
2.950 kelime · ~15 dk okuma
Öyle hikayeler vardır ki sizi başka bir yere ışınlar. Bazen ilhamı buluruz vardığınız yerde, bazen de harekete geçme cesaretini. 111. frekansta o hikayelerin izini sürüyoruz. Hadi başlayalım.
Arkadaşlar, yeniden hoş geldiniz. Bir bölümde daha yine sizlerle beraberiz ve şimdi düşünüyorum da bu işi yıllardır yapmama rağmen her hafta sizlerle buluşmak bana hala çok büyük bir heyecan veriyor. Bakın, 111 Hertz'in ilk bölümünün üzerinden, hazır olun, tam 4 yıl geçmiş. 5 Temmuz 2021'den beri sizinle yüzlerce yolculuk yaptık. Farklı maceralara atıldık. Yeni konuların derinliklerine daldık. Ve ben sıradaki serüvenlerimiz için sabırsızlanmayı sürdürüyorum. Burası bizim kendi özel alanımız gibi o yüzden... O ne ya? Bir şey mi çatırdadım? A-a hayda! Ne oluyoruz ya? Stüdyo başımıza yıkılacak. Arkadaşlar dikkat edin! Dikkat edin!
Ne oldu şimdi? Durum'un şov gibi bütün stüdyo dekoru aşağı indi resmen. Kendimizi bir anda yüzlerce seyircinin önünde bulduk. Durun, durun ya ne oluyor? Niye alkışlıyorsunuz? Ben neden buradayım? Çıt yok. Bir şeyler dememi bekliyorlar herhalde. Merhaba.
Şey, bu gerçekten de hiç beklemediğim bir durumdu. Açıkçası bu yüzden pek de hazırlıklı olduğunu söylenemez. İnsan güne böyle yüzlerce kişiye bir konuşma yapacakmış gibi uyanmıyor doğrusu. Hiç haberim yoktu. Ee, öncelikle kendimi tanıtayım ben o zaman. Ben... Ben Barış Özcan. 111 frekansa, hepiniz... Bir dakika ya, şu an şovun içinde değiliz ki. Ya da öyle miyiz? Bu insanlar tam olarak hangi amaçla burada?
Yeni bir şeyler öğrenmek için mi, eğlenmek için mi? Yoksa sadece ilham almak mı istiyorlar? Onlara nasıl seslenmeliyim? Nasıl bir girizgâh yapmalıyım? Kendimi tanıtmak çok mu sıkıcı ve sıradan oldu? Arkadaşlar, kalbimin nasıl hızlı hızlı attığını duyuyor musunuz? Ellerim de terlemeye başladı. Bütün vücudum buz kesti. Neden böyle oldu şimdi? Yani konuşmayı yeni söküyor olsam eminim daha strese girerdim.
Yok, böyle olmayacak bu iş. Bizim hızla stüdyoya geri dönmemiz lazım. Zaten nereden bu koca sahnenin ortasına düştüysek? Hadi, hadi çabuk olalım. Ama durumu da toparlamak gerek. Efendim, burada sizlerle birkaç dakika geçirmek dahi çok güzeldi. Şimdi kısa bir ara verelim. Ardından umarım yeniden aynı sahnede bir araya geleceğiz. Evet. Kendinize iyi bakın.
Evet arkadaşlar, sonunda yine başladığımız yerdeyiz. Bu sefer dışarıyı da kontrol ettim. Gerçek bir stüdyoda olduğumuza eminim. Yani öyle sahnenin ortasına yerleştirilmiş bir dekorun içinde falan değiliz, güvendeyiz.
