Podcast

6 - Almanya’ya Göçün 60. Yılı: 2010'larda 15 Temmuz Darbe Girişiminden Sonra Yeni Bir Göç Dalgası Başladı

Tefrika 24

4 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

2010’ların başında Türkiye’de Cumhurbaşkanı Erdoğan, Almanya’daysa Başbakan Angela Merkel iktidarını sağlamlaştırıyor. Türkiye-Almanya ilişkilerinde göçmenler siyasi malzeme olmaya başlıyor ve kayıtsız göç ile mücadele üzerine yoğunlaşılıyor. 2014 yılında Almanya’da yaşayanlara Türkiye’deki seçimler için oy kullanma hakkı verildikten sonra dönemin Başbakanı Erdoğan’ın Almanya’da sık sık boy gösterdiğine tanıklık ediyoruz. Erdoğan Almanya’da yaşayan Türkiyeli göçmenleri seçmen gözü ile bakıyor ve Başbakan Angela Merkel, “Onların başbakanı benim” demek zorunda kalıyor. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra Türkiye’den Almanya’ya yeni bir göç dalgası başlarken, KHK ile ihraç edilen akademisyenler ve sanatçılar ile Gülen Hareketi üyesi olanlar ya da bu iddia ile yargılananlar Almanya’ya kaçıyor ya da yerleşiyor. NSU davası mahkemeye taşınırken, Hanau'da yine bir ırkçı saldırı dokuz can alıyor. WDR-Cosmo editörü ve T24 yazarı Fulya Canşen, gazeteci Serap Doğan ve o yılların tanıkları ile anlatıyor 2010’lu yılları.
https://eu.bilgi.edu.tr/tr/news/gocun-60-yillik-tari-0/
https://www1.wdr.de/radio/cosmo/programm/sendungen/koeln-radyosu/index.html
See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

4.572 kelime · ~23 dk okuma

Müzik çalıyor. Benim kendi çocuğum burada doğdu. Ne din ayrımı, ne dil, ne de ırk. Hiçbir zaman ne bir taraf tuttu ne de kendini buradan ayrı gördü. Eğer bir şeyler yapabilirseniz en azından öbür gençler için lütfen. Benimki boşuna ölmüş olmasın lütfen. Benim çocuğum boşuna ölmüş olmasın. Bu uğraşılık başka hiçbir aileyi yakmasın.

Bu ırkçılık başka bir aileyi daha yakmasın. Hanav'daki saldırıda oğlu Ferhat'ı kaybeden Serpil Ünvar'ın bu sözlerini ben kaydettim cep telefonumla. Hepsi bu kadar. Daha fazlasına gücüm yetmedi. Ellerim titredi. Salondaki herkes gibi içimi çeke çeke ağladım. Allah evlat acısı göstermesin derdi babam. Serpil Ünvar'ın acısı bundan daha büyük. İnsan kaza yüzünden ölümü anlayabilir. Hastalığı da ama cinayeti. Hem de ırkçı cinayeti. O gün ben benim çocuğum boşuna ölmüş olmasın diyen bir annenin gözlerinin içindeki derin kedere baktım. O gün ben bir annenin gözlerinde çocuğunun diğerleri yani Alman gençleri gibi olduğunu hatırlatmak ihtiyacına tanıklık ettim.

Sadece tek bir anne değildi çocuğunu kaybeden. 2020 yılının 1 Şubat akşamında ırkçı bir Alman 9 cana kıydı. 2010'lu yılların sonlarına damgasını vurduğu Hanau'da işlenen cinayetler, hem de Almanya'nın bir göç ülkesi olduğunu kabul ettiği bir dönemde. Türkiye'den Almanya'ya göç bu sefer zorunlu ve gönüllü sürgünlerle devam edecekti. Çünkü gezi protestolarına katılanlara hükümetin gösterdiği sert tepki, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından gelen baskıcı rejim muhalif kesimi dünyanın başka yerlerine savurdu. Yeni gelenler Almanya'daki üçüncü kuşakla tanıştı. Üçüncü kuşaksa ben sana mecbur değilim dediği Almanya'yı değiştirmeye zorluyordu.

Transkriptin tamamını oku

2010'lu yılların kah ağlatan, kah eğlendiren ama düşündüren sokaklarında yine birlikte adım atacağız. Mimandarınız ben Fulya Canşar. İlk defa Münih'e geliyorum. Şu ortamı gördüm, inanın yani tüylerim kalktı. Ki şu Almanların bize verdiği desteğe bak. Bir anda hüzün. Sonuç ne olacak? Ya çok ayrı bir duygular içindeyim. O günleri hatırladım da gözlerim doldu yani. Onu Allah kimseye göstermesin o bombalama olayını. Ben şu an 2004'te işte 2004'ten sonra uçağa binemiyorum. Dar alanda kalamıyorum.

Asansöre binemiyorum. Köndeki çivili bomba eyleminin mağdurlarından Arif Sadıç, Enesuğ davasının başladığı ilk günkü duygularını böyle ifade ediyor. Davanın başladığı 13 Mayıs 2013 günü Münih Yüksek Bölge Mahkemesi'nin önü ana baba günüydü. Sadece Alman ve Türk basını değil, uluslararası basının yanı sıra yakınlarını kaybedenler, çok sayıda milletvekili, Türkiye'den temsilciler ve ırkçılıkla mücadele eden sivil toplum örgütleriyle onlara destek veren halk da orada toplanmıştı. Nasyonal sosyalist yeraltı örgütünün canına kıydığı herkesin fotoğrafları asılmıştı sokaklara. Bütün güne yayılan protesto gösterileri düzenlenmişti. İlk gün sanık avukatlarının reddi hakim istemesiyle duruşma tahmin edilenden daha kısa sürdü. Herkesin merakla beklediği bir konu vardı. O da bu örgütten hayatta kaldığı iddia edilen tek üye Beate Çepe'nin mağdur ailelerin gözüne nasıl bakacağıydı. Nürnberg'te öldürülen İsmail Yaşar'ın ailesinin avukatı Aziz Sarıyer. Davanın açılışı çok beni etkiledi bir taraftan. İlginin dışında

