
2.428 kelime · ~12 dk okuma
Mustafa Kemal çağırdı, geldik. Böyle demişler zaten. Mustafa Kemal Paşa çağırdı, biz geldik. En güzel özetidir o. Bundan tam bir asır önce gerçekleşen Türk-Yunan mübadelesini araştırırken en sık duyduğum sözlerdi bunlar. Mustafa Kemal çağırdı, geldik. Sene 1923. Ortalık başladı, kaynamaya bir laflar dolanır. Mübadele derler, gitmeliymişiz oralardan, evimizi bırakıp.
Ne yapalım, kader kaleye. Ne var ne yok, sattılar sağdılar yok pahasına. Toplandık biz denkleri. Anam ağlar bir taraftan evimizi bırakırız, komşularımızı bırakırız diye. Babam dedi bütün Türkler göçüyor, sabah yürü düştük yola.
Bir yola düşme hikayesidir mübadele. Her iki taraftan bir bırakış ve yeni bir başlangıç hikayesi. İstemeden, beklemeden, sorulmadan bazılarının birdenbire başına gelmiş bir zorunlu göç hikayesi. Mübadele Bu sekiz harflik kelimenin beni neden bu kadar hüzünlendirdiğini bilemedim hiç. Çocukluğumda dedemin Selanik'te çekilmiş fotoğraflarını karıştırırken de bu böyleydi, aile ağacımızda göç hikayesinin izini ararken de.
Dedem ve iki büyük anneannem Selanik göçmeniydi. Dedem ben daha doğmadan ölmüş. Büyük anneannemin birisi dilsizdi ben bildim bileli. Ciğeriyle çok vakit geçirdim. Herkesten ayrılırdı anneannemin annesi Münire Hanım. Başında hep o siyah eşarbı vardı ütülü. Bazen yanında yatırırdı beni. Temizlik kokan beyaz ütülü çarşaflarını unutmadım hiç. Bir de her bayram armağan ettiği sarı çizgili ipek mendillerini.
O da pek konuşmazdı. Seçilmiş bir dilsizlikti onunkisi. Ama bakışlarının derinliklerinde çok şey gizlediği belliydi. Bu hanımın bende kalan son hatırası. Kolyeyi çıkarma ama.
Bir hanım ikiz çocuğu gibidir Ege'nin iki yakası. İkisini de aynı seversin. 30 Ocak 1923 tarihinde Lozan Barış Antlaşması'na ek olarak imzalanan bir sözleşme ile Ege'nin birbirine kardeş sanılan iki yakası büyük çaplı bir nüfus değiş tokuşuna şahitlik etti. Buna değiş tokuş demek belki olayı görece hafifletiyor. Aslında Ege'nin iki yakası göçe zorlandı.
19 maddeden oluşan sözleşme gereği 1 Mayıs 1923 tarihi itibariyle Türkiye topraklarındaki Rum Ortodoks nüfusla Yunanistan topraklarındaki Türk Müslüman nüfus arasındaki bu uygulama Birleşmiş Milletlerin şemsiyesi altında şarta bağlanmış oldu. Tarihçi Elçin Macar Sözleşmeye göre bir karma komisyon oluşturulacak ve bu işin patronu karma komisyonu olacak. Yani o gerçekleştirecek bu nüfus mübadelesini. Karma komisyonda dört Yunan, dört Türk temsilci olacak. Üç de Birinci Dünya Savaşı'nda tarafsız kalmış ülke temsilcisi olacak. Başkan onlardan olacak. Yani tarafsızlardan olacak dönüşümlü bir şekilde.
