
4.710 kelime · ~24 dk okuma
Vay, vay, vay, vay, vay, vay, Güleç ablam hoş geldin. Otur beş öğle, anlat bize. Mecburiy bitti, istifa ettin. N'aptın, n'ettin? Bundan sonra n'apacaksın, n'edeceksin? Nerelere gideceksin? Köprüyü öyle kim boyattı? Sevgilin var mı? N'oluyor öyle? Anlat bize. Benim hocamın fakültesi. Hello! I'm back, baby. Neyse abartmayayım. Ne yapıyorsunuz? Şimdi ben size bugün ne anlatacağım biliyor musunuz? Bakın, kardeşlerim! Ey cemaati peri bacası! Bir sınava çalışan, oturup gün sayan, istemediği yerde duran, mobinden canı sıkılan, istemediği bir ilişkide mecbur duran, boşanmak isteyen ama boşanamayan, çocukları var diye susan, başka sebeplerden dolayı sıkışmış istenen, çaresiz kim varsa, her kim ki, kendini sıkışmış hissediyorsa, ben bugün yolun sonundan size geri dönüp, zamandan geri ışınlanıp, özgürlük nasıl bir his onu anlatacağım. Ey özgürlük! Daha önce de böyle zamanlarım olmuştu. Mesela üniversite sınavına girdiğimde de, ertesi gün böyle bir, tam böyle işte o beklediğin gün geliyor ve daha yeni bitti ya sınav. Siz de biliyorsunuz bunu. Öyle bir özgürlük ama bu benim şu an yaşadığım bambaşka. Daha önce hiç böyle olmadım. Bunun bir sürü katmanı var. Bunun sebebi de şöyle, şu saatten sonra kariyerime istediğim şekilde, özgürce, istediğim ne varsa kendim seçip devam edeceğim. Bunlara geleceğiz. Ama önce, bitirdik bir tanem, bitti. Hazırsanız, bugün biraz özgürlüğün tadını çıkaralım. Doktor
Gületç Radyo'ya hepiniz hoş geldiniz. Welcome back to our show. Vay, vay, vay, vay, vay. Güleç abla, hoş geldin. Şimdi arkadaşlar, öncelikle ben şok oldum. Gerçekten Türkiye'de çoğu insan doktorların sadece 6 yıl değil de... ...hani kendi doktorluğunu yapabilmesi için, yani klinisyen olması için... ...aslında 8 sene bir mücadele vermesi gerektiğini bilmiyor. Yani 7.5, yani 7.7. Şöyle oluyor arkadaşlarmışlar, anlatayım ben size hemen.
Aslında bu olay çok basit ama yine çok katmanlı olduğu için böyle ne kadar basitleştirebilirsem öyle anlatacağım. Doktorların hepsi hakimi zaten yaşıyoruz bunu ama ailesinde veya çevresinde olmayanlar demek ki bilmiyormuş yani ben de bunu gördüm. Çünkü bizim için mesela atanmak bir lütuf değil. Şöyle anlatayım, durun durun şöyle anlatayım.
Türkiye Cumhuriyeti'nde tıp fakültesi okumuş her doktor hasta bakmak istiyorsa, klinisyen olmak istiyorsa, tamam mı? Ne yapması gerekiyor? Ya da kendi elini açmak istiyorsa da, yani hasta bakması gerekiyorsa, ne yapacak arkadaşlar? Mecburi hizmet. Yani devlet hizmet yükümlülüğü. Yani DHE. Hep diyorum ya, DHE, DHE, DHE.
Bu taşra teşkilatıysa... Ben demiyorum, sağlık bakanlığı diyor arkadaşlar. Taşra ise ona göre değişiyor, İstanbul ise ona göre değişiyor. 450 gün, 500 gün, 550 gün, 600 gün... Daha sosyal kültür, ekonomik olarak sıralıyorlar. Gün daha çok artıyor İstanbul'da. 600 gün falan genelde, tamam mı? Böyle. Doğu'da daha az gün mesela. Şark çünkü orası. Benim olduğum yer taşra, ona göre taşra teşkilatı.
Günaydın! Günaydın! O işin şakası daha, neyse. Şimdi peki madem bu böyle, biz bilmiyor muyuz, niye bu kadar ağladım ettin falan filan. Şimdi ben mezun oldum, ne yaptım arkadaşlar? Yine istemeden de siz direkt atanıyorsunuz zaten. Yani biz atama için bir şeye girmiyoruz. Yani mezun olduğun gün direkt seni bir yere gönderiyorlar, göndersinler yani. Çünkü ülkenin her yerinde doktor lazım. Burada hemfikiriz, hiçbir sorun yok. Konu bu değil zaten. Konu şartların iyileştirilmesi, konu sistemin sıkıntısı, onu konuşuruz.
Şimdi, bizi atıyorlar tamam mı bir yere. Benim ilk, o zaman daha mezun, yeni mezun olduğumda, neresi çıkmıştı biliyor musunuz? İstanbul'da, deniz kenarı, İstinye Devlet Hastanesi. Ama ben o zaman Londra derdim. Dedim, dönmüyorum arkadaşım, gelmiyorum. Aradılar, emin misin? Bak burası çıktı. Dedim, gelmiyorum ya falan. Çünkü, Londra'da direkt mezun olunca, şimdi orada tabii ki zorunlu hizmet falan filan, bunlar yok. Farklı, sistem her şey farklı. Orada devam edebiliyordum. Ve ne oldu arkadaşlar? Ben hiç böyle zorunlu falan yapacağımı asla düşünmüyordum. Gittim zaten, ben İngiltere'ye, Amerika'ya gideceğim falan. Hep anlatıyorum ya, gittim ama beklenti otomatizasyonumu karşılamadım. Yani istediğim gibi değil. Hayalim bu değil.
