Podcast

7 - Avrupa'nın tek bölünmüş başkenti Lefkoşa

Tefrika 24

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Avrupa’nın tek bölünmüş başkenti Lefkoşa, bir Akdeniz adasında olmasının bütün özelliklerini taşıyor. Bizanstan, Araplara, Osmanlı’dan İngilizlere kadar pek çok kültüre, dil ve dine ev sahipliği yapan Lefkoşa’nın hemen her köşesinden bir tarih fışkıyor. Selimiye Camii mesela eski bir katedral, Bedesten’de arkeolojik kalıntılar var, Ermenilerin sığındığı Armu sokağının bulunduğu Arap Ahmet mahallesi terkedilmişliğin izleri ile dolu. Birleşme pazarlıklarının yapıldığı Ledra Palast’da ise kurşun delikleri. Sadece Lefkoşa değil adanın neresine giderseniz gidin turist kalamıyor, ada siyasetine karışıveriyorsunuz. Son yıllarda Türkiye’den artan göç Kıbrıslı Türkleri Kuzey’de adeta azınlık durumuna düşürmüş. Adanın Güneyi sırtını AB’ne dayarken, Güneyi ambargolardan bezmiş bir halde ekonomik olarak ayakta kalmaya çalışıyor. Göç etmek, siyasete güvenini yitirmiş gençlerin gelecekleri için başvurdukları tek yol. Avrupa’nın bölünmüş tek başkenti Lefkoşa’yı Fulya Canşen, Kıbrıslı şair Neşe Yaşın ile gezdi.
See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

3.250 kelime · ~16 dk okuma

Yurdunu sevmeliymiş insan. Öyle diyor hep babam. Benim yurdum ikiye bölünmüş ortasından. Hangi yarısını sevmeli insan? Ben ne? Koş o anthropos prepi? Tim patrigan agap?

Şair Neşe Yaşı'nın bu şiiri Kıbrıs Adası'nın dünü ve bugününün özeti gibi adeta. Neşe ile tanışıklığımız sınırların henüz açılmadığı yıllara dayanıyor. Neşe kendi isteğiyle aslında adanın kuzeyindeki siyasi durumu protesto etmek için Güney Lefkoşa'da yaşamaya karar vermişti o günlerde. Şimdi de onunla ilk tanıştığımız yerde lokmacı kapısında buluşuyoruz. Neşe bir zamanlar dünyanın en uzun 20 metresi dediği mesafeyi bugün sadece birkaç dakikada aşıyor. Ben Lefkoşa'dan hareket ettim kuzeyden.

İstanbul'a gittim. İstanbul'dan Atina'ya gittim. Atina'dan Larnaka'ya uçtum. Larnaka'dan da Lefkoşa'ya geldim tekrar. Elimde bavullarla bir arkadaşımın evine gittim. Orada da bir misafir vardı, Almanda sanıyorum. Dedi ki, hoş geldiniz, nereden geldiniz dedi. Lefkoşa'dan geldim dedim. Nasıl, havalandan gelmediniz mi dedi falan.

Transkriptin tamamını oku

Yani o kadar komik bir şey ki aslında bütün gün yolculuk yapmışım ama 10 dakikalık bir mesafeye gelmişim aslında yani sınırın öteki tarafına. Bugün hala kimlik kontrolü yapılıyor ama Kıbrıs vatandaşlarına kapılar tamamen açık. 2003 yılında sınırların resmi olarak kalkmasıyla birlikte Neşe sadece siyasi mücadelesinin karşılığını almadı, İki vatanına birden kavuştu. Lefkoş'a ayrılık ve kavuşma hikayeleriyle dolu bir kent. Doğu Akdeniz'in incisi Kıbrıs Adası'nın tarihi de öyle.

Orta Doğu'ya en yakın ada olan Kıbrıs'ın stratejik önemi tartışmasız çok büyük. İşte bu yüzden pek çok medeniyete ev sahipliği yapmış. 4. yüzyılda Roma'dan Bizans İmparatorluğu'na geçen Kıbrıs, 300 yıl sonra Bizans ve Araplarla ortak, nispeten özerk yönetilmeye başlanmış.