Kim mübadele edilmeli, kim yerinde kalabilir, kim bu işin içine giriyor, kim girmiyor bıraktıkları malların değerini biçmek ve sonra onların mahsuplaşılması işlemlerini karma komisyonu gerçekleştirecekti. Şöyle kriter konmuştu, Yunanistan'daki Müslümanlar Türkiye'ye gidecek ama Batı Trakya bundan istisna tutulacak artı gönderilecek olanların Yunanistan vatandaşı Müslümanlar olması gerekiyordu. Türkiye açısından ise Rum Ortodokslar gönderilecek Onun da istisnası İstanbul olacak. Bir de Lozan'da Türkiye'ye bırakılan İmroz ve Bozca'da bunun istisnası olacaktı. İstanbul'da kalmanın da iki kriteri vardı. Bir tanesi 30 Ekim 1918 Mondros müteharikesinden önce gelmiş olmak. yerleşme niyetiyle gelmiş olmak. Bu muğlak ifade, yerleşme niyetiyle gelmiş olmak ifadesi uzun süre Fransızcası kullanılır etabli meselesi olarak iki ülkenin gündeminde kalacak ve karma komisyon bu işleri çözmekte zorlanacak. Kim istisnadır, kim gitmelidir konusunda. Bu muğlak ifade ediyor tarihçi Macar, sonraları Karmakomisyon'un başına dert oldu. Karmakomisyon uzun süre organize olamadı. Milletler Cemiyeti tarafından bu iş için atanan Dr. Fridjo Fnansen'ın bu işi 3-5 ayda bitiririz öngörüsü tutmadığı ve mübadillerin geleceği iki ülke siyasetçilerinin insafına kaldı. Bu yüzden nüfus mübadelesi kitleler halinde 1924 yılında gerçekleşti.
İzmir'de buluştuğum Şaban Yaylalı, işte 1924 sonrası mübadeleyle Yunanistan'dan Türkiye'ye gelenlerden. Şaban Yaylalı, ilk buluştuğumuzda elimi sımsıkı sıkarken, ben Şaban, altım kuru, aklım duru, gözümle kulağım flu diyerek sanki anlatacaklarının doğru olduğunun garantisini veriyordu bana. Mübadele sırasında 3-4 yaşlarında olmalıyım diyen Şaban Yaylalı, pek çok şeyi annesinin anlattıklarından anımsıyor. En unutamadığı ansa, daha bebek olan kız kardeşinin limanda unutulması. Mayıs'ta bizim köyde otomatik şartlar içerisinde göç etmek kolay iş değil. Araba yok, tren yok. Neyle göç edilebilir? Ancak arabalarla göç edilebilir.
Bizim köye yakın bir yeri olan Ozturva diye bir köy varmış, büyüyecek bir köy. Oraya bir tren, Selanik'ten tren çalışıyormuş. Dolayısıyla köyün içindeki kenarında da bir göl var. Göl, Ozturva'yla irtibatı var. Biz o üçü gölden yapıyoruz.
Ailecek göle iniyoruz. Kayıklarla malımızla, mülkümüzle Ozturfa köyüne. O biraz daha gelişmiş bir köy ki orası Rumlarla ilgili. O köye gidiyoruz. Hatta benim küçüğüm, kız kardeşim 20 günlük bebek göç etme zamanında o telaşta
Kayığa biniyoruz. Herkes biniyor. Annem de biniyor. Babam, babam. Hepsi biniyoruz. Bütün aile, amcamlarımla beraber biniyoruz. Ve açılıyoruz kayıktan.
Annemin aklına geliyor kız çocuğu. Sahilde unutuyorlar. O kadar heyecanlı, o kadar zor şartlar altında tekrar geri dönüyorlar. Kız kardeşimi sahilden alıyorlar. Şaban Yaylanı'nın kardeşi her ne kadar çok uzun yaşamasa da mübadele sırasında kaybolan bebek ve çocukların pek çoğundan şanslıymış, denize açılmadan bulunmuş.