Ben ilk sırada da oturuyordum müdahale avukatlarda ve böylece sanıklara da çok yakın oturuyordum. Orada ilk defa bayan Çeyp'in ve öbür güçlerin içeri gelmesi, davanın bu kadar süreceğini düşünmesem de o anda başlanması bir heyecandı. Ama aklımdan taklı kalan bu beş yıl içerisinde bir iki şey var. İsmail Bey'in annesi gelmesi çok önemliydi. Oğlunu kaybeden ilk defa yurt dışına çıkmış bir anne orada. bulunması ve o sorulara cevap araması, cevap istemesi. Orada bulunurken bizim sorduğumuz gibi polis teşkilatından bir memurun, hayır İsmail Bey'in hiçbir suç örgütüyle alakası yoktu, bunu şimdi söyleyebiliriz demesi çok önemliydi annesi için. Aynı zamanda bir babanın orada hakimin önünde

Hepimizin önünde haykırması, oğlunu nasıl internet kafeyi de yerde bulup da kafasını kucağına alıp da nasıl okşadığını orada göstererek, haykırarak konuşması, bize o durumu anlatmaya çalışması, tek biz müdahil avukatları değil, hakimler bilene bir ara verelim diyerek herkesin bir dağılması gerekti. Yani o anları unutmayacağım. Aziz Sarıyer'in anlattığı baba 2006 yılında 21 yaşındaki oğlunu kaybeden İsmail Yozgat'tı. Yozgat'ın ÇP'ye bakıp, ''Nasıl kıydın benim kınalı kuzuma?'' diye sorması günlerce gazete başlıklarından düşmedi. İsmail Yozgat cinayeti pek çok soruyu içinde barındırıyordu.

Genç çocuk öldürüldüğünde internet kafede içeride bir istihbarat çalışanının bulunması, parasını tezgaha koyup giderken cinayeti fark etmemesi ve çok sonra orada olduğunu haber vermesi şüpheleri anayasayı koruma dairesine çekti. Dairenin aşırı sağcı gruplar içinde köstebek çalıştırıyor olması tartışma yarattı. Bu tür şüpheler ve avukat Aziz Sarıyer'in anlattığı mahkemede yaşanan anların sayısı çok. Enesu davası tam 5 yıl sürdü. Mahkeme başkanı Manfred Götz ile 5 hakim daha eşlik etti. BAT ÇP ile birlikte Enesu terör örgütüne yardım ve yataklık yapmaktan 5 kişi daha yargılandı. Onları 11 avukat savundu. Sadece ÇP'nin 3 avukatı vardı.

Müdahil avukatların sayısı 60'ı geçiyordu. Savcının hazırladığı iddianame 488 sayfaydı. 280 bin sayfalık soruşturma sonuçları 600 dosyaya sığdırıldı. Mahkeme boyunca 606 şahit dinlendi. Enesu davası, önce gelen gazeteciler önce akredite olduğu ve bunların arasında Türkçe medya bulunmadığı için de tartışmalı başlamıştı. kuraya göre akredite edilen elli gazeteci mahkeme salonunda yer aldı. Bunlardan biri davayı başından beri takip eden WDR editörlerinden Ayça Tolun'du. Tolun, davanın bahsedildiği gibi asrın davası olduğunu kabul ediyor. 70'li yıllarda çok sayıda siyasi cinayetle Almanya'da terör estiren Bader Meinhof çetesi davasından sonraki

En kapsamlı davaydı NSU davası. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra kurulan Almanya'nın neonazilere yönelik ilk büyük davasıydı. Binlerce dosyası vardı. Beş seneyi aşkın bir süresi vardı. 28 milyon euroya maal oldu bu dava. Hakikaten asrın davasıydı ama sonuç itibariyle mağdur aileler açısından asrın davası olması hiçbir şeyi değiştirmedi. Onları en ufak bir şekilde tatmin etmedi. Aslında Alman kamuoyunu da tatmin etmedi.

Çünkü sadece sanıklara cezalar verildi. Bu sanıklar bu cinayetleri niye işlediler? Arkasında kimler vardı? Kimden destek gördüler? Asıl bu sorular önemliydi. Bunların hiçbirine bir cevap verilemedi ya da verilmedi. Davanın sonuçlandığı gün de mahkemenin önü 5 yıl önce başladığı gün gibi kalabalıktı. Mahkeme, 8'i Türk, 10 kişiyi öldürmekle, 2 bombalı saldırı, 18 soygun düzenlemekle suçlanan BATÇP'ye en yüksek cezayı vermiş, ömür boyu hapis cezasına çarptırmıştı. Örgüte yardım ve yataklık yapmakla yargılanan beş sanıktan biri tahliye edildi. Ralf Wolley bin On, Andre Eminger iki buçuk, Holga Gerlach ve Karsten Cipanski üçer yıl hapis cezası aldı. Öldürülen Enver Şimşek'in oğlu Abdülkerim Şimşek cezalar açıklandıktan sonraki hayal kırıklığını gizleyemiyor.