Şimdi orada psikiyatrisi veya başka branşlar uzun sene olabilir ama çok da kolay bir yol var aslında GP'lik. Ve %40 doktor tam sayı bu değildir belki değişmiştir şu an ama genelde öyle yani. Doktorların çoğu GP ne demek? General Practitioner yani aile hekimi. Fakat aile hekiminden daha fazla yetkileri olabiliyor çünkü speciality'ler var. Yani aile hekimi oluyorsun sonra başka üzerinde mesela bir sene falan derma yapıyorsun diyelim. Sadece derma bakıyorsun sadece cildi yasası bakıyorsun. Yani orada aile hekimlerin daha fazla yetki ve etki alanı verilmiş diyebilirim.
Mesela orada ne yapabilirdim? GP yapıp üç sene mesela. Üzerine bir sene de başka bir şey yapardım. GİL diye mesela. Direkt yerimi açardım. Harlis GİL'de takılırdım gibi. Ama ben bunu istemiyorum. Ya ben sizden şu anda da bunu burada yaparım. Değil mi? Yani hani yaparım. Ama ben bu değil hayalim. Bu olmadığı için de dedim ki ee. Sonra da ne yapsam? Hani işte bu İngiltere'de doktorlukla tüm Arap ülkelerine falan gidebiliyorsun ya. Anlattım daha önce size. Avustralya falan gitsem, paramı kazansam. Yok abi istemiyorum. Onu da istemiyorum falan filan. Sonra geri geldim ya. Geri geldim ve ne yapsam? Burada iş yapmak için de... Şimdi mezun olduğunuz, hasta bakmayacaksanız... ...şunu yapabilirsiniz mesela. Mecburi yapmadan iş üyeliği ekimini yapabilirsiniz. Ya da eğitime devam edip doktora yapabilirsiniz. Çünkü zaten tıp fakültesi okuduğunuzda master yapmış sayılıyorsunuz. Yani Master of Science yapmış sayılıyorsunuz. Fakat MBA yapmış sayılmıyorsunuz. Çünkü o niye? O Master of Business Administration.
Ya da Master of Research, bu arada başka alanlar. Mesela Neuropsychiatry, Neuroscience bunlar. Master of Research. Biz tıp fakültesinde hangi yüksek lisans yapmış oluyoruz? Master of Science, tamam mı? Yani yeni mezun olan her doktor bir yere atanıyor. Atandığı yer kuraya göre. Sen tercih ediyorsun. Ben o zamanlar tercih ettiğimde İstanbul İstihlal Devlet Hastanesi'ni yazmıştım. Direkt çıkmıştı.
Sonrasında ben Türkiye'ye geri dönünce, kaç sene sonra, baktım ki, ne yapacağım, ne edeceğim, karar veremiyorum. O zaman dedim, elim iş tutsun, çalışayım. Ne yapayım o zaman? Kura'ya gideyim. Benim o zaman hiç başlamadığım işe, İsrail Devleti'ne, ne yaptım? Mustafil kaldım. Ona Mustafil deniyor memuriyette. Hiç başlamadım. Mustafil kaldım.
Şimdiyse ne yaptım arkadaşlar? Tekrar girdim Kura'ya. Mustafa'yı kaldım da istediğim zaman Kura'ya girebiliyorsun. İki ayda bir atanıyor zaten böyle. Kura'ya giriyorsun, atanıyorsun. Atanmama gibi ihtimalin yok. Açık olduğu için hep zaten. Öyle bir şey yok. Tercihlerimi yaptım. İkinci tercihim Boyabat değil ki. Antep'te Boyabat çıktı değil mi? Ve Boyabat'ta mecburiyet hizmetini yapmam gereken bir gün var.
Bugün tamamladıktan sonra devlet bana diyor ki tamam, şimdi istediğin yerde çalışabilirsin. İstediğin şekilde kendi yerini açabilirsin. Diplomam yine bendeydi. Ben mesela yine antipatik yazabiliyordum, ilaç alabiliyordum. Ya da mesela ben halk sağlığı mahsur yapıp bir yerde çalışabilirdim doktor olarak. Ya da ilaç firmasına girebilirdim mesela. Direkt şey yapmadan, mecbur hizmet yapmadan ilaç firmasına çalışabilirdim. Dediğim gibi ya da doktor yapabilirdim, yüksek eğitimler alabilirdim.
Araştırma görevlisi olurdum mesela doktora falan filan ama arkadaşlar hasta bakamazdım. Kendi yerimi açamazdım bu şekilde. Danışmanlık gibi açardım fakat hasta bakacağım klinik olarak açamazdım. Anlatabiliyor muyum? Bunu yapman için senin mecburiyetle hizmeti bitirmen gerekiyor. Ve sadece pratisyenler veya yeni mezun için de değil yani. Ben diyelim ki arkadaşlar, tıp okudum 6 sene. Sonra 1,5-2 yıl zorunluluğumu yaptım, bitti. Sonra TÜS kazandım. Veya TÜS'ü zorunlu yaparken kazandım, önemli değil. 4-5 yıl uzmanlık yaptım. Sonra yine uzmanlık mecburisi var. Uzmanlık mecburini tamamlamazsan uzmanlıkla çalışamıyorsun. Pratisyenlik için dönüyorsun falan. Çalışamıyorsun uzman olarak, yapman lazım bunu. O da 1,5 yıl. Sonra yandal yaptım diyelim. Yine onun da mecburisi var. Yine çalışamıyorsun.