Binlerce mübadelin telaş içinde yola çıktığı limanlarda sayısız çocuğun kaldığı ve kaybolduğu biliniyor. Meslektaşım Stelio Berberakis'in annesi mesela Midilli değil ama İstanbul'da limanda kalmış. Benim anneannem, onun annesi, ninem yani ve annem bebek haliyle gemilere binmeye çalışırlarken o binlerce insanın arasında kayboluyorlar. Anneannemin annesi yaşlı bir kadın olsa gerek. Onun detaylarını pek bilemiyorum. Kucağında benim bebek haliyle annem. İstanbul'da kalakalıyorlar. Anneannem işte geri kalan insanlarla beraber gemiye biniyor. Gemide bunları aramaya başlıyor. Bulamayınca paniğe kapılıyor tabii ama
Geri kalan annem ve kendi anneannesi İstanbul'dan ne yapacaklarını bilemiyorlar ama şunun da altını çizmek lazım. Bu göç sırasında yüzlerce belki de binlerce çoluk çocuk da kayboluyor yani. İşte bu kaybolanların arasında benim annem de vardı. Şimdi bunu kendisi de yaşlı olduğu için kendi anneannesi bunu gidiyor Yeniköy'deki Meryem Ana Kilisesi'ne bırakıyor işte bu çocuk vaktizlidir adı şudur diye sonra bir Rum ailesi geliyor yeni köylü çoluk çocuk sahibi olmayan fakir insanlar zaten annemi alıyorlar ve büyütüyorlar.
Kendisine de gerçekleri söylemiyorlar. Öyle ki Rum aile gerçeği öğrenmesin diye Stelio Berberakis'in annesini okula bile göndermemiş. Bu yüzden diyor Berberakis, annem hiç okuma yazma öğrenmedi. Stelio Berberakis'in anneannesi ama inatçı bir kadın. Kızını aramaktan hiç ama hiç vazgeçmemiş. Düzenli olarak Kızılay ve Kızılaç'ın radyo yayınlarına arama ilanları vermiş. Kızının bebekken yaşadığı bir şanssızlık, bu ilanlar sayesinde bir mucizeye dönüşmüş. Şimdi bu bebekken mangala düşüyor ve sol kolunu yakıyor. Bütün yani aşağı yukarı. ve o iz yapılan bu duyurularda da yani anneannem sürekli işte benim kızım Türkiye'de kaldı şu aralar işte 20-22 yaşlarında olması gerekiyor sol kolunda yanık var şeklinde duyurular yaptırıyordu Kızılay ve Kızılay yardımıyla onu babam radyodan duyuyor o kadar bir benzerlik var ki işte sol kolunda yanık yaş tutuyor isim tutuyor
ve anneme hiçbir şey söylemeden onu büyüten ailesine gidiyor Yeniköy'deki ve diyor ki ya diyor ben bu radyodan bunu bunu duyuyorum bizim kıza sizin kıza çok benziyor biz de nişanlıyız zaten onun için bu işin gerçeği nedir diye sorunca onlar da kabul etmek zorunda kalıyorlar ve İş ortaya çıkıyor. Stelio Berberakis'in babasının inisiyatifiyle ortaya çıkan gerçek, yıllardır hayatı bir gizemin üzerine kurulmuş annesi için çok şaşırtıcı olmuş. Ben bir şeylerden şüpheleniyordum zaten, diyordu bana, yani küçük kız çocuğuyken. Çünkü mahalleli biliyor.
Aslında Yeniköy'deki mahalle. Bir de o zamanın şartlarını da göz önünde bulundurmak lazım. Yeniköy'de fazla Türk yok ve hepsi aşağı yukarı Rum aileleri. İşte balıkçılar, ondan sonra işçiler. Yani bir köy hayatı gibi bir şey. Herkes birbirini tanıyor. Bu kız çocuğunun evlatlık olduğunu mahalleli biliyor fakat annemin kendisi bilmiyordu.
yapılan konuşmalardan duyduğu hikayelerden kendisine bakışlarından bazı laf atmalardan şüphelenmeye başlamıştım ama ihtimal vermiyordum diyordu bana. Ta ki işte babamı tanıyana kadar orada bütün gerçekler ortaya çıkınca yani geçirdiği şoku anlayabiliyorsunuz herhalde veya anlatılması veya çok güç bir şey kendisi de söylüyordu bana. ve annesini ilk defa Yunanistan'a gelip gördüğünde hissettiklerini söyledi fakat yine de içinde bir burukluk vardı yani beni terk edip gittiniz niye göz kulak olmadınız şeklinde bir şikayetleri de yok değildi aslında anneannesine karşı çünkü o zamanlar bebekti işte yani bir annenin bebeğine daha çok sahip çıkması gerekirdi şeklinde bir takım şikayetleri de yok değildi ama olan olmuş savaş Bu cehalet, anne ve çocuğunun yıllarca ayrı kalmasına neden olmuş. Radyodaki ilana verilen yanıttan sonra anne ve genç kız maalesef hemen buluşamamışlar. Önce uzun bir mektuplaşma dönemi başlamış. Ancak iki dünya savaşı arasındaki zaman diliminde buluşmak uzadıkça uzamış.