12. yüzyılda Kıbrıs'ta Haçlılar bir krallık kurdular. Onları Cenevizliler ve Venedikliler takip etti. 1570 yılında ise Kıbrıs kendisini 300 yıl sonra İngilizlere hediye eden Osmanlıların eline geçti.

Osmanlı yıkılınca 1925 yılında adayı İngilizler ilhak ettiler. Ada bağımsızlığına ilk kez 1960 yılında kavuştu. 1974 yılında Yunan Cuntası Kıbrıs'ı almak isteyince garantör ülkelerden biri olan Türkiye adaya asker gönderdi. O gün bölünen Kıbrıs aslında hala bir askerler adasıdır. Türk, Yunan, İngiliz askerlerinin yanı sıra Birleşmiş Milletler güçleri de hala adadan ayrılmadı.

Kuzey Kıbrıs'ın başkenti Lefkoşa'da bütün bu kültürlerin bıraktığı izleri görmek mümkün. Avrupa'nın bu tek bölünmüş adasında farklılıklar kadar ortaklıklar da çok. Ada halkı mesela Türk'ü ve Rum'u her şeyden vazgeçer, bir tek kahvesinden vazgeçmez. O yüzden şair dostum Neşe Yaşın'la güne önce bir kahve içerek başlıyoruz. En eskisi ve en güzeli Tahmis kahvesi diyor Neşe ve haklı çıkıyor.

Bakalım daha kaç fincan kahve içeceğiz? Neden mi? Kıbrıs halkı çaydan ziyade kahveyi ön planda tutuyor. Bizim için sabahleyin herkes evinden çıktığında marketine gider, ekmeğini, gazetesini, yoğurdunu alırken yanında da Türk kahvesini alır. Çünkü bizim Kıbrıslı ailelerin hayatında kahvenin özel bir yeri var.

Türk ve Kıbrıslı Rumların hayatlarında Türk kahvesinin en çok büyük yeri var. Ve biz Türkiye'dekinin karşılığı, yani Türkiye'de demli çay içiliyor ya, 12-13 fincan çay içiliyor. Aynen karşılığı bizde kahve içiliyor. Misafirinize ilk geldiği anda hoş geldiniz, nasılsınız? Bir kahve içer misiniz? İlk sorumuz budur, ilk ikramımız budur. İmran Özarlat'ın aileden alıp devam ettirdiği tarihi şehir merkezindeki kahveci, 1917'de Derviş Tahmis tarafından kurulmuş. Artık İngiltere'de de temsilciliği var. Dükkanı elbette ağzımızda kahve tadı, çantamızda dibekte dövülmüş kahve paketleriyle terk ediyoruz.

Şehir merkezinin dar sokakları her daim turistle dolu. Küçük hediye dükkanları, butikler ve büfelerin arasından şehri ikiye bölen duvar parçaları gözümüzden kaçmıyor. Kıbrıs demek, Lefkoşa demek, aslında siyaset demek. Ama biz mümkün oldukça turistik bir tur yapma niyetindeyiz.

Lefkoşa'da her sokak sanki Selimiye Camii'ne çıkıyor. Selimiye aslında 13. yüzyılda bir katedral olarak inşa edilmiş. Lefkoşa'nın kutsal bilgelik anlamına gelen Ayasofya'sı da Selimiye. Dış cephesi, mimarisi ve iç süslemesiyle eskiden bir Katolik kilisesi olduğunu saklamıyor.

Tarihçiler eskiden aynı yerde bir Bizans kilisesi olduğunu da hatırlatıyorlar. 1570 yılında Osmanlı tarafından camiye dönüştürülen katedral bugün hala sadece Müslümanlara hizmet veriyor. Oradan caminin tam arkasına gizlenmiş küçük bir lokantaya götürüyor Beni Neşe. Kıbrıslılar için kahve kadar yemek de önemli. Bahçe içindeki küçük tahta masalarının üzerinde kareli örtüler var.

Öğle vakti olduğundan bahçe neredeyse dolu. Oturmadan önce yemeklere bir göz atıyoruz. Biraz Ege mutfağına andırıyor sanki Kıbrıs mutfağı diye düşünüyorum ama yanılıyorum. Burası mutfağı yani sebze de var. Et ağırlıklı. Daha fazla galiba et ağırlıklı olur. Tavuk da olur gerçekten. Et molehya, kuzu etiyle olur. Kola kas, tavukla ben daha fazla... Yani et de olabilir ama et biraz ağır gelir bana. Ben tavuğu daha hafif bulurum. Tavukla yaparım onu.

