Podcast

475: Lübnanlaşıyor muyuz?

Trend Topic

1 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Meclis tatile girdi ama siyaset hız kesmiyor.
PKK’nın silah bırakması, “bir Kürt, bir Alevi yardımcı” önerisi ve beş aşamalı yol haritası… Tüm bunlar gerçekten bir barışın işareti mi, yoksa adım adım şekillenen yeni bir düzenin habercisi mi?

Bu bölümde Ozan Gündoğdu, yaz sıcağında siyasi gündemin derinlerine iniyor.








Tüm bölümleri ve daha fazlası için !

------ Podbee Sunar -------

Bu podcast, Garanti BBVA reklamı içermektedir. Bonus Platinum'un avantajlarını ⁠⁠keşfet⁠⁠!

Bölüm Transkripti

3.620 kelime · ~18 dk okuma

Herkese merhaba, bu kaydı 22 Temmuz'da alıyoruz. Meclis pazartesi günü itibariyle 70 günlük bir tatile girdi ve 1 Ekim'de yeniden toplanmak üzere dağıldı. Fakat siyasetin gündemi dolu düzgün ilerlemeye devam ediyor. Son yılların belki de siyasi gelişmeler bağlamındaki en sıcak yazını yaşıyoruz. Gündemin orta yerinde haftalardır konuştuğumuz ve adını dört adam diye koyduğumuz bu süreç var. Bu bölümde sürecin geleceğine ilişkin tahminler yürüteceğiz. Bildiklerimi sizlerle paylaşacak veya gördüklerimi diyeyim. Ardından sürecin olası yol haritaları üzerine beraber düşüneceğiz.

Fakat bunları yaparken, şu sıralar çokça tartışılan Lübnanlaşma meselesi üzerine de konuşacağız. Neden Lübnanlaşma derseniz, bize bu pası veren MHP lideri Devlet Bahçeli oldu. Daha doğrusu, Devlet Bahçeli'nin pasını bizlere ileten İsmail Saymaz oldu diyelim. Zira Saymaz, 19 Temmuz Cumartesi günü Halk TV.com'da şunları yazdı.

Cumhurbaşkanının iki yardımcısı olsun. Biri Kürt, diğeri Alevi olsun. Bu sözler MHP lideri Devlet Bahçeli'ye ait. Bahçeli, birkaç ay önce MHP milletvekilleriyle gerçekleştirdiği toplantıda kardeşliği pekiştirmek için bu öneriyi dile getirmiş. Cumhurbaşkanının iki yardımcısı olsun, biri Kürt, biri Alevi olsun. Gollük pas değil mi? Tam tren topiklik bir konuyu önümüze bırakıverdiler. E hadi öyleyse. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.

Transkriptin tamamını oku

İktidar cephesi bu zamana dek sürecin toplumsal ayağını inşa etmek için hiçbir çaba göstermedi. Bu zamana dek iktidar tabanına anlatılan... Bölücü caniler ya bir an önce silahlarını gömecekler ya da silahlarıyla birlikte toprağa gömülecekler. şeklindeki ifadelerdi. Ortada barış dili falan yoktu. Ya silahlarını gömeceklerdi ya da silahlarıyla gömüleceklerdi. Kuruluş Osman'ı, Fetihler Sultanı'nı falan kapatıp Erdoğan'ı dinleyince aynı tema işleniyordu. Haliyle ortada barışa dair bir hazırlık yapılmamıştı. Halbuki aklı başında olan halk kesimleri silahların bırakılmasıyla birlikte yeni bir sürecin başladığını da görüyordu. İktidarın bir düşünce kuruluşu var biliyorsunuz.

Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı, kısa adıyla SETA. Bu rejimin üst düzey bürokratları da bu SETA'dan yetişiyor. İbrahim Kalın, Fahrettin Altun, bugünkü İletişim Başkanı Burhanettin Duran falan hep SETA kökenli bürokratlar. Ben de bu nispetle SETA'daki yazıları mümkün mertebe takip ederim. SETA'nın Dış Politika Araştırmaları Direktörü Muhittin Ataman, sürecin bundan sonraki aşamalarını 19 Temmuz'da doğrudan Beştepe'nin gazetesi Sabah'ta yazmış. Dolayısıyla oraya itibar etmekte fayda var. Çünkü orası bile, yani Sabah gazetesinde bir Seta direktörü bile süreci aşamalarına ayırıyor, buradan ipuçları elde ediyoruz ki zaten bildiğimiz de budur. Buna göre süreç 5 aşamalı, 5. İlk aşamada sürecin hazırlığı ve siyasi söylemin geliştirilmesi sağlanıyor. Bu aşamada Erdoğan neredeyse hiçbir şey yapmadı ve siyasal söylem geliştirme işini devlet bahçeli üstlendi. Kürtleri sevmeyen bir Türk varsa Türk değildir. Türkleri sevmeyen bir Kürt varsa Kürt değildir. Bu sözler Ziya Gökalp'e ait. Böylece Ziya Gökalp'ten beslenen bir yeni paradigma oluşturulmaya çalışılıyor. Türkçülüğün esasları eseriyle Türk milliyetçiliğine önemli bir katkı yapan Ziya Gökalp 1925'te çok genç yaşta ölmüştü. Fakat Gökalp her ne kadar muteber bir kişi olsa da ona Kemalist diyemeyiz zira Kemalist olmaya ömrü vefa etmez. Peki ya Mustafa Kemal Gökalpçi midir? Ona da hayır. Gökalp daha muhafazakâr, durukaymcı, İslam'a daha yakın bir Türklük şuuruna arzular. Sürecin hazırlığı ve siyasal söylemin geliştirilmesi işine Bahçeli üstlendi demiştik. Burada da Gökalp'ten yardım alıyorlar. İlk aşama PKK lideri Abdullah Hoca'nın 27 Şubat'taki Barış ve Demokratik Toplum çağrısıyla tamamlanıyor ve ikinci aşamaya geçiliyor.

İkinci aşama, PKK'nın Öcağan'ın çağrısına olumlu yanıt vermesiyle başlıyor. Örgüt, 5-7 Mayıs 2025 tarihlerinde toplanan 12. PKK kongresinde resmen feshetildiğini duyuruyor. Duyuruyu da örgütün yöneticilerinden Duran Kalkan yapıyor. PKK'yı tarihsel olarak sonlandırma ve tarihi yerine

O tutma amacıyla gerçekleştirilmiş bir kongre oluyor. Örgütün kendini feshetmesiyle üçüncü aşamaya geliyoruz. O da feshih kararının gereği olarak silahların bırakılması. 5-7 Mayıs'taki 12. Kongre ile kendisini fesheden PKK, 11 Temmuz'da yani feshih kararından iki ay sonra sembolik bir törenle silahlarını yaktı.

Tabi silahlarını yakanlar PKK'nın tamamı değil üst düzey 30 yöneticisiydi. Duyuruyu KCK eş genel başkanı Bese Hozat yaptı. Bese Hozat önce örgütün basın açıklamasını okudu, açıklamayı bitirdikten sonra mikrofonlara da şunları söyledi. Kuşkusuz bu tarihi girişimin başarıya ulaşması için çok ciddi hukuksal reformlara ihtiyaç var. Yasal ve anayasal düzenlemelere ciddi bir ihtiyaç var. Gerekliliktir bunlar. Bu sürecin başarısı için, başarıya ulaşması için bunlar gerekli. Biz şimdi hepinizin şahitliğinde silahlarımızı imha ediyoruz. Yani 3. aşama böylece bitiyor fakat 4. ve 5. aşama ilişkin Bese Hozat bazı ipuçları veriyor. İlk 3 aşamanın ilkinde sorumluluk iktidardaydı. Bu sorumluluğu iktidar adına Devlet Bahçeli yerine getirdi. 2. ve 3. aşamalar örgütün sorumluluğundaydı. Bu aşamalarda da Öcalan ve PKK sorumluluklarını yerine getirdiler.

Üçüncü aşama devam ediyor ve beklenen o ki bu süreç kandilin boşaltılmasıyla sonuçlanacak. Yani bundan sonra kandil diye bir şeyden bahsetmeyeceğiz süreç böyle devam ederse. Örgüt Kuzeyrat'tan tamamen çekilecek. Bu sürecin zaman alacağı düşünülüyor. Yani yılın sonuna kadar devam edecektir deniyor.

Fakat bu üçüncü aşama tamamlandıktan sonra dördüncü aşamada başlayacak. Evet. Geldik henüz başlamamış olan, henüz ne olacağını bilmediğimiz dördüncü aşamaya. İlk uç aşamayı yaşayarak gördük. Şimdi Seta'dan Muhittin Ataman'ın yazısına dönelim. Dördüncü aşamada ne olacak?

4. aşamada PKK militanlarının geleceği hakkında karar verilecektir. Örgütün elebaşlarının 3. ülkelere gönderilmesi bekleniyor. Herhangi bir silahlı eylemde bulunmamış PKK mensuplarının ise sivil hayata entegre edilmesi tartışılmaktadır. Devletin ilgili kurumları bu konularda çalışmalar yaptıktan sonra bu adımların atılması beklenmektedir.

