
3.179 kelime · ~16 dk okuma
Merhaba ben Ezgi Emel, felsefe, psikoloji ve sosyoloji hocasıyım. Çocukluğumdan beri hep dayatılan doğruları sorgulayan biriydim. Doğum gününü neden istediğimiz ayda kutlayamıyoruz? Herkes abime Ozan derken niye ben abi diye hitap ediyorum? Çizgifimdeki kötü karakterlerin tarafını tutsam ne olur ki? diye sorular hep kafamı kurcalıyordu. O zamanlarda kameralı telefonlar olsaydı benim de sosyal medyaya sınıf annesine isyan eden ilkokul çocuğu tarzı bir videom düşerdi muhtemelen. Hatta geçenlerde lisedeki yıldığıma bakıyordum. Şöyle bir özlü söz koymuşum. Hayatın herkes tarafından doğru kabul edilen bir tanımı yoktur.
Bu söz Ana Britannica ansiklopedisinin hayat başlığı altındaki ilk cümleydi. Bu sorgulama damarı beni felsefe hocası olmaya kadar getirdi. Hala benzer soruların yetişkin versiyonlarını sormaya, sorgulamaya ve toplum tarafından bize dayatılan doğruları didiklemeye tam zamanlı olarak devam ediyorum. Hayatın içinde bize doğalmış gibi sunulan bir sürü şey var ve benim de her seferinde içimden bir çığlık yükseliyor. Mecbur muyum?
diye soruyorum. PodB'yle birlikte hazırladığımız bu podcast'ta kayak tatiline gitmekten kişisel gelişime, yurt dışında yaşamak istemekten müze gezmeye, estetikten tek eşiliğe kadar aklınıza gelen her türlü toplumsal mutabakatı masaya yatıracağız. Yani sadece mecbur muyum diye sormayacağız, bazen de birlikte şöyle diyeceğiz. Yeter be, değilim!
Mecbur muyum sadece bir podcast değil aslında, bir itiraz. İyi paketlenmiş doğrulara, herkes böyle yapıyorlara, artık sen de diye başlayan cümlelere karşı küçük, eğlenceli, entelektüel bir başkaldırı. Unutmayın, bazen en devrimci soru sadece üç kelimedir. Mecbur muyum kardeşim?
Mecbur Muyum'un ilk bölümünde hayatımızı sessiz ama güçlü bir şekilde şekillendiren bir konuya el almak istedim, moda. 1. Bölüm Moda Gerçekte Nedir? Trendleri takip etmek zorunda olup olmadığımızı sorgulamadan önce şunu soralım, moda dediğimiz şey aslında ne? 1904'te Alman sosyolog Georg Simmel, modayı sadece kıyafet değil bir sosyal olgu olarak tanımladı.
Ona göre moda, iki temel insan ihtiyacının çarpıştığı yerde doğar. Topluluğa ait olma arzusu ve birey olarak fark edilme isteği. Bu biraz aslında paradoksal gibi gözükebilir, sanki iki zıt şey gibi. Ve tam bu zıtlığın kesişiminde, çarpışmasında moda dediğimiz şey doğuyor, diyor Görksümel.
Yani aslında moda aracılığıyla bir yandan fazla göze batmamak ve bir bütünün parçası olmak istiyoruz. Aklımıza şöyle örnekler gelebilir, dini mezheplerin farklı başörtüsü yorumları, işte punkların piercing, dövme, dikenli saçlarından oluşan o asi tarzı ya da Rapçilerin bol pantolon ve bol mücevher tarzları gibi ya da Filistin kefiyesini de mesela sokabiliriz güncel bir örnek olarak. Bir gruba ait olmak istiyoruz dedik ama bir yandan da ait olduğumuzu sinyal ediğimiz o grubun içinde öne çıkmak ve bir şekilde farklılığımızı göstermek istiyoruz. Simel şöyle diyor, moda belirli bir örneğin taklit edilmesidir ve sosyal uyum ihtiyacını karşılar, herkesi aynı yolda yürütür, bireysel davranışları genel bir kalıba indirger. Yani başkalarının giydiğini giymek bir aidiyet hissi verir ve bu bize bir konfor alanı sağlıyor aslında yani herkesin içinde. Herkesin işte lise iyi bir bence ekosistem örnek vermek için bütün arkadaşlarınız adidas samba ayakkabı giyiyor ve siz de o ayakkabının farklı bir rengini aldığınızda artık o konforu, o aidiyeti hem hissediyorsunuz hem de ama herkeste olmayan bir rengini almış olduğunuz için de bir farklılaşma da hissediyorsunuz. İşte o görünümde küçük oynamalar yapıyoruz. Bir yandan benzemeye bir yandan da ayrışmaya çalışıyoruz.
