Podcast

474: Dört Adam Süreci

Trend Topic

1 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

PKK silahlarını yaktı, Erdoğan “tarihi konuşmasında” Türk-Kürt-Arap dedi durdu. Peki bu ifade neden bu kadar tekrarlandı? Sadece Suriyeliler mi mesele, yoksa 19. yüzyıldan bugüne taşınan daha büyük bir hikâye mi var? Bu bölümde Tanzimat’tan Osmanlıcılığa, İslamcılığın eşitlik karşıtlığına, “4 Adam Süreci”ne ve halkın neden sürekli devre dışı bırakıldığına bakıyoruz.

Ben Ozan Gündoğdu, hazırsanız başlayalım.












Tüm bölümleri ve daha fazlası için !

------ Podbee Sunar -------

Bu podcast, Garanti BBVA reklamı içermektedir. Bonus Platinum'un avantajlarını ⁠⁠keşfet⁠⁠!

Bölüm Transkripti

4.198 kelime · ~21 dk okuma

Herkese merhaba, bu kaydı 15 Temmuz'da alıyoruz. 15 Temmuz darbe girişiminden 9 yıl sonra, PKK silahlarını yaktıktan 4 gün ve Erdoğan'ın tarihi olduğu söylenen konuşmasından 3 gün sonra. Ne haftaydı ama? Önümüzdeki yılları değil, 10 yılları etkileyecek, siyasi tarihimizde kalın bir bölümü oluşturacak tüm gelişmeleri bir haftada yaşadık. Cuma günü PKK'nın 30 yöneticisi silahlarını yaktı.

Cumartesi günü de Tayyip Erdoğan yaklaşık bir saat süren konuşmasında tam 16 defa, evet yanlış duymadınız, tam 16 defa Türk-Kürt-Arap ifadelerini kullandı. Türk-Kürt-Arap, Türk-Kürt-Arap. Konuşma boyunca bu ifade kulaklarımızda çınladı. Türk-Kürt-Arap. Türk-Kürt-Arap. 86 milyon Türk, Kürt, Arap ve daha nice Müslüman halkın Türk, Kürt ve Arap inşa etmiştir. Yani Türkler, Kürtler, Araplar ittifak yaptığımızda Türk, Kürt, Arap

Eğer bir aradaysa Türk, Kürt ve Arap. Çünkü Türk, Kürt, Arap ayrışmıştık. Çünkü Türk, Kürt, Arap birbirinden kopmuştuk. Türk, Kürt, Arap.

Transkriptin tamamını oku

Tarih boyunca olduğu gibi bir araya gelip ittifak kuramıyor. Türk, Kürt, Arap ister Türk olsun, ister Kürt, ister Arap. Türk, Kürt, Arap düne göre çok daha güvendedir. Konu PKK'nın silah bırakması iken, mesele Kürt ile Türk'ün ilişkilerine dair iken, dahası geçmişteki iletişim dili Abazasıyla, Çerkeziyle, Lazıyla, Gürcüsüyle, Türküyle, Kürdüyle gibi bir çizgideyken, Türk ve Kürdün yanına ısrarla Arap'ın eklenmesi oldukça enteresandı. Normal şartlarda, yaratılanı yaradandan ötürü sevdik demeden önce, Erdoğan Türkiye'nin etnik gelpazesini sıralardı.

Biz Türk'üyle, Kürt'üyle, Laz'ıyla, Çerkez'iyle, Gürcüs'üyle, Roman'ıyla, Boşna'yla, tüm göçmeniyle, hepsiyle, muhaciriyle, yaratılanı yaratandan ötürü sevdik. Ama 12 Temmuz'da tek bir kez bile bu etnik toplulukların adını anmadan üzerine basa basa 16 kez Türk, Kürt, Arap dedi. Sosyal medyada bu Arap vurgusunun Suriyelilerden kaynaklandığı üzerine fazlasıyla durulmuş. Bu mutlaka etkiledir ama bana kalırsa meselenin uluslararası ilişkiler bağlamı daha önemlidir. 12 Temmuz'daki bu konuşma milletin gücüyle sınırları aşan liderlik başlığını taşıyordu.

Yani, sınırları aşan liderlik başlığına o ifadeye vurgu yapılıyordu haliyle, Arap derken aslında bir coğrafyadan, başka başka devletlerden bahsettiğini söylemek bence hatalı olmaz. Buradaki sınırları aşan liderlik ifadesiyle Türk-Kürt-Arap vurgusunu beraber değerlendirmek gerekir. Bu milletin gücüyle sınırları aşan liderlik ifadesi, AKP iletişiminde öylesine önemseniyor ki, bu ifadeye yeni bir şarkı bile bestelenmiş. Milletin gücüyle sınırları aşan Memleket aşkıyla çağlayıp coşan Tek bir mazlum kalmasın diye uğraşan Türkiye'nin lideri işte AK Parti Yani bu Türk-Kürt-Arap ifadesi basitçe Suriyelileri de kapsama çabasından ziyade bir uluslararası bağlamla dokunmalı. Hatta dahası bu terörsüz Türkiye denilen süreci bölgesel gelişmelere hesaba katmadan okuyabilmek, sadece Türkiye içi gelişmeleri analiz etmek bana kalırsa yanlıştır.

Ama Türk-Kürt-Arap denilince bir başka mesele de ümmetçiliğe ilişkindir. Türk-Kürt-Arap üçlemesinin hangi çatı altında bir arada olduğu da açıktır. Zaten Erdoğan da konuşmasında Türk-Kürt-Arap ve daha nice Müslüman halk diyerek, yani aslında Türk'ü, Kürt'ü, Arap'ı bir Müslümanlık çatısı altında bir araya getirerek aslında yeni bir paradigma ortaya koyuyor. Malazgirt zaferi.