Yine daha mecburisini bitirmen gerekiyor. Yani üç tane mecburiyet var önünde. Mesela geliyor mecburiyet, değil mi? Tuz kazanıp gidiyorlar. O zaman daha kısa yapmış oluyor. Fakat illa bitireceksin. Ve diyelim ki pratikken yaptığın bir buçuk yıllık bir mecburiyet hizmeti var. Uzmanlığa geçtiğinde bu en baştan, sıfırdan başlıyor. Sayılmıyor hiçbir şey.
Anlatabildim mi konuyu? Benim mecbur hizmetim bitti. Ben artık Türkiye'de istediğim şekilde doktorluğumu yapabilirim. Kendi yerimi açabilirim. Özellikle çalışabilirim. Her şey, her şey, her şey. Böyle bir özgürlüğüm var. Benim aslında kendimi özgür hissetmemin sebebi... ...daha çok istediğim kariyeri inşa edebileceğim. Anlatabiliyor muyum? Niye istifa ettim? Çünkü istifa etmezsen devam ediyorsun çalışmaya. Öyle yani. 10 gün işe gitmezsen de istifa oluyor sanırım. Aynı şey ama ben dedim ki hayır sizi beni kovamazsınız ben istifa ediyorum deyip istifa ettim. Heee, gelelim. Ne oldu, ne bitti, ne oldu? Şimdi arkadaşlar, ben ilk gittiğimde bir sürü soruşturma geçirdim. Sürekli sürekli. Ve bunları söylemek çok adli olarak doğru olmadığı için her şeyi açık açık konuşamam. Fakat can güvenliğimin olmadığı ve bu yüzden sıkıntı yaşadığım, bu yüzden hatta ben hastaneden gittiğim, ben şikayet ettim, onlar beni etti, ben sonra hakkısı buldum, sonra ben tekrar işte hastaneye şikayet ettim, haklı falan filan anlatamıyorum. Anlatabiliyor muyum?
Böyle şeyler oldu. Yani hem doktorlar tarafından hem diğer çalışanlar tarafından bir sürü soruşturma geçirdim. Ve ben hiç ceza almadım. Hiçbirinden. Size böyle söyleyeyim. Hiçbir cezam yok. Bugün itibariyle. Ve bir sürü soruşturma da oldu. Bir sürü kaç kere ifadeye aldım. Anlatabiliyor muyum?
Ve en son günlerde de artık hani nereye geldiğini, ne raddeye geldiğini siz biliyorsunuz. İşte Bernat, Cerkut falan filan. E tabii insanlar da bunu gösterince merak ediyorlar. Bilmiyor muydun doktor olunca bunu? Tamam bu zaten çok saçma bir saf da saçma da olsa size anlatmak istiyorum. Ben size hislerimi söyleyeyim. Konu cevap vermek değil. Zaten yani hani o insana desen ki iki yıl bu böyle der ki daha çok çalış, beş sene yap ne var der yani. O yüzden hani
Evet, haklı. Öyle olmuyor. Şimdi bir şeyi bilmekle onu yaşamak aynı değil. Doktor olurken bunları biliyordum ben. Zor hizmete falan filan. O yüzden de zaten hani İngiltere'ye gideceğim, yurt dışına gideceğim. Bunlar zaten benim planlarımda yoktu. Geri döndüğümde de ben zaten zorun hizmeti bitiririm diye gitmedim aslında.
Yine hani kariyerime ne yapayım, ne edeyim karar vereceğim süreçte gittim. Ama sonra işler değişti. Ben burada kalmaya karar verdim biliyorsunuz. O zaman dedim ki bitireceğim. Evet bitireceğim. Bitirmem gerektiğini biliyorum. Önümde işte 550-500 gün ne fark... Biliyorum yani bunu. Tamam mı? Fakat bir şey bilmekle deneyimlemek bambaşka arkadaşlar. Yani ben gece uyku uyumayacağımı, zor vakalar göreceğimi, taşla da sistemin köhre duvarlarına çarpacağımı biliyordum. Bakın sistem. Biliyorsunuz yani Türkiye'ye dönen işleri biliyorsunuz.
Küçük yerde milletin birbirini tutmasını biliyorsunuz. Haksızlıklara susulduğunu biliyorsunuz. Gözünüze göre göre, ben hastayım diye bana açılan soruşturmalar. Ama başka biri olduğunda, 45 gün rapor aldığında sıkıntı olmadığını görüyorsunuz. Ben anjödeminden ötürü rapor aldığımda genel cerrahiden bile heyete girdim. Hastalığımı kanıtladım. Ama başkalarına neler yapıldı? Bunları görüyorsunuz.
Ben aslında sadece bence benim gibi aynı problemi yaşayan memurların, doktorların fark etmez. Yani tamam doktorlar üzerinde konuşuyorum. Şu anda sesiyim yani. O yüzden niye bu kadar zor mu? Evet herkes zorlanıyor, çoğu insan aslında ama gösteremiyor ki. Beni görüyorsunuz. Bir de benim
Görünürlü olmamın, kadınlı olmamın, bunların da etkisi daha fazla. Ben bunun dezavantajını yaşadığımı düşünüyorum. Avantajlarını yaşadıysam da. Avantajları var tabii ki. Size duygularımı açabildim, paylaşabildim, konuşabildim. Bu güzel bir şey. Ama işin arkasında neler neler döndü, neler neler dediler. Yani iğrenç ya. Neyse, oralara gelmeyeceğim. Çünkü o enerjiden çıkmak istiyorum.