Simele göre moda, bireylerin hem topluma karışmak hem de kendilerini ayırmak istedikleri modern toplumlarda ortaya çıkabilir ve ilkel toplumlarda modaya yer yoktur, kabilelerde ya da sınıfsız topluluklarda. Çünkü bu tarz toplumlarda zaten toplumsal hiyerarşiler belli ve çoğunlukla da doğuştan geliyor. Giydiğin kıyafetle ya da alabildiğin o pahalı markayla sınıf atlamanın ya da o hiyerarşiden çıkmanın bir mümkünatı yok. Hatta fazla çıkıntılık yapmakta bu tarz modern olmayan toplumlarda ters tepebilir. Çünkü bu toplumlarda kimlik sabit ve doğuştan geliyor. Sosyal normlar katı ve bireylerin kendilerini kıyafet gibi yüzeysel ve sembolik araçlarla ayırmasına gerek de yok. Oysa modern toplumlarda bu durum tam tersi. Hayat çok daha akışkan, rekabetçi ve hepimiz çeşitsiz sosyoekonomik sınıflara mensubuz. Bireyler olarak sürekli kendimizi başkalarına göre konumlandırmaya çalışıyoruz.
Özellikle farklı sosyal geçmişlerden gelen insanların bir arada yaşadığı şehirli anonim ortamlarda bu ihtiyaç daha da hasıl oluyor. Böyle bir zeminde moda hem statü, hem zevk, hem de kimlik sinyali vermek için bir araç haline geliyor. Bu nedenle Simel modayı modernitenin bir ürünü olarak görüyor ve modernite özel bir şey olarak görüyor. Sınıflar arası hareketlilik yani sınıf atlama opsiyonunun olması gerekiyor modanın ortaya çıkması için.
Şehir hayatının anonimliği olması lazım. Bu neden önemli? Çünkü kendimizi bir şekilde, hızlı bir şekilde tanıtmamız gerekecek. Buna daha sonra geleceğim. Bu gibi dinamikler sayesinde insanlar kendilerini dış görünüşleriyle ayırt etme ihtiyacı duyuyorlar. Yani hepimiz duyuyoruz ve moda bu ihtiyacın tam merkezinde doğuyor. İkinci bölüm. Moda neden hiç bitmez?
Simel'in bir başka, bu da böyle meşhur olmuş bir tespiti aslında. Moda trendleri her zaman ölmek zorunda Simel'e göre. Çünkü bir trend geniş kitlelerce benimsendiği anda elitlerin gözünde artık değersizleşiyor. Klasik bir trend döngüsü şöyle işliyor.
Bir şey moda oluyor. Elitler yeni bir stil yaratıyor. Alt sınıflar onu taklit ederler çünkü bu sayede bir statü atlama imkanı kazanırlar ya da kazanacaklarını düşünürler. Elitler taklit edilince bu tarz yeni bir trende geçerler ve o trend ölür bir yenisi doğar.
Bugün bu döngü TikTok ve hızlı moda sayesinde aşırı hızlı bir hal aldı. Artık trend olmak bile geçici. Sezonlar değil haftalık mikro trendler var. Örneğin girl dinner trendi. Kadınların işte bir ice latte, iki sigara ve işte ne bileyim antidepresanlar falan gibi böyle aslında besleyici olmayan.