İşte bu aşamada görev iktidara daha ziyade Erdoğan'a düşüyor. Şimdi Erdoğan'ın bu noktadaki iletişim dili oldukça zorlu bir dil çünkü tabanın durumu ortada. Şimdi hayal edin lütfen. Türkiye'de öyle bir hava esecek ki PKK'lılar kan dilden gelecek ve düz ovada gündelik hayata entegre olacak. Bunun için hem kamuoyunun buna hazırlanması gerekiyor hem de PKK'lıların Türkiye'ye gelip gündelik hayata entegre olabilmesi için gereken

hukuki düzenlemelerin yapılması gerekiyor. Bu insanlar hukuken suçlular şu anda. Memleketin önemli bir kısmı vaziyete uyanmış değil. Fakat sürecin bu zamana kadar ki kısmından daha zoru şimdi başlıyor. 10 yıldır nefret ettirilen, şeytanın ta kendisi ilan edilen, Cumhur İttifakı'nın varlık nedeni olan, CHP'nin hainliğinin gelekçesi olan PKK'lılar gelecek ve esnaflık yapacaklar, işçilik yapacaklar.

Duğu Perinçek bu konuda koçbaşılık yapıyor. Terör gücünün beklediği bir şey var mı? İstihdam. Bu insanlar... Bese Ozat diyor ki, bana ne yapacaksınız? Beni zindana atıp da çürütecek misiniz? Biz de diyoruz ki, hayır. Bese Ozat doktorluk mu? Tıp fakültesinin gözümüzü doktorluk yapar. Ondan sonra marangozluk yapar, gider amcasının dükkanında çalışır. Yani bu insanları bir kere istihdam edeceğiz. Türkiye toplumunun içinde eli ekmek tutacak mı insanların? Evlerine ekmek götürebilecekler.

İkincisi eğitimleri konusunda onların isteklerine göre yardımcı olacağız. Yani toplum mu kabullenebilecek bu? Türk milleti büyük millet. Bunları hep kabul ederek büyük millet olmuş. Bu yine kabul edecek. Hani hiç kimse efendim bunlar esnaf olmasın, işçi olmasın, doktor olmasın, avukat olmasın demez ki. Benim fikrimi soracak olursanız benim için hiçbir mahsuru yok. Zaten barış dediğiniz böyle bir şeydir. Barışıyorsanız beraber yaşama iradesi gösteriyorsunuz demektir. Devlet tırnak içinde terörist bile olsa onun onurunu korumakla görevlidir. Eğer bir barış akdi imzalanmışsa bu kişilerin bir şekilde sosyal hayata entegre edilmesi olağandır.

Kaldı ki örgütün liderini yani Öcalan'ı muhatap alırken bu örgütün mensuplarına da bir şey vermeniz gerekir. Örgütün lideriyle siyasi görüşmeler yürütüp liderin altındaki mensuplara siz de gidin defolun hiçbir şey hapse düşün falan diyemezsiniz. Bunu ben olağan karşılıyorum da sorum şu yani bunu toplum nasıl kaldıracak? Yani memleketin hali ortada. Bakın benim yaşım 2009-2015 arasına da yetiyor.

2015-2024 arasına da yetiyor. Son 10 yılda Kürt ifadesi bizzat terör parantezine alınmış, Kürt ile PKK arasında neredeyse bir eşitlik sağlanmıştı. Millet Kürt demeye korkar hale getirilmişti. Abartıyor muyum? Abarttığımı düşünmüyorum. Mehmet Ali Çelebi'nin memleket partisinden AKP'ye geçtiği Ekim 2022 koşullarına gidelim. Erdoğan, AKP rozetini Çelebi'ye takıyor. Bu esnada Çelebi'nin yanında eşi de var.

Ve ardından şu meşhur 3 çocuk muhabbetini açıyor Erdoğan. O esnada mikrofonlar da açık. Erdoğan ya farkında değil ya da umursamıyor konuşulanların duyulmasını. Olmaz ya bu işli kariyeri çocuk doğumunda. Doktor ayı bitirdisin herhalde. Sayıları arttırmaz ya. Anlasın. Gerçek aydın. Allah'tan isteyelim. Devam. Çocuk çok önemli. Bak. Bir kakanın 5 tane, 10 tane, 15 tane var.

Erdoğan demek, milyonların gözünde devlet demek. Devlet diyor ki, bak PKK'nın 5 tane, 10 tane, 15 tane çocuğu var. PKK'nın diyorum bakın. PKK'nın 10 tane çocuğu var. Bu laf ağızdan öyle yanlışlıkla çıkmaz. Bu sizin fikrinizi yansıtır direkt. Bunu duyan bir Kürt ne düşünür? Kürdün ne düşündüğünü geçelim. Acaba CHP PKK'lı diye AKP'ye geçen pek vatansever Mehmet Ali Çelebi ya da Hulki Cevizoğlu, bunun gibi tipler ne düşünüyordur acaba şu anda?