Güvendeyiz demek de şimdi biraz abartılı oldu, farkındayım. Sanki balta girmemiş bir ormandan ya da böyle vahşi yaratıklardan falan kaçtık. Ya altı üstü bir sahneydi ya. Ama öyle demeyin. Çünkü konumuz aslında tam da bu. Konuşmak. Bölümün başındaki senaryo size biraz dramatik gelmiş olabilir. Fakat topluluk önüne çıkmak, hele hele o topluluğun önünde bir konuşma yapmak pek çok insan için çok büyük bir korku sebebi. Glosofobi olarak da geçen bu durum kimileri için
ölüm korkusunun dahi önünde. Amerikan analitik ve danışmanlık şirketi Gallup'ın 2001 yılında yaptığı ankete göre, Amerikalılar için topluluk önünde konuşmak, en çok korkulan şeyler listesinde, yılanlardan sonra ikinci sırada geliyormuş. Öyle ki The National Institute of Mental Health toplumun en az %40'ının bu dertten muzdarip olduğunu ve gündelik hayatlarının negatif yönde etkilendiğini ortaya koymuş. Hatta ünlü komedyen, benim de çok sevdiğim Jerry Seinfeld konuyu esprili şekilde bakın nasıl dile getiriyor. Gördüğüm bir araştırma da şöyle diyordu. Ortalama bir insan için bir numaralı korku topluluk önünde konuşmaktır. Bunu müthiş buldum.
2 numara neydi peki? Ölüm. E bu demek oluyor ki cenazede tabutta yatan kişi merhum için anma konuşması yapandan daha şanslı. Tabii bu durumun vehametini anlatmak için yapılmış ve belki işin içine biraz da abartı katılmış bir espri yani arkadaşlar. Fakat topluluk önünde konuşmak yerine çok daha rahatsız edici durumlarda bulunmayı tercih edecek pek çok insan olduğunu da biliyoruz değil mi? Peki neden böyle? Yani birilerinin bizi duyması ve gözlerin tamamen üzerimizde olması neden bu kadar ürkütücü olabiliyor? Bak söylerken bile ürktüm.
Bugün bir kafede, parkta ya da metroda bile oturduğumuzda etrafımızda konuşan, birbirleriyle etkileşim halinde olan insanları görüyoruz, öyle değil mi? Kimileri fısıltıyla dertleşiyor, kimileri hararetle bir konuyu tartışıyor, kimileri de sadece günlük hayatın küçük detaylarını paylaşıyor. Hepimiz bir şekilde kendimizi ifade etmek istiyoruz. ve bunun içinde duyulmaya ve daha da önemlisi dinlenilmeye ihtiyacımız var. Topluluk önünde konuşmak her zaman binlerce kişiye hitap etmek anlamına gelmiyor. Bazen arkadaş grubunuzda yaşadığınız bir olayı anlatırken ya da bazen bir iş toplantısında fikrinizi savunurken ya da hiç tanımadığınız biriyle yaşadığınız bir çatışmayı çözümlemeye çalışırken
Ne dediğimiz kadar, nasıl dediğimiz de çok mühim. Kendimizi doğru ifade etmemiz oldukça kritik. Bunu bilmek, bunun farkında olmak bizi daha da tetikte kılıyor. Hatırlarsanız Gallup şirketinin yaptığı korku anketinde birinci sırayı yılanlar çekiyordu.
Günümüzde çoğu insanın hayvanat bahçesi sınırları dışında herhangi bir yılanla karşılaşmamış olduğunu söylemek pek uzak bir iddia sayılmaz sanırım. Yine de bu sürüngenden korkmak oldukça yaygın bir davranış. Araştırmalardan bazıları korkuların genetik geçişli olduğunu ya da ebeveynlerden öğrenildiğini öne sürse de bazı araştırmacılar kimi korkuların evrimsel süreç içerisinde bizi hayatta tuttuğunu savunuyor. 2008 yılında University of Virginia Psikoloji Departmanı tarafından yapılan bir çalışmada insanların yılan ve örümcekleri fark etmeye doğuştan gelen bir yatkınlıkları olduğu gözlemlenmiş. Psikologlar Vanessa Labue ve ekip arkadaşı Judy Deloc, 3 yaşındaki çocuklar ve yetişkinlerden oluşan iki ayrı gruba çeşitli bitki örtüsü fotoğrafları filan göstermiş. Katılımcılardan da bu fotoğraflardaki hayvanları, bitkileri, işte diğer objeleri tanımlamaları istenmiş.