Kudüs'ün fethi, İstanbul'un fethi, Çanakkale savunması, İstiklal Savaşı, Türk, Kürt, Arap ve daha nice Müslüman halkın ortak savaşlarıdır, ortak zaferleridir. Her bir olay hakkında uzun uza diye konuşulabilir ancak içinden geçtiğimiz bu sürecin tarihselliğinin kaçırıldığı kanaatindeyim. O yüzden bu bölümde hızlı gazeteciliğin yapısal sorunları nedeniyle eksik bıraktığı tarihselliğe vurgu yapmak istedim. Bu tarihselliği sizlere aktarırken yeri geldiğince güncele de odaklanmayı planlıyorum.

Ben tüm yaşananları büyük bir soğukkanlılıkla sunuyorum. Yani öfkeli bir dil hiç kullanmadım. Bu süreçte birbirimizi anlamaya her zamankinden daha fazla ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Özellikle milliyetçi dinleyicilerimizin benim kibar soğukkanlı dilim nedeniyle hiç öfkelenmediğim, hiç itiraz etmediğim gibi bir algısı oluşuyor. Bu dinleyicilerimiz de böyle ellerinde taşla dinliyorlar beni.

Ya onlardan da ricam ellerindeki taşı bırakıp samimi biçimde kulak vermeleridir. Sadece milliyetçilerin değil aynı zamanda Dem partili Kürtlerin de anlatacaklarıma bir şans vermeleri en samimi dileğimdir. Neyse, bunu söylememin nedeni şu. Ben Tren Topik bölümlerinin ardından bir biçimde bana ulaştırdığınız mesajları dikkatli okuyorum. Fakat bu mesajlarda özellikle milliyetçi dinleyicilerimizin beni elinde taşla dinlediğini görüyorum. Ya hele bir elinizdeki taşı indirin. Çok öfkelisiniz biliyorum ama

Bu kadar öfkeli olunca anlatılanı anlamıyorsunuz yani. Ben de öfkeliyim ama burada sizler gibi küfür kıyamet gidemem. Biraz empati yapın. Özür dilerim ama müslümanım bu da değil yani. Neyse taşı yere bıraktıysanız biz de bölüme gidelim. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.

Aylardır üzerine tartışmalar yürüttüğümüz konu başlıklarının hemen hepsinin nedeni olan şey bu üç adam süreci. Ben kendimce üç adam süreci diyorum ve bu ifadenin süreci karşıladığını düşünüyorum. Çözüm süreci değil. Terörsüz Türkiye ifadesi çok propagandif. Bu süreç, Bahçeli, Öcalan ve Erdoğan'ın kendi içinde ve kendi çelişkileriyle beraber kotardığı bir üç adam süreci bana kalırsa.

Bunu ilk vurgulayan isim de Selahattin Demirtaş'tı. Öcalan'ın 27 Şubat çağrısından bir gün sonra gazete Duvar'da yayınlanan ve Barış'ın yanında duralım başlığını taşıyan yazısında şöyle diyor Demirtaş. Erdoğan, Bahçeli ve Öcalan. Allah hepsine uzun ve sağlıklı ömür versin. Hayatlarının son dönemecinde Orta Doğu Barışı ve tarihi Kürt-Türk Barışı için inisiyatif almış bu üç liderin başarılı olabilmeleri için ben elimden gelenin fazlasını yapacağım.

Kendi aralarında çelişkiler olmakla beraber, sürecin temel karakteristiği, siyasal partilerin, sivil toplumun, genel olarak halkın devre dışı olduğu ve sürecin üç adam tarafından pişirilip önümüze konduğudur. Bu zamana dek, bu üç adamın ikisi, yani Bahçeli ve Öcalan, süreçte daha fazla inisiyatif almış, Erdoğan süreci sahiplenmemişti. Bu da devletin lideri olarak böyle bir sürece mesafeli yaklaştığı yorumlarının yapılması neden olmuştu. Acaba Erdoğan hikayenin içinde yok muydu? Erdoğan'la Bahçeli arasında bir gerilim mi vardı? 8 Temmuz salı günü devlet Bahçeli bu durumu vurgulayan önemli bir uyarıda bulundu. Normal şartlar altında Bahçeli'nin grup konuşmaları bittiği gibi MHP-ORG.TR sayfasına konuyor bu konuşmalar.

8 Temmuz konuşması da her zaman olduğu gibi MHP'nin sayfasına kondu fakat… Konuşma metni yayınlanınca gördük ki Bahçeli'nin konuşmasının final kısmında söyledikleri metinde yoktu. O kısım böylece önem kazandı. Konuşmasını bitirirken şöyle diyordu Bahçeli.

Terörsüz Türkiye artık bir devlet politikası haline gelmiştir. Dolayısıyla devletin başı terörsüz Türkiye'yi gerçekleştirmekle mükelleftir. O sebepten dolayı Sayın Cumhurbaşkanımızın bu çabalarında her daim yanında ve arkasında olacağız. Terörsüz Türkiye bir devlet politikasıdır. Devletin başı da bu politikayı gerçekleştirmekle mükelleftir, yani sorumludur. Böylece süreç, Erdoğan'ın olmaktan çok bir devlet projesi olarak pazarlanıyor bizlere. Bahçeli'nin 8 Temmuz'daki bu konuşması, 11 Temmuz'daki silah bırakma törenine atıfla önem arz ediyordu. Şarşamba günü AKP sözcüsü Ömer Çelik geçti mikrofonun karşısına.