PKK'nın 10 çocuğu vardan PKK'lılar gelsin ekmeğinin peşinde koştuğuna tek bir seçim geçmedi. Dördüncü aşamada PKK'lıların sosyal hayata entegre edilmesi için gerçekleşecek yasal düzenlemeler yer alacak yani. Dananın kuyruğu da bu aşamada kopacak demiyorum ama gerilecektir. Kamuoyu buna hazır mı? Hazır hale getirilebilir mi? Bunlar hep soru işareti. Besefuzat ise Türkiye'ye dönüp ekmeğinin peşinde koşmaktan değil, bizzat siyaset yapmak bahsediyor. Silahlarını yaktıktan sonra soruları yanıtlayan Bese Hozat'ın söylediklerine kulak verelim. Türk Devleti'nin bize demokratik siyaset hakkı tanıması gerekiyor. Bizim özgürce Türkiye'de, Bakuri Kürdistan'da örgütleme hakkımızın olması gerekiyor. Yani biz özgürce Bakuri Kürdistan'da, Türkiye'de hem demokratik siyaset yapabilmeliyiz hem de demokratik toplumu örgütleyebilmeliyiz. Şimdi B.S. Hozat böyle diyor da yahu Dem partiyle ilçe ölçeğinde seçim işbirliği yaptı diye teröre yardım yataklıktan yargılanan CHP'li belediye başkanları Resul Emrah Şah'ın Ahmet Özer orada dururken PKK'lılar Türkiye'de özgürce siyaset mi yapacaklar?

Hadi CHP yeni şeytan diyelim, onlar oyun dışında. Geçelim CHP'yi. Eline hiç silah almamış Selahattin Demirtaş'a bile tahammül edemeyen Cumhur İttifakı seçmeni Bese Hozat'ın Türkiye'ye gelip siyasete karışmasına nasıl tahammül edecek? 28 Mayıs 2023'e gidelim. Erdoğan seçimi kazanmış, zafer konuşmasını yapıyor. Konuşmayla coşan kitlenin sloganlarına bir kulak kabartın lütfen, bakın ne diyorlar.

Hak ve hukukun egemen olduğu Türkiye'de Sen 51 Kürt kardeşimizi Ölümüne neden olan Selo'yu İstediğin gibi dışarı çıkaramazsın Hele hele Bizim iktidarımızda Böyle bir şeyin gerçekleşmesi mümkün değildir Zira Bizim iktidarımızda Adalet Mülkün esasıdır Bu değiştirilemez İki yıl önce Selo'ya idam diye haykıran Erdoğancılara birkaç hafta sonra PKK militanları Türkiye'ye gelecek ve sosyal hayata karışacak denecek. Bana kalırsa Erdoğancıların önemli bir kısmı aklını devlete kiraya vermiştir. Devlet ne derse doğru olan odur. Devlet de Erdoğan'dır. Bir Erdoğancı için Erdoğan bu zamana kadar ne yapmışsa doğru yapmıştır ve ne yapacaksa da doğru yapacaktır.

Ancak buna rağmen tüm bunların yönetilmesi Erdoğan için bile zordur. İçi nefretle dolmuş, tümüyle kinden beslenen milyonları PKK gibi bir nefret objesine ses çıkarmayacak hale getirmek ne derseniz deyin bir marifettir. Bakalım Erdoğan bu marifeti gösterebilecek mi? Ya da dahası gösterecek mi? PKK'lılar sosyal hayata entegre edilecek. Bu dördüncü aşama. Peki ya beşinci ve son aşamada neler yaşanacak? Seta'dan Muheddin Ataman'ın yazısına geri dönelim. Beşinci aşama siyasi bir süreçtir. Bu aşamanın ilk boyutunda siyasi aktörlerin, sivil toplumun, medyanın ve entelektüel çevrelerin yapıcı tartışmaları ve katkıları söz konusudur. Bu katkılar çözüm sürecinin kapsamlı bir proje olarak sürdürülebilirliğini doğrudan etkileyecektir. Bütün halkımızın eşit vatandaşlık ortak paydasında özgür ve barışçıl bir şekilde yaşayabilecekleri huzurlu bir ortamın sağlanması için farkındalık oluşturulacaktır.

Beşinci aşama aslında anayasal düzenlemelerden oluşuyor. Bu anayasa değişikliğiyle sürekli sona erecek. Bu anayasa değişikliğinde ne arzulanıyor bilmiyoruz. Sadece ipuçlarını görüyoruz. Yeni anayasada neyin değişeceğini bilmiyoruz. Ya silahlarını gömecekler ya da silahlarıyla gömülecekler gibi eril, savaşçı ve kitle faşizminin yüreğine su serpen bir iletişim karşısında Türk kamuoyu zihnen hiç ama hiç hazır olmadığı bir sürece sürüklendiğini zaman içinde anlayacak.