Ama size şunu söyleyeyim mi? Ne yaptım? Bakın, birini sevmezsiniz. Zaten görüşmezsiniz. Bakmazsınız suratınıza iş yerinde. Sadece işte mecbur olduğu için görüşürsünüz. Amenna. Fakat sen arkadan laf yetiştir, arkadan her şeyi yap. Sonra suratıma gel, gül. Bu olmaz. Ya gülme. Gülme suratıma. Konuşmayalım arkadaşım.
Ya hani anlatabiliyor muyum? En son çıkarken, ben bir de böyle son günlerde işte hakkımı hayal etmeyeceğim falan filan. Şimdi ağzında sürekli Allah kitap olanlar sanıyor ki Allah hep onların yanında. Allah'la mı hemşeriz kardeşim? Ne münasebet ya? Ne oluyor? Yok öyle. Bak ne yaptım? Tamam çıkacağım hastaneden. Ellerimde çiçekler, babam bekliyor. Saat 8'e 40'a geçiyor. 40 dakikaya fazla geçmişim yani. Gidiyorum ya artık. Terk edeceğim bu şehri. Dakika saydım çünkü o gece de baya aslında hareketli falan geçti yani. Dakika saydım. Anlatmayacağım orayı.
Neyse, ben böyle yaptım bak. Bir tanesi dedi ki, hocam hakkını helal et. Arkadaşlar bu arada birinin hakkına girdiyseniz, hakkını helal et diye helallik istemezsiniz. Ben size fetvasını vereyim. Nasıl isterseniz. Ben senin arkandan konuştum ya da sana şu yanlışı yaptım. Hadi yüzünü de yemiyor. Cesaretin yok dedikodu. Çünkü ne? Dedikodu cesaret istemez. Geldin dedin ki böyle böyle. O yüzden hakkını helal et. Bir düşünürüm. Fakat yok yani. Hakkını helal et. Niye ediyorum kardeşim? Bekliyor ki edeceğim diyorum. Böyle yaptım. Etmiyorum dedim. Aldım çantamı çıktım. Arkamdan işte ahiret mahir. Ha yok kardeşim. Gerçekten hakkıma giren kim varsa en ufak. Şimdi benim inançları konuşmayalım. Bu başka bir şey tamam mı? Ama ben gerçekten temiz kalpli başlıyorum. Yok yani iki dünyada da yani. Nerede? Hangi dünya? Kaç tane evren varsa hepsinde elim yakasında herkesin. Bir video vardı bana Kevser attı. Çok komik.
Etmiyorum hakkımı. Hoca soruyor, hakkını eğer diyorsun. Etmiyorum hoca, etmiyorum. Etmiyorum lan, etmiyorum. Hakkıma girdiniz. Neyse, diyorum ki evet ben taşla değil yani mecbur hizmet genel her yerde var. Fakat İstanbul gibi daha büyük okyanuslarda...
Daha az böyle. Çünkü orada daha klinik içerisinde bir mobbingi var. Asistanlardan, cerrahlarda falan. Çok zor. O da ayrı zor. Bu da ayrı zor. Hepsi ayrı zor. Ben bunları yaşayacağımı biliyordum. Kabul. Ama ne pahasına bunları yaşayacağımı bilmiyordum. Yani kendimden ne kadar vereceğimi, içimin hangi köşeye dokunacağını, Hangi değerlerimle çatışacağını bilmiyordum. Nelere susmak zorunda olduğumu bilmiyordum. Ben bunu istedim, gittim. Fakat gerçekten hayallerim bambaşkaydı. Yani şu anlamda... Yani insan hayatına dokunma iddiasıyla çıkıyorsun bir yere. Ben gerçekten bunu yaptığımda çok mutlu oluyordum. Zaten anlatıyorum. Bir kere bir story koymuştum ya. Yani hani hasta geldi halsizlikle ve ben tak diye... Yani... Hals gibi. Dedim, am I? Yani... Kalp krizi. Tamam ve o hasta kurtuldu falan filan. O idea aşırı güzel. Ama arkadaşlar...
Oradaki sistem bana idealleri değil, işlevselliği dayattı. Orada bir robot olmanız gerekiyor. Evet, hekimliği öğreniyorsunuz. Ben şu anda gerçekten kendime çok güveniyorum. Şükürler olsun. Bu çok güzel bir his. Ve babam geldi son gün, yanımda durdu, gördü. Hasta geliyor, ben tak. Bir de böyle anlatıyorum, anlatıyorum, konuşuyorum. Bebek geliyor ya, bebek nasıl, büyüsü nedir, bunu öğrendim ben. Bunu tıpta öğretmiyorlar size, anlatabiliyor muyum? Bu çok başka bir şey. Şimdi hastalığa da tedavi etmekle, o hastanın günlük hayattaki konforu ayrı şeyler.
Onunla ilgili ben, bilmiyorum, insanları anlamaya, empatiye falan, hekimliği çok güzel öğrendim. Teşekkür ederim mecbur hizmete. Fakat bu sistem karşısında gerçekten susuyorsun, bastırılıyorsun. Anlattı Melike'ye yaşadıklarımızı. O yüzden de ben ne yapıyorum, ne ediyorum, bunun anlamı ne diye kendine soruyorsun. Yani ne pahasına, yani ne pahasına diyorsun.
Canımdan bezecek kadar buna değer mi diyorsun? Küçükken doktor olmak isteyen kız bugün niye duvarda ağlıyor diyorsun falan filan. Tamam mı? Konu bu. Yoksa... Biliyoruz herhalde. Zaten lazım. Her yere doktor lazım. Fakat acı çektirmek zorunda değilsiniz doktorlara. Sistem böyle olmak zorunda değil. İyileştirilebilir. Doktorlar sadece para da istemiyor. Onlar teşvik değil.
