemiyor değil mi arkadaşlar? E buradaki engel de Demetrius. Çünkü o da Hermia'ya aşık ve bu işin peşini bırakmaya da hiç ama hiç niyeti yok.
Ve Helena kendisini kimse sevmese de o Demetrius'u umutsuzca seviyor. Durumun vehameti anlaşılmıştır sanırım. Doğal olarak Hermia ve Lysander bu yola tek başlarına değil ve farkında olmadan Demetrius ve Helena'yı da peşlerine takarak çıkıyorlar. Habersiz oldukları tek konu da bu değil üstelik. Ormanın derinliklerinde çok daha başka dramalar yaşanırken periler sihirli oyunlarını insanlar üzerinde denemek için fırsat kolluyorlar.
Ama zaten oyunun daha ilk perdesinde Lissander'in de söylediği gibi, asla dikensiz olmazmış gerçek aşkın yolu. Bir dakika, bir dakika. Yoksa gözlüğümü kapıp götüren kuş mu o? Evet, o galiba. Bu sefer yakaladım seni. Dur, kaçma! Gel buraya!
Ne yazık ki yine gözden kaçırdım kuşu. Bir de o kadar peşinden koştum yani olacak iş değil. Ortadan bir anda kaybolup gitti. Sihir gibi. Ne oluyor ya? Merhaba ilginç yabancı! Bu ormana nasıl düştü yolun? Yoksa... Yoksa... Yoksa senin de mi kalbinde var bir sancı? Ya da kaçıyor musun kaderinden? Değilsin durumların kötü bir yalancı! Hmm... Bu kelime oyunlarınla kandırabilirdin beni. Bilmeseydim belki asıl kimliğini. Sen Puck olmalısın. Oberon'un pirisi. Robin Goodfellow ama isminin gerçeği.
Bu doğru. Bilgili birine benziyorsun. O zaman söyle bakalım. Şu Demetrius ve zavallı Helena nerede biliyor musun? Uyurken bu aşk iksirini süreceğim delikanlının gözlerine. Bundan sonra konmayacak gönlü başka birine. Hayır görmedim ikisini de. Peki öyleyse. Görüşmek üzere.
Arkadaşlar, evet. Yalan söyledim, kabul ediyorum. Demetrius ve Helena'ya az önce denk gelmiştik hatırlarsanız. Ama nereye gittiklerini söylemememin bir sebebi var tabii ki, değil mi? Robin Goodfellow'un elindeki tesiri son derece kuvvetli olan bir iksir. Ormanda bulunan sihirli bir çiçeğin özünden yapılıyor ve uyuyan birinin gözlerine sürüldüğü takdirde o kişi gözlerini açtığı anda gördüğü ilk kişiye karşı amansız bir aşka tutuluyor.
Aslında bakmayın, yaramaz perimizin niyeti kendince iyi. Helena'nın karşılıksız bir aşk uğruna kendisini daha fazla yıpratmasını istemedikleri için Efendisi Oberon'la böyle bir plan yapmaya karar veriyorlar. Ne var ki bu plan pek de istedikleri gibi gitmiyor. Umarım Robin'in yolunu şaşırmasını sağlamışızdır da benzer bir karışıklık yine yaşanmaz.
Esasında Helena'nın ısrarı ve Demetrius'un ona karşı olan kaba tutumu çatışsa da ikisi de aynı dertten muzdarip. Karşılıksız aşk. Pek çok filmin, kitabın, şarkının beslendiği ama kimsenin deneyimlemekten hoşlanmadığı bir duygu bu. Hümanistik psikolojinin kurucusu olarak kabul edilen Carl Rogers, sevgi görmenin, özellikle de koşulsuz sevgi görmenin, hayata uyum sağlamanın ve mutlu hissetmenin anahtarı olduğunun altını çizmiş.
Psikanalist Eric Fromm ise sevme sanatı kitabında odak noktasını sevgi görmekten sevgi vermeye çevirmiş. Ona göre oldukça zor olan bu sevme sanatını öğrenebilen kişi kendini tanıyabilir ancak ve duygusal bir doyuma ulaşabilir. Fakat aldığımız ve verdiğimiz sevgi arasında bir denge olması, kişinin her ikisini de deneyimlediği karşılıklı bir ilişki içerisinde bulunması muhtemelen en ideal seçenek. Ünlü yönetmen Paul Thomas Anderson'ın Magnolia filminde geçen bir diyalog da buna ışık tutuyor aslında. Danny adındaki karakter içinde çok büyük bir sevgi olduğunu ama bunu nereye koyacağını bilemediğini söylüyor. Karşılıksız aşk söz konusu olunca kişi içinde duyduğu yoğun sevgiyi yönlendirebileceği bir alandan masum kalıyor.