Bu esnada reaksiyonu ne olacak? Belki yavaş yavaş ısınan bir sudaki kurbağa gibi, belki de bir anda sıçrayan bir kertenkele gibi. Belirsiz. Haliyle muhalefetin bu süreç boyunca başını kaldırmaması gerekiyor ki kafası karışacak Cumhur İttifak seçmeni taraf değiştirmesin. Tek bir kişinin siyasi ikbali Türkiye'nin kaderiymiş gibi algılansın. Muhalefetin yediği dayağın da gerekçesi bu dört adam sürecidir bu yüzden. Orası öyledir de bu süreç nasıl ilerleyecek? Yani bu 5 aşamalı süreci sizlere özetledim. 3 aşamayı geride bıraktık. Asıl kritik olan 4 ve 5'e geliyoruz. Yani Erdoğan'ın üzerinde olan sorumluluklara geliyoruz. Şimdi bir reklam arası verelim ama. Sonra sürecin nasıl gelişeceğine dair yüksek kanaatlerimi sizlerle paylaşacağım.

Şimdi bölümün bundan sonraki kısmı biraz benim yorumlarımdan oluşacak. Bundan önceki kısım aslında herkesin bildiği ama aktarmadığı bu beş aşamalı sürecin özetiydi. 19 Temmuz'da İsmail Saymaz'ın yazısını okurken bu sürece dair tahminimin doğru çıktığını gördüğüm için biraz rahatladım. Saymaz'ın yazısına göre milletvekilleriyle yapılan kapalı bir toplantıda Bahçeli, Cumhurbaşkanı yardımcılarından biri Kürt, diğeri Alevi olsun demişti. Benim de kafamda buna benzer bir

Yol haritası vardı aslında. Yani çözüm böyle ilerleyecek, süreç böyle ilerleyecek diye düşünüyordum. Buna benzer diyorum bakın. Cumhurbaşkanı yazmadan biri Kürt, biri Alevi olsun gibi değil. Anlatacağım. Sabır gösterin.

Pazartesi uyandığımızda ise Bahçeli'nin sözcüsü pozisyonundaki danışmanı Yıldıray Çiçek'in konuya ilişkin Türk Gün Gazetesi'nde bir yazı kaleme aldığını gördük. Şöyle diyordu Bahçeli'nin danışmanı. Resmi bir açıklama yapılmamış olmasına rağmen Sayın Devlet Bahçeli'nin ismi üzerinden Cumhurbaşkanı'nın iki yardımcısı olsun, biri Kürt, diğeri Alevi olsun şeklindeki tartışmalar kulis bilgisi olarak gündemde yer bulmaya başlamıştır. Bu tartışmalara Devlet Bahçeli vizyonu çerçevesinden baktığınızda sözün özünde vatanına, bayrağına ve ülke değerlerine bağlı Kürt ve Alevi kardeşlerimizin her türlü temsil makamında yer alabileceğine dair güçlü bir kardeşlik vurgusu yatmaktadır.

Bahçeli'nin danışmanı Yıldıray Çiçek diyor ki, Yani Bahçeli böyle bir konuşma yapmış, bunu anladık. Ne zaman yapmış, Yıldıray Çiçek'ten anlayamıyoruz ama aylar önce yapmış. Fakat Bahçeli'nin söylediklerinin bir lafısı var, bir de ruhu var. Bahçeli'nin konuşmalarında kulağımızın duyduğuyla, aklımızın algıladığı aynı olmamalı. Misal 22 Ekim'deki konuşması. Terörist başı işin içinde olmazsa, bir şey çıkmaz diyenlere de sesleniyorum. Şayet terörist başının tecidi kaldırılırsa, gelsin dem parti grup toplantısında konuşsun.

Teor'un tamamen bittiğini ve örgütün laf edildiğini haykırsın! Hodri Meydan! Buna varız! Bahçeli bir stil olarak çiviyi önce Sırı Süreyya Hünder'in ifadesiyle arş-ı alaya çakıyor, ardından siyasi tepkileri ölçüyor ve bu sayede kamuoyunu Arşu Ala'dan bir tık altına ikna edebiliyor. Cumhurbaşkanının iki yardımcısı olsun, biri Kürt, biri Alevi olsun demiş midir Bahçeli? Demiştir tabii ki. Zaten dediğini 21 Temmuz akşamı MHP-OKTR sitesinde Bahçeli'nin konuya ilişkin bir açıklamasıyla zaten anlıyoruz. Bahçeli de burada bu ifadeleri kullandığını kabul ediyor.

Hatta hangi tarihte söylenildiği bile vurgulanıyor. 11 Kasım 2024. Yani 22 Ekim çıkışından sadece 3 hafta sonra. Bahçenin resmi açıklamasına bakalım şimdi de.