Cumartesi sabahı Sayın Cumhurbaşkanımız tarihi bir konuşma yapacak. Bütün vatandaşlarımızı da Cumartesi sabahı Sayın Cumhurbaşkanımızın yapacağı o konuşmayı dinlemeye davet ediyorum. Ömer Çelik ve AKP teşkilatları Erdoğan'ın 12 Temmuz'daki konuşmasına sayaç taktı. Tarihi konuşmaya 3 gün, son 2 gün derken saatler sayıldı. Konuşma başlamadan önce spotlar hazırlandı. İktidar medyasında köşe kapmış kerameti kendinden menkul yazar çizer takımı büyük beklentiler yarattılar.

Fakat konuşma bittikten sonra herkes haliyle bunun neresi tarihi önemli diye sordu ve haklılardı. Konuşmadan akıllarda iki şey kaldı. İlki girişte de bahsettiğim Türk-Kürt-Arap vurgusu ki 50 dakikada 16 kez tekrar edildi bu ifade. Diğeri ise AK Parti, MHP ve DEM Parti'nin bu yolda birlikte yürüyeceğiydi. Milliyetçi Hareket Partisi, DEM, biz en azından üçlü olarak bu yola beraber yürümeye kararı verdik.

Bir önceki bölümde utanmaktan bahsettim ya. Dem partililere hiçbir şey demiyorum. Onlar kendi çıkarları doğrultusunda hareket ediyorlar. Yaşamak için bunları yapıyorlar. Hadi orası öyle. Ama ya AK Parti seçmene ne diyelim? 29 Mayıs'ta Selo'ya idam diye bağıran bir topluluk şimdi Dem Parti ile yan yana yürüyecek. Ve hiç utanmayacaklar. Dediğim gibi önceki bölümde. Önce utanmayı öldürdüler. AKP ve Dem Parti'nin Osmanlı-Türk modernleşmesine getirdiği eleştiriler belli.

MHP'nin de, daha doğrusu Devlet Bahçeli'nin de 22 Ekim'den bu yana çizgisi belli. Haliyle, aktüel olan önemsiz olmamakla beraber, aktüel olanın tarihsel olanla değer kazandığı bir süreçten geçtiğimiz söylenebilir. Yani, tarihi görmeden aktüel olanı yorumlamak neredeyse imkansız. Dem Parti eşgenel başkanı Tülay Atimoğulları da bu haftaki grup toplantısında, önümüzdeki 100 yılı etkileyecek bir hafta olduğundan bahsedecekti.

Bakın barış ve demokratik toplum sürecinde en kritik haftaların birindeyiz. 27 Şubat çağrısı 12 Mayıs kongre kararıyla başlayan süreçte önümüzdeki yüzyılın kaderini çizecek anlardan biri geldi çattı. Tülay Hatemoğulları önümüzdeki yüzyılın hazırlandığını söylüyorsa, o halde belli bir tarihsel bütünlük içinde kavramamız gereken önemli bir tabloyla karşı karşıya izlemektir. Sadece Tülay Hanım söylediği için değil, Öcalan da 27 Şubat'taki çağrısında bu tarihselliğe vurgu yapıyordu. Hafızalarımızı tazelemekte fayda var. 27 Şubat'ta kamuoyuna okunan Barış ve Demokratik Toplum çağrısındaki bir bölümü hatırlayalım. Kürt-Türk ilişkileri bin yıla aşan tarihler boyunca

Türkler ve Kürtler Varlıklarını sürdürmek ve hegemonik güçlere karşı Ayakta kalmak için Gönüllülük yönü ağır basan Hep bir ittifak içinde kalmayı Zorunlu görmüşlerdir Kapitalist modernitenin Son 200 yılı Bu ittifakı parçalamayı Esas gaye edinmiştir Öcalan'ın perspektifinde Türk ve Kürt ittifakını parçalayan tarihsel süreç, son 200 yıllık kapitalist modernitedir. Öyleyse, bugün yeniden bir Türk-Kürt ittifakı kurulacaksa, son 200 yıllık modernleşme sürecinin yeniden ele alınması gerekir. O halde, son 200 yılda ne olduğuna ilişkin düşünmekte fayda var. Son 200 yılı burada anlatacak değilim ama madem İslamcılık, Osmanlıcılık ve Türkçülük aynı anda tartışılıyor bugün, 19. yüzyıl Osmanlısına ilişkin hep birlikte kafa yormamız gerekiyor.

Bu toprakların kaderini değiştiren bir güne. 3 Kasım 1839'a gidelim. Osmanlı tahtında Sultan Abdülmecit oturuyor. Harciye Nazırı Mustafa Reşit Paşa. Sultandan aldığı bir metni geliyor, Gülhane Parkı'nda okuyor.

Bu metne Hatt-ı Hümayun denilmekte yani Sultan'ın bizzat kaleme aldığı eseri kıymetinde bir metin. İşte bu metin tarihimize Gülhane Hatt-ı Hümayun'u ya da sonraki tarihlerdeki ifadesiyle Tanzimat Fermanı olarak geçti. Osmanlı'nın modernleşme yani kapitalistleşme ihtiyacı açıktı. Zaten 1838'de Baltaliman'ın ticaret anlaşması imzalanmış. Bu anlaşmayla Osmanlı yarı sömürge konumuna düşmüştü. Bu tarihten itibaren hemen her millete ticari ayrıcalıklar vermek zorunda kalacaktı. Bu kapitülasyonlar Lozan'a kadar bu devletin başına bela oldu. Osmanlı kapitalistleşecek ve modernleşecekti. Bunu da dışarıdan gelen sermaye ile yapacaktı. Tıpkı aynı tarihlerde benzer süreçler yaşayan Japonya gibi.