Ne diyelim üzüldük yani CHP iyi ceza aldı, iyi kararı aldı da diğerleri, yandaşları çok düşük cezala maalesef yani yargılandı. Savcılığın istediği kararlardan altında geldi ve bu bizi çok üzdü. Buradan savcılığa doğru bir sinyal çıkması lazımdı. Yani ağır cezala. Maalesef tam tersi oldu şimdi. Bizim babamız öldü, biz yaşadıklarımız hiçbir cümlele dile getirilmedi. Yani yine bir köşede bırakıldık gibi hissediyorum şu an maalesef. Şimşek'in de dediği gibi NSU örgütüne yardım ve yataklık yapanların neredeyse serbest kalması aşırı sağcılara bir şekilde korkmayın, birkaç yılda sıyırırsınız mesajı verdi. Şimşek ailesinin avukatı Seda Yıldız Başay da aynı görüşte. Aslında ben 438 gün mücadele verdim. Karar açıklandığı zaman büyük bir şok yaşadım ailelerle birlikte kararı dinlerken. Çünkü seyirciler tarafından bir alkış oldu.

sağcılar alkışladılar mahkeme heyetini yani sağcılar kalkıp da mahkeme heyetini alkışlıyorlarsa o zaman demek ki doğru bir şey yapılmadı. Seda Başay Yıldız bu yanlış kararla hala uğraşıyor. Başay Yıldız'a kendisine NSU 2.0 adını veren aşırı sağcı bir örgütten tehdit mektupları gelmesi, bu mektupların bir polis bilgisayarından çıktığının tespit edilmesi pek çok şeyi açıklıyor. Hal böyleyken NSU kararı hiçbir şekilde

Almanya'da yaşayan göçmenlerin devlete, adalete ve emniyete yeniden güvenmesini sağlayamadı. Cinayetlerde 21 yaşındaki oğlunu kaybeden Ayşe Yozgat. Ben zaten hiç inanmamıştım, benim inanmıştım adalete. Ama benim dediğim gibi bitti. İlk günden söylediğim gibi bitti. Çünkü ben gördüm onların ne olduğunu. Benim oğlumun öldürüldüğünde gördüm ben onu. Ben aylarca yıllarca orada mahkemelerde hesap verdim ben. Anne olaraktan. Bizi suçladılar. Annesi öldürdü, babası öldürdü, mafya şu bu. Her şeyi yaptılar bize. Bizim ağzımızdan DNA testi bile aldılar.

Enesu terör örgütü gerçekten Almanya'da yaşayan göçmen ailelerde kapanması zor, derin bir yara açtı. Neden benim oğlum, benim kocam, benim babam gibi sorularına yanıt bulamadılar? Yargıtay mahkemenin kararını onadı ama Enesu davası Temmizler yüzünden henüz resmen kapanmış değil. Kabuk bağlamış gibi görünen yaralar da öyle. Gazeteci Ayça Tolun bazı sorular aydınlanmadan Enesu davasının toplumsal olarak sonuçlanamayacağına inanıyor. Bu eylemlerin ve sanıkların arkasında kimler vardı? Alman istihbaratının hataları neydi? Alman polisinin hataları neydi? Veya hatta bu istihbaratın ve polisin

bu cinayetlerdeki, bu eylemlerdeki rolü neydi bunlara ceza davası olduğu için hukuka uygun olarak bakılmadı. Ama ceza davası olmasına rağmen pekala arkası aranabilecek pek çok konu da vardı. Bu da siyaseten istenmedi. Örneğin Alman istihbaratı ve polisinin yaptığı hatalar üzerine asla gidilmedi.

Bu tür konular için ayrı ayrı davalar açılmalı dendi. Hukuken çok doğru. Ama o da olmadı. En azından şimdilik olmadı. Yani aslında dava bitmedi. Hele mağdurlar açısından dava asla bitmedi. Bir eksplosyon var. Devam edin. Benim kocamın ofisi hemen önünde.

Fatih Akın'ın 2017 yılında izleyiciyle buluşan filmi Paramparça'da işte tam bu konuyu ele alıyor. Film, bombalı bir saldırıda kocası ve oğlunu kaybeden bir Almanın adalet arayışını konu ediyor. Belgesel bir nitelikte taşıyan film, Cannes'da yabancı dilde en iyi film olarak altın küreğe layık görüldü. Filmin Almanya'da çok fazla ilgi görmemesi de dikkat çekti. Enesu daha pek çok filme, tiyatro eserine ve kitaba konu oldu, olmaya devam ediyor. Enesu ile ilgili Türkçe yazılan tek kitap ise davayı takip eden gazeteci Yücel Özdemir'in kaleme aldığı Neonazi İstihbarat Emniyet Üçgeninde Enesu Cinayetleri. Bir bölümünde dava sürecinde bir Türkiye'li gazeteci olarak yaşadıklarımı hissettiklerimi yazdım. Diğer bir önemli konu da tabi ki belgeler önemli. Ben kitabın ilk baştaki bölümlerine özellikle kurbanları koydum. Kurbanların potrelerini koyduk. Biz çünkü genelde 10 tane öldürülen kişiden

söz ediyoruz. Bunların isimlerini bazen telaffuz ediyoruz ama bunların kimler olduğunu, hayat hikayelerinin arkasında neler yattığını pek ilgilenmiyoruz. İsimler var ama bu isimleri biraz kaldırdığımızda arkasında Almanya'ya göç eden emekçi insanlar aslında. Bunların hepsi yani büyük para kazanan insanlar değil. Hepsi işçilik yapmış, sonra dükkan açmış, sonra hayatını geçiren, ailesini geçiren insanlar. Bunlara yer verdim. Ondan sonra katillere

Onlara destek verenlere ve onların tabi ki bu dava sürecinde verdiği ifadeleri vs. bütün bunları bir belge olsun dedim aynı zamanda. Ne Enesu cinayetleri, ne Avrupa'da yaşanan ekonomik kriz, ne de biraz daha yükseltilen duvarlar Türkiye'den Almanya'ya olan göçü engellemedi. Evlilik yoluyla gelenler kadar, kalifiye eleman alımından yararlananlar da az değildi. Önce Amerika'ya giden ama sonra Almanya'da karar kılan mühendis Töre Deniz Yılmaz da bunlardan biri. Yol beni buraya getirdi. Sahip oldum donanımdan dolayı. Almanca biliyordum.

ve makine mühendisliği okumuştum ve araba yapmak istiyordum. Üçünün en mükemmel şekilde, benim için en verimli olabilecek şekilde gelişeceği yer Almanya'ydı. O yüzden Almanya'yı seçtim. Bence iyi de oldu. Yılmaz, İstanbul'daki Avusturya Lisesi'nden mezun olduğu için dil öğrenmek zorunda olmadığı gibi uyum sağlamakta da sorun yaşamamış. Almanya'nın Türkiye'den göç etmek isteyenler için hala çekici bir ülke olduğunuysa Yılmaz, Türkiye'de Almanca eğitim veren okulların artmasından anlıyor.