çeşitli tüketim malzemeleriyle kendilerine bir akşam yemeği hazırlamaları trendi ya da işte işlevsiz kadın çantaları içine sadece bir rujun sığdığı. Artık bu mikro trendler birkaç hafta yaşıyorlar ve ölüyorlar ve hepimiz hem zihinsel hem de maddi olarak bu yarışın içinde hayatımıza devam etmeye çalışıyoruz. Bu hızlı tüketim modeliyle modanın neden olduğu insan hakları, ihlalleri ve ekolojik tahribata girmiyorum. O da başka bir podcast bölümünün konusu olsun artık. Üçüncü bölüm, Roland Barthes ve moda dili. Buradan Roland Barthes'e geçeceğim. O da farklı bir şekilde yorumluyor modayı, bir dil olarak yorumluyor. Ve diyor ki, moda işaretlerden oluşan bir dildir. Nasıl kelimelerle iletişim kuruyorsak, kıyafetlerle de aynı şeyi yaparız.
Barts'a göre giydiğimiz kıyafetler aslında birer anlam taşıyıcı. Sadece bizim örtünmemizi sağlamakla kalmaz, kim olduğumuzu, neye ait olduğumuzu, bazen de neye karşı durduğumuzu anlatırlar. Mesela güncel bir örnek vereyim, clean girl estetik. Bu son zamanlarda moda olmuş, Hayley Bieber'la moda olmuş bir akım. Ne içeriyor bu akım? İşte çok sıkı sıkıya toplanmış saçlar, çok temiz bir cilt.
...sade makyaj, pastel tonlar, işte belki altın halka küpeler... ...ve aslında bu estetiğin altında şöyle bir mesaj var... ...ben sağlıklıyım, düzenliyim, disiplinliyim, meditasyon yapıyorum... ...işte sabah uyanır uyanmaz limonlu su içiyorum, sigara içmem... ...vücudumu, saçım ağrıç hiçbir yerinde bir kıl bulamazsınız... ...gibi iddialar içeriyor o estetik görüntünün arkasında... ...ya da yine hani yakın zamanda Bella Hadid'le birazcık meşhur olmuş Blockcore akımı...
Orada da aslında işte ne giyiliyor mesela eski bir futbol forması hatta aklıma şimdi şey geldi Serenay Sarıkaya'nın oy kullanmaya Adana Demir Spor formasıyla gittiği kombini diyeyim. Ve böyle kombinler aslında futbol seviyorum demiyor yani belki o formanın hani takımının hayatında Bir maçını da izlememiş. Burada futbol sevgisine dair bir iddia yok ama burada bir ironi var ve modayı T'ye alıyorum. Ben hani modaya o kadar hakimim ki orada bir T'ye alış var aslında. Ya da norm core, yine başka bir moda akımı. Bu da bir sıradanlık estetiği.
Bunun da alt metnini de işte moda umurumda değil diyor ama aslında bunu derken bile bir moda üretiyor. Buna da hani örnek olarak o Steve Jobs'un hep aynı ayakkabıyı ve aynı kot pantolonu ve kıyafeti giydiği tarz ya da Mark Zuckerberg'in de benzer bir tarzı var. Hep benzer kıyafetler giyiyor ve burada da şöyle bir mesaj var. modayı takip edecek kadar boş adam değilim. İşte bunlara vakit harcayamam. Dünyayı değiştirmekle meşgulüm." falan gibi mesajlar veriyorlar aslında bu norm-korm akımıyla. Ve tabii ki hani sadece kişisel bir estetik değil, doğrudan politik bazı duruşlara da işaret ediyor. Hani Filistin kefiyesi örneği vermiştim. Bu artık hani sadece Orta Doğu'da kullanılan bir örtü deseni değil, bir direniş sembolü haline gelmiş.
Ve bu aksesuarı taşıyan biri aslında şunu sinyalliyor, değil mi? Ben ezenin yanındayım ya da küresel adaletsizliğe, işgalciliğe, siyonizme karşıyım ya da Müslüman kardeşlerimizin yanındayım gibi mesajlar veriyor. Moda artık burada sadece bir ifade değil, bir tavır haline de geliyor ve işin en ilginç taraflarından biri de şu, sessizlik bile bir mesaj. Yani ben modayla ilgilenmiyorum demek bile Bir moda dili içinde anlam kazanıyor, Roland Barthes'i bir yerden okuduğumuz zaman. Yani modanın dışında olmak bile modanın içinde bir duruşa dönüşüyor, ironik olarak. Şimdi kısa bir ara verelim, ardından konularımıza devam edeceğiz.