Fakat modernleşme ve kapitalistleşme aynı zamanda mülkiyet haklarına dair bir çerçeve çizilmesini de zorunlu kılıyordu. Mülkiyet hakkının garanti altında olmadığı bir düzende kapitalistleşme de gerçekleşemiyordu. Fakat mülkiyet hakları gayrimüslimler için oldukça zayıftı. Osmanlı şerri hükümlerle idare olunuyordu. Osmanlı millet sistemi Müslümanlar ve gayrimüslimler şeklinde iki parçaya ayrılmıştı. İşte Tanzimat bunu kaldırmaya çabaladı. Müslümanla gayrimüslimi eşitledi. Bu tarihsel metnin günümüz Türkçesine en yakın çevirisinde Mustafa Reşit Paşa padişahın ağzıyla şöyle diyordu. Yüce Saltanatımız halkından olan Müslüman ahali ve diğer milletlere bu müsaadere istisnasız mazhar olmak üzere, can ve ırz ve namus ve mal maddelerinden şerri hüküm gereğince bütün Osmanlı memleketleri ahalisine tarafından tam bir emniyet verilmiştir. Böylece Sultan kendisini de bağlayan bir söz vermiş oluyordu. Bu durum Türk anayasa tarihinde de önemli bir dönüm noktasıdır. Osmanlı bir İslam devletiydi ve Müslümanlar ayrıcalıklı haklara sahiplerdi. Tanzimatla birlikte eski öldü ama yeni ne olacaktı? Bizler Müslümanlar ve Gayrimüslimler şeklinde ikiye ayrılmıştık ama şimdi bunlar haklar çerçevesinde birbirine eşitlenecekse, Müslüman ayrıcalıklar kalmayacaksa, peki ya yeni hakim paradigmanın temeli ne olacaktı? Bu noktada Yusuf Akçura'nın üç tarzı siyaset eserinde ifade ettiği Osmanlıcılığın bizzat devlet tarafından işlendiğini görüyoruz.

Yani, madem artık ümmetten ibaret değiliz ve içimizde bizle aynı haklara sahip gayrimüslimler de vardır, o halde biz kimiz? Biz Müslümanlar değiliz artık. Biz Osmanlıyız. İşte en kaba hatlarıyla Osmanlıcılık.

Biraz önce sürecin üç adam süreci olduğundan bahsettim. Fakat sanılmasın ki başka bir aktör yoktur. Kritik bir ismin daha sürece müdahil olduğunu görüyoruz. O da Trump'ın Ankara büyükelçisi ve Suriye özel temsilcisi Thomas Barak. Anadolu Ajansı 29 Haziran'da Thomas Barak ile bir söyleşi gerçekleştiriyor. Anadolu Ajansı'ndaki söyleşiden aynen takip edelim.

Osmanlı İmparatorluğundaki millet sisteminin yüzlerce yıl farklı grupların merkezi sistemde varlıklarını sürdürmelerine imkan verdiğini anımsatan Barak, yeni nesil için yeni bir diyaloğa ihtiyaç olduğunu, bu diyaloğun savaş olmadığını vurguladı. ABD Büyükelçisi'nin Osmanlı millet sistemini tam da böylesi bir dönemde övmesi, bizleri yeniden 19. yüzyıl tartışmalarına götürüyor. Demiştik ki tanzimatın ardından hakim paradigma Osmanlıcılıktır. Fakat Osmanlıcı paradigma Devlet-i Aliye'nin dertlerine derman olmaz. İmparatorluktaki hemen hiçbir halk Osmanlılığı benimsemez. Yunan Yunandır, Arnavut Arnavuttur, Bulgar Bulgardır, hatta Arap Araptır.

Türkler sadece Osmanlıdır. Osmanlıcı paradigmanın bu şekilde zarar görmesi, iki yeni paradigmanın taraftar bulmasına neden olur. Yani Osmanlıcılık tutmayınca, tanzimatın resmi ideolojisi olarak Osmanlıcılığa karşı iki yeni paradigma vücut bulur. Bunlar İslamcılık ve Türkçülüktür.

Buradan payımıza ne çıkar? Öncelikle, Thomas Barak'ın ifade ettiği Osmanlı millet sistemini bitiren 1923 Cumhuriyet Devrimi değil, 1839 Tanzimat Fermanı'dır. Tanzimat'la birlikte yeni milli kimlik arayışları da ortaya çıkıyor. İlk olarak Osmanlıcılık öneriliyor, bu sayede gayrimüslim toplulukların bu kimlik etrafında kontrol edilebileceği umuluyor fakat umular olmuyor. Osmanlıcılık kısmen layık bir bakış açısıdır, zira Müslüman ile gayrimüslimi eşitler. Aynı Osmanlıcılık, Tanzimat'ın resmi ideolüsüdür.

Bugün İslamcılar hepimiz Osmanlıyız gibi bir edebiyata tav oluyorlar ancak 19. yüzyıl İslamcılığı bu eşitlik fikrine bir tepki olarak doğdu. İslamcılık, Osmanlıcılığa karşı bir tepki olarak tarih sahnesine çıktı ve Müslüman ile gayrimüslimin eşitliğini reddederek büyüdü. Yeni Şafak gazetesinden, İslamcılığın bugünkü popüler kalemlerinden İsmail Kılıçastan bu hafta tanzimatı yazmış. AK Parti'nin liberallerine bir hatırlatma başlığı taşıyan yazıda şu ifadeler kullanılıyor.