Görmüşler ki hem yetişkinler hem de 3 yaşındaki çocuklar diğer hayvan ve objeler arasından yılanları rahatça seçebilmişler. Yani yılanlara dair negatif öğrenimleri ya da kötü deneyimleri olmayan bebekler bile onları rahatça fark edip bir tehdit olarak algılayıp dokunmatik ekranda işaretleyebilmişler. Araştırmacılardan Vanessa Lobue bu durumu şöyle açıklıyor. İnsanların yılanlardan korkmayı hızlıca öğrenmesi onların evrimsel süreçte hayatta kalma ve çoğalma şansını arttırdı. Yılanlar çok kolay kamufle olabilen ve sessizce hareket edebilen canlılar. İşte bu sebeple korku onlara karşı hazırlıklı olma ve her durumda fark edebilme ihtimalimizi güçlendirdi. Böylece aynı genler gelecek nesillere aktarılabildi.
Peki bu kadar eskiye dayanan, hatta ilkel diyebileceğimiz bir korku nasıl oldu da topluluk önünde konuşmak gibi, görece yeni bir korkuyla benzer yerde konumlanabildi? Konuşmak, kendini ifade etmek düşündüğümüz kadar bir modern ihtiyaç değildir belki de ne dersiniz? Önce seslerle, sonra da başka hiçbir canlı da olmayan şekilde kelimelerle kurduğumuz iletişim, insanlık tarihinin en temel taşlarından biri. Ateşin başında toplanıp hikayeler anlattığımız ve doğadaki tehlikelere karşı birbirimizi uyardığımız zamanlardan beri sözcükler, ilişkiler kurmamıza, dünyayı anlamlandırmamıza ve hatta onu değiştirmemize aracı oldu.
Bu sebeple evrimsel psikologlar topluluk önünde konuşma korkusunu tıpkı yılanlarda olduğu gibi hayatta kalma dürtüsüne bağlıyorlar. Man the Hunted adlı kitaplarında antropolog yazarlar Robert Sussman ve Donna Hart atalarımızın büyük yırtıcı hayvanlar tarafından sıklıkla saldırıya uğradığını ve bunun fosil kanıtlarla sabit olduğunu vurgulamışlar. Bizden katbekat güçlü bu korkunç avcılara karşı elimizdeki tek koz gruplar halinde yaşamakmış. İnsanlar zekaları ve beraber çalışabilme becerileri sayesinde hayatta kalıyorlardı arkadaşlar. Gruptan atılmak, dışlanmak ya da geride bırakılmak ölmek anlamına geliyordu.
Bugün hala bir arada yaşayan, toplumda çeşitli roller üstlenen sosyal canlılarız. Dışlanmak, anlaşılmamak, reddedilmek dünyadaki tüm tehlikelere karşı yalnız başımıza kalma riskini de beraberinde getiriyor. İşte bu sebeple topluluk önüne çıkmanın kötü bir şekilde sonuçlanma olasılığı evrimsel anlamda ölümden pek de farklı gelmiyor bize. Elbette ki bu yapılan açıklamalardan yalnızca biri.
Diğer korkularda olduğu gibi konuşma korkusunun da aslında öğrenilmiş olduğuna dair araştırmalar da yapılmış. Nitekim hepimiz kendimizi doğru anlatmaya, hayatın farklı alanlarında ihtiyaç duyuyoruz ve bunu ustalıkla yapabilen insanların da var olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla kendimizi evrimsel açıklamaların içine hapsedip gerçek potansiyelimizi açığa çıkarmaktan geri durmak bizi ancak önümüzde açılabilecek sınırsız bir takım kapılardan mahrum bırakır. Peki bunu nasıl başaracağız? Yani heyecanımızla başa çıkmayı, doğru kelimeleri seçmeyi ve insanları sesimizle, sözümüzle, kelimelerimizle etkilemeyi işini nasıl çözeceğiz değil mi? Bunlar çok önemli sorular. Ama sesi duyuyor musunuz? Öncelikle katılmamız gereken bir mezuniyet töreni var. Hadi az sonra sizinle orada buluşalım. Bu arada küçük bir tavsiye de vereyim. Gelmeden önce yüzünüze güneş kremi sürmeyi unutmayın.
