
4.222 kelime · ~21 dk okuma
Herkese merhaba, bu kaydı 29 Temmuz'da alıyoruz. Son 10 gündür yanıyoruz. Hem yan anlamıyla yanıyoruz, hava çok sıcak, hem de orman yangınları nedeniyle gerçek anlamda yanıyoruz. Geçen sene olsa PKK'lılar yakıyor derdik ama şimdi çözüm süreci var.
Bu gözler orman yangınlarının ardından Diyarbakır plakalı araçların durdurulup dövüldüğünü gördü. Bir sosyal medya iletisi bir buçuk milyon kez görüntülenmiş. Kürtler elini kolunu sallayarak memleketin dört bir yanında orman yangınları çıkarıyor. Bunu da açık açık sosyal medyada paylaşıyor. Bunlar olurken güvenlik uçları uyuyor mu?
Geçen seneki alışkanlık bitmiyor tabii. Yine Kürtler elini solunu sallayarak memleketin dört bir yanında orman yangınları çıkartıyorlar. Ama tabii bu seferki pek inandırıcı olmuyor. E kardeşim bunlar masaya oturdu, PKK, AKP ortak oldu. Şimdi ne bu orman yangınları üzerinden beslenen bir düşünce? Başka başka failler de arıyor tabii. Bu seneki orman yangınlarını Kürtler çıkarıyor demek tutarlı değil. Malum AKP, MHP ve Dem Parti ortak oldu ya, Bu seneki orman yangınlarını muhtemelen İsrail çıkarıyor olmalı. Bu son derece tutarlı. Yahudiler yakıyor ormanları. Yine milyondan fazla kez görüntülenen bir başka iletti. Balıkesir Havran. İsrail işgali değil, yangın işgali. Gazze'yi yok edenler ülkemizi yangınlarla, depremlerle yok ediyorlar. 48 saat içinde ülkede 220 yangın. Bunlara sıcaktan, sigaradan, mangaldan diyen ne salak insanlar var. Her şey yeni şeytani düzen için.
Henüz yangınları CHP'liler çıkarıyor diyen yok diyecektim ki o da çıkmış. Emekli savcı Mehmet Demir Twitter'da şöyle yazmış. Bunu yazan eski bir cumhuriyet savcısı. Bu tweeti 550 bin kez görüntülenmiş. Kürtlerin eksikliğini CHP'liler ve Yahudiler dolduruyordu ki bir de FETÖ DT'yi düştü ajanslara. Aranan kan bulundu. Geçmişte FETÖ'den yargılanmış meczubun biri almış eline benzin bidonlarını Bursa'daki yangına ateşlemiş.
Haber merkezimize gelen bir son dakika açıklaması var. Hemen alt manşetede yansıttık. Görüyorsunuz valilikten bir açıklama geldi. FETÖ şüphelisinin gözaltına alındığına dair bir bilgi geldi. Bursa valiliğinden orman yangınına ilişkin gözaltı açıklaması geldi. PKK devre dışı kaldığında ormanları yakacak bir yeni düşman aranıyor ve hiç zorlanılmadan alternatifler ortaya çıkıyor. Önce Yahudiler, sonra CHP'liler ve her ikisi adına yakacak olan FETÖ'cüler. Buna Nazilerin siyaset sosyoluğu Karşimit Hostis diyor. Hostis. Tam Türkçe karşılığı yok bu Hostis'in. Aslında düşman demek ama öyle bireysel düşman değil, politik düşman.