1839'dan beri çareyi, gelişmiş batıya rapt olmak ile bu raptoluşun alternatifleri arasında bir sarkaçta geçiren Türkiye, artık ilk defa başka bir Türkiye mümkün diyebiliyor. Öyledir. Tanzimatın ilanını takip eden süreçte ortaya çıkan Osmanlı-Aydın tipinin ekserisi, Osmanlı'nın tepetaklak gidişine karşı tek çareyi, batının bir uydusu, mandası ve sömürgesi olmakta görmüştür. Osmanlıcılık İslamcılara göre liberal bir projedir. Gerçekten de öyledir. Türkiye liberalizminin geçmişine bakın, 19. yüzyıl liberalleri İslamcılık ve Türkçülük karşısında uzun süre Osmanlıcılığı savuna geldiler.

Tanzimata dönük bir tepki olarak siyasi hayatımıza nüfuz eden İslamcılık ise eşitlik karşıtı bir fikir olarak yükseldi. Eşitlik karşıtlığı önemlidir. Bu çünkü 20. yüzyılda faşizme hevesin de arka planını oluşturur. Deniyor ki bu topraklar Müslümandır ve Müslüman ile gayrimüslim eşit olamaz. E şimdi bu toprakların %99'u Müslümansa bazıları daha Müslümandır.

İşte İslamcılık fikrinin özü, eşitsizliğe dayanan bu damardan yükselir. Şimdi burada bir ara verelim, ondan sonra bu eşitsizlik sevgisinin nelere sebep olduğunu konuşalım. 1950'lerden itibaren İslamcılar bu tezi daha da geliştirip, işleyip durdular. Kendileri hakim olmayı, diğerlerinden üstün olmayı hak ediyordu. Dikkat edin, eşitlik değil, ayrıcalıklı olmayı hak ediyorlardı. Ancak tam tersine, batının boyunduruğuna girmiş devlet nedeniyle hep eziliyorlardı. Anlatıları buydu yani. Antikomünist paradigmayla da bunu inşa ettiler 1950'li yıllarda.

Hatta bir süre sonra herkes zaten Müslümansa, dindar Müslümanlar, bizim gibi Müslümanlar, siyasi emelleri olan Müslümanlarla diğerlerini ayırdılar. Çünkü bu kafa eşitliğe ontolojik olarak karşıdır. Prof. Dr. Fethi Açikel bu sorunu kutsal mazlumluk kavramıyla açıklamaya çalışıyor. Kutsal mazlumluk. Kutsal mazlumluktan makyvelist despotizme başlıklı kitabında bu kutsal mazlumluğu şöyle tanımlıyor Fethi Açikel. Kutsal mazlumluk, geç kapitalistleşmenin ve hızlı modernleşmenin şiddeti karşısında toplumsal, kültürel ve imgesel yurtsuzlaşmaya uğrayan, müyüksüzleşerek altlarındaki maddi zemini hızla kaybeden yığınların güç sistemini temsil eden, baskıcı, nevrotik bir siyasal ideolojiye dönüşme momentidir. eşit olsalar dahi mazlum olan, hatta egemen olsalar dahi o mazlumluğu bitmeyen, yeterince ezemediği her an ezilmiş hisseden, kendisine her türlü zalimliği hak gören bir siyasi hareket bu İslamcılık.

Yetmiyor. Hep mazlumlar ne olursa olsun eziliyorlar. Çünkü eşitlik değil, imtiyazların peşindeler. İmtiyazların da sonu yok maalesef. Bir sosyal medya iletisi açık elin ifade ettiği kutsal mazlumluğa bence güzel bir örnek oluşturuyor.

Milleti hakimenin kim olduğunu kabul ettirmek istiyorum. Ben artık aile salonumuz vardır değil, alkolikler için özel bölümümüz vardır yazılsın istiyorum. Ben artık tesettür plajları görmek istemiyorum. Zaten plajlar tesettürlü olmalıdır. Çıplaklık meraklısı olanlar için ayrı plajlar yapılsın istiyorum. Şunu söylemek doğrudur. İslamcılık, eşitlik fikrinin karşısında konumlanmış 150 yıllık bir ideolojidir. Altını çizerek söyleyelim. Bu topraklardaki Osmanlı bakiyesi İslamcılık, eşitlik karşıtı bir fikirdir. Diğer ülkelerde emperyalizme karşı doğmuş İslamcı hareketler var ve kimi ilerici damarlar buradan çıkabiliyor.

Bu topraklarda doğan İslamcılık faşizme heveslidir. Müslümanın ayrıcalıklı olması gereğine inanan bir fikirdir. Bunu da Osmanlı hanedanlığının yarattığı eşitsizliği meşrulaştırmaya çalışarak devletliği bir hale sokar. Bunun günümüz neoliberal Türkiye'sindeki karşılığı sınıfsal eşitsizliklerin tahammül edilmesidir. Yani bu sınıfsal eşitsizlikleri artık kabul edeceksiniz, meşrudur diyor İslamcılık.

Tıpkı Avrupa'daki diğer faşistler gibi anlatılarını tarihsel bir cennete dayandırıyorlar. Tarihsel bir cennet. Naziler mesela, kendileri için üçüncü rahip dönemi diyorlardı. İlk ikisinde bir tarihsel cennet var. Benzeri İslamcı anlatıda da vardır.