İkinci Dünya Savaşı'na giriyor. Yani işte Alman işgali, İtalyanlar geliyor, gidiyor. Tekrar kayboluyorlar. Ta ki savaş bitince, Alman işgali sona erince tekrar yazışmaya başlıyorlar. Annem işte kaç yaşında işte otuzuna filan gelmişti. Fakat bu sefer Yunanistan'da iki kez üst üste iç savaş patlıyor. Bu savaşlar, iç savaşlar 1947'e
1947'de sona erinceye kadar yine birbirlerini kaybediyorlar. 1945'den sonra tekrar yazışmaya başlayınca annem nitekim 1950 veya 51 yılında ablamla beraber ki ablam da işte o zamanlar 5-6 yaşlarında İlk defa Yunanistan'a geliyor ve annesini görüyor. Mübadeleyle ayrılıp kavuşamayanların sayısı kavuşanlardan çok daha fazla. Ne olduğunu anlamadan evini terk edenler ya da bir anda karşısında Anadolu'dan gelmiş bir aile görenler. Onları bir bilinmezliğe götürecek gemilerin bulunduğu limanlara giderken yollarını şaşıranlar, gelmeyeceğim diye direten yaşlılar ve daha niceleri.
İki ülkeden kalkan gemiler mübadilleri vatanlarından ayırmakla kalmamış, ailelerin dağılmasına da sebep olmuş sürpriz kavuşmalara da. İzmirli Şebnem Çapkın'ın babası Kemal Kurul mesela ömrü boyunca kimliğinde doğum yeri Bahri Cedid Vapuru ibaresini taşımış. Şöyle ki ilk mübadele gemisi Bahri Cedid Kasım sonunda Girit'ten hareket ettiğinde babam çok küçük bir iki günlük bebekmiş yani babaannem bile olsaymış daha fakat gemiye binip de yerlerine ulaşıp indikleri zaman kayıt memuruna kendilerini yeterince Türkçe ifade edemedikleri için çok küçük bebek olduğundan dolayı da memur vapurda doğduğunu düşünüp Doğum yeri vapur olarak nüfusa geçirmiş. Babamın adının da bir anlamı var. İlk doğduğu zaman Cumhuriyet yeni kurulduğu için ve de aile Atatürk'ü çok sevdiği için de babamın adını Kemal koymuşlar. Sonraki yıllarda bu göç hikayesinin verdiği disiplinle hayatta kalmaya ve çocuklarına iyi bir gelecek bırakmaya çalışan Kemal Kurul bu yanlış anlamayı hiç düzeltmemiş.
Kemal Kurula doğup birkaç gün yaşadığı ülkeden sadece iki kelimelik bir hatıra kalmışken, fotoğrafçı Hamza Rüstem ise bütün anılarını toplayıp İzmir'e getirmiş. Vali de güvence vermiş, güven içinde burada kalabilirsin, güven içinde yaşayabilirsin falan demiş, kalmadı kimse. Mübadelenin tek örneği benim bildiğim dükkanı, çalışanları. Hazırlanmışlar. Vapur biletleri alınmış. Malzemelerini yüklemişler. Şu gördüğünüz fotoğraf makinesi, bir sürü mobilyalar falan hepsi oradandır. Girit'ten gelmiş. Büyük Baba bir araştırma yapıyor. Türkiye'nin neresine gideyim? İstanbul'u seçmiyor. İzmir'i seçiyor. Niye? İzmir yanmış, yıkılmış.