Dördüncü bölüm. Michel Foucault, moda bir disiplin mekanizması mı? Adamım, çok çok sevdiğim bir filozof ve sosyolog olan Foucault'a zıplamayı uygun buluyorum. Aslında Foucault bir moda kuramcısı değil ama Foucault'cu kavramları kullanarak modayı çok güzel analiz edebiliriz. Çünkü Foucault, disiplin, gözetim ve güç ilişkileri üzerine. fikirler geliştirmiş kariyeri boyunca ve modayı bu perspektiften anlamak da bence hem çok kullanışlı hem de çok kafa açıcı. Şu ana kadar ne yaptık? Hani bir özet geçecek olursak modayı ifade biçimi ya da bir statü göstergesi ya da bir dil olarak ele aldık. Ama ya moda sadece bizim ne söylemek istediğimizle ilgili değilse, ya moda aynı zamanda görünmeden işleyen bir güç biçimi ise?
İşte bu noktada karşımıza Michel Foucault çıkıyor. Hapishanenin doğuşu kitabında Foucault şunu iddia ediyor, modern toplumun insanları zorla değil, içselleştirilmiş disiplin yoluyla kontrol ettiğini söylüyor. Yani artık başımızda bir gardiyana gerek yok. Sadece o izleniyor olabilirim hissi yeterli. Buna panoptikon deniyor bu arada. Her an izlenebiliyor olabilirim hissiyle biz zaten izleniyormuş gibi davranıyoruz ve bu sayede de başımıza bir gardiyan koymaya gerek kalmıyor. Biz kendi kendimizin gardiyanlığını yapmaya başlıyoruz.
Ve bu his bizim kendi bedenimizi, davranışlarımızı ve dış görünüşümüzü de kendi kendimize denetlememizi sağlıyor. Ve moda buraya çok iyi oturuyor. Şöyle bir alıntı buldum Agnes Rocamora'dan. Moda bir disiplin teknolojisi olarak işler diyor. Uysal bedenler üretir. Yani toplumun egemen normlarına uygun hareket eden, kendini buna göre şekillendiren bedenler.
Ne demek istiyor burada? Ya moda sadece neyin güzel olduğunu bize söylemiyor, nasıl görünmen gerektiğini de söylüyor. Mesela hangi vücut tipi arzulanır? Ne kadar ten göstermek makbul? Sütkensiz dolaşmak normal mi? O etek fazla mı kısa? Hangi kalıplar güçlü görünür? Hangi duruş feminine sayılır? Yürüyüşümüz, oturuşumuz, hatta telefon tutuşumuz bile aslında biz farkında olmadan bu normlara göre şekilleniyor. Bu konuda güncel bir örnek vereyim. Yakın zamanda Lululemon adlı Türkiye pazarına da giren bir tight markasının CEO'su şöyle bir açıklama yaptı. Bizim tightlarımız herkese göre değil. Ancak gerçekten fit olan kadınlar giyebilir ya da giyerse yakışır.
Ve bu sadece Lululemon'a özel bir durum değil. Lululemon, Brandy Melville, Abercrombie gibi bazı markalar beden ölçülerini standart small bedenden bile küçük yapıyorlar. Yani normalde small giyiyorsanız bu markalara tightlerini giydiğiniz zaman ya da kıyafetlerini giydiğinizde medium, large, x-large giymeniz gerekiyor. Neden? Çünkü markaların bir yaşam tarzını temsil etmesini istiyorlar. Her gün sporunu yapan, boğazını kontrol edebilen, muhtemelen 9-5 işle çalışmayacak kadar ayrıcalıklı, fit, zengin ve cool kadınları temsil etmesini istiyor.
Aslında bu markalar sadece kıyafet değil, bir beden disiplini satıyor. Bunu giyebilmek istiyorsan önce kendini terbiye etmelisin, mesajı veriyor. Yani bu da Foucault'un bahsettiği o içselleştirilmiş disiplinin modadaki karşılığı olarak görebiliriz. Bir de şunu soralım mesela, hani herkesin profesyonel hayatında gördüğü. Bir şey kombin. Neden ütülü bir takım elbise bu kadar güçlü bir simge haline geldi? Artık biraz o şey kırılıyor ama yine profesyonel hayata hani takım elbise ve onun gömleğinin ütülü olması falan hani normdur değil mi? Bu benim yorumum ama ben şöyle düşünüyorum. Ütülü bir kıyafet sadece şık değil. Başka mesajlar da sinyalliyor.