11 Kasım 2024 tarihindeki ağaçlandırma kampanyası münasebetiyle, üstelik Türk devlet geleneğimize müzahir olarak partimizin önüne dikilen ağaçlardan esinlenerek Kökner Ağacı yürütme, Mavi Ledin Ağacı yasama, Sedir Ağacı bağımsız yargı olarak simgeleştirilmiştir. Bunun yanında en tepede Cumhurbaşkanı, aşağıdaki iki köşesinde de Cumhurbaşkanı yardımcısı olabileceği siyasi bir önerme olarak gündeme gelmiştir. 11 Kasım 2024'te MHP Genel Merkezi'nin önüne ağaç dikiliyor ve bu ağaçlara semboller atfediliyor. Üç ağaca yasama yürütme ve yargı deniyor. Diğer üç ağaçta Cumhurbaşkanı ve iki yardımcısını temsil ediyor. Devamında burada bir konuşma yaptığı anlaşılıyor Bahçeli'nin. Açıklamaya geri dönelim.

Türkiye'mizi yoran, yıpratan, enerjisini çalan, fahiş mahiyetli sosyal ve ekonomik maliyetlere neden olan etnik ve mezhep temelli dayatmalara karşı terörsüz Türkiye'nin adım adım ilerlediği bir dönemde iki cumhurbaşkanı yardımcısından birinin Alevi, diğerinin Kürt olabileceği değerlendirilmiştir. Bu fikri ve siyasi teklifi Lübnan'la ilişkilendirmek, bir defa çarpıtma ve samimi bir düşünceyi kasten saptırmadır. Yani gerçekten denilmiş böyle bir laf. Cumhurbaşkanı'nın bir yardımcısı Kürt olsun, bir yardımcısı Alevi olsun. Ya yok daha neler. Ha bu bir anayasal düzenlemenin neticesinde mi olsun, oraya dair bir şey yok. Bahçeli bu açıklamayı Lübnan'la ilişkilendirenlere sövüyor ama eğer böyle bir anayasal düzenleme yapılırsa bu açık bir Lübnanlaşma değil midir?

Bunun Kürt'e de, Türkiye'de, Alevi'ye de, Sünni'ye de faydası yok ya. Böyle bir anayasa düzenleme olur mu? Fiilen nasıl olacağını geçtim bile. Birinin anası Türk, babası Kürt. Diğerinin anası Alevi, kendisi Sünni. Ne bileyim işte, burayı detaylandırmak Türkiye koşullarına çok zor.

Lübnan'da da Cumhurbaşkanı Hristiyan, Başbakan Sünni Müslüman, Meclis Başkanı da Şii Müslüman oluyor. Bu sisteme konfesyonalizm deniyor. Yani devlet kurumlarının ya da yönetim erkinin etnik ya da mezhebi kontenjanlara bölünmesi. Türkiye'de Kürt sorununun bu biçimiyle çözülmesi bence çözümsüzlüktür. Peki Bahçeli bunu demiştir de gerçekten böyle bir şey mi demek istemiştir?

Ben burada biraz frene basıyorum. Bahçeli tabanını, kurmaylarını değişime hazırlarken elini yüksekten açıyor olabilir. Şimdi duyduklarıma veya gördüklerime gelelim. Burası böyle biraz flu, biraz bilgi, biraz yorum, biraz analiz ama geleceğe dair düşüneceklerim şunlardan ibaret. Benim gördüğüme göre süreç süreç dediğiniz şey ne biliyor musunuz?

Dem Parti'ye devletten hisse vermek. Hepsi bu. Bakın hepsi bu. Ne anayasa değişikliği, ne hukuki reformlar, ne demokrasi, ne özgürlükler. Ha anayasa değişecek mi? Değişecek de böyle çok büyük değişimler hayal etmiyorum yani. Süreç dediğiniz şey Dem Parti'ye devletten hisse vermekten ibaret. Ne demeye çalışıyorum devletten hisse vermek derken? Çok basit. Misal. Diyarbakır valisi Dem Parti'ye yakın biri olacak.