Fotoğrafçı lazım. İzmir'e geliyorlar. Bu arada 1924 yılında da halam Sabit'e doğuyor. Erkekten sonra bir de kız, aile çok mutlu. Ve işte 1925 yılının başlarında, soğuk günlerde İzmir'e geliyorlar. Hamza Rüstem'in torunu Mert Rüstem, dedesinden kalan mirasa adeta gözü gibi bakıyor çünkü... İnanılmaz saygı duyduğum, örnek aldığım büyük bir atılımcı iş adamı var. Büyük bir fotoğraf ustası.
hayatını birden çok defa tamamen değiştirmek zorunda kalmış. Benim baba tarafım Girit doğumlu, Girit kökenli. Girit'e işte anlatıldığı gibi işgalinden beri orada olan bir aile. Soy ağacımızda 3-4, baya bir geri gidebiliyoruz, 5-6 kuşak. Bu 1800'lerin sonundaki büyük ayaklanmalarda artık çok sıkıntı çekmişler. Büyük babamın babası da Mustafa Hoca. Aynı zamanda öğretmen.
Müslümanları koruyan grupta yani. Rumlara göre başı bozuk, bize göre mücahit. Artık o kadar zor günler geliyor ki ve diyorlar Mustafa Hoca seni katletecekler. Çünkü senden yılmışlar. Ve 1890'ların ortalarına doğru Mustafa Hoca işte alabildiği eşyasını çocuklarının ailesini alıp Girit'ten balıkçı teknesiyle Rodos'a
Rodos'tan Kos'a, Kos'tan Bodrum'a sığınıyor. Rüstem ailesi kitaplara konu olacak kadar sık göç etmişler. Her göç ayrı bir hikaye. Her hikayenin ortak paydası da Ege Denizi. Denize yakın yaşayanların göçü, Anadolu'nun içlerinde oturanlara nispeten çok daha kolay olmuş.
Her köy ve kasabadan yakın bir limana gitmek, o dönemin koşullarında adeta bir maceraymış. Trabzonlu Yannis Muratidiz ise mübadele sırasında 11 yaşında olduğu için pek çok anısını ölene kadar canlı tutabilenlerden. Katerina'nın trapeziyonunda, hep birer. Sırası baralıkta, büyük bir binalar vardı. Buraların içindeydi. Buraların içindeydi. Trabzon'dan Buraların aşağı indik. Yayan, çoluk içindeydi. çocuk. Limanda büyük bir bina vardı ve içinde yüze yakın aile bulunuyordu. Çocuklar dışarıda balıkçı teknelerinin arasında oynuyordu. Ördekler dolaşıyordu etrafta ve botların altında yumurtluyorlardı. Biz de o yumurtaları çalıyorduk. Balıkçılar bize kızıyor, yakalamaya çalışıyorlardı. Ben en küçükleriydim. Diğerleri 15-16 yaşlarındaydı. Bir gün yakalandım. Üzerimdeki bütün kıyafetler Türklerinki gibiydi. Balıkçılar bana, Türk müsün, Yunan mı diye sordular. Ben de görmüyor musunuz? Rumlar orada, kaçıyorlar dedim. Rum olduğumu söyleseydim, beni öldürürlerdi herhalde. Türk müsün, Müslüman mısın? Hayır, Rum müsün, Müslüman mısın? İpana. Rumlar kaçıyorlar, görmüyorsunuz.
Yannis Muratides'in torunu Milto Olios'la ben Almanya'da aynı iş yerinde çalışıyoruz. Aile tarihine belli ki benden çok daha meraklı olan Milto Olios, dedesiyle yaptığı sohbetleri kasetlere kaydetmiş ve sonra dijital hale getirmiş. Çocukluğumdan beri Pontos'lu Rum olduğumu biliyordum, diyor Milto Olios ve sakladığı kasetleri her dinlediğinde gözleri yaşarıyor. Evet, tabi ki. Benim de bazen ağrıma geldi. Bunu tekrar dinlediğimde, çünkü bu da biraz şişmanlık bir şeydi. Ve bu interviyoları tekrar kurtardığım için, bu bana çok yakınlaştı, değil mi? Ayrıca anneannem de bunu söyledi.