Bir devletin diyor Schmidt, yönetime altındaki topluluğu bir arada tutabilmesi için bir hostise, yani politik düşmana ihtiyacı vardır. Naziler bu hostisi Yahudiler olarak belirlemişlerdi. Bize de bir hostis lazımdı tabi, bu boşluğu yıllardır, özellikle son 10 yıldır PKK dolduruyordu. Ağzınızı açsanız PKK ile iş birliği yapmakla suçlanabilirdiniz. Böylece her türlü demokrasi talebi terör parantezine alınabiliyordu. PKK hostis olmaktan çıkınca yeni hostis arayışımız sürüyor. Orman yangınları bu hostis arayışına da sahne oluyor. Yahudiler, CHP'liler, FETÖ'cüler... Ormanlar yanıyor. Orman mühendisi ve ormancılık politikası uzmanı Prof. Dr. Erdoğan atmış, orman genel müdürlüğü istatistiklerinden faydalanarak orman yangınlarının sayısal analizi başlıklı bir makale kaleme almış. Buna göre sayısal olarak en çok yangın çıkan ay Ağustos. Onu Temmuz ve Eylül takip ediyor. Fakat 4000 hektarın üzerinde ormanlık alanın küle döndüğü büyük yangınlara bakınca tarih değişiyor.
Erdoğan 60'ın bir gün gazetesine yazdığı, bütçe kısıldı, alevler yükseldi, yangınların sorumlusu iktidar başlıklı yazıdan takip edelim. Orman Genel Müdürlüğü istatistiklerinden yararlanarak 2023 yılında yaptığımız Orman Yangınların Sayısal Analizi adlı çalışmaya göre en çok yangın çıkan ay Ağustos ayıdır. onu sırasıyla Temmuz ve Eylül ayları izlemektedir. Fakat 1937 yılından beri kayıtlara geçen, miktarları 4 bin hektarla 29 bin hektar arasında değişen en büyük 20 yangının 12'si 15 Temmuz ile 30 Temmuz arasında gerçekleşmiştir.
1937 yılından bu yana çıkan en büyük 20 orman yangınının 12'si 15-30 Temmuz arasında yaşanmış. Bunun iklime ilişkin nedenleri olduğu ortada. Ama zihnimiz daha basit cevaplar aramakta. İnsan zihni doğası gereği bir anlam yaratma makinesidir. Anlam yaratma makinesi.
Anlamlandıramadığı olaylar karşısında hızlı bir açıklama üretmeye çalışır. Çünkü anlamsız kalması zihnin konforunu rahatsız eder. Bu açıklama doğru veya yanlış olabilir. Eksik veya abartılmış da olabilir ama önemli olan zihnin bu anlamı kabul etmesi, tutarlı bulması, buna inanmasıdır. İnandığı anda rahatlar, konfor alanına geri döner zihin. Herkes inandığında hakikat o inanılan şey oluverir.
Çünkü zihnimizi en çok zorlayan şey belirsizliktir. Belirsizliğin varlığı güvende hissetmemizi engeller. Belirsizlikler, konfor alanlarımızın yok edicileridir. Konfor arayan zihnimiz belirsizlikleri istemez.
Bakın en konfor düşkünü zihinler kimlerdir biliyor musunuz? Kesin inançlılardır. Soruları olmayan, cevapları olandır. Çok net olanlar zaten konfora düşkün zihinlerdir. Ormanlar neden yanıyor, nasıl yanıyor? Ev yanıyor işte, İsrailliler yakıyor. Bak biliyor, bak nasıl rahatlamış. İnsan bu gibi sorulara cevap ararken, aradığı şeye en hızlı yoldan ulaşmak ister. Daha önceki bölümlerde konuşmuştuk. Cognitive shortcut deniyordu buna. Yani bilişsel kısa yollarla anlama, ulaşmak yani. Kısa yollar yaratıyorsunuz zihninizde. Mesela, ''Aa, Dersim dedi, terörist.'' diyorsunuz mesela. Bak ne oldu? Hemen ikisi bağlandı. ''Aa, Kavala'yı savundu. Demek ki yetmez ama evetçi.'' diyorsunuz. Mesela bunlar hep kognitif shortcut. Bu arama sürecinde pek azımız hakikate sadıktır ve gerçekten pek azımız hakikate ulaşabilmek için gereken emeği harcar. Pek çoğumuz kısa yollardan cevaplar aramaya meyillidir. Ama bu kısa yollar çoğu zaman hakikati ıskalamamıza neden olur.