Ve şunu söylüyor ütülü bir takım elbise, sadece görünüşe değil boş gibi görünen detaylara, kıyafete herhangi bir işlev katmayan mesela kırışıksız gibi keyfi bir konuya dahi ne kadar zaman ve enerji ayırabildiğini gösteriyor bunu giyen insanın. Kırışıksız, Lekesizlik, bedenin kusursuzca o hizalanmış hali, o Foucault'un tarif ettiği disipline edilmiş bedenin izleri aslında. Ya ütülü bir takım elbise şunu bağırıyor belki de, ben kendime hani hükmedebilen biriyim, vaktimi sabahın köründe bu tarz önemsiz ama kuralı uygun detaylara harcayacak kadar disiplinliyim. Kendimi torplayabiliyorum. Bunu kendime yapıyorsam, senin şirketin için çalıştığımda neler yaparım, o anlamsız Excel dosyalarına ne kadar önem atfedebilirim? Sen hayal et, diyor aslında yani o patrona. Ve burada görünmeyen bir norm devreye giriyor. Kendin üzerine ne kadar çalışırsan o kadar değerlisin. Biz şöyle düşünüyoruz. Ben kendi tarzımı yansıtıyorum. Ama aslında görünmeyen kurallara göre biçimleniyoruz.
Yani hem moda, hem fiziksel, hem zihinsel olarak bizi eğitiyor. Ve belki de en önemlisi kendi kendimizi gözetliyoruz. Bugün insanlar sosyal medya görüntülerini sürekli düzenliyorlar. İşte gym selfie'ları, o outfit of the day, günün kıyafeti kombini, glow up'lar. Moda sadece ne giydiğin değil, kendi imajını nasıl yönettiğin haline de geldi.
Fuko buna bu arada özneleşme derdi. Kendisi keşke hayatta olaydı da Instagram'ı göreydi diye düşünüyorum ben her seferinde. Bir birey haline gelmemiz aslında bizi şekillendiren iktidarı içselleştirmemiz sayesinde oluyor. Yani moda yalnızca ne giydiğimiz değil, kimin baktığını düşünerek kendimizi nasıl giydirdiğimiz.
Ve belki de hani en ürkütücüsü de şu fukucu bir perspektiften. Biz moda trendlerini takip etmiyoruz aslında. Trendler bizi şekillendiriyor ve bizim kimliğimizi yaratıyorlar. Beşinci bölüm Pierre Bourdieu. Zevk nötr değildir.
Bartz bize modanın bir dili olduğunu söyledi. Foucault ise bu dili konuşmanın aynı zamanda bir disipline girme, kendini kontrol etme süreci olduğunu hatırlattı. Şimdi bir adım daha atalım. Biz bu dili nerede öğreniyoruz? Zevk nasıl gelişiyor? Cevabı son zamanların moda tabiriyle sınıfsaldır kardeşim. Ve neden bazı şeyleri güzel ya da şık bulurken bazılarını bulmuyoruz? Neden bazı insanlar için altın varaklı mobilyalar mobilya tasarımının gelebileceği en zirve noktayken bazıları diyor ki hani üzerine para verseler evime sokma?
İşte burada Fransız sosyolog Pierre Bourdieu devreye giriyor. Bourdieu'ya göre biz zevk dediğimiz şeyi öyle kendi başımıza oluşturmuyoruz. Beğenilerimiz, tarzımız, neyi cool, güzel ya da kitsch bulduğumuz bunların hepsi aslında doğduğumuz çevreden, aldığımız eğitimden ve içinde bulunduğumuz sınıftan etkileniyor. Yani sen beğeniyorum çünkü güzel işte ya falan uzatmayın derken bile aslında seni sen yapan toplumsal yapı konuşuyor. Bordeaux bunu habitus kavramıyla açıklıyor. Habitus şu demek, çocukluktan itibaren öğrendiğimiz içimize silmiş davranış ve düşünme biçimleri. Ve bu habitus ne giyeceğimizi, neyi beğeneceğimizi, nasıl davranacağımızı, nasıl güleceğimizi bile şekillendiriyor.