Arkadaşlar gelin gelin buradayım. Size güneş kremlerinizi sürün demiştim. Zira haziranın ortasında kavurucu Kaliforniya güneşinin altında oturuyoruz şu anda. Yıl 2005 ve biz Stanford Üniversitesi'nin 114. mezuniyet törenindeyiz. Kürsüde konuşmakta olan kişi ise adını muhtemelen hepimizin duyduğu bir isim. Steve Jobs.
Peki neden buradayız derseniz sizi yıllardır insanlara ilham vermeye devam ettiği için internette milyonlarca izlenmeye ulaşmış bir konuşmanın tam kalbine getirmek istedim. 17 yaşındayken şöyle bir şey okumuştum. Her gününü hayatının son günü gibi yaşarsan günün birinde haklı çıkarsın. Bu cümle beni çok etkilemişti ve o günden bu yana yani 33 yıldır her sabah aynaya bakıp kendi kendime hep şunu sordum. Eğer bugün hayatımın son günü olsaydı bugün normalde yapacağım şeyleri yapmak ister miydim? Bu soruya uzun süre hayır yanıtını verdiğimde bir şeyleri değiştirmem gerektiğini anlarım.
Hiç kimse ölmek istemez. Cennete girmek isteyenler bile oraya gitmek uğruna ölümü göze almak istemezler. Oysa ölüm hepimizin ortak sonu. Şimdiye dek hiç kimse ölümden kaçamamıştır. Bunun böyle de olması gerekir çünkü ölüm hayatın en güzel icatlarından biri. Hayatın değişim elçisi. Yenilere yer açmak için eskilerden kurtulmanın tek çaresi.
Şu an yeni sizsiniz. Ama günün birinde, üstelik pek yakında, siz de eskiyecek ve aradan çıkarılacaksınız. Bu kadar acımasız olduğum için üzgünüm ama gerçek bu. Zamanınız kısıtlı ve bu yüzden başkalarının hayatını yaşayarak onu harcamayın. Başkalarının düşüncelerinin sonuçlarıyla yaşama dogmasına takılıp kalmayın. Başka insanların fikirlerinin gürültüsünün, kendi kalbinizin sesini duymanızı engellemesine izin vermeyin.
Ve en önemlisi kalbinizin ve sezgilerinizin yolundan gidecek cesarete sahip olun. Kalbiniz ve sezgileriniz ne yapmak istediğinizi bilirler. Bunun dışındaki her şey ikinci planda. Bu konuşmanın bütününde Jobs, hayatı boyunca başına gelen dönüştürücü olayları iyi kötü tüm yanlarıyla dürüst bir şekilde paylaşıyor ve bunlardan çıkarımlarını aktarıyor 2005 yılı mezunlarına. Yer yer kendi deneyimlerinden öğütler veriyor, yer yer yüreklendiriyor, bazı cümlelerinde ise hayatın gerçeklerine karşı uyarıyor. Doğumundan başladığı hikayeler zincirini ölüm kavramının kendisine öğrettikleriyle tamamlıyor.
Bu konuşmanın üzerinden tam 20 yıl geçmiş. O gün seslendiği heyecanlı yeni mezunlar bugün 40 yaşının üzerinde. Kendilerine bahsedilen hayatı artık pek çok yönüyle deneyimlemiş yetişkinler. Jobs'ın bahsettiği döngü gerçekten de kendini sürdürüyor. Fakat iyi bir konuşmanın ve tabii ki bunu kaydetmeyi mümkün kılan teknolojinin sihri şu ki bu sözler dünyanın her yerinde yaşayan milyonlarca gence
ve hayatında yeni bir adım atmak için cesarete ihtiyaç duyan herkese ilham vermeye devam ediyor. Fakat Jobs'ın bu konuşması öyle mucizevi bir şekilde birdenbire ortaya çıkmadı. Ocak 2005'te Stanford Üniversitesi'nin başkanı John Hennessey, Steve Jobs'tan o yılın mezunlarına bir konuşma yapmasını istemiş. İşte bunu kabul eden Jobs, sonraki 6 ay boyunca yapacağı o konuşmanın üzerinde çalışmış. Bulduğu çeşitli fikirleri, aklına gelen anılarını kendisine e-postalamış.