Bugün toplumsallaşmış bir mesele olarak çocuk suçluluğunu ve bir örnek olay olarak Mattia Ahmet Minguzi cinayetini ele alacağız. Rahatsız edici bir bölüm olacak, mayın tarlalarına gireceğiz ama zihnimizin konfor alanından çıkartılmasına sağlayacak bu çaba. Şimdi uzatmayalım, kamuoyunda çokça tartışılan suça sürüklenen çocuk kavramını masa yatırmış olacağız bu bölümde. Öyleyse konu belli. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.
Çikikikikikikikikikikikikiki Çocuk suçluluğunu ve suça sülüklenen çocuk kavramını tartışmaya Matiyye Ahmet Minguzi cinayetiyle başlamadık aslında. Hepimizi sarsan ve üzerine derinlikli düşünmemiz gereken, soruna ilişkin fikir veren bir cinayet, bundan 10 ay önce, Ahmet Minguzi cinayetinden de 3 ay önce, 22 Eylül 2024'te yaşandı. 19 yaşında olmasına rağmen 26 suç kaydı bulunan Yunus Emre geçti, polis memuru Şeyda Yüksel'i Ümraniye'de şehit etmişti. Yunus Emre geç diye karakolda işkence edilmiş, insan hakları konusunda duyarlı kesimler işkenceye tepki gösterince bir de bu kesimler linç edilmişlerdi. İşkencenin savunulacak bir tarafı yok da 26 suç kaydınız varsa ve dışarıda gezebiliyorsanız kabul edelim bir şeyler ters gidiyordur değil mi?
Ciddi bir suç işleyene, mesela birini öldürene dek hapis cezası uygulanamıyorsa, burada insan haklarını aşan bir çerçeve oluşmuş demektir. Ben değil, Yunus Emre Geçti'nin annesi bile aynı şeyleri söylüyordu. 26 suç kaydı varsa neden içeride değildi? 26 suçtan madem benim çocuğumun suçu varsa 26 suçtan niye devlet bunu almadı? Niye düne kadar elini kolunu salladı? O kadar ben karakollara gittim. Bu çocuk madde bağımlısı. Bu çocuk madde satıyor. Bu çocuk madde kullanıyor. Bunların hepsini söyledim ben. Henüz Eylül ayında bu cinayeti görmüştük. Elbette sokaklarda ergen çetelerinin geldiği hali de kendi gözlerimizle görebiliyorduk. Zira 15-16 yaşında sokak jargonuyla söyleyelim gayrı meşruya düşen bir nesille karşı karşıyaydık.
Uyuşturucu batağına saplanmış, sayıları yüzbinlerle ifade edilen, ellerinde tabancalarla, belki de kalaşnikoflarla, belki de el bombalarıyla evet. Sosyal medya çeteleri kuran genç bir kuşak. Bu insanlar geleceğin azılı katilleri olmaya adaylar. Pek çok geçim kaynağı olmakla birlikte uyuşturucu satıcılığı yani torbacılık gayrimeşru alemin giriş kapısı.
17 Nisan 2025'te Ankara'da İçişleri Bakanlığı'nın Cumhuriyet tarihinin en büyük uyuşturucu operasyonu olarak duyurduğu narko kapan Ankara operasyonu yapıldı. Operasyona 4768 polis, onlarca köpek, çok sayıda İHA ve helikopter katılmıştı. Ali Yerlikaya sabah saatlerinde ekran karşısına çıktı. Bu sabah Cumhuriyet tarihimizin en büyük uyuşturucu operasyonu olan narhokopan Ankara operasyonunu gerçekleştirdik. Hazırlıkları tam 6 ay süren bu operasyondaki hedefimiz torbacı diye tabir edilen sokak satıcılarıydı. Bu operasyon o kadar büyük bir operasyondu ki aynı anda
626 farklı adrese baskınlar düzenlendi. Operasyonda şu ana dek 577 şahsı gözaltına aldık. Cumhuriyet tarihinin en büyük uyuşturucu operasyonu diye başlandı güne ve günün sonunda önümüzde yüzlerce torbacı kondu. Yakalan torbacıların kimlik bilgilerini günler sonra öğrenebildik. Cumhuriyet tarihinin en büyük uyuşturucu operasyonu yapılmıştı ve önümüze sayıları daha sonra 602'ye çıkacak yüzlerce torbacı konmuştu ve bu torbacıların 110'unun, evet 110'unun yaşı 18'in altındaydı. Yani hukuken çocuk yaştalardı. Gazeteci Bahadır Özgür bu meseleye derinlikli yaklaşan isimlerin başında geliyor ve tabloyu bir saatli bomba metaforuyla anlatmaya çalışıyor.