Sayı itibariyle Almanca eğitim veren ya da Almanca dili öğreten okul sayısının arttığını ben de görüyorum. İngilizce her zaman Türkiye'de bir numaralı tercihti diyebilirim ya da seçenekti ama Almanca'da belli bir artış var. O zamanlar 4-5 okuldan daha fazla değildi. Alman Lisesi, Avusturya Lisesi, İstanbul Erkek Lisesi, Cağaloğlu Lisesi ve fark ediliyor ki anladığım kadarıyla Dünyada çözüm tek bir yerde değil. Herkes Amerika'ya gidemez, herkes İngiltere'ye gidemez. Almanya kapı komşusu bu konularda çok büyük sosyal deneyime sahip bir ülke. Bize yakınlığı açısından da. Almanya'nın zamanla göç ülkesi olduğunu da kabul etmesinin buna katkısı oldu, diyor Ford'ta çalışan makine mühendisi Yılmaz. Kabul etti ama nasıl? Eski federal milletvekillerinden psikolog Lale Akgün. Almanya istemeden hamile kalmış bir kadın gibi güç ülkesi oldu. Misafir işçi çağırıp birdenbire bunların kalması, ondan sonra politik göçmenlerin gelmesi birçok ülkeden, Almanya'nın çok atraktif bir göç ülkesi haline gelmesi Almanya'nın hiç de planladığı bir şey değil. Kendi kendine gelişen bir durum.

Ve bu durum Almanya'yı beklenmedik zorluklara sürükledi. Çünkü mentaliti homojen. Yasa yaparsınız, projeler yaparsınız ama insanların kafasındaki imajı silemezsiniz. Bunu silmek çok zor. Çünkü Almanların kafasındaki hala imaj, Alman pasaportlu bir Türk. Almanya'nın kabul etmek zorunda kaldığı bir başka gerçek de İslam dininin de Almanya'ya ait olduğu.

Muhafazakar siyasetçi Christian Wulf'un Cumhurbaşkanı iken sarf ettiği bu sözlerin aynısını 8 yıl sonra olsa da Başbakan Angela Merkel de kullandı. Ülkemizde birçok Hristiyan var. Bugün de birçok Hristiyan var. Yüce bir ülke. Ama şu an 4 milyon Müslüman yaşıyor. Bu ülkede Müslümanların dinlerini eğitiyorlar. Bu Müslümanlar da Türkiye'ye ait.

Almanya'da yaşayan 4 milyon Müslüman olduğunu hatırlatan Merkel, İslam'ın da Almanya'nın bir parçası olduğunun altını çiziyor konuşmasında. Alman siyasetçiler 2010'lu yıllarda Avrupa'nın farklı ülkelerinde Almanya'da da düzenlenen İslamcı saldırılara rağmen bu sözleri sarfettiler. Çünkü kucaklayıcı olmaktan başka şansları yoktu. Göç uzmanı Caner Aver.

Almanya farklı ülkelerden göç almasından dolayı bu göçmen kitleye bir hitap edebilme kavramı oluşturması işte Türk, Afgan, İran değil de bunları din üzerinden daha fazla konuşmaya başladı, bu insanlarla iletişime geçmeye başladı ve bu Müslümanlaştırma yani etnik köken kavramından daha çok dini kavrama geçiş Alman siyaseti olarak uyum politikasına daha kolay yol elde edeceklerini sağlaması umuluyordu. Dolayısıyla bugün Müslüman coğrafyasından gelen insanlara kimlik olarak daha çok Müslüman kimliği veriliyor ve etnik kimlik arka planda kalıyor. Gerçekten tarihi bir ana şahitlik ediyoruz. Diyanet İşleri Türk İslam Birliği Köl Merkez Camii ve külliyesinin resmi açılışını gerçekleştiriyoruz. Öncelikle bu muhteşem eserin Köl'üne ve Almanya'ya kazandırılmasında emeği geçen herkese şahsım

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın köndeki Diyanet İşleri Başkanlığı'na ait caminin açılışına gelmesi hem Türkiye ile Almanya ilişkilerinin gerilme hem de Almanya'da yaşayan Türkiye toplumunun kamplaşmasının ilk işaretlerini verdi. Yoğun güvenlik önlemleri altında yapılan açılışa Alman siyasetçiler katılmamış, bazı gruplar açılışı protesto etmişti. Köln Ditip Camii aynı yıllarda sinema filmlerine de konu oldu. Bu çok şaşırtıcı. Hocam, moskette daha çok sorun var. Biliyorsunuz ki Hocam, Türkiye'de böyle bir şey yapmıyor. İyi bir şey için zaman almak istiyorlar. Anlıyor musunuz? Evet. Bu ülkede yapılan kurallar gerçekten çok büyük.