Doktorlar hakikaten hayat kurtarmak istiyor ya. Ben rapor yazmadığım için diyorum ya hep benzer yani anama babama küf edilsin istemiyorum mesela. Ben orada kalp masajı yapayım. Ben niye bunu yapıyorum ya?
Yeşiloğlu'nu düzeltin, acil ramen hastaları acilde gelmesin, polikliniğe gitsin, cartır cırtır falan. Yani bunları düzeltseniz aslında hiçbir sıkıntı kalmayacak. Sorun boya bat değil. Sorun o değil, bu değil. Sorun sistem. Çünkü sistem kötü olunca sabrını taşıyor. Sabrını taşınca artık tahammül gücün kalmıyor hiçbir şeye. Anlatabiliyor muyum? Devam edeceğiz. Hadi bir ara.
Ay bu arada son zamanlarda ben dağıldım ya gördünüz. Yani dürüst olacağım. Oynuyorum, rolleniyorum ya. Şimdi dürüstüm. Arkadaşlar depresif olduğum için bakımım da azaldı. Kişisel bakım, öz bakım fark ettiyseniz. Bu arada hadi söylüyorum size, son zamanlarda bayağı sigara içtim.
Ben normalde içmiyorum. Fakat nöbette böyle arada yakıyordum. Sonra şeye geçmiştim bu işte tereyağına geçmiştim. Sonra o da bitti orada bulamadım falan. Bildiğiniz sigara içiyorum yani. Ve cildimin içine etti. Böyle küçük küçük komodolar falan çıktı. Çünkü zaten çok iyi baktığım için normalde bu oksidanlara karşı imün değil yani bağışık değil cildim. Ne oluyor lan? Ne oluyor? Bu duman ne? Şu an cildime dokunuyor mesela pütür pütür. Ama doktor olmanın bir güzel yanında işte bunu nasıl halledeceğimi biliyorum. Hemen şimdi mesela 20 günlük bir kampa gireceğim. Külahı aldım mesela. Jildim bozuldu. Saçlarımda bir şey olmadı çok. Bakamadım kendime yani. Yapacak bir şey yok. Ama o an savaş kaç, kortez var, cartridge var. Boş ver dedim. Halledersin. Simdomda 20 gün var. Halletirim hepsini. Kiloyu halledeceğim. Cildimi halledeceğim. Şu sigarayı da bırakacağım. Bugün bir sigara içmem. Şimdi mülkümün tereyağını geri aldım. Ama onu da bir iki güne bırakacağım. Nasıl bırakacaksınız diyeceksin. Abla nasıl bunu bırakıyorsun? Benim fiziksel bağımlılığım yok çünkü. O yüzden bırakıyorum. Fiziksel bağımlılık olduğunda bırakmak çok daha başka bir konu. Onu konuşuruz. Ben ağzımda emzik gibi dertlendiğimde içen bir insanım. Yani normalde de içmediğim için. Tak diye bırakıyorum. Bir şey de olmuyor bana. Etki etmiyor yani.
Bu arada arkadaşlar, gerçekten mecburi hizmette en güzel yanım büyüdüm. O kadar hazır cevap biri oldum ki, o kadar karşımdaki insanı anında anlayabilip ona böyle tak tak tak... Bazen de böyle olmak gerekiyor. Gerçekten ben bunu anladım. Suistimal edilmemek için... Hatırlıyor musunuz en başta neler diyordum? İyiyiz diye, enayiz değiliz diye falan filan. Şimdi var ya, of beni bir görün. Bundan sonra böyle. Bundan sonra gerçekten böyle anti kahraman gibiyim.
Ne oldu? Hani şöyle bir... Hayır abi, ne yapayım? Oturup kendime mi eziyet edeyim? Bana mesela diyelim ki, karşımdaki insan şunu soruyor değil mi? Bana diyorlar ki, hocam bu nasıl, ne yapacaksınız falan ama yani hani elli kere sormuşsunuz. Tusa girmeyecek misin? Tusa girmeyeceğim. Ya girmiyorum. Diyorum ki ben de uzaya gideceğim. Kara borsadan bilet bulursanız alırsınız. Diyorum işte, uzay üstü yapay zekâ bir klinik açacağım falan. Ya çünkü kardeşim yetinmiyorsunuz, eğitinmiyorsunuz, zorluyorsunuz, zorluyorsunuz, zorluyorsunuz. Ben de bıktım ama... Ama benim bıktığım şeylere... Hayır ya bunlar işin şakası ama sürekli... Şimdi bir yere gittiğinizde görürsünüz. Tusa girmiyorsan değerli değilsin gibi. Yani en büyük şey uzmanlık gibi. Ve sürekli ideallerini birilerine anlatmak zorunda kalmak ve karşılığında anlamadığında eleştirme falan... Ne gerek var ya? Ne gerek var abi? Anlamasın kimse. Tamam. Böyle saçmalayın. Yani boş ver. Çok güzel. Bunu deneyin ha. Birisi sizi böyle çok zorladığında böyle sürekli sürekli size bir şeyler sorduğunda fikirlerinizi ve ona anlatmak zorunda hissetti. Böyle benim gibi yapabilirsiniz. Ben öyle yapıyorum. Önce diyorum Mars'a gideceğim falan. İşte Mars'ta klinik açmayı düşünüyorum. Bakıyor bana.