Çünkü henüz 15-16 yaşlarında gayrimeşru camiaya giren bu çocuklar, şimdiden geleceğin azılı katilleri olmaya adaylar. Para, yoksul, güvencesiz, tekinsiz sokaklarda döne dolaşa rezidanslara, villalara, offshore hesaplara akıyor. Suç ekonomisinin tedarik zincirleri Kolombiya'dan Mersin ve Ambarlı limanlarına, oradan Nurtepe'ye, Gazi mahallesine bağlanıyor. Takke, torna, torba arasına sıkıştırılmış on binlerce çocuğun çarklarını oluşturduğu geleceğe ayarlı saatli bir bomba bu. Öyle bir çıkmaz ki tedarik zinciri bir aksarsa o insanlar neyle geçinir? O kadar silah kime patlar?
Bir tarafta güvencesiz tekinsiz tokaklar, bir tarafta villalar, offshore hesapları. Takke, torna ve torba arasına sıkıştırılmış, geleceğe ayarlı bir saatli bomba bu. Evet, biz bu ülkenin yoksul gençlerine hangi yolları sunuyoruz? Takkeden, tornadan ve torbadan başka? Ya takkeni tak, ulemaya karış. Ya torna tezgahının başına geç, asgari ücrete talim et. Belki bir iş cinayetinde ölmezsen emekli bile olursun. Ya da bir torba tut.
Ayda 30 bin lira kazanmaktansa, günde 30 bin lira kazanırsın torba tutarsan. Bir torbacı günde 30 bin lira kazanıyor, günde. Bir torbacının komşusu da ayda 30 bin lira kazanabilmek için zincir marketlerde tezgahtarlık yapıyor. Peki bu tezgahtların ömür boyunca yapacağı iş midir bu? Evet, böyle bir kaderi vardır bu kişinin. Sosyal asansör durmuş, sınıf atlamanın, statü kazanmanın, itibar görmenin tek yolu paradan geçiyor ve para da gayrimeşrudan geçiyor. Buna karşın bu gayrimeşru yol toplumu da tehdit ediyor. Elinde silah tutan 16-17 yaşında psikopatlaşmış, savrulmuş yüzbinlerce çocuk sokakları da tekinsizleştiriyor.
İnsan zihni bir anlam yaratma makinesidir. Anlam veremediği her şey onun zihnini rahatsız eder. Bir an önce neden sorusuna bir cevap arar ve aradıkça bulur insan. Neden sorusuna doğru veya yanlış bir cevap buluruz. Çocuk suçluluğunda cevaplar belli. İnfaz düzenlemesi yüzünden böyle oluyor. Çocuklar hak ettikleri gibi cezalandırılsa sorun çözülürdü. Böylece infaz yasasında değişiklik yapılması bir toplumsal talebe dönüştü.
infaz yasası değişmelidir. Vahşet işleyen biri çocuk sayılmamalıdır. Bizim infaz yasası gerçekten evlere şenlik. Daha önceki bölümlerde konuşmuştuk, bu konuyu detaylandırmıştık. Burayı bir TCK özetine çevirmek istemiyorum ama gündelik dilimize bile giren yatarı yok ifadesi, infaz yasasını özetleyen en net cümle. Yatarı yok. Örneğin, sokakta giderken karşıdan gelen tipe gıcık oldunuz, çıkardınız cebinizden sustalı bıçağınızı, sapmadınız karşıdan gelen adamın bacağına. Adam hastaneye, siz de karakola.