Burada bir old money ve new money virajı alacağız şimdi. Türkiye'de çok görünür iki örnek üzerinden düşünebiliriz bunu. Dilan Polat ve Ali Koç diye düşündüm ben. Biri tabii ki old money yani eski zenginliği, biri de yeni zenginliği temsil eden. Dilan Polat yeni zengin. Ve şöyle bir ilişkisi var parayla. Lüks markaların logo'larını göstermekten çekinmiyor. Tabii bu hapse girmeden önceydi. Şimdi biraz kendisini disipline soktu o konuda ama
Pırıltılı taşlarla süslenmiş kıyafetler giyiyor. İşte gösterişli pozlar veriyor. Dolar banknotlarından yapılan bidülerle fotoğraf çekiliyor. Pahalı arabaların üzerinde yanında poz veriyor.
Ve bunlar şu mesaj aslında, ben artık buradayım, ben de varım bu denklemde. Bu para kazanmanın ve bunu ilan etmenin bir yolu ama aynı zamanda sınıfsal kökenin ve sonradan gelen yükselişin de bir ifadesi. Şimdi karşı tarafa bir bakalım, Ali Koca, yani köklü zenginlik, old money. İşte nedir o? İşte sessiz lüks akımı, basit blazersler, logosuz gömlekler ama çok kaliteli kumaştan. Gösteriş yok ama hani kalitesini zaten anlıyorsun ve zaten ben hep buradaydım diyor aslında o Ali Koç'un tarzı diyeyim, moda tarzı. Bu arada Ali Koç'tan örnek verince aklıma şey geldi. Birkaç ay önce sosyal medyada Rahmi Koç'un kolunda Swatch marka bir saat görülmüştü ve şöyle yorumlar yapılmıştı belki hatırlayanlar olur. Vay be işte koskoca Rahmi Koç o kadar zengin ama ne kadar mütevazı bak Swatch takıyor hiç marka takıntısı yok falan gibi. Ama bana sorarsanız bu bir mütevazılık göstergesi olarak okunmamalı. Tam tersine yani görünürlük ihtiyacından azade, özgür olmanın bir ayrıcalığını yaşıyor Rahmi Koç burada. Çünkü Rahmi Koç zaten hani Monaco marinasındaki yatından indiği... Dünyanın en zengin insanlardan biri olduğu herkes biliyor. Yani onun konunda patek Filip saat olmaması statüsüne en ufak bir zarar vermiyor. Çünkü o saatten alacağı tüm sembolik sermayeyi zaten sahip. Repütasyonu onunla yürüyor. Oysa görünürlük savaşı veren biri için, Dilan Polat gibi, marka bir göstergeye dönüşüyor. Bir ben buradayım deme biçimine dönüşüyor.
Bu iki zevk tarzı aslında tam olarak Bordion'un söylediği gibi sınıfsal estetik stratejiler. İkisi de parayla ilgili ama parayı taşıma konusunda farklı kodlara sahipler. Dilan Polat'ın zevki sonradan kazanılan görünükle ilgili, Ali Koç'unki ise sessizlikle saklı bir üstünlükle ilgili. İşte Bordion'un dediği gibi zevk hem sınıflandırıyor hem de sınıflandıranı ifşa ediyor. Bu ne demek? Aslında çok anahtar bir sözlü ifadesi ama biraz açalım. Zevk sınıflandırıyor.
Çünkü bir kişinin beğenileri, tercihleri, estetik seçimleri onu toplum içinde belirli bir sınıfa yerleştiriyor. Mesela hani klasik örnekler. Caz seviyorsun, işte sade giyiniyorsun, işte devasa Gucci logolu bir şey giymiyorsun da böyle sade, basit giyiniyorsun. Çağdaş sanata ilgi duyuyorsun. Ve bu neyi işaret ediyor? Yüksek üst kültürel sermaye sahip biri olarak seni sınıflandırıyor.