Van Emniyet Müdürü keza aynı şekilde. İlleri farazi söylüyorum bu arada. Mesela hakimler savcılar kuruluna dem partili bir hakim savcı atanacak. Mesela yargıtaya, danıştaya, sayıştaya falan. Belki anayasa mahkemesine. Devlete bürokrat alınırken AKP ve MHP nasıl konteyjanlar aralarında bölüşüyorlar ya. Hah! İşte bu kontenjanların bir kısmı da Dem Parti'ye verilecek. Dem Parti bu şekilde bir Devlet Partisi haline getirilecek. Devlet Partisi. Gerçi ben Devlet Partisi diyorum da Bahçeli ona Türkiye Partisi diyor. Dem Parti'nin Türkiye Partisi olmak için gösterdiği çaba memnuniyet vericidir. Gelin görün ki bu kez de Cumhuriyet Halk Partisi'nin Türkiye Partisi rayından ve rotasından çıkması

ve çule doğru kontrolsüzce savrulması çok düşündürücüdür. Yıllarca CHP'ye devlet partisi denildi. Fakat artık işler değişecek. Dem parti devlete CHP'den daha yakın olacak. Mesela hiç CHP'li vali var mı? Ya da CHP'li HSK üyesi, AYM üyesi veya kaymakam? Ben bundan 10 yıl kadar önce 3 yıl kadar KPSS kurslarında makro iktisat kamu maliyesi dersleri verdim, anlatmışımdır. Biliyorum ki CHP'li bir ailenin evladıysanız ancak gelir uzman yardımcısı olursunuz devlette.

Kaymakamlık, hakimlik falan bunlar rüyanızda görebileceğiniz şeylerdir. Keza aynı durumun daha ağırı Dem partiler için de geçerliydi. Şimdi işler değişecek. Devlet, Dem partiye hissesini verecek. Bu süreçte Dem partinin de inisiyeti falan da çok geniş değil. Süreci Dem parti adına Öcalan yürütüyor. Öcalan ne derse, Dem parti bunu kabul ediyor.

Fakat Dem partililerin bu süreci bizlere pazarlarken belki de bizleri ikna etmek için kullandıkları argümanlar açıkçası benim canımı sıkıyor. Tanıdığım Dem partili arkadaşlarıma da sitemlerimi bildiriyorum. Canlar, demokrasi gelecek, özgürlük gelecek falan bunlarla bizi oyalamayın lütfen. Bir yol tutturdunuz, Allah yolunuzu bahtınız açık etsin. Ahlaken de yargılamıyorum.

Anlaya da biliyorum, çok dayak yediniz. Bir soluklanmak da hakkınızdır. Ama bu yol demokratikleşme yolu değil. Kürt sorununun çözümü demokratikleşme anlamına gelmiyor. Birbirimizi kandırmayalım. Hatta daha da ileri gideyim. Dem partinin muhalefet bloğunda kalabilmesi bile bu süreç böyle giderse çok zordur. Böyle bir iradesi olabilir Dem partinin.

Muhalifiz biz diyebilir ama zordur. Eğer plan işlerse önümüzdeki seçimlerde Dem parti en iyi ihtimalle 3. yolcu olur bakın. En iyi ihtimalle. Birleşik Muhalefet bile ona destek vermez. Hatta daha kötü ihtimal Erdoğan'a destek verir. Bunu da kendi iradesiyle yapmaz. Gelecek günlerde Dem parti Erdoğan'a veya devlete diyelim devlete gebe kalacak ve devletleşmek, Erdoğan'a yaklaşmak zorunda bırakılacak.

Mirgün Cabas kendi YouTube kanalında Roj Girasun'la bir söyleşi yapmış. Orada Mirgün Cabas'ın yorumuna aynen katılıyor. Ben bir şüpheci olarak ve haklı bir zemine dayalı şüphelere sahip bir insan olarak iktidarın bu süreçte Dem Parti'yi kendisini siyaseten desteklemek zorunda bırakacak bir takım manevralar yapmak isteyeceğini tahmin ediyorum. Yani işte demokratikleşme adımlarını içinde başka unsurlarında bulunduğu, Erdoğan'ın yeniden seçilmesini kolaylaştıracak takım şekilsel değişikliklerinde olduğu bir anayasa paketinin içine yerleştireceğini ve işte Dem Parti'nin de buna oy istemek zorunda bırakılacağını en sonuç ve en özet haliyle bunu düşünüyorum ki yalnız da değilim diye tahmin ediyorum. İlacı şekere kaplama, geçmiş anayasa değişikliklerinde de gördüğünüz gibi hamlesi,

Kürtler kandırılıyor gibi üstten bir yerden yaklaşmıyorum. Hatta tam tersi, Kürtler demokrasi geleceğiz, uçacağız, kaçacağız derken kandırılmıyor. Tam tersi, bizleri kandırıyorlar. Ben de buna alınıyorum. Yani yapmayın kardeşim. Kandırmayın dostlar, hissenizi alın ve bize deyin ki ne yapalım, barış demokrasiden daha önemlidir. Biz de saygı duyarız, ne yapalım, sizin yolunuz da buymuş deriz yani. Dem partiler diyor ki, eskiden demokrasi vardı da şimdi mi bitiyor?