Gazeteci Brant Bingö'nün kitabından uyarlanan De Hoca und Pibn Köte, köyünde cami yaptırmak isteyen bir hoca ve belediye başkanı arasındaki ilişkiyi esprili bir dille anlatıyor. 2010'lu yıllarda sadece Almanya ve Avrupa değil, Türkiye'de hareketli günler geçirdi. 7 Haziran 2015'te HDP'nin barajı aşıp 80 milletvekili çıkartmasından kısa bir süre sonra Suruç'ta, Ceylanpınar'da, Ankara'da, İstanbul'da, ülkenin pek çok yerinde bombalı saldırılar düzenlenmiş, çözüm süreci bitirilmişti. Bu ekip gelişme gerçekten silahlı kuvvetlerimizin içerisindeki bir azalının ne yazık ki kalkınma hareketidir ve bu malum yapıya ait paralel yapılanma 2016'da gerçekleşen 15 Temmuz darbe girişimi Türkiye için tam bir dönüm noktası oldu. Başta Kürtler olmak üzere bütün muhalefet daha fazla baskı altına alındı. Kayyumlar, tutuklamaların ardı arkası kesilmedi. Öncesinde bu suça ortak olmayacağız diyen bir bildiriye imza atan

Bu yüzden de bir kanun hükmünde kararname ile işinden olan barış akademisyenleri artık ülkeyi terk etmeye başladı. Sadece akademisyenler değil, sanatçılar, öğrenciler, iş adamları, fetullahçılarla Kürtler. Antropolog Deniz Yonucu da bu akademisyenlerden biri. Çok hızlı bir şekilde insanlar Türkiye'yi bir kısmı terk etmek ve yeni bir hayata başlamak zorunda kaldılar. Dilini bilmedikleri bir ülkeye gelmek durumunda kaldılar. Bilmedikleri bir akademik ortamın içerisine girdiler. Türkiye'den çıkamayanlar oldu. KHK'lı oldukları için birdenbire işsiz kalanlar ya da yepyeni alanlarda iş aramak zorunda kalan

Barış imzasından sonra gerçekten barış akademisyenleri için son derece zorlayıcı ve hayatlarını altüst eden yeni bir süreç başladı. Bu sürece Almanya'da başlayan Deniz Yonucu, eşi de işten uzaklaştırılınca zaten bulunduğu yurt dışından dönmemiş. Almanya'ya gelenler hem sınıfsal olarak hem etnik kökenleri hem de politik görüşleri açısından farklı bir skala oluşturuyor diyen yonucu Almanya'da insan hakları dersi veriyor. Yani bir başka deyişle Alman öğrencilere insan haklarını öğretiyor. Derslerimde hem tarihsel bir arka plan sunuyorum. Afrika'da, Latin Amerika'da, Orta Doğu'da yaşanan insan hakları sorununu biz Batı'nın geçmişte yaptığı oradaki politikalardan ayrı olarak, yani emperyalizmden, sömürgecilikten ayrı olarak düşünemeyiz.

Bu çerçevede anlattığımda çok şaşırtıcı oluyor. Aynı zamanda bugün küresel güneyde yapılan birçok insan hakları ihlalinde Batı ülkelerinin doğrudan bir payı var. Yani bunu en açık şekilde Türkiye üzerinden görüyoruz. Türkiye ile yapılan göçmen anlaşması tırnak içerisinde.

Sonucunda aslında Türkiye Suriye'den ve diğer ülkelerden gelen göçmenleri kendi sınırları içerisinde tutacak ve bunun karşısında Türkiye'de olan insan hakları ihlallerine hiçbir şekilde ses çıkartılmayacak. Öğrencilerinin anlattığı çok şeye şaşırdığını adeta ezberlerinin bozulduğunu söyleyen Yonucuysa Almanya'nın akademik çevresi şaşırtmış. Almanya ne yazık ki Türkiyelileri hep işçi olarak, eğitimsiz olarak, cahil olarak görmek istiyor. Ve akademide Türkiyelilerle karşılaşmak, hele de özellikle Amerika'da eğitim almış, İngiltere'de eğitim almış. kendilerinden çok daha iyi yerlerde yayınlar yapmış, çok daha uluslararası araştırmalar yapmış insanlarla karşılaşmak onlar için zorlayıcı oldu. Irkçılık zaten hep böyle işliyor. Yani aşağıda görülen etnik grupların hep oldukları yerde kalmaları isteniyor. Dolayısıyla eğitimli Türkiyeliler oldukça zorlayıcı karşılaşmalar yaratıyor. Benim deneyimim böyle oldu.

Yonucu, Alman akademisyenlerin bile sorun yaşadığı güvenli bir iş bulmakta epey sıkıntı çekmiş. Türkiye'den 2010'lu yıllarda gelenlerin bir başka sıkıntısı da Almanya'ya daha önce göç edenlerle ilişki kurmak. Federal Göç ve Uyum Meclisleri Başkanı Mehmet Kılıç, ilk ve son gelenler arasında yaşanan çatışmayı olağan buluyor. Daha önce burada var olan ekip Türkiye kontekstinde, Türkiye bakış çerçevesinde daha nostaljik. Ama yeni gelen ekip çok daha farklı beklentilerle Avrupa'nın içerisinde. Bazen burada yaşayanlar bir kısmı kendilerini ev sahibi, diğerlerini misafir gibi görmeye çalışanlar var. Bu bazı çatışmalara yol açıyor.

Mevlana'nın çok güzel bir sözü vardır diyor ki, şarkıcı şarkıcı, dilenci dilenciyi sevmez diyor. Göçmen de göçmeni sevmiyor. Bir de gelenler içerisinde entelektüel bir ekip olunca onlar buraya geldikleri kişileri çok köylü bulmaya başlıyorlar. Bu da bazı çekişmelere yol açabiliyor. Yani adam bir akademisyen olarak İstanbul gibi bir metropolden kalkmış gelmiş. İngilizcesi var, dünyayı biliyor, tanıyor. Ekonomi konusunda uzman, tıp konusunda uzman, tarih biliyor. Öbürü de burada Alman vatandaşı olmuş, işte bir fabrikada çalışan bir adam. Tartışmaya, konuşmaya çalışıyorlar. Bazen orada kırılma noktaları doğuyor. Çok büyütmemek gerekir diye düşünüyorum.