Kullanılamayan bu sevgi insanın içinde büyüyor, büyüyor, büyüyor ve başka yoğun duyguları da beraberinde getiriyor. Keder, öfke, hatta kimi zaman saplantı. Psikolog Roy Baumeister, Journal of Personality and Social Psychology'de yayımlanan çalışmasında, karşılıksız aşkın, okun her iki ucundaki insan için de farklı duygulara ulaştığını ifade etmiş. Çeşitli teorileri örnek göstererek, insan ilişkilerinde genellikle bir denge prensibi gözetildiğini belirten yazar, karşılıksız aşkta bu prensibin bozulmasının bireylerde negatif etkileri olduğunu öne sürmüş.
Reddedilen kişi için bu negatif duygular daha çok özdeğer ve utanç etrafında dönerken, reddeden kişi için baskın duygunun suçluluk olduğunu söylemiş kendisi. Gerçi duyduğumuz kadarıyla Demetrius pek de suçlu hissediyor gibi değildi ama neyse şimdi buralara pek fazla girmeyelim. Belki de aynı anda hem reddeden hem de reddedilen kişi olmasının yarattığı kafa karışıklığına verebiliriz bunu. Baumeister yaptığı çalışmada aşka düşen kişilerin dünyayı ve kendilerini algılama biçiminde de değişiklikler olduğunu gözlemlemiş. Bunun iyi yöndemi yoksa kötü yöndemi değiştiği de tahmin edersiniz ki yine karşılık görmekle doğrudan ilintili bir şey. Fakat karşılıklı ya da karşılıksız aşkın her hali kişiyi davranış değişikliklerine, normalden sapan alışkanlıklara ve standartlara yönlendirebiliyor.
Yani sağduyumuzu kaybediyoruz bir anlamda. Başka zaman olsa yapmayacağımız şeyleri hiç düşünmeden yaparken bulabiliyoruz kendimizi. Bir başkasını göklere çıkarıp sonra da onu yükselttiğimiz yere erişmek için bin bir türlü sınav veriyoruz. Kendi yarattığımız bu sınavı geçemeyince de hayal kırıklığı ve güvensizlikler karşılıyor bizleri.
Arkadaşlar maalesef geç kaldık galiba. Robin Goodfellow yapacağını yapmış bile ve kötü haber oyunda olduğu gibi yine hedefi doğru tutturamamış. İksiri Demetrius'un gözlerine süreyim derken yanlışlıkla Lysander'in de büyülenmesine sebep olmuş. Onu uyandıran ilk kişi Helena olunca da anlayacağınız şu an ortalık yangın yeri. Her iki adam da Helena'ya aşklarını ilan ediyorlar. Fakat şöyle bir şey var ki Helena onlara kesinlikle inanmıyor.
Canınız cehenneme! Hepiniz birlik oldunuz demek eğlenmek için benimle. İnsanlığı, inceliği biraz bilseydiniz. Beni böyle kırmaz, incitmezdiniz. Seni üçkağıtçı! Seni yabangülüm! Aşk hırsızı seni! Gece karanlığında ne yaptın da sevgilimin gönlünü çaldın ha? Ben kısa ve cücü olduğum, sen de boylu olduğun için mi yükseldin onun gözünde? Robin Goodfellow'un muziplikleri neredeyse iki çocukluk arkadaşını birbirine düşman edecek.
Ama Shakespeare, karakterlerin olaylara olan tepkisini her ne kadar güldürüm unsurlarını arttırmak için abartılı bir şekilde tutmuş olsa da, aslında az önce bahsettiğimiz durumu çok da güzel özetliyor. Aşk, insanın içindeki irrasyonelliği, yetersizlikleri, duygusal boşlukları ortaya çıkarma konusunda bir uzman adeta. Helena, talihinin bir anda dönmesine hiçbir anlam veremiyor ve ilk tepkisi onunla dalga geçildiğini düşünmek oluyor. Buradan aslında kendisini sevilmeye layık görmediği gibi bir sonucu da çıkarabiliriz elbette. Hermia ise bir anda fiziksel olarak yetersiz hissettiği konuları ortaya döküyor. Ona göre Lysander'in aniden değişmesinin sebebi Helena'nın uzun, kendisinin de kısa olması. Anlam veremediği bir durumu kendisinde olduğunu düşündüğü bir eksiklikle açıklamaya çalışıyor dışsal sebeplerle değil.