Bu hafta T24'e konuşan DemParti eş genel başkanı Tuncer Bakıran, Türkiye'nin 19 Mart'la girdiği istikameti de önemsizleştiriyor. Kürt siyasal hareketine dönük baskı ile CHP'ye dönük baskıyı eşitliyor. Şöyle diyor Bakıran. Bugün mü demokrasi yok? Dün Selahattin Demirtaş vardı, Figen Yüksekdağ vardı cezaevinde. Dün de Şişli Belediyesi yoktu, Siirt Belediyesi vardı. Dün demokrasi vardı da bugün mü rafa kaldırıldı? Demokrasi ihlalleri yeni değil. Ama biz yıllardır bu zulmü yaşarken kimseye istem etmedik.

Halbuki bu iki baskı türü, nicelik itibariyle birbirine benzese de, yöntemleri birbirine benzese de, nitelik olarak aynısı değildir. Dem parti, iktidar olma olasılığı ve hedefi bulunmayan bir siyasi hareketti. İktidar mı olacaktı Dem parti? Hayır. İktidar olmayı değil, iktidardan talep etmeyi hedefleyen bir siyasi partiydi. Dolayısıyla Dem partiye dönük baskı, demokrasiye çok zarar veriyordu ama rekabetçiliği tümüyle bitirmiyordu.

Ancak CHP öyle değil, bizzat iktidar alternatifi olan ve iktidarın tek alternatifi olan partiye dönük otoriter baskı ile iktidardan talep eden bir partiye dönük baskı aynı kefeye konamaz. O yüzden Tuncer Bakırhan CHP'ye dönük baskı ile Dem partiye dönük baskıyı karşılaştırırken metodolojik bir hata yapıyor. Şu anda Türkiye bir tür seçimsizleştirme süreci yaşıyor. Dem partiye dönük baskı seçimsizleştirme anlamına gelmiyordu. Erdoğan'ı alternatifsezleştirme süreci yaşıyoruz şu anda. Dem partiye dönük baskın çok daha fazla olsa bile CHP'ye yapılanla Dem partiye yapılanı aynı potada değerlendirmek bu yüzden yanlıştır. Türkiye'nin girdiği bu patikada demokrasi çıkmaz. Hani çıkar? Şu çıkar, Diyarbakır valisi dev partili olur, dev parti bir devlet partisine dönüşür, Kürt sorunu da bu zeminde çözülmüş olur, bitti gitti işte. Bu proje, Kürt ve Türk sermayedarlarının ortaklaştığı, Türk ve Kürt yoksullarına da

hiçbir şey vadedilmeyen, halktan kopuk bir devlet projesi olarak ilerliyor. Bu süreç ve bu proje bu bölümde anlattığım gibi ilerlerse, ki bunlar benim tahminlerimdir, Dem Parti de ilerleyen yıllarda bölünecektir. Kürt siyasal hareketi kendi içinde kendi sağını ve kendi solunu yaratacaktır. Belki ilerleyen bölümde bu olasılığı biraz daha açarız. Kürt siyasal hareketinin ilerleyen yıllarda bölünme olasılığını yani. Muhalefet bloğu adına büyük tehlike, bu süreç boyunca Kürt düşmanı haline gelmemiz, ırkçılaşmamız, demokrasiye değil, Türk etnik kimliğine sarılmamızdır.

Gençlerde reaksiyon da budur maalesef. Hatta Dem partinin muhalefet bloğundan uzaklaşması milliyetçileri sevindiren bir gelişmedir. Buna karşı demokratların, yurtseverlerin eşitlik ve özgürlük mücadelesine omuz verenlerin Kürt yoksullarıyla daha fazla temas kurmasına ihtiyaç var. Gelecek güzel günlere inanıyorsak, bu güzel günler Türk ve Kürt yoksullarını bir arada tutabilen eşitlik ve özgürlük mücadelesi sayesinde gelecek.

Buna inancım tamdır. Lübnanlaşmayız. Ama bu Lübnanlaşma tehlikesine karşı tetikte olmakla beraber bu endişeyi anksiyeteye dönüştürmek bence faydasız. Ama tetikte olmalıyız. Fakat Lübnanlaşmaktan bile daha büyük bir tehlike varsa o da Türkiye'nin seçimsizleştirilmesi, Erdoğan'ın alternatifsizleştirilmesidir. Asıl yaklaşan tehlike budur. Bu tehlike hayat bulursa asabiyemiz çözülür.

tipik bir Orta Doğu ülkesine dönüşür ve belki de bölünürüz. İlla haritada bölünmek zorunda değiliz. Bugün ipuçlarını gördüğümüz yüreklerde, gönüllerde bölünürüz. Ayrı milletler gibi yaşamaya devam ederiz. Bunu da durduracak ve geriye çevirecek olan Türk ve Kürt yoksul kesimlerinin eşitlik ve özgürlük mücadelesinden başkası değildir.

Hoşçakalın

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)