En tipik Kıbrıs yemeği molehya veya kolakas. Kolakas patatese benzer görünüş olarak. Büyük köktür. Hatta küçük kökleri de var patates gibi. Bullez'dir onun adı da. Rumlar, Türkler aynı kullanırız. Artık Rumca mı bilmiyorum. Bol yağda kızartırız onu.

Taze patatesli, sonra limon, tuz, şahane bir şey çıkar. O da yani çok değişiktir. Biz onun yanına köfte de koyarız, patates köftesi, salata, kolyandrolu salata. Ekşi hakikaten ben hele çok tüketirim ekşiyi. Her yemeğe

Koyarım yani onu limona. Lokantanın o günkü işletmecisi Sare Emir hepsinden biraz biraz getiriyor sofraya. Zeytinyağlılar, etliler, ben katmere gömülmüşken Neşe yemek kültürünün bölünmüş Kıbrıs'ı nasıl birleştirdiğini anlatıyor. Onların kleftiko dediği, Türkiye'de hırsız kebap denen fırın kebabı. Bir de bu patatesli et yemeği yapılır. O düğünlerde yenen bir yemekti. O da ortak bir yemek. Onun dışında bir sürü yemek ortak. Yani aynı biçimde pişiriliyor. Mesela bakla vardır ya, taze bakla. O nasıl pişirilir biliyor musun? Çağla, bademle. Sonra enginar dolmamız vardır.

Katmer tatlısı. Bu da tabii çok Kıbrıs'a üzgün. Bir de şey var, börekler var. Mesela Rumlar birbirlerini böreğim böreğim diye severler. Börek yiyeyim mi, börek koyayım mı? Çünkü tatlıdır börek. Onlarda yani bu içinde lor peyniri ve şeker olan bir börek var çünkü. Yemeğin üstüne bir kahve daha içtikten sonra Bedestene gidiyoruz.

Bin yıldan fazla geçmişi olan bedestenin içinde belgelenmiş arkeolojik kalıntılar da var. Osmanlıların bir tür pazar yeri gibi kullandıkları bedesten bugün bir kültür merkezi olarak Mevlevilere de ev sahipliği yapıyor. Ney susup sessizlik başlayınca bendeki heyecanda artıyor. Çünkü bu benim Konya'dan sonra izlediğim ilk sema gösterisi. Siyah cübbesiyle sahneye gelen genç adam olduğundan büyük görünüyor. Önce yeri öpüyor, cübbesini çıkarıyor ve dönüyor da dönüyor.

Hızlandıkça izleyenler de bir çeşit transa geçiyorlar. 15 dakikalık sema gösterisi bize saatlerce sürmüş gibi geliyor. Gösterinin ardından yaşlı bir kadın Mevlevilik hakkında bilgi veriyor. Misafirler arasında bir de gönüllü tercüman var. Dervişlerin en büyük hocası Konya'da 800 yıl evvel orada yaşadığı

Ve çok büyük bir Allah sevgisiyle donanmıştır. İsmi Mevlana. Her zaman şöyle der Mevlana, kimsiniz siz? Gel bana, kim olursan ol. Hristiyansın, Müslümansın veya Ortodokssun. No problem. Derviş'in

babası 800 yıllar önce Konya'da yaşamıştı. İçerisinde yaşamıştı. Derviş'in sorumluluğu, sen kimsin, ben kimim diye sorumluydu. Hem ben hem de konuklar Semaze'ni hemen bırakmak istemiyoruz. O gün 24 yaşında olan Nazmi Akçay, Mevlevi'lerin bu geleneğini Konya'da öğrenmiş. Kıbrıs'a geleli çok olmamış ama adayı iyi tanıyor. Akçay, bölünmüş bir adada Sema'yla birlik çağrısı yaptığını, bunun da Mevlana'nın felsefesiyle çok iyi örtüştüğünü anlatıyor.