Arkadaşlarına, Apple çalışanlarına, hatta senarist Aaron Sorkin'e hazırladığı taslaklarla ilgili düşüncelerini sormuş. Ve tüm bunların sonucunda konuşmasını yine kendisi kaleme alan Jobs, törene üç gün kala dahi sonuçtan tam olarak emin değilmiş. Hatta yazıyı bir arkadaşına gönderdikten sonra şöyle yazmış. ''Bunu sana gönderiyorum ama lütfen kusma. Buna benzer bir şeyi daha önce hiç yapmadım.'' Normalde Apple sunumlarında önünde bir metin olmadan konuşmasıyla bilinen Jobs ilk defa bu mezuniyet töreninde öğrencilere seslenirken yazıyı kürsüden okuyor. Fakat bu konuşmasının etkileyiciliğine ket vurmuyor. Aklındakileri kendisine e-post alaması sayesinde o yaptığı 6 aylık hazırlık sürecini de net bir şekilde görebilmemiz mümkün bu konuşmada.
kendisi aldığı notlarda alışkanlık oluşturmanın faydalarından, meraktan, iç dünyanın ve hayata nasıl yaklaştığımızın öneminden bahsetmiş. Bu fikirlerin bazıları konuşmasına girebilmiş, bazılarını ise sonradan elemiş. Mayıs gibi konuşmasını nasıl bitireceğini, hangi örnek ve alıntıyla kapatacağını netleştirmiş. Yani bakın ne demek istiyorum burada? Bu uzun bir sürecin, pek çok fikir değişikliğinin deneme yanılmanın sonucunda ortaya çıkan bir konuşma.
Hayatta iz bırakan, duygu oluşturan ve bir anlam ifade eden çoğu şey karşılığında işte böyle bir çabayı da gerektiriyor. Microsoft'tan Bill Gates, rakibi olan Apple'dan Steve Jobs'ı topluluk önünde konuşma konusunda doğal bir yetenek olarak tanımlıyor ve Apple ürünlerinin lansman başarısının ardında onun sunumlarının çok büyük bir payı olduğunu da ekliyor. Fakat Gates'in vurguladığı bir başka şey daha var. Jobs, yeteneğinin yanında sunumlarındaki doğallığı yakalamak için epey bir uğraş veriyordu. Yani bu çabasız gibi görünen imajı aslında sahne arkasında çok ciddi bir çabayı gerektiriyordu. Harvard'da öğretim üyesi olan yazar ve konuşmacı Carmine Gallo, etkileyici bir konuşma yapabilmek için Jobs üzerinden beş adıma dikkat çekmiş.
İlk madde provalara erken başlamak arkadaşlar. Çoğu girişimcinin ve liderlerin genellikle konuşma yapmadan önceki akşam ya da sabah erkenden sunumlarının üzerinden geçtiğini gözlemliyor yazar. Fakat Jobs herhangi bir sunum veya lansmandan öyle birkaç gün değil haftalar önce çalışmaya başlıyormuş. Nitekim mezuniyet konuşması için de hazırlıklarına 6 ay önce başladığını az önce öğrendik.
İkinci madde provayı yüksek sesle almak. Kişi böylece esas ana çok daha gerçekçi bir şekilde hazırlanmış oluyor. Çünkü söyleyeceklerimizi sessizce zihnimizden geçirmekle yüksek sesle konuşmak arasında önemli farklar var. Sahnedeki duruşumuz, kullandığımız ses tonu, kendi sesimizi duymanın üzeri bizde yaratacağı etki, tüm bunları öngörebilmek için tıpkı bir tiyatro provası gibi şovun tamamını en son haliyle almak şart.
Üçüncü madde görsellik. Topluluk önünde konuşma yapmak başlı başına bir performans. Dolayısıyla performatif her alanda olduğu gibi dikkat çekici unsurları güçlendirmeye ve parlatmaya ihtiyaç var. E bunun içine arka planda dönecek slide'lar da giriyor sahne tasarımı da. Hatta vücut dilimiz de. Galo gerekirse kendinizi önceden videoya çekmeyi ve izlemeyi öneriyor. Bu sayede farkında olmadığınız bazı kusurlar üzerine de çalışabiliyorsunuz.