Silahla basit yaralama suçunu işlediğinizde bu sabit görüldü. Cezanın üst sınırı 3 yıl. Bu yüzden 3 yıl yatsanız aslında hak edilmiş bir cezayı yaşamışsınızdır denebilir. Ama ceza 3 yıl da infazı nasıl? Bakın böyle bir suç işlerseniz muhtemelen kapalı cezaevine girmeyeceksiniz. Açık cezaevinde belki birkaç hafta yatar çıkarsınız. Bilmiyorum belki de hükmün açıklanması geri bırakılır, belki de tutuksuz yargılanırsınız.
Fakat mesela gazeteci Furkan Karabay bugün itibariyle 75 gündür Cumhurbaşkanlığı hakaret suçu nedeniyle güvenlikli, yüksek güvenlikli bir hapishanede tutulabiliyor. Gazeteci Fatih Altaylı bir buçuk aydır Silivri'de. Yani cebinizde bıçakla gezip birini yaralasanız girmeyeceğiniz yerlerde eleştirel gazeteciler kalabiliyor. Fatih Altaylı'nın birinci ayı dolduğu için ara mahkemesi görülmüş, o da bu hafta o ara mahkemenin nasıl gerçekleştiğini anlatmış.
Önceki akşam üzeri tutukluluğumun bir ayı dolduğu için gözden geçirme duruşması vardı. Avukatlar, Segbis ile katılacağımı söyleyince kararları baştan belli. Katılmak istemiyorum, kendimi kötü hissetmek istemiyorum dedim. Israrları üzerine yargıya saygı gereği katıldım. İlginçti. Diyecek bir şeyiniz var mı sorusuyla başladı.
Lafım bitmeden tutukluluğun devamı karara açıklandı. Karara değil ama tavra çok üzüldüm. Her türlü psikopatlık neredeyse serbest. İnfaz yasası TCK'yı bypass etmiş. Anlatmışımdır. 2011'de 7 ay kadar hapis yattım. O zamanlar hapiste 128 bin tutuklu ve hükümlü varmış. Bu sayı Mayıs 2025'te 410 bine çıktı.
Bakın 14 yılda artış %220. Üçe katlanmış yani mapus sayısı. Bu arada kapasite de 300 bin. Yani 110 bin kişi kapasite üstünde kalıyor. Nasıl kalıyor? Sırayla yatıyorlar insanlar yataklarda. Yani infaz esası evlere şenlik de buna rağmen cezaevleri dolup taşıyor bakın. Bambaşka bir sosyal durum var yani. Ocak ayının sonu yaklaşıyordu bu yıl. Ekrem İmamoğlu henüz dışarıda. Özgür Özel kırmızı kartlı mitingler yapmakta.
Henüz bu çözüm meselesi de pek gündemde değil. 21 Ocak'ta yaşanan Bolu'daki otel yangını faciası da gündemdeki yerini koruyor. Çocuk suçluluğuna ilişkin bardak dolmuş, taşmayı bekliyor. 19 yaşındaki Yunus Emre Geçti'nin katlettiği polis memuru Şeyda Yılmaz'ın hafızası hala taze.
Takvim yaprakları 25 Ocağı gösteriyor. Adını henüz bilmediğimiz bir çocuk Kadıköy'de bit pazarında bıçaklanmış. Yaşam mücadelesi veriyor. Efendim 15 yaşında bir çocuk İstanbul Kadıköy'de yaşam savaşı veriyor şimdi bıçaklandı. Kimdir diyecek bu?
Henüz Kartalkaya faciasının dehşetini anlatamadan bir başka dehşet verici ölüm. Öyle kenar mahalle çocuğu da değil, el yüzü düzgün, pırıl pırıl bir delikanlı. Hani fukara çocuğu olsa öyle mahallelerde zaten pislik içinde yaşıyor insanlar. Oluyor böyle şeyler. Ama Ahmet Minguzi öyle bir ailenin evladı da değil. Su testisi değil yani su yolunda kırılsın. Bu üslubum rahatsız mı etti sizi?