Gerek ilk dört halife dönemi bir cennettir ama Türk İslamcılığı ilk tarihsel cenneti dört halife dönemiyle sınırlandırmaz. Ona bir de Talas Savaşı sonrasında Türk'ün Müslüman olmasıyla ikinci bir tarihsel cennet yaratır. 751 yılında Talas Savaşı'nda Türkler kitleler halinde İslam ile tanıştılar ve Müslümanlıkla müşerref oldular. O günden itibaren Türk deyince Müslüman, Müslüman deyince de en çok Türk akla gelir. 1945'ten itibaren soğuk savaş koşullarında İslamcılık ve milliyetçilik buluşmuş, Türk'ü Müslüman'la, Müslüman'ı Türk'le birbirine bağlamışlar. Türk doğası gereği Müslümandır. Müslüman doğası gereği komünist olamaz, o halde Türk de doğası gereği komünist olamaz. Öyleyse bir komünist Müslüman olamadığı gibi Türk de değildir.

Antikomünizm üzerine bina edilir 20. yüzyıl Türkiye İslamcılığı. Bir tarihsel cennet fikrinin üzerine bina edilir. Elbette bu cennet çok zamanlar önce yaratılmış romantik bir hikayeden ibarettir. Bizler, yani Türkler, Kürtler, Araplar ittifak yaptığımızda atlarımızın rüzgarı Çin denizinden Adriatik'e serin esintiler yaydı.

Birlik duygusunun gündelik hayata değen kısımları ustalıkla gölgelenir. Somut gerçek bambaşkadır. Bir tarafta Kürt sermayedarları ile ortaklık peşindeki Türk sermayedarları, bir tarafta bunların Orta Doğu'da iştah kabarttıkları yeni pazarlar. Bir tarafta bu iştahı tatmin etmeye aday bir devlet politikası. Halk ise kast sistemini andıran bir eşitsizlik içinde. Bir tarafta yeni iş bir garibanlık, türkü-kürdü fark etmeksizin söylüyorum. Bir tarafta yine türkü-kürdü fark etmeksizin lüks ve şatafat. Ham gerçeklik bu iken bu gerçekliğin ideoloji tarafından ustaca üstünün örtülmesi gerekir. Bu örtü de tarihin cennetinden çıkartılır.

Unutmayın, atlarımızın şahlanışından coğrafyaya huzur yayıldı. Kılıç şakırtıları bu bölgeye barış getirdi. Kılıçlarımızı gerektiğinde kınından çıkarıp omuz omuza savaştık. Gerektiğinde hançerlerimizle bir dilim ekmeği üçe böldük. Gerektiğinde kılıçlarımızı, hançerlerimizi kınına koyduk. Kalemlerimizi çıkardık. Yeryüzüne, gökyüzüne, birbirimizin yüreğine La ilahe illallah Muhammedun Resulullah adını hep beraber kazıdık.

Sanki bir savaşa hazırlanıyor gibiyiz. Bir savaş geliyor da Türk gücüyle Kürt gücü ittifak yapıyor sanki. Erdoğan'ın konuşması tuhaftır. Türk milliyetçiliğinin tarihsel tezileri üzerine bina edilmişti. Çin'den Adriyatiye, Türk'ün kılıcı hep Kürt'le beraber kuşanılmıştı. Sadece bu tarihe Kürt'ü eklemek gerekti.

Yani Türk-İslamcı anlatıya, bir de aa burada Kürt de varmış dediler. Her şey tarih sahnesinde yaşanıyor gibi. Süreç, bireysel ve toplumsal özgürlükler bağlamıyla ilerlemiyor. Kürtler diye bir halk olmadığı gibi, Türkler diye de bir halk yok ortada. Halkı attık kenara. Hep milletler var, tarihleriyle var. Dediğim gibi her şey tarih sahnesinde yaşanıyor.

Eskisi çok iyiydi de. Biz oraya dönersek yine çok iyi olacak anlatısı. Peki bunun içinde ne yok? Bunun içinde demokrasi yok. Bunun içinde haklar yok. Bunun içinde hukuk yok. Ne var? Bir geçmiş anlatısı var. Hani bize dizilerde anlatılan. Beraber kılıçlarla şaka şaka geziyorduk. Ne kadar güzeldi. Yine o günlere dönersek her şey çok güzel olacak. Hep bir duygu var bize iktidarın anlattığı. Somut bir şey yok aslında.

Birçok insanın belki şeyini okşamıştır bu. Aa evet yani ne güzel günler. İstanbul'u fethettik, Balazs getirdik, el ele versedik Müslüman ümmeti. Mutlu yarınlara koşsak. Hep bir duygu var ama. Somut bir şey yok. Yani hakkınız şu olacak kardeşim, hukukunuz şu olacak. Bu yok. Buradan ne Kürt garibana hayırlı bir şey çıkar, ne Türk garibana. Bakın hikayede hiç halk yok. Diyorum ya, üç adam süreci.

Hatta tam ısparağı da eklersek dört adam süreci. Tezgah yukarıda kurulmuş, bize servisi yapılıyor. Halkın menfaatine bir şey olsa vaziyeti bize de izah ederler. Ben size meseleyi izah etmeye çalışayım, kendi gördüğümü aktarayım. Bu süreç neden başladı? Nedenleri iki başlıkta toplayalım. İlk başlığım dış nedenler. Çok açık ki, Suriye'de Esad'ın devrilmesi ve YPG'nin bölgedeki gücü beraberinde İsrail'in bölgenin hegemon gücüne dönüşmesi, Türkiye'nin güvenlik endişelerine neden oluyor. Yani bir endişeli durum söz konusu. Bunu daha önceki bölümlerde anlatmıştık, o yüzden tekrar etmiyorum. Bu sürecin itici dış nedeni.