Büyütmemek gerekir dese de Mehmet Kılıç, bu alanda kırılma noktasının nedenleri üzerine kafa yormuş. Kılıç, bunu Almanya'da yaşayan Türk vatandaşlarına Türkiye'de seçme hakkı tanınması, Erdoğan hükümetinin onları kendi vatandaşı görüp Almanya'nın iç işlerine karışması, 15 Temmuz'dan sonra iki ülke arasında yaşanan gerginliklere bağlıyor. Yurt dışında bizim ne kadar farklı düşüncelerimiz olursa olsun ortak faydalarımız vardı. Bir arada bazı şeylerin mücadelesini veriyor, bazı şeyleri tartışıyor, eşit hak mücadelesi yapıyordu. Ben 2004 yılında Avrupa Parlamentosu adayı olduğunda ben Almanya'yı köy köy gezdim. Neden Türkiye Avrupa Birliği'nin üyesi olmalı, neden bu her iki taraf için de yararlı onu anlattım. Daha onun ötesinde de 93'ten başlayıp çifte vatandaşlık neden önemlidir bu konuları anlatıyordum.

Şimdi biz bu konuları konuşamaz hale geldik. Çünkü cepheleştik, birbirimizle konuşamaz hale geldik. İçinde yaşadığı toplumla kavgalı duruma getirilen bir Türkiye toplumunun bir parçası oluştu artık bütün Avrupa içerisinde. Bunlar olumlu gelişmeler değil maalesef. Gelinen nokta 2010'dan bugüne hiç hiç açıcı bir şey göremiyorum ben efendim. Şimdi zannediyorlar ki Tayyip Erdoğan Almanya'ya gelecekti. Ya ben istersem gelirim.

gelirim ve kapıdan da sokmadığınız zaman veya konuşturtmadığınız zaman da ben dünyayı ayağa kaldırırım. 2010'lu yıllarda Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın bu tür konuşmalarına sık sık tanık olduk. Bu tutum Pratye'de yansıdı. Çok sayıda Türkiye kökenli Alman, hatta sadece Alman gazeteci, insan hakları savunucusu ya da muhalif Türkiye'de tutuklandı. Hatta cezaevinde işkence gördü, yargılandı, sonra ya serbest bırakıldı ya da Almanya'ya dönüşü yasaklandı. Peta Stolzner, Ozan Cane, Adil Demirci, Meşale Tolu ve Deniz Yücel bunlardan sadece birkaçı.

Bazı davalardan ceza aldılar, bazı davaları ise sürüyor. Bunlar arasında tutuklanması ve serbest bırakılması en çok ses getiren The Welt gazetesinin Türkiye muhabiri Deniz Yücel oldu. Yücel, geçen yıl aldığı 2 yıl 9 aylık cezanın anayasaya aykırı olduğunu savunuyor. mahkemin suç işlediği bir ceza. Çünkü anayasa mahkemesi benim tutukluluğum hakkında bir karar vermişti ama sadece tutukluluğumu yasaya aykırı bulmakla kalmamış, hakkındaki tüm suçlamaları da değerlendirmişti. Yani neydi? Die Welt gazetesine çıkan köşe yazılarımı

...reportajları, haberleri vs. suç unsuru sayılan yazıları tek tek incelemiştir... ...ve hepsinin aslında ifade özgürlüğü kapsamında dahil olduğuna değerlendirilmiştir. Dolayısıyla anayasa mahkemesinin kararını esas alarak... ...ki mahkeme bunu esas almak zorundadır, anayasaya göre bunu hiçe sayamaz... ...bu anayasa mahkemesi kararı doğrultusunda sadece tek karar mümkündü, berat etmeliydi. Berat kararı çıkmamasıyla bu mahkeme suç işlemiştir. Anayasaya aykırı davranmıştır ama hepimizin bildiği gibi ilk defa da Türkiye'de maalesef böyle bir durum yaşanmıyor. İki ülke arasındaki bu gerginlik, Avrupa Birliği ile Türkiye arasında mülteci anlaşması imzalanana kadar aynı dozda sürdü. Türkiye anlaşmayı imzalasın diye 1 Kasım 2015'teki genel seçimden hemen önce Almanya Başbakanı Angela Merkel'ın Cumhurbaşkanlığı Sarayı'ndaki altın varaklı koltuklara oturması hafızalara kazındı.

2010'lu yıllarda Türkiye zaman zaman mülteci kartını kullandı. İstediğini kâh aldı, kâh alamadı. Ancak Merkel'in aldığı kesin. Bugün Türkiye ile Avrupa Birliği müzakereleri durmuş, ilişkiler de mülteci anlaşmasına indirgenmiş durumda. Eski federal milletvekili Mehmet Kılıç, Avrupa Birliği ile eski günlere dönmenin çok güç olduğunu söylüyor ve kusuru iki tarafta da buluyor. Lüfusunun çoğunluğu Müslüman olan bir memleketin Avrupa Birliği'nde yeri yokmuş gibi düşünen ciddi bir ekip vardı. Ama buna karşın sol, solcu, yeşiller, sosyal demokratlardan oluşan geniş bir kesim ise

arkasında Türkiye'deki reformları da bularak çok ciddi bir şekilde bunu savunuyorlardı ve kimse karşı koyamıyordu. Yeşillerin bir federal kongresini hatırlıyorum. Salonda bin iki yüz kişi vardı. Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyeliğini Yoşka Fişer, Zaman Dışişleri Bakanı gündemde oylamaya koydu. Bir çekimser oyla bin iki yüz kişi evet dedi. Şimdi böyle bir şeyi Yeşiller gibi daha hala göçmenlere açık bir partinin gündemini alamazsınız.