Tabii Mevlânâ Hazretleri'nin dediği gibi, gel ne olursan ol, gel dediği gibi. Zaman mekan çok fark etmez. Yani insanın içindeki aşk var oldukça. Dünyanın herhangi bir yerine gitse de, herhangi bir yerde de o aşk geldiği zaman sema yapabilir. Zaten sema asıl bir zikirdir. Allah'a zikretmektir, şükürdür. O yüzden böyle bir mekan doğması bizi daha çok sevindiriyor. Çünkü her dinden, her ırktan insana ne olursa olsun gel diyebiliyoruz.

Gönüllü tercümanınsa aslında Nürnberg'de yaşayan Pervin Dağ olduğunu öğreniyoruz. Kendisi de Mevlevi felsefesine inanan Pervin Dağ, bizi şaşırtacak bilgiler veriyor. Cuma akşamleyin saat sekizde buluşuyoruz. İlk önce Mevlana kitabından okuyoruz. Sonra bizim Süleyman Efendi bize anlatıyor bu hikayenin anlamı falan diye. Sonra sekir yapıyoruz beraber. Namaz kılıyoruz önce. Sekir yapıyoruz. Sonra sema.

Sonra da mantra Allah veya Estağfurullah diye söylüyoruz yüz kez. Dinleniyoruz yani böyle sanki meditasyon gibi oluyor. Bizim Süleyman Efendi bir Alman köyünden biri. Kendisi Katolik'ti fakat Katolik dininde kendini bulamadı.

Sonra Konya'ya gitti. Orada Süleyman Dede ile tanıştı ve ona tapmaya başladı. Bize anlattı senede dört kez Konya'ya gittiği olduğunu. Sonra Mevlana'nın torunları var orada. Ona söyledi sen Almanya'ya dergah aç bunları Almanlara da öğret diye. 20-30 seneden beri yapıyor ve grup ben varım Türk olarak. Bir de Ayşe diye birisi var. Öbürleri hepsi Alman.

Lefkoşa'nın en kalabalık ve gidilmezse olmaz yeri Büyükhan. Selimiye Camii'ne ve medreseye çok yakın. Eski bir kervansaray olan Büyükhan'ı Osmanlılar Kıbrıs'ı fethettikten hemen sonra yaptırmışlar. Adanın Türklere ait en eski binası da bu.

İngilizlerin bir dönem hapishane olarak kullandığı han 15 yıl önce restore edilmiş. İki katlı hanın dış cephesinde küçük dükkanlarda hala zanaatkarlar iş yapıyor. İçeride hem alt hem de üst kattaysa lokanta ve kahvelerin yanı sıra hediyelik eşya dükkanları var. Lefkara işi yapıp satan bir dükkana giriyoruz. Her yer el işi göz nuru hediyeliklerle dolu.

Lefkara bir köyümüzün adıdır. Bir dağ köyüydü bu. Şu anda güneyde kaldı. Bilinen veya bizim beğendirdiğimiz hikaye işte Lefkara köyü dağlıktı. Bu nakış orada Venedikliler döneminde üretilmeye başlandı. O yörenin işiydi. Aslında o bölgenin işiydi. İç göç halinde bu biraz da kuzeye yansıdı. En bariz özelliği

Ortada bir nakış değildir. Mutlaka bir şeylerin içerisinde kapalıdır, hapistir. Yani bu karedir, bu yuvarlaktır, bu akardır. Gözünüze çarpan, kapalı bir şeylerin içerisinde kapalı geometrik desenlerdir. Yumuşak desen pek yoktur refkarada. Oldukça pahalıdır. Bir kere hepsi Elişi'dir. İkincisi 1960'a kadar yerliler keten üretirdi. Zaten meşhurmuş adanın keteni. İpeği de yerliler üretirdi. İpi de yerliler üretirdi.

Cumhuriyet kurulduktan sonra 1962'de Birleşmiş Milletler'in katkısıyla her iki topluma el sanatları kooperatifi açıldı. Her iki toplumun da DMC İPE ve İrlanda Keteni'ne geçtiğini biliyoruz. Hem iplik hem de keten İrlanda'da sipariş veriyorsunuz ve dolayısıyla özel üretim bir ketendir. Şenay Ekingen'in dükkanından çıkınca Neşe babasının bir dostuyla karşılaşıyor.