İşte belki yeterince dik durmamak olabilir bu, ya da heyecanlanınca sallanmak, elinizi falan böyle ya hiç kullanmamak ya da abartılı kullanmak gibi şeyler. Bunları düzeltmek için önce görmek, fark etmek gerek. Aynı zamanda konuşmanızın mesajını daha iyi vurgulamanızı sağlayacak bir takım eklemeler de yapabilirsiniz bu aşamada. Dördüncü madde, geri bildirim. Jobs'ın konuşmasından üç gün önce bile metnini bir arkadaşına gönderdiğinden bahsetmiştim ya, aynı zamanda törene yaklaşan aylar boyunca fikirlerini, taslaklarını iş arkadaşlarına, dostlarına, yeteneğine güvendiği profesyonelleri atmaya devam etmişti.
Bu size tamamıyla yabancı olan seyircilerin önüne çıkmadan önce tanıdık ama yine de performansınıza dışarıdan bakabilecek kişilerle fikir alışverişi yapabilmek için de bir fırsat. Hatta öğretici bir simülasyon gibi bile düşünebiliriz bunu. Başkaları bizim fark edemediklerimizi fark edebilir çünkü. Sık tekrardan artık duyarsızlaştığımız nüanslara dikkat çekebilirler. Bu da günün sonunda konuşmamızı en iyi versiyonuna taşır.
Ve son madde kıyafet provası yapmak. Saydığım diğer şeyler içerisinde bu kulağa biraz böyle ilginç gelebilir. Fakat performansta her şey bir bütün ve konuşmamızı da vermek istediğimiz mesaj vücut bilimizle olduğu kadar oluşturduğumuz imajla da örtüşmeli. Steve Jobs şirkete sürekli hani o görmeye aşina olduğumuz kot pantolonu ve siyah boğazlı kaza var ya o kombinle gelmiyormuş mesela. Ama işte bu kostüm sunumlarının bir parçası haline gelmiş. Konuşma yaparken nasıl hissetmek istiyorsak ona göre giyinmemiz ve bu kıyafetler içinde prova yapmamız o gün geldiğinde olabildiğince doğal hissetmek için çok değerli adımlar.
Evet arkadaşlar her ne kadar bunlar iyi bir sunuma hazırlanmak için önemli tavsiyeler olsa da belki de bunlardan daha öne çıkan başka bir şey var. O da kişiliğiniz ve tabii anlatmak istediğiniz hikaye. Ne şanslıyız ki dünya üzerinde sonsuz kişilik ve hikaye kombinasyonu var. Çünkü her birimiz ve deneyimlediklerimiz eşsiz. Bu yüzden konuşmalarımızı kusursuz hale getirmeye çalışırken kendimize has dokunuşlarımızı yapmaktan çekinmemeliyiz. Bizi başkalarından farklı ve dinlenilmeye değer kılan bu. Çünkü birbirimizden ayrı hayatlar sürsek de
Hikayeler özellikle de bunların sözlü olarak aktarımı bize ortak bir paylaşım ve aynı duyguları hissetme alanı sunuyor. Ve konuşmanın gücü de işte tam burada yatıyor. Princeton Üniversitesi'nden Dr. Uri Hasson, 2015'te gönüllü bir grup katılımcıya 50 dakikalık bir film izletmiş ve fMRI makinesi sayesinde onların beyin aktivitelerini gözlemlemiş. Çoğu katılımcının beyninde aynı noktalar aktive olmuş. Yani filmi izledikleri süre içerisinde ortak bir deneyimde buluşmuş bu katılımcılar. Ve film bittikten sonra katılımcılardan izledikleri hikayeyi anlatmaları ve bunu kayda almaları istenmiş.
Katılımcılar oldukça detaylı bir şekilde hatırladıkları her şeyi kaydetmişler. Kimileri 20 dakika sürmüş hatta bu kayıtların. Ve filmi hiç izlemeyen yeni katılımcılara dinletildiğinde çok şaşırtıcı bir sonuç alınmış. Filmi hiç izlemeyen katılımcıların beyin aktiviteleri filmi izleyenlerle birebir örtüşmüş. Yani sadece hikayeyi dinleyerek onlar da bu deneyime dahil olmuşlar.