Bize kimse bundan bahsetmiyor. Kimse bu vaziyeti şeffaflıkla tarif edemiyor. Ama bu gücün İsrail'le işbirliği yapması halinde, yani PYD-YPG'nin İsrail'le işbirliği yapması halinde, İsrail Türkiye'nin dibinde bir vekalet gücü inşa etmiş oluyor. Üstelik çok da hassas bir bölgede. Ne olursa olsun İsrail'le dost da olsanız, müttefik de olsanız bu isteyeceğiniz bir şey değil.

Denebilir ki ya İsrail demek, ABD demektir. Tüm bunlar yaşanırken ama 4. adam tam ısparak, enteresan işler peşinde. SDG'ye daha geçen hafta bir ultimatom verdiler. Orada da SDG güçleri ABD'yle diziliyor. Burada SDG derken, yani YPG'den, oradaki Kürt güçlerinden büyük ölçüde bahsediyorum.

ABD ya da Trump diyelim, SDG'nin arkasından çekiliyor veya SDG'nin arkasından çekilmekle SDG'yi tehdit edebiliyor. SDG orada belli bir oranda özellik elde etmek istiyor. Fehim Taşdeki'nin 13 Temmuz'daki yayınına bir bakalım. Barak'ın SDG'ye yüklenmesi de 9 Temmuz'da Şam'da yapılan görüşmeden sonra başladı. Görüşmeye Barak'ın yanı sıra Fransız temsilci Jean-Baptiste Favre'de katılmıştı. Burada SDG ve Özerk Yönetim Heyeti, SDG'nin geleceği için üç şey istedi. SDG'nin bağımsız askeri yapısının korunması, yani komuta düzenlinin korunması, Suriye ordusuna kendi komuta düzenliğini koruyarak entegre edilmesi, SDG adını kullanmaya devam etmesi. Yani Suriye ordusunun çatısı altında Suriye demokratik güçleri kendi komuta sistemini koruyarak yer alsın, konuşulansın. Talebin özü bu.

Şimdi CDG bunları istiyor da Trump ile Jolani'nin arası fazlasıyla iyi. 20 milyar dolarlık bir altyapı anlaşması ABD ile imzalanmış. Telekom altyapısı ABD'li şirketlere verilmiş. Suriye'nin sokaklarında Trump'ın fotoğrafları asılmış. Keza 4 Amerikalı petrol şirketi için izin çıkmış. Zaten Jolani de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda Trump'ın desteği ile konuşma yapacakmış. Jolani ABD için CDG'den daha değerli olmaya başladı. Ya da Trump için Trump'un özel temsilcisi Barack da, SDG'nin bu taleplerini şöyle karşılıyor. Bu talepler tek Suriye, tek hükümet, tek ordu şiarıyla reddedildi. Bunun Türkiye'den kopyalanma bir sloganı olduğunu da görüyoruz. Barack, PTC'yi tek Suriye, tek hükümet, tek ordu ilkesi temelinde çözüm geliştirme konusunda çok istekli olmak ve çok esnek davranmakla övdü. Fakat, SDG'ye sıra gelince, ayak direten ve oyalayan taraf olarak resmetti SDG'yi. Federalizmin Suriye'ye uygun olmadığını savundu, SDG için Şam'la anlaşmaktan başka yol olmadığını da vurguladı.

Bu durum Türkiye için bir tarihsel fırsat olarak da görülüyor. Zaten önceki çözüm süreci de bu nedenle bitmemiş miydi? Türkiye, Suriye Kürtleri ile birlikte Esad'ı devirmeyi önermişti bunlara. Esad ise ülkesinin kuzeyini Kürtlerin kontrolüne bırakmıştı.

Kürtler elde ettikleri toprakları korumayı Esad'ı devirmeye tercih ettiler. Esad'ı devirmekten vazgeçtiklerinde karşılarına cihatçılar çıktı. Bunlar da cihatçılara karşı ABD himayesini kabul ettiler. Bunun bedeli olarak da birinci çözüm süreci Türkiye'de bitti.

Şimdi ortada Esad yok, çok daha agresif bir İsrail var. Suriye'de de Kürtler ciddi bir oyun kurucu konumunda. ABD olsa da olmasa da. Gazeteci Ali Duran Topuz'un analizi bence yerinde.

Tüm bunlar bu sürecin dış nedenleri başlığı altında konuşulacak şeyler. Neden sorusuna bu biçimiyle cevap verilebilir? Fakat bir de iç başlıkları var. İç politikada hikayesi biten Erdoğan'a hem yeni bir hikaye lazım, hem de Kürt seçmenlerin 2023 Mayıs ayında görüldüğü gibi kararlı olmaması lazım. Arkadaşlar az şey değil bak. 14-28 Mayıs arasında Kılıçdaroğlu, Ümit Özdağ ile seçim işbirliği yapmış olmasına rağmen, Kürtler küçük bir freyle de olsa Kılıçdaroğlu'na 28 Mayıs'ta oy verdiler. Ümit Özdağ'ın yanına oy verdiler yani. Bu, Kürtler'de çok ciddi bir anti-Erdoğancı damar olduğunu gösteriyor bizlere. Eğer Kürtlerin anti-Erdoğancılığı kırılmazsa, önümüzdeki seçimde de benzer bir tavır içinde olmamaları için hiçbir sebep yok. 2023 Mayıs'ında Kürtler Mansur Yavaş'a da oy verirlerdi. Ama artık bu çok zor görünüyor.