Tabii hemen bir kahveye oturuyoruz. Bu üçüncü kahve, bu sefer John Amca'dan. Biz üzerinde John Amca yazan fincanlardan az şekerli kahvemizi yudumlarken, bugün hala hayatta olup olmadığını öğrenemediğim emekli mimar Yücem Erönen, Lefkoşa'nın tarihini anlatmaya koyuluyor, hem de çizerek. Şehri çevreleyen surların nasıl on bir köşeli bir yıldız oluşturduğunu ben de ancak böyle anlayabiliyorum zaten. Magusa, Girne ve Baf kapıları Osmanlı döneminde güneş batar batmaz kapanır, şehrin dünyayla bağı koparılırmış. Yücem Erönen kapı deyince bu hikayeyi anlatmasam olmaz diyor ve ekliyor. Birinci Dünya Harbi'nden sonra İngiltere'nin Osmanlı'dan burayı ilhak etmesi

İngiliz askerleri adaya çıkmışlarına kadar gelmişler Lefkoşa'ya kadar hava kararmak üzere. O zaman bekçi olan adı Horozali olan bekçi demiş giremezsiniz. Ben buranın sorumlusuyum. Ben Osmanlı'dan emir alırım. Sizi buraya sokmam. Şimdi İngiliz askerleri orada beklemişler. Sabahleyin gün doğumundan sonra anahtarı talep etmişler. Anahtarını size veremem.

Bana Osmanlı teslim etti bu anahtarı ben ancak bunu Osmanlı'ya veririm. Ve bu İngilizlerin takdirle karşıladıkları bir olay olduğu için İngiliz Kıbrıs'taki polis teşkilatını kurarken ilk çavuş olarak Horoz Ali'yi almış ve Horoz Ali de benim eşimin büyük büyük babasıdır. Bu arada Neşe bana yıldızın tam ortasını göstermek için can atıyor. Çünkü buraya 2015 yılında içinde sergilerin bulunduğu konser ve toplantıların düzenlendiği bir kültür merkezi açılmış. Surların içindeki merkezin adı Fransızcadan geliyor. Bibliotek yani kütüphane. 13 dükkanın birleştirilmesiyle yapılan kültür merkezinin duvarları kitap ve tablolarla süslü.

Cam tabandan aşağıya baktığınızda Kıbrıslı bir ailenin günlük hayatını anlatan heykelleri görüyorsunuz. Üst kata çıktığınızda bütün tarihi binalar gözünüzün önünde duruyor. Bibliyotekin sahibi Yücem Şeniz bu yolla şehre tarihi bir miras bırakmak istediklerini söylüyor. Biz bu dokuyu seviyoruz. Osmanlı'nın bu sarı taşının, camisini, toprağını, ağaçlarını. Bu doku zaten biliyorsunuz İtalyan'ın kültürü var burada. Lüzumyan'ın kültürü var burada. Yani bizim bulunduğumuz yerin önemi de 11 tane surun tam merkezi olmamız. Özellikle biz bunun için geldik buraya. Yani bizde tarihi bir pointi var. Danimarkalı tarihçiler 1980'lerde bunu

Belirlediler ve mühürlediler. Duvarda mühürümüz var bizim burada. İşte turlar olup gelip resmini falan çekiyorlar derken baktık turlar derdik. Ne vardı turlar buraya geliyor? Ondan sonra gördük burada bir tarih var ama bizimki de bilmiyor bu tarihi. Biz uyanık davrandık, geldik aldık. Bibliotek biraz da Kıbrıslı Türk ve Rumların buluşma noktası olsun diye açılmış. Ancak hala böyle bir misyonu yeterince gerçekleştiremiyor. Onca kahveden sonra acıkır gibi oluyoruz.

Neşe, kaptanın yerinde sandviç yemeden Lefkoşa'yı terk etmemem konusunda ısrarcı. Biliyor musun, bu Kıbrıs sandviçi vardır. Çok özel bir ekmeği var ve içine bikle denen bir turşu konur. Pickles'dan geliyor herhalde. Bu, hardallı bir turşudur.

ve de kereviz turşusu. Ben hamileyken Ankara'daydım. Hiçbir şey özlemedim. Hep düşündüğüm şu, ay ben bir Kıbrıs'a gitsem, kaptandan bir sandviç yesem, kaptandan bir krala bir sandviç yesem böyle bir şey olabilir mi yani sadece buna?