Bu arada yani bunu herkes atlıyor da yani mecburiyetin gerçekten en zor yanı uyku. Konu boya vakti uyku ya. Ben artık alarmsız uyanacağım. Ben artık geceleri uykumu alacağım. Ben bilmiyorum çok heyecanlıyım. Bunlar için çok heyecanlıyım arkadaşlar uykuyacağım için. Bir daha kendime bunu yapmayacağım. Bu işkenceyi çünkü benim gibi benim beynim için bu işkenceydi. Yani ben aslında hani büyüdüm. Orada geliştim. Yetişkinliğe biraz adım attım.
Yani ben sadece orayı mecburiyetimi bitirmeye veya doktorken, hekim olmaya değil de hayatta kalmaya, kendi başıma survive etmeye gittim. Çok şey öğrendim kendim adıma. Bu süreçte bile yaptığım podcastlerde, terapi sürecimde falan filan yani ruhsal olarak çok şey öğrendim kendimle ilgili. Ben kendi karanlığımdan kaç kere çıktım orada. Kendi yalnızlığımdan, kendi geçmişimden, kendi yaralarımı yalaya yalaya çıktım ya. Ve sonunda ne oldu arkadaşlar? Tali yeeah oldum. Oh yeah.
Mesela sürekli böyle bir soruşturma için birileri beni arıyor hastaneden falan, tamam mı? Yani böyle nöbetten çıkıyorsun, bir şey oluyor ya da ifadeye çağırıyorsun. Ben artık bunun ansiyetesiyle yaşamayacağım mesela. Bu beni çok yoruyordu gerçekten ve onun için diyorum şükürler olsun ya da sosyal medyada bir paylaşımım yüzünden bir sıkıntı yaşamayacağım falan. Şimdi aktif başka şeyler de var, dosyalar. Bakalım, ilerleyen günlerde göreceğiz. O yüzden onların hakkında konuşamam falan artık.
Yani o da bitsin, iyice özgürleşeceğim. Onlar da bitsin, tamamen ilişim kesilsin, özgürleşeceğim inşallah. Şimdi ben size bu özgürlüğü anlatayım. Çünkü bu da ilginç. Bunun da psikolojik, sosyolojik farklı yanları var benim şu an hissettiğimin. Anlatmak istiyorum size. Anlatayım mı? Tamam.
Tutsaklık, yarı kapalı cezaevi falan. Bu zorunluluktan özgürlüğe geçişin bir psikolojik yanı var. Ne bu? Tutsaklıktan gelen geçici bir sersemlik. Ben uzun süredir kafese kapatılmış bir kuş gibi hissediyorum. Normalde bir kuşu kafese kapattığınızda o kuş hemen uçmaz. Öyleymiş.
Tereddüt eder. Acaba gerçekten açıldı mı ya bu? Der. Şimdi ben de öyle düşünüyorum. Ben sanki yarın pılıp pırtını toplayıp geri dönecekmişim gibi. Tekrar nöbet tutacakmışım gibi. Tekrar böyle uykusuz kalacakmışım. Tekrar bir adli bir şey olacak. Tekrar bunları yapacakmışım gibi. İnanamıyorum şu an. Ve bunun bir adı var. Bu ne arkadaşlar? Öğrenilmiş kısıtlılık. Ya da şöyle diyebiliriz. Bir önceki bölüme ithafen. Antedonik özgürlük.
Yani özgürsün ama onu hala hissedemiyorsun tam. Tamam mı? O yüzden böyle iki gündür evdeydim. İki gün olur mu gerilelim ben? Yok kız ben daha dün sabah orada uyandım. Bu sabah burada uyandım. Böyle diyorum ki Tuba özgürsün çıksana kızım dışarı. Çık diyorum işte bugün çıktım kendi başıma işte kutladım falan. Çık yani çık dolaş. Sen artık ne bileyim özgürsün Tuba.
Şu an talihe gibi hissediyorum kendimi. İkincisi de bir boşluk duygusu oluşuyor. Şimdi şöyle. Zaten bunu bir önceden Polkas'a söylemiştim. Bu oluşmasın diye hemen yeni bir şey koydum kendime diye. Hani Frankl diyor ya, insan anlamla yaşar ama anlam yoksa eğlenceli kaçar, hedonist olur falan.
Şimdi ben uzun bir mecburiyetin içinde anlam bulmaya çalıştım. Ne oldu? Ben bitireceğim, bitireceğim. Evet, bitti bak, bitti. Yeah, bitti. Şimdi ben bunun yerine hemen bir anlam koymazsam korkuyorum, değil mi? Boşluk ve huzursuzluk hissinden. O yüzden koydum. Merak etmeyin. İlerleyen günlerde size de söyleyeceğim bunu.
Ve bu dönemde arkadaşlar serotoninle değil de dopaminle baş etme. Yani mesela insanlar bu dönemlerde genelde sıklıkla neyin peşine düşebiliyor? Ödülün. Ödül ne? Seyahat, eğlence, alışveriş. Ama aslında asıl ihtiyaç duyduğumuz bu zamanlarda bu değil. Bu dopamin değil. Böyle güzel, yavaş serotoninli yaşamak. Ben onu yapmaya çalışıyorum. Şimdi mesela podcast kapattıktan sonra bir film izleyeceğim. Bayadır izleyemedim falan.
Böyle ne bileyim. Geç uyuyacağım, geç kalkacağım. Hiçbir yükümlülüğüm yok şu anda. Olacak bu arada. İşte bu yükümlülüğüm şu an. Bu işim benim. İşim kitap falan filan. 14'ünde bir işbirliğim var. Halis'e haberini vereyim. Halis'e haberini vereyim. Arkadaşlar. Başka şeyler söyleyeceğim. Sosyolojik olarak çok önüme yeni şeyler söylüyorum.