Özellikle anneannemin anlattıkları beni çok etkiledi. Gözyaşlarımı tutamadım. Göç ettiklerinde çok küçükmüş anneannem. Doğu Trakya'da doğmuş ve oradan sürülmüşler. Babası Türk ordusuna katılmamak için onlardan önce gitmiş Yunanistan'a. Annesi çocuklarla birlikte öküzlerin çektiği arabaların üzerinde kaçmış. Yunanistan'a geldikten sonra da kardeşini dünyaya getirirken otuz beş yaşında vefat etmiş. Acı bir hikaye. Evet, aslında Yunanistan'a gittikten sonra bir diğer çocuğun doğumunda 35 yaşında ölmüştü. Ve düşünürseniz, herhangi bir problemimiz varsa
Ailemin hikayesini dinlerken ya da anlatırken duygusal olmamaya çalışıyorum diyen Milto Olios kendisini hep aynı soruyu sorarken yakalıyor. Ben şimdi bu tarihle ne yapacağım? O da benim gibi mübadele tarihiyle yüzleşilmediğini ve bunun politik bir sorun olduğunu düşünüyor. Onunla her karşılaştığımızda ikimiz de içine doğduğumuz ülkelerimizin büyükanneanne ve dedelerimize kötü davranmış olduğunu hatırlıyor ve Ege'nin her iki yakasının ne zaman mutlak bir barışa kavuşacağını merak ediyoruz.
Oysa hiç geç değil. Her iki ülke zorunlu göçe neden olan çatışmalı ortamı bir kez daha gözden geçirmeli bence. Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda dört büyük imparatorluk dağıldı. Alman İmparatorluğu, Rus İmparatorluğu, Avusturya Macaristan ve Osmanlı İmparatorlukları. Şimdi imparatorlukların dağılması demek, onun içinden birçok ulus devletin çıkması demek. Yani sınırlar küçüldü.
Ve böylece bazı kesimlerin soydaş veya dindaş dedikleri insanlar o sınırların dışında kaldılar. Mesela inanılmaz sayıda Alman, küçülmüş olan Almanya'nın dışında kaldı. Dolayısıyla bir kere artık bir etnik sorunun billurlaştığı bir dönemden söz ediyoruz. Arkadaki fon buydu.
İkincisi, ulus devletlerin ortaya çıkması, imparatorlukların yıkılması ile birlikte daha belli bir gruba dayanan devlet tipinin, belli bir nüfus yapısına dayanan devlet tipinin ortaya çıktığını görüyoruz. Balkanlarda da bunun örnekleri var. İki örnekte Yunanistan ve yeni Türkiye olacak. Tarihçi Elçin Macar, iki ülkeyi de nüfus mübadelesine götüren siyasi ortamı birkaç cümleyle böyle özetliyor. Macar'a göre bu işi asıl hızlandıran neden, Yunan ordusunun Anadolu'yu işgali ve Osmanlı'nın savaşı kaybetmesiyle birlikte Balkanlar'da çok sayıda Müslüman ve Türk'ün kalmış olması.
Yunan ordusunun yenilmesi ve Anadolu'yu terk etmesiyle Anadolu Rumluğunun da sonunun geldiğini anlatan Macar, Rumların hem korktukları hem de ulus devlet tarafından istenmediklerini bildikleri için gittiğinin altına çiziyor. Aynı dönemde Yunanistan'ın da ülkesini homojen hale getirmek ve farklı nüfus yapılarından kurtulmak istediğini hatırlatmak da yarar var. Yunanistan'ın bugün ülkenin kuzeyine ait toprakları ele geçirdiğinde Rumların azınlıkta olduğunu ve iktidarın burayı Yunanlaştırmak istediğini de biliyoruz. Her ne kadar mübadeleyi içinde bulunduğu tarihi ve siyasi gelişmeler çerçevesinde değerlendirmek gerektiğini düşünse de insan duygularından arınmakta güçlük çekiyor. Gel, gel kayıkçığım Yavaş,
yavaş Kıyıdan geç görelim güzel yüzümü Söyle beni sevdiğini gel, gel kayıpçığım
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.