Köşe başında küçücük bir sandviççi dükkanı kaptanın yeri. Duvara asılan aynalar biraz derinlik veriyor ama en fazla 5 kişi sığabiliyor. Öğleden sonra olduğu için sadece biz varız. Hellimli, sucuklu ve dilli sandviçin kokusu açlığımızı pekiştiriyor. En iyisinden bir karışık söylüyor ve neredeyse yarım yüzyıl önce bu dükkanı devralan eski futbolcu Mustafa Tünay'a kulak veriyoruz.

Ben bu işe bir arkadaşımın sayesinde başladım. O arkadaşımız da bir zamanlar Londra'ya gidecekti. Bir ay tatile gidecekti. Dükkanı bize bıraktı. O dönemde geliştirdik işte kendini zamanla. Daha sonra arkadaş bize sattı burayı, dükkanını mesela. O Londra'ya gitti. Biz de bu işe hala devam ettiriyoruz. Tabii oğullarımla beraber yaparım. İkiden de oğlum vardır. Onlarla beraber yaparım. Ama oğullarım ikisi de üniversite mezunudur.

Yani öyle cahil çocuklar değildiler, okudumuştular. Bir tanesi hatta yüksek lisansında yapmıştır ama üç gün sonra Avustralya'ya gönderiyorum kendini. Burada hayat bitmiştir. Hayırlısı diyelim artık, kısmet oradaymış. Adanın bölünmüşlüğünün sadece günlük hayatı değil, ekonomiyi de olumsuz etkilediği kesin. Güney Kıbrıs arkasını Yunanistan ve Avrupa Birliği'ne dayarken, adanın ambargolar altında ezilen kuzeyi kendi yağında kavruluyor.

Sınırlar açıldı ama kafalardaki sınır duruyor. Türkiye'den gelen göçle birlikte Türkler adada adeta azınlık olmuşlar. Bunu defalarca gittiğim adada ben de gözlemliyorum. Barış ve birleşme sağlanırsa refahın da artacağına inananların sayısı giderek azalıyor. O zamana kadar göç etmeyi düşünenlerse hiç az değil. Kaptanın oğlu Tuğrul Tünay da onlardan biri.

Bu kadar baskı altında ve sıkışmış bir politikayla artık hangi siyasete çıkıp da bir vaatte bulunsa ülkemizde kimse buna inanmıyor. Çünkü eninde sonunda söylediği şeyleri gerçekleştirme noktasında para konusunda tıkanıyor. Ve bundan dolayı son yıllardaki seçimlerde yani bunlar istatistiksel olarak da çıkıyor. Seçimlere katılım seviyesi özellikle Lefkoşa'da başkent, o komşuluğun en yüksek olduğu yer Lefkoşa. Seçimlere katılımım o kadar bir düştü ki inanılmaz. Aslında adanın her köşesi siyaset. Bu yüzden turistik gezi yapmak neredeyse mümkün olmuyor. Siyaseti yine kahveyle kovmaya karar veriyoruz. Dördüncü kahvemizi Kumarcılar Hanı'ndaki bir kafede içeceğiz.

17. yüzyılda inşa edilmiş Kumarcılar Hanı, Asmaltı Meydanı'nın kuzeyinde yer alıyor. Eskiden elliden fazla yolcunun barındığı hanın sadece bahçesi sağlam kalmış. Kahvelerimizi ısmarladığımız Cafe Lorenzo'da hanın tarihiyle ilgilenirken bir başka tarih çıkıyor karşımıza.

Meğer Lorenzo, dükkan sahibi Doğan Ertuğ'un köyünü kuran kişinin ismiymiş. Adından da İtalyan olduğu anlaşılan Lorenzo'nun kurduğu köy Lurigina, içinde hem güzel hem de hüzünlü anılar barındırıyor. Lorenza, Venedik döneminde Lurigina'yı kuran İtalyan kadının adıdır. ve zaman aşımında diz füsmesiyle Luricina olarak geçer, kayıtlara o şekilde geçer. Tabii daha sonra 74 sonrası bitiyor, çok değildi. Bütün köylerde isimler değiştirilip pürkleştirildiği zamanlarda şu anda Akıncılar olarak isimlendirilen köydür. Benim için her zaman Luricina'dır ve ona atfen yani gerçek özümüzü inkar etmemek, tarihimizi sahip çıkmak adına artı İtalyan kültürüne de duyduğum özel bir ilgi var. Sonuç olarak yani o şeyden geliyoruz, ben hatırlıyorum nenem bize pizzalar yapardı mesela.