Neyse, önce onu söyleyeyim. Şimdi, bakın. Burada ne oldu biliyor musunuz benim açımdan? Bir kimlik çözülmesi. Şimdi ben, benim görev kimliğim var. Ben neydim arkadaşlar? Doktor Güneş. Ne yapıyor Doktor Güneş? Zorunlu görevini yapan bir doktordu. Şimdi artık bu etiket değişiyor. Doktor Güneş kim artık? Bu soruya ben yeniden cevap vermek zorundayım. Doktor Güneş kim? Kimsin kızım sen?
Arkadaşlar, modern birey kimliğini çalıştığı yerle tanımlar diyor sosyolojide. Ve o yer yoksa yeni bir insan yaratman gerekiyor. Çok ilginç değil mi? Mesela benim kariyerimi, benim istediğim yolu falan direkt tabii ki anlatmıyorum. Fakat benim için öyle bir yer de tam değil. Çünkü daha önceden gidilmemiş bir yol var kafamda. Unblocked Path. Yürümemiş yol. O yerin adı yok ki. Orada bir köye var uzakta o köy. Bilmiyorum ki o köyün adı yok. Ben koyacağım. O yüzden Dr. Grech kim ne bu yolda göreceğiz hep beraber. Ama bunun isminin yokluğu da böyle bir çözülme oluşturuyor, yapıyor yani. İkincisi arkadaşlarım.
Sınıfsal özgürlük ilizyonu. Şimdi toplumda özgürlük genelde maddi ve statüsel bir pozisyonla eşleştiriliyor değil mi? Haliyle. Ama ben bu özgürlüğü sadece böyle değil, hani görevlerden, etiketlerden sıyrılmış, heybemdeki tüm bu etiketlerden sıyrılmış olarak hissediyorum. Yani şu an her istediğim yolda yürüyebilirim olarak. İstersem iltihara giderim, istersem yüksek eğitimleme devam ederim, istersem Türkiye'de klinik açarım, doktorluk yaparım, istersem özele geçerim.
İstersem sadece gönlünü doktorluk yaparım, iyi fırın sunarım. İstersem her şeyi yapabilirim. Bu 29,5 yaşımda kendime kattığım en büyük şey. Ben bu gece bunun için Tuğba'ya teşekkür edeceğim ve güzel uyuyacağım. Sana teşekkür ederim Tuğba. Bu yaşında kendine bu özgürlüğü kattın. Bu yüzden benim bu bahsettiğim özgürlüğü böyle algılayamayabilen insanlar... ...ve hani Şükret Çağatay'ın işin gücün var, istifa ettiğin... Öyle değil.
Bir de arkadaşlar şimdi uzun süre beklediğiniz ve dayandığınız şeyler sonrasında duygusal tepkilerden bahsedelim. Mesela delayed catarsis oluyor. Yani ne gecikmiş boşanım, gecikmiş katarsis. Zor bir dönem bitince bazı insanlar sevinç yerine ağlamaya başlıyormuş. Çünkü arkadaşlar beden artık diyor ki ben güvendeyim. Artık bitti. O kortizol, o uzun dönemli kortizol bitti. Artık güvendesin. You're safe girl. You're safe.
Ağlamalar, rüya görmeler, ani halsizlikler... Ben bu sabah... Bir görseniz tansiyonum düş, tamam mı? Ama tansiyonum düşmesi sebebi ortostik potansiyon. Yani hani bir anda kalkınca düşüyor ya. Düştü işte öyle. Kaldırdım ve tuzlu ayran getirdim. Başhekim'i çağırırım, başhekim! Tuzlu ayran içtim, içtim. Yastıkları diktim. Trendelenburg yaptım. Böyle yastıkları dikiyorsunuz. Bacaklarınızı yukarı koyuyorsunuz. Kafayı aşağıya. Trendelenburg. Benimki biraz modifiyeydi çünkü. Tam başımı aşağıya vermemiştim.
Kevser her bölüm bekliyor benden. Kevser diyorum, benim tansiyonum düştü. Metropole alışmaya çalışıyorum. Çok zormuş metropole yağıtı falan. Gerçekten post-stress release olabiliyor böyle zamanlarda. İkincisi, hani bu kronik alarm halinin, diyorum ya, bu hiperaktif kortizol döneminden çıkmamız.
Çünkü uzun süre bu stres altında yaşayınca kendimizi yorgun hissedebiliyoruz gerçekten. İşte kortizol çekiliyor bir anda. Çünkü kortizol bize savaş, savaş, savaş diyor ya hani savaşırken aslanla boğuşan adam gibi. Nasıl boğuşan adam? Kortizol sayesinde anlamadı bile. Sonra çıktığı hastanede bak diyor şimdi beni maça alalım. Çünkü niye? Kendine yeni geldi.
İşte burada tam sinir sistemi arkadaşlar. Parasympatik aktivasyona geçiyor. Ama hala bir kararsız yani diyor ki hani geçeyim mi geçmeyeyim mi? Emin misin? Bitti mi? Bitti mi baba? Bitti mi? Aneta Ali aşkım, bitti bitti. Bitti güzelim.
Şimdi diğer bir şey de hedonik yeniden ayarlama. Rebuild. Reset. Ne dersiniz artık? Hedonik. Reset. Şimdi ben bir süre hiçbir şeyden zevk alamayabilirim hala. Bu okey. Psikolojik olarak okey yani bu. Tamam mı? Okey okey. Çünkü sistem hala eski zorluklara göre kalibre ediliyor yani. Hani tatil yapacakken bile acaba bir yerlerde hala bir nöbetin mi var falan. Mesela işte bizim nöbet dışında bir de icabımız vardı gitmemiz gereken. Hani bir şey olduğunda ambiyansla bir yere gidecekse sen gidiyorsun. Ölü muayene edeceksen diyorsun.