Yani sadece konuşarak devasa bir Hollywood prodüksiyonunun yarattığı etkiyi yaratabilme potansiyeli taşıyoruz diyebilir miyiz? Kelimelerin gücünü görüyor musunuz arkadaşlar? Kendinizi anlatabilmek ve birilerini harekete geçirebilmek için bundan daha büyük bir tılsım olabilir mi? Şimdi 2005'teki Stanford mezuniyetine bir an için geri dönüp düşünelim.
Steve Jobs orada kendi hayatından anıları içten bir şekilde anlatırken aslında onu dinleyen ve gelecek yıllarda dinleyecek olan milyonlarca insanın kendisiyle bir nevi aynı yollardan geçmesini sağlıyordu. Ve işte ilham verici olan şey tam da buydu. Zamanınız kısıtlı ve bu yüzden başkalarının hayatını yaşayarak onu harcamayın. Yaptığı konuşmanın bu cümlesi çok dikkat çekici.
Tutkularımızın peşinden gitmeye cesaret edersek yeni keşifler yapabiliriz ancak. Keşif yaparak kendi sesimizi bulabiliriz. Ve ancak kendi orijinalliğimize, hikayelerimize güvenirsek sesimiz daha bir gür çıkar. Topluluk önünde konuşmak, üzerine çalışılan bir beceri arkadaşlar ama bu alanda ustalaşmış kişilerin ortak özelliği kendi yollarını çizebilmiş ve o yolda gördükleri manzaraları geçiştirmemiş, onları içselleştirmiş olmaları. Başka insanların kimi zaman yargılayıcı bakışları önünde konuşmak her zaman heyecan ve gerginlik yaratacak belki. Nitekim bunları aşmak için pek çok yöntem de var. Fakat içimize işleyen o dışlanma korkusundan kurtulmanın tek çözümü kendimizi, farklılıklarımızı ve kararlarımızı gerçekten, içten bir şekilde kabul etmek olabilir.
Başarısızlıklarımız olacak tabii ki. Bunlar olsa da gurur duyacağımız, arkasında durabileceğimiz işleri de yapmak. Bir günde talihimiz dönmese bile her gün ilerleyecek kadar tutku duyduğumuz amaçlar edinmek. Başkalarına suni bir motivasyon aşılamak için konuşmak değil de ilham veren yerlerin, hislerin, kişilerin peşinden gitmek. Bunları paylaşmak. İşte o zaman söyleyecek sözümüz hiç bitmez.
İşte böyle. Ben de tutkularımın ve birbirinden ilham verici bu tür hikayelerin peşinden gidebildiğim için çok şanslı ve mutlu hissediyorum kendimi. Üstelik 111 Hertz'ın 4 yıldır devam eden yolculuğunda tüm bunları sizlerle paylaşabilmek daha da bir heyecan verici. Bu podcasti dinlerken mimiklerimi, vücut dilimi ya da kıyafetlerimi görmüyorsunuz tabii ama belki de şu anda beynimizde hep aynı noktalar, kolektif bir dans gibi birlikte yanıp sönüyor.
Modern dünyada teknoloji sayesinde her birimiz büyük bir futbol tadının dahi alamayacağı kadar büyük kitlelere ulaşabiliyoruz. Topluluk önünde konuşmak bambaşka bir boyut kazandı diyebiliriz artık. bir hikayeyi anlatmanın, kalabalıklarla bağ kurmanın yüzlerce yolu var. Bu yolların hepsinde merak, hepsinde adanmışlık ve her gün daha iyiye gidebilmek için tükenmez bir çaba var. Şu anda bölüm akıp giderken belki dinleyen tarafta olabilirsiniz ama kendi hayatınızın sahnesine çıkmak, hiç çekinmeden mikrofonu elinize almak ve yeni hikayeler anlatmak için hiçbir sınır, hiçbir engeliniz yok.
Hatta acaba bölümün başında bizi aniden hazırlıksız yakalayan o yere, ışıkların altına artık bu duygu ve düşüncelerle geri mi dönsek? Evet, 111 Frekans'ın yeni bölümlerine doğru birlikte yelken açmadan önce, bu sefer son söz sizde.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.