Dedeme Amore diye hitap edirdi. Yani sevgilim demek şeyde İtalyanca'da. Onlar arasındaki konuşmaları ben çok iyi hatırlıyorum. Yunanca konuşurlardı, Türkçe bilmezlerdi. Yani farklı karışık bir kültür var Kıbrıs'ta bunu inkar edemeyiz. Özümü korumak için böyle bir ismimi seçtim.

Bizim köyde kadınlar kendi şaraplarını kendileri yaparlar, diyor Doğan Ertuğ. Osmanlı adayı terk ettikten sonra Luricinalılar daha fazla vergi vermemek için Müslüman olmuşlar. Ama asıl dinlerini gizli gizli yaşamışlar. O yüzden bu köyden gelenlere İtalyanca Lino Bambacchi denirmiş. Lino, keten, Bambacchi pamuklu. Hem keten, hem pamuklu. Hem Hristiyan, hem de Müslüman.

Kuzeye ait ama güneyin içine gizlice girmiş gibi duran bu köyün adı artık Akıncılar. Kıbrıs'ta adı ve sahibi değişen çok sayıda köy ve sokak var. Neşe içinde büyüdüğü bu sokakları anlatırken Lefkoşa'nın tarihinde protestolarında yerinin büyük olduğunu hatırlatıyor. Burası polis merkezi. Eski polis merkezi. Şu küçük pencereyi görüyor musun? Orada kaldım bir buçuk gün kadar. İşte gözaltına alınmıştım. Gözaltına almam dediğimde bir vicdani rayetçiyi desteklemiştim ama bu 95-96. Şimdi tam emin değilim.

Şeyden biliyorum, işte orada kadın mahkum yoktu göz altında. Bu arada da ben böyle şey, çok şık giyinmiştim o gün ve uzun bir eteğim vardı ve ifekli bir bluz. Taşın üzerinde böyle uyuyorum falan ama sabah bir kalktım, Böyle erkekler oradan beni seyrediyorlar. Pamuk prenses gibi falan uyandım. Çünkü bir şey var, hücreler arasında bir yer var ve baktıkları zaman beni görebiliyorlar. Ondan sonra ben de kalktım, bana teselli ediyorlar. Üzülme, bu memlekette çok kalktım. Bir de halimden, kıyafetimden bunu niye buraya düşmüş diye de düşünüyorlar herhalde. Sokakların mimarisi de şehrin çok işgalli dolayısıyla çok kültürlü hikayesini anlatmaya yardım ediyor. Mesela az katlı sarıya kaçan toprak renkli binaların çoğu Rumlardan kalma.

Neredeyse yarısı boş. Neşe'nin kendisi gibi şair olan babasının kitap evine giderken gözüme Osman The Tailor tabelası ilişiyor. Maalesef konuştuktan bir süre sonra kaybettiğimiz terzi Osman'ın dükkanına girer girmez, yığılı malzeme ve duvardaki fotoğraflardan kendisinin tanınmış bir terzi olduğu hemen anlaşılıyor. Orada gördüğünüz elbiselerin hepsini ben diktim. Bayanlara, beylere.

Kaçmadan evvel dediler bir resim çektirelim, dağıtarak alsın bize. Hem kumaşı aldığımız mağaza hediye edelim, hem Osmanlı Taylor'a hediye edelim. O kalabalığı gören bir kişi daha geldi, o resmin içine girmek istedi ona. Ben de çıkayım bu resimde falan. Dediler ki ama sen Osmanlı dikti, elbiseyi giymiyorsun. Bu giydiğimiz elbiseleri hep Osmanlı dikti.