Gördünüz mü işte? Şimdi de Lissander ve Demetrius Helena'nın aşkı için savaşmaya başladılar. Ne oluyor? Burayı karanlık bir sis bulutu ele geçirdi. Ay ışığı bile fayda etmiyor artık. Hiçbir şey görünmüyor. Buradayım serseri. Kılıcımı çekmiş bekliyorum. Sen neredesin? Hey ördek adam! Gelsene buraya. Aaa anladım.
Robin Goodfellow sebep olduğu bu karmaşayı düzeltmeye çalışıyor. Gençler birbirlerini boğazlamadan bir sis bulutuyla herkesi ayırdı. Lysander'ı uzaklaştırmak için de Demetrius taklidi yapıp onu yanlış yöne çekiyor. Akıllıca, en azından birbirlerine zarar veremeyecek bir mesafede uykuya dalacak. Evet, sis bulutu sonunda dağılmaya başladı arkadaşlar. Şimdi etrafımı biraz daha net görmeye başladım. Üstelik sanki havada ağarmaya başlıyor gibi. Evet, sabah oluyor.
Bakın, Robin Goodfellow tüm bu karmaşada el çabukluğuyla yaptığı hatayı düzeltmiş. Artık herkes sihrin etkisinden çıkmış. Bir kişi dışında, Demetrius. O uyandığında Helena'yı sevecek. Böylece Lysander ve Hermia evlenmekte artık özgür olacaklar.
E yani ne diyelim, büyü gibi doğal olmayan bir yöntemle de olsa en azından bu aşk dörtgenine bir miktar dengenin geldiğini söyleyebiliriz galiba. E nihayetinde yaşanan tüm bu anlamsız olayların sonucunda herkes mutlu olmayı başardı. Gece her şey ne kadar garip ve soyutsa gündüzün gelmesiyle ormana tekrardan düzen ve gerçeklik egemen oldu. Fakat izlediğiniz ya da okuduğunuz eserleri bir düşünün.
Pek çoğundaki ana çatışma yanlış anlaşılmalardan, gerçeğin üzerinin hayaller ve belirsizlikle örtülmesinden besleniyor. Bir yaz gecesi rüyası, tıpkı başlığındaki gibi gündelik yaşamın katı kurallarından sıyrılan tüm kavramları içinde barındırıyor. Yaz, gece ve rüya. Yazın okullar tatil olur, işler biraz daha yavaşlar, seyahat ve eğlenceler rutinin dışına çıkmayı sağlar. E geceler bizi bir rüya aleminin içine sokar, rüyalarsa bilinçaltımıza, sabahları belki de geçiştirdiğimiz duygu ve düşüncelerimize kapı aralar. Aşk da kimi zaman gülünç ve mantıksız, kimi zaman acı verici olsa da bizi içimizdeki zıtlıklarla karşılaştıran, adeta bir hayal dünyasına sokan yegane duygu.
Yüzyıllardan beri hem büyüsüne hem de gizemine akıl sır erdirilememesi, bugün bir yaz gecesi rüyasının hala Shakespeare'in en sevilen eserlerinden biri olmasını açıklayabiliyor bence. Bazen hepimiz alışıla gelmiş olanın biraz dışına çıkmak istiyoruz. Kafamız karışsa, hatta kendimizden şüphe duysak bile. Yoksa böyle hikayeler nasıl yazılırdı ve onları kim okurdu?
Neyse, madem sabah oldu, ben de artık yavaştan döneyim arkadaşlar. Gözlüğümü bulma umudumu toptan yitirdim artık. Olmadı, yeni bir tane alırım. Ne yapayım? Sanırım şuradaki yolu takip etmem gerekiyor. Barış dur! Daha sırası değil gitmenin. Bende değerli bir eşyam var senin. Gördüğün o kuş... Aslında bendim. Gözlüğünü saklayıp birazcık eğlendim. Yani tüm bu olayların içine düşmeme sen mi sebep oldun?
Evet, lütfen kızma bana. Bak, gözlüğün sapasağlam burada. Olur da darılırsan bana, farz et ki yaşanan her şey bir rüya. Yani bakar mısınız şu olanlara? Kimse beni görmedi sanarken, ben de Robin Goodfellow'un şakalarından payıma düşeni almışım. İyi bari, en azından geri getirdi. Evet, sonunda her şey daha net. Ormanın güzelliği, çiçeklerin renkleri... Harika! O zaman görüşürüz arkadaşlar. Ama unutmayın, bu ilginç bölüm bir anı da olabilir, bir rüya da. Karar sizin.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.