Peki Türkiye bu sürece anlattığım iç ve dış nedenlerle girişti de, PKK neden silah bıraktı? Çünkü gerçekten silahla elde edebilecekleri bir şey kalmamıştı. PKK Öcalan'ın dediği gibi miadını doldurmuş ve kendisini feshetmesi gereken bir aşamaya zaten gelmişti. Dünyanın hiçbir yerinde gerilla mücadeleleri kalmadı, 1970'lerde, 80'lerde, 90'larda değiliz. Devletle silah aracılığıyla pazarlık yapabilecekleri bir talepleri de kalmadı.

ayrılıkçı olmadıklarını iddia eden bir hareket, politik olarak meşrulaştıramıyor silahı. Zaten uzun süredir Türkiye'de de eylem yapmıyorlardı. Ben bunu tanıdığım Kürtlere söyleyince bana kızıyorlardı da Öcalan bile aynısını söyledi. 1990'larda real sosyalizmin iç nedenlerle çöküşü ve ülkede kimlik inkarının çözülüşü, ifade özgürlüğünde sağlanan gelişmeler PKK'nin anlam yoksunluğuna ve aşırı tekrara yol açmıştır. Dolayısıyla ömrünü benzerleri gibi tamamlamış ve teslini gerekli kılmıştır.

Peki bitti mi? PKK hikayesi buraya kadar mıydı? Bence buraya kadardı. Hikaye 11 Temmuz'da bitti. Zaten fazlasıyla uzamıştı. PKK'nın varlığı Kürt siyasal hareketine yük oluyordu. 11 Temmuz'da silahlarını yakmaları bir yöntem olarak silahlı mücadelenin bitirildiğini söyleyen bir irade beyanıydı.

Yani örgüt kendisine ve takipçilerine silahlı mücadeleyi bitiriyorum dedi. Bak ben barışıyorum, bir şey anlaştım değil mi? Silahlı mücadeleyi bitiriyorum dedi. Artık yöntem olarak bunu kullanmayacağım dedi. Peki bundan sonra ne olacak? Demokratikleşme falan beklemiyorum. Erdoğan'ın konuşmasının tonunu dinledik. Tipik bir Türk-İslamcı paradigmayla devam ediyor Erdoğan.

İslamcı bir paradigma içinde Kürt meselesini eşitlikçi bir perspektifle çözüme kavuşturmak İslamcılığın varoluşu gereği imkansızdır. Çünkü İslamcılık özü gereği eşitlik karşıtıdır. Eşitlik karşıtı olmak demek halka düşmanlık anlamına gelir. Bu paradigma içinde silahlar susar, evet. Ama işte o kadar.

Demokrasi, özgürlük falan bunları beklemek saflık olur. Bu söz konusu sürecin barışla taçlanması eşittir. Demokrasiyle taçlanacağı anlamına gelmez. Barış demek demokrasi anlamına otomatik olarak gelmez. Bunun için mücadele etmek gerekir. Demokrasi mücadelesi vermek gerekir.

Bu süreç, Türk ve Kürt sermaye sınıflarının bölgede etkinliğini arttırmak arzusu ve devletin bu arzuyu tatmin etme çabasıdır. Kürt ve Türk yoksullarına bu süreçte daha fazla yoksulluk düşer. Zaten Demirtaş çizgisi, Türk ve Kürt yoksullarının çizgisiydi. Demirtaş'ın da yakın vadede dışarı çıkmayacağı anlaşılıyor. Bakacaksınız asker polisin evlerine, şehit cenazelerine, hepsi fakir fukara.

Bir gün bir tane de Boğaz'daki bir villaya Türk bayrağı asılsaydı görseydik. Onların da evlatları canını vermiş bu ülke için. Yok böyle bir şey. Ölen Kürt yoksul, ölen Türk yoksul. Fakir fukara kanını dökecek. Bunlara vatan yapacağız burayı. Demirtaş içeride. Bana kalırsa bu paket ambalajlanana kadar da dışarı çıkartılmaz. Ha ne olur? Mesela şöyle şeyler. Diyarbakır valisi DEM Parti'ye yakın biri olur. Van Emniyet Müdürü keza aynı şekilde. DEM Partililere HSK'da mesela, Hakimler Savcılar Kurulu'na temsilci verilir. Anayasa Mahkemesi'nde koltuk verilir. Ha bitti gitti işte.

Bu kadar ya. Fenerbahçe, Atatürk'ün adına bir Kürt sermayeder sponsor olur. Kürt garibanı da onunla gururlanır. Vay, koskoca stada Kobani adını verdiler diye. Ha bir de anayasada göstermelik birkaç şey değişir. Ben öyle düşünüldüğü gibi köklü bir değişiklik olacağını da sanmıyorum. Barış bir akittir. Bu aktin güvencesi de hukuktur.

Hukuk olmadığına göre güvence Erdoğan'dır. Erdoğan'ın ipleri tuttuğu, istediğinde gevşetebildiği, istediğinde sıkılaştırabildiği bir süreçte Erdoğan'a muhalefet de edemezsiniz. Öyleyse Erdoğan'ın işine gelmediğinde bu süreci bozabilecek durumdaysa Erdoğan, Erdoğan'ın işine gelmeyecek hamleler de yapamazsınız. Dem parti her ne kadar itiraz etse de, bu saatten sonra hakkını vererek muhalefet edemez. Konu tepeden, Öcalan'dan bağlanmış. Dem parti etkisiz, Öcalan fiilen Dem parti lideri gibidir. Süreç Dem partiyi de CHP'den yani Erdoğan karşıtı muhalefetten koparabilmeyi başarmıştır. Hayırlı uğurlu olsun. Bu konuyu daha uzun konuşuruz. Gelişmeleri takip etmeye devam edeceğiz.

Sinan Topik'i POV.B Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme dek umudunuzu yitirmeyin, cesur olun, utanç içinde yaşayın. Hoşçakalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)