Yani bu duruma gelirken sadece Avrupalıların değil, Türkiye'deki hükümetin çok önemli bir kusuru oldu. Türkiye ile Avrupa Birliği ilişkileri gerildikçe 2000'li yıllarda Türkiye'yi bir alternatif olarak gören Almanyalı gençler o kapıyı kapatmaya başladı. Türkiye'ye gidenlerin çoğu geri döndü. İkinci kuşak Türkiyelilerin önemli bir kısmı artık işçi değildi. Babasının 40 yıl işçi olarak çalıştığı Ford fabrikasında mühendislik yapan Fahrettin Işık buralara hiç kolay gelmediğini hatırlıyor. Ben 97'de mesleğe başladım. 99'da mesleği bitirdiğimde banta çalışmaya başladık. Ve o sürede kendimizi işte şirketin destekleriyle de yanı sıra geliştirme programlarıyla belirli bir konuma geldik. Yani banttan, mühendisliğe. Ve çok mutluyum, çok gururluyum. Bunu ben ikinci bin lira son olarak başardığım için. Babam 2006'da emekli oldu, Türkiye'ye döndü. O da tabii çok gururlu, benim oğlum diye gittiğimiz her yerde benim oğlan mühendis diye tanıtıyor.

Işık bu hayat deneyimini bir proje yardımıyla gençlere de aktarıyor ve kendi çocuklarından yola çıkarak Almanya'da yaşayan Türkiye kökenli üçüncü kuşağın çok farklı yetiştiğini, farklı bir aidiyet duygusuna sahip olduğunu anlatıyor. Evet, dağ muralılar. Onlar sadece Türkiye'yi izinlerden tanıyorlar. Yani kısa bir süre. Ben 8 yaşına geldiğimde ilk çoktan bir orada okula da gittim. İlk 2 sınıf, 1. ve 2. sınıfa. Oradan anılarım falan olduğundan ve çok akraba kısmı olduğundan öyle bir bağlantım var. Yalnız şimdiki 3. jenerasyon çocuklardayım. Burada doğanlar. Tamamen o bağı kaybetmiş. Sadece izin babında gidip burada sırf Türkçe konuşmakta zorluk çekiyorlar. Türk kültüründen kopmuş değil ama fazla bir bağlantısı olmayaraktan yetişiyorlar.

16 yaşındaki Lina'yı vurdu. Biz Türklerle gerçekten bir aile olacağız. Türküs für Anfänge, yeni başlayanlar için Türkçe adlı dizi, üçüncü kuşağın ne kadar farklı, ne kadar çeşitli ve ne kadar kendine has olduğunu anlatan bir gençlik dizisiydi. ARD'de yayınlanan dizi, çok kültürlü, çok dinli bir ailenin günlük yaşamına ışık tutarken, Alman toplumunun da bu kültür mozaiğini kavradığına işaret ediyordu.

Hem de dizinin asıl kahramanı bir türkü, İranlı bir oyuncunun canlandırması ve Türkçe telaffuzda yüzlerce hata yapmış olmasına rağmen üç sezon gösterilen dizi beyaz perdeye de taşındı. Es wird richtig schräg geliebt und missverstanden. Das muss man einfach sehen. Pubertät. Einfach ignorieren.

Artık Türkiye'li göçmenler, Alman medyasının sadece konusu değil, çalışanları da olmaya başladı. 2014 yılında mesela Pinar Atalay, Alman birinci kanalının en prestijli haber programı olan Tagesthemeni sunmaya başladı. Alman birinci televizyonun tagiz temin programına hoş geldiniz. Bugün stüdyoda Pinar Atalay ve... Başladı ama çalıştığı yedi yıl içerisinde bir türlü Pinar olamadı. Pinar Atalay olarak anons edildi.

Merve Kayıkçı da medya alanında çalışmayı seçenlerden. Üçüncü kuşak temsilcisi ve başörtüsü takan Kayıkçı, Güneybatı Almanya Radyo Televizyon Kurumu SVR'de çalışıyor ve daha çok günlük yaşamda İslam'ı konu alan Prima Muslima gibi podcast'lar hazırlıyor. Danimarka'da da eğitim almış Kayıkçı'nın Almanya'yı diğer ülkelerle karşılaştırma şansı olmuş. Dünyada hiçbir tane ülke mükemmel değil. Her şeyin pozitif ve negatif yanları var. Ama ben Danimarka'da Türk olarak görünmüyordum. Ben orada üniversitede ve her yerde nereye gidiyorsam ben orada Alman olarak görünüyordum. Almanya'dan gelen öğrenci. Ve ben orada çok fazla ırkçılıkla sorun yaşamadım doğrusu. Ve ben orada gördüm ki

Ben Almanya'ya kapalı değilim. Bir tane hapishane gibi değil burası. İstediğim zaman gidebilirim. Bana umut verdi aslında ve Almanya'ya geri döndüm. Çünkü benim ailem burada yaşıyor ve burası aslında benim evim. Burası benim yerim. Ben burayı değiştirmek istiyorum ama mecbur değilim. Gerçekten istemiyorsam gidebilirim ve istediğim için buradayım. O da benim için bir şey yapsın.