Ya da işte popüler kültür dizilerini seviyorsun, dev logolu kıyafetler giyiyorsun ve neye dönüşüyorsun? Daha popüler kültür tüketicisi bir profile yerleştiriliyorsun. Bu tamam. Peki zevk sınıflandıranı nasıl ifşa ediyor? Yani zevklerimiz sadece bizi sınıflandırmakla kalmıyor ama bizim kim olduğumuzu da açığa çıkarıyor.
Nasıl yapıyor bunu? Mesela şöyle diyorsun, ben modern sanat sevmem, anlamsız buluyorum. Ne o, beş yaşında çocuk da yapar dediğinde aslında o sanat eserine değil, o zevke sahip olan sınıfa da mesafe alıyorsun. Ya da işte ben minimalist giyinmeyi severim dediğinde, sade zevkini belirtirken aslında gösterişsizliği erdam sayan bir sınıfsal konumda ifade etmiş oluyorsun.
Yani bu söz aslında zevk kişisel bir şeydir argümanını tamamen çürütüyor. Çünkü Bordeaux diyor ki, zevk kişisel gibi görünse de toplumsal ve sınıfsal ve neyi sevdiğin kadar, neyi sevdiğini düşündüğün kişi olarak algılandığın bir sistem içinde yaşıyorsun. Peki yani trendleri takip etmek zorunda mıyız? Ana soruya gelecek olursak. Bordeaux'un cevabı şöyle olurdu. Zaten trendin içindesin çünkü senin zevkini şekillendiren şey sen doğduğunda çoktan vardı. Burada aslında bireyi birazcık hani o gücü de elinden alan, özgür iradesini de elinden alan ve belki de hoşumuza gitmeyecek bir yorum. Ama bence ilgi çekici ve düşündürücü bir yorum.
Moda dışına çıkmaya çalışsam bile bu da bir pozisyon alma. Modayı takip etmiyorum dediğinde de sade tarzın aslında çok daha büyük bir kültürel sermayeyi temsil ediyor. Dilan Polat'ın parası olsa dahi sahip olamayacağı o kültürel sermaye ya da belki bu şekilde devam ederlerse belki 3-4 jenerasyon sonra sahip olacağı o kültürel sermaye. Evet hani bizim tarzımız var. Herkesin bireysel tarzı olabilir ama o tarzın arkasında bir toplumun bütün hikayesi gizli.
Peki o zaman gerçekten modayı takip etmeye mecbur muyum? Bence cevap hem evet hem hayır. Yani aslında hiçbirimiz mecbur değiliz. Ama dürüst olalım, bazen moda bir kısa yol gibi de çalışıyor. Yeni biriyle tanıştığımızda mesela hemen Instagram profiline ya da TikTok'una ya da neyse artık giriyoruz, sosyal medya profiline giriyoruz. Hemen oradan bir izlenim devşiriyoruz. Moda kim olduğumuzu anlatmanın en hızlı yollarından biri gibi de çalışıyor. Yani hem biz başkaları hakkında hızlıca fikir sahibi oluruz, hem de kendimizi hızlıca anlatabiliyoruz. Bazen kıyafetler bir CV'den daha hızlı konuşuyor. Ben buyum demenin kısa ama etkili bir biçimi, kişisel tarz. Ama burada da küçük bir uyarı eklemek istiyorum.
Yani tüm karakterinizi de şık giyinmekten ibaret halde bırakmayın bence. Evet, ilk izlenimler önemli ama biri size baktıktan sonra ve sizi umarım havalı bulduktan sonra esas önemli olan şuna geliyor. Hani iki cümleyi bir araya getirebilen bazı konular hakkında gerçekten fikri olan birimsiniz. Çünkü evet yani stiliniz sizi odada farkettirebilir ama ne söylediğiniz, o odada kalıp kalmayacağınızı belirler. O yüzden genel kültürünüzü arttırmak için bu podcasti takip etmeyi ihmal etmeyin diye kendi podcastıma da bağlıyorum. Umarım beğenmişsinizdir bu düşünsel yolculuğu. Mecbur muyum'un ilk bölümünde modayı konuştuk. Bence bu sorunun peşinden yürümek güzel de bir sonraki bölümde başka bir gündelik mecburiyetin izini süreceğiz. Hoşça kalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.