Birilerinin mesela, ne bileyim, benim en son nöbetimde de çok kötüydü şu anlamda. Beraber çalıştığımız arkadaşımızın yakınını kaybettik ve ben ona mesaj yaptım, haberini verdik. Ya çok kötü, ya neyse işte ben... Bunları artık yaşamayacaksın mesela. Doktor olduktan bilmiyor muydun? Ya biliyorsun ama yaşamak zor.
Mesela cerrahide. O yüzden aslında biraz da vazgeçmişim zamanında. Bak şimdi aklıma geldi. Çünkü abi ben hastalarımı kaybetmeye dayanmak istemiyorum ya. Benim kadın doğumcu cerrah arkadaşım bana anlatıyor. Ya o kadar zor bir şey ki. Zira saniyeyle anne ve bebeği kaybedebiliyorsunuz. Çok zor bir şey bu ya. Bilim insanı. Ben bilim insanı tarafında olmayı eğiliyorum bu anlamda. Çünkü bu stresle başarılı... Yani bu çok zor ya. Ben diyorum ya sinirli bilim, neuroscience, neuropsikiyatri. Ben bilim insanı olmak istiyorum bu anlamda. Göreceksiniz ileride.
Hayallerimi çok söylemeyeceğim. Ama küresel işler yapmak istediğimi söylüyorum. Bilim insanı olmak istediğimi söylüyorum. Bunlar için bana lazım olan şey zaman, maddiyat ve siz. Ve akıl. Akıl sağlığı. Şu ana kadar hepsini hallediyoruz. Her şey kontrolümüz altında.
Bir şey daha, o da yeni başlangıçlarını anlamış. Şimdi bu doğuma benzer birisi arkadaşlar, benim yaşadığım. Doğum çünkü nasıl bir şey, nasıl bir süreç? Hem sancılı, hem de yeni bir varoluşun başlangıcı ya. Ben şu an kendimi yeniden doğuruyor gibi hissediyorum. Çünkü yani hatta ilk kez arkadaşlar, kendi seçtiğim bir hayatın içinde doğuyorum. Ben seçiyorum, ben, ben, ben seçiyorum. Tamam, felsefi olarak falan doğarken de biz seçtik falan ama geç orayı. Orada değilim şu an. Ben seçiyorum ya yolumu.
Ben belirleyeceğim. Ve bu o yüzden o kadar kıymetli benim için. Yeni anlam kurma görevi. Artık kimse bana bir görevi vermiyor. Ben kendi görevi kendim seçiyorum. Bu çok hem güçlü hissettiriyor beni hem de biraz yalnız hissettiriyor. Neden? Yeter artık, sen de yalnız hissetmek için bahane aramayacaksınız. Çünkü arkadaşlar, Sartre'nin deyimiyle... Ben demiyorum ya, bakın Sartre diyor, ben demiyorum yani bunu. Özgürlük mahkumiyettir, diyor kendisi. Yani artık bahane yok. Seçeceksin ve yol alacaksın.
Artık bir bahanen yok Tuba. Ağlayamazsın yani güzelim. Yine bulurum ben bir şey de. Ha bu arada köprü olayı onu anlatayım da. O köprü olayı bana gerçekten kendisiyle özleştirmiş beni. Ve aramızda farklı bir bağın da kurulduğunu hisseden bir peri bocası. Mutlu olayım diye yaptı. Ya aşk maşk yok. Aşk hayatından konuşmayacağım diyorum. Çünkü zaten konuşmadım. Çünkü yok aşk hayatım. Kendimi kariyerime adadım arkadaşlar.
Bir süre İstanbul'da kaldıktan sonra, yeni bir yolculuğa çıkacağız. Planım bu şekilde. Nazar falan değiyor, bir şeyler oluyor. O yüzden nazardan değil, her şey netlesin, öyle söyleyeceğim. Anlam arayışından mı derseniz, başka bir şeyden mi, okey ama... ...daha büyük ideallerimi gerçekleştirmem için gereken zaman... ...ve diğer saydığım şeyler oluşana kadar belli bir yolumuz var.
Bizim yolumuz 2-3 aylık şeyler değil arkadaşlar. Bunlar 2 sene, 3 sene. Hedeflerim için gereken söyler bunlar. 29,5 yaşındayım. 35 yaşında o kadın olacağım. Ve bugün hayallerimin kadını olmak için tam olarak olmam gereken yerdeyim. Ve ben bu gece, ben bu gece karar verdim. Kuş olup gökte uçmaya. Sevdiğimi dünyaya haykırmaya. Ay nasıl detone oldum. Salla.
Size bir söyleyeyim mi? İyi ki bu noktaya geldim. İyi ki her şey yaşandı. Çünkü arkadaşlar, bir söyleyeyim mi? Özgürlük hem bana hem size çok yakışacak. Özgürlük bize çok yakışıyor. Bundan sonra beni susturana, bahsettiğim birkaç aktif şey var ya onlar da bilsin. Aşk olsun. Aşk olsun! Pelin bacaları, sizi çok seviyorum. Eğer tekrar söylüyorum, sıkışmış ve çaresiz hissediyorsanız, Gidin bir önceki bölüme bakın. Benim halime bakın. Ve bugünkü halime bakın. Size gelecekten bildiriyorum. Az sabır. Hiçbir şey olmazsa sabah olacak. Sizi çok seviyorum. I love you.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.