ama ben burada olmak isterim o zaman soyunur da gelirseniz bu resmin içinde olursunuz o da gitti soyundu gördüğünüz gibi orada Eskiden adaya çözüm için gelen siyasetçilerin 5 dakika Rum, 5 dakika Türk liderle görüştüğü, en az 15 dakikasını da Terzi Osman'a ayırdığı anlatılır. Terzi Osman'ın bu mesleği Rum ustasından öğrendiğini düşününce Lefkoşa'nın bölünmüşlük hikayesi insanın içini biraz daha fazla sızlatıyor. İç sızımızı derinleştiren bir başka semtte Arap Ahmet Mahallesi. Uluslararası Serbest Bölgenin yakınındaki Arap Ahmet Mahallesi'nde Armu adında bir Ermeni sokağı olması açıkçası beni o gün çok şaşırtıyor. Kapı önünde oturup etrafı seyreden, yaşı 80'nin üzerinde olduğu görünen Salise Gürdallı sorularımızla geçmişe gidiyor adeta. Eskiden burası cennet. En güzel mahalleydi. Burası Arap Ahmet'in en güzel.

Çok fevkalade. Evler tertemiz, yollar tertemiz, insanlar hep tahsilli. Şimdi çok bozuldu ama. Gayrı bakımsız kaldı.

Eski sahipleri, kıymetini bilenler yok. Herkes geldi. Göçmen geldi. Dış ülkeden geldi. Geldi yerleşti. Ama canı gibi, malı gibi bakmadı eskisi gibi. Biz geçeriz o yana. Kıbrıslıyız biz. Geçeriz. Çünkü bizim orada malımız kaldı çok. Onların hakkını alamadık biz. Çünkü yönetim bilemedi.

Bizi başka bir şey kurtarmaz. Barış kurtarır yalnız. Ve yalnız bizi değil, bütün kavgalı devletleri galiben barış. Sahte barış değil. Ben zamanında çok komşuluk yaptım. Çünkü karışığıydı, burası karmaydı. Ermeni'de, Rum'da, Türk'te. Ama çok iyi insanlar, asil insanlar hepsi de. Küçük büyüdüm ben bu mahallede.

Karışırdık ya, karmaydık dedim. Onların çocuklarıyla biz oynarken öğrendik. Eskiden bir gün kadar konuşurduk. Fakat şimdi görüşme, görüşme, konuşma unutulur. E çocuklarım bilmez. Hiçbir şey bilmez onlar. Çünkü onlar zaten bunda tahsil görmedi. İstanbul'da tahsil gördüler. Ve onların zamanından sonra da böyle karma bir yakınlık olmadı.

Yazık! Salisegür Dallı'nın evinden ara bölge görünüyor. Duvarlarında hala kurşun delikleri olan sayısız barış müzakeresine ev sahipliği yapan Ledra Palace'da ise Birleşmiş Milletler askerleri devriye gezmeye devam ediyor. Atlet Rapalaz ara bölgede kaldı, bölünmeden sonra. 5 Milletler Askerleri geldikleri zaman yerleştirdikleri yerlerden birisi de o otel oldu. Çünkü iki tarafın arasında olduğu için. Hatta şöyle bir komik hikaye var.

Birleşmiş Milletler askeri gelmiş, birileri ateş ediyor demiş ki, kim ateş ediyor? Türkler ateş ediyor. Sonra yine bir ateş ediyor demiş, şimdi kim ateş ediyor? Şimdi de Rumlar ateş ediyor. Allah Allah nerede bu Kıbrıslılar ya demiş.

Kimlik kontrolüyle adanın diğer yarısına geçenleri izlerken güneyde ışıklar yanmaya başlıyor. Neşe ile vedalaşma vaktimiz geldi. O güneye geçecek ben kuzeyde artan karanlıkta kafamda bir sürü soru işareti yolumu arayacağım. Bölünmüş vatanımdan hangisini seveyim diye soran Neşe yaşını bilmem. O belki alışmış olabilir ama beni uykusuz bir gece bekliyor. Hem kahveden hem de Avrupa'nın tek bölünmüş başkentine çöken yüzünden.

İngilizce şarkı söylüyor Böyle söylüyor babam da çoktan Böyle söylüyor babam da çoktan Benim ülkem, ikiye bölünmüş Ülkenin ikisini paylaştı. İki kısımdan birini sevmeliyim. İki kısımdan birini sevmeliyim.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)