Merve Kayıkçı gibi üçüncü kuşak ve iyi eğitim almış gençler Almanya'ya mecbur olmadıklarını biliyorlar ama yine de Almanya'da kalıp mücadele etmeyi yeğliyorlar. Merve Kayıkçı, uzun süre babaannemin göç hikayesini merak etmedim diyor ve bir gün Pandora'nın kutusu açıldı. İçlerinden o kadar çok hikayeler çıktı ki annem geldi içeriye aslında bulaşık yıkayacaktı durdu bulaşık yıkamayı bıraktı babam cep telefonunu kenara koydu içeri geldi hepimiz bütün aile yere oturduk ve babaannemi dinledik nasıl altı çocukla iş aradığını ve Bütün hikayeleri, nasıl buraya geldiğini, bir sürü insanlar bir tane evde yaşıyorlardı, bir tane odanın içerisinde, doğrusu bir tane banyo bile yoktu. Neler yaptığını, ama hiçbir zaman kötü bir şekilde anlatmadı bir tek ne kadar mutlu olduğunu, her şey değişti diye. Şimdi diyor, güzel bir tane evimiz var artık. güzel mobilyalarımız var, arabamız var, Türkiye'ye gidebiliyoruz. Saatlerce orada oturduk ve onları dinledik ve içimden düşündüm ki gerçekten babaanneme ve dedeme karşı çok büyük bir tane

Onur, Şahit, gururum var bu yola gittiler diye. İnternet olmadan, cep telefonları olmadan bu yola geldiler. Aslında diyor Merve Kayıkçı, onlara hep çok kızdım neden Türkiye'de kalmadılar diye. Kayıkçı, hep doğdukları küçük kentten İstanbul'a göçüp kariyer yapan kuzenlerini kıskanmış. Onların kendisi kadar çaba harcamadığını, mücadele vermediğini düşünüyor çünkü.

Almanya'daki yasaklar ve çifte standardın onu zaman zaman bunalttığını anlatıyor. Ve Kayıkçı, Almanya'yla ilişkisini evliliğe benzetiyor. Kalpten sevmediğini hissediyorsan o evlilikte mutlu olamazsın. Ve ben de Almanya'yla hep düşünüyorum, hep yani uğraşıyoruz birlikte yaşamaya, birlikte geleceğimiz olsun, güzel bir hayatımız olsun. Ama bica bica böyle tatsız şeyler oluyor. O zaman bazen annemi arayıp da onunla konuşmak istiyorum. Anne, yine Almanya benim kalbimi kırdı.

Fatih Saracoğlu. 2010'lu yıllar henüz yeni bitmişken bu kez Hessen eyaletinde bir kent, Hanau, aşırı sağcı terör saldırısıyla adeta kana bulandı. Daha çok göçmen müşterisi olan iki bara ateş açan Tobias Ratjen isimli saldırgan 9 kişiyi vurduktan sonra annesini ve kendini de öldürdü. Saldırıda hayatını kaybedenlerin dördünün Türkiye, diğer kişilerinse Afgan, Boşnak, Bulgar, Romen ve Sinti kökenli olduğu öğrenildi. Enesu cinayetlerinden farklı olarak Hanau'da olaya hemen müdahale edildi ve Başbakan Angela Merkel o meşhur sözünü söyledi. Irkçılık zehirdir.

Bu zehri oğlunu kaybedince içen Serpil Ünvar, yasım hiç bitmedi, derinleşti diyor. Neler değişti diyorsanız hayatımız tamamıyla alt üst oldu kesinlikle yani. Tabiri caiz alt üstüne geldiği gibi bir şey oldu. Her şey değişti. Bütün insan, bizim bütün çevremiz değişti. Uğraştığımız her şey değişti. Düşündüğümüz, hayal kurduğumuz ya da gelecekten beklediğimiz her şey yerle bir oldu elbette.

Saldırgan kendini de öldürdüğü için mahkeme olmadı ancak pek çok soru yanıtsız kaldı. Neden önlenmedi? Neden önlenmedi? Önlenebilirdi. Evet. Çocuk dört defa polisi arıyor da polise ulaşamıyor. Çıkmıyor. Çıkmıyorlar. Çıkmıyor polis. 12 dakikanın içinde 9 kişi katletmek ne demek?

Hanavda öldürülen Sedat Gürbüz'ün anne ve babası da yabancı düşmanlığına kurban giden çocuklarının yasını hala tutuyor ve inatla sorularının yanıtlarını arıyor. NSU cinayetlerinden farklı olarak Hanau'da yakınlarını kaybeden aileler örgütlendiler ve sadece siyasete değil, emniyet teşkilatına da baskı yaptılar. Zira cinayetin işlendiği gece görgü tanıkları, polis acil çağrı merkezine ulaşamamış, sadece iki hattın açık bulunduğu ve yalnızca tek memurun görevli olduğu ortaya çıkmıştı. Hessen İçişleri Bakanı bunun üzerine polis çağrı merkezinin yetersizliğini kabul etti. Daha sonra o gece görevli olan 13 polisin aşırı sağcı eğilimli olduğu tespit edilmiş, hepsi görevinden alınmıştı.

Enesu'dan sonra film, tiyatro ve kitaplar Hanau Katliam'lı konu edinmeye başladılar. Müzik de öyle. Rap sanatçısı Abdülkerim Aksu o gece, aşırı sağcı biri, dostlarımızı bizden alırken neredeydiniz diye soruyor. Haklı olarak soruyor. Neredeydiniz? Yet zakt mir, vu vartir, alt si kamen, si von uns namen.

Müzik, Almanya'da 60 yıldır yaşayan Türkiye kökenli göçmenlerin kendini en iyi ifade edebileceği dil oldu her zaman. Melodiler, ritimler ve dil değişse de mesaj hep aynı kaldı. Duy sesimi Almanya. Bizi insan olarak görsünler, aynı değerimiz olsun başka insanlarla, o zaman hiçbir tane problem olmaz.

Türkiye'den Almanya'ya göçün 60 yıllık hikayesine burada nokta koyuyoruz. Dizimizi Serap Doğan'la birlikte İstanbul Bilgi Üniversitesi Avrupa Birliği Enstitüsü ve DAAD, Alman Akademik Değişim Merkezi'nin katkılarıyla hazırladık. Ben Fulya Canşen, esen kalın. Alamanya, Alamanya Denden aptal bulamam ya Alamanya, Alamanya Geldim geriye

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)