Rahatsız edici olduğunun farkındayım. Bence Ahmet Minguzi cinayetinin bu boyda ilgi çekmesinde sınıfsal bir arka planda var. Beşiktaş'ta bir gece kulübünün tadilatı sırasında çıkan yangında 29 işçi hayatını kaybetmişti hani. 29 işçi. 29 kişiye mezar olan o gece kulübünden sağ kurtulan marangozun ifadesi ortaya çıktı. Dumandan etkilenmemek için sürüne sürüne kurtulduğunu, yangın tüplerinin bazılarının çalışmadığını anlattı. Faciayla ilgili bilirkişi raporundaysa ihmal zincirinin halkaları tek tek anlatıldı. Bu da oldukça dehşet vericiydi ve 29 işçi hayatını kaybetmişti fakat ölenler kaçaktı, sığınmacıydı. Kartalkaya faciası kadar dehşet vermedi bu facia bize.
Bir başka ölüm Muhammed Nurtani. Kendisi Afganistanlı. Zonguldak'ta kaçak bir madende çalışıyor. Nurtani madende fenalaşıyor ve maden sahipleri onu hastaneye götürmek yerine yakarak öldürüyorlar. Yetmiyor, ölmeden önce de sol böbreğini alıyorlar. Yanlış duymadınız. Kaçak bir maden işçisi fenalaşıyor ve ölmeden önce sol böbreğini alıyorlar. Sizce ne kadar ceza almışlardır bu insanlar? Ceza diyorum, infazını geçtim.
Zonguldak'ta yanmış cesedi bulunan kaçak ocakta çalışan Afgan maden işçisi Vezir Muhammed Nurtani'nin ölümüne ilişkin davada tüm sanıklara ödül gibi cezalar verildi. Maden ocağının sahipleri Hakan Körnöş ve Enver Gideroğlu taksirle öldürme suçundan 5 yıl 8 ay, Körnöş'ün kuzeni Ahmet Aydın delil karartma suçundan 4 yıl 6 ay ceza aldı. Nurtani'nin katilleri yetişkin insanlardı onlar çocuk değildi ama birkaç ay aramızda dolaşmaya devam edecekler. Beşiktaş'ta 29 işçinin can verdiği yangında sol böbreği alındıktan sonra cesedi yakılan Muhammed Nurtani de Kartalfaya faciası veya Minguzi cinayeti kadar gündem olmadı. Bu konuda sizleri ya da medyayı ya da bir başka o da ahlaken yargılayacak durumda değilim.
Bu konu hakkında da konuşmayacağım. Çünkü bu konuyu konuştuğumda sanki Minguzi cinayetini küçümsüyormuş gibi görünmek istemiyorum. Ama şunu söyleyebiliriz. Cinayetler de, cinayetlere verilen tepkiler de sınıfsaldır. Bunu düşünelim ve bir reklam arası verelim.
Hakikat şu, ben dahil tüm orta sınıf ailelerin evlatlarına ilişkin endişesini arttıran bir gelişmeydi Matiyye Ahmet Minguzi cinayeti. Çocuklarımızın güvenliği için olmadık endişeler yaşıyor. Aklı hayale gelmeyecek masraflara katlanıyorduk. Ama yine de böyle dehşet verici bir sona engel olamıyorduk. Ortalıkta dinamit gibi gezen, kimde patlayacağı belli olmayan iki serseri senin biricik evladını hayattan koparacak.
Gerçekten büyük çaresizlik. Bu cinayetin işlendiği 25 Ocak'ta henüz Kartalkaya'yı konuşuyorduk ama Kartalkaya'yı geride bırakmamıza rağmen Minguzi'yi unutmadık. Bunun ilk akla gelen nedeni, Ahmet'in annesi Yasemin Minguzi'nin adalet arayışını sürdürmesiydi. Gazeteciler gözaltına alındığında, adliye önünde toplanan birkaç gazeteci hep aynı şeyi konuşur.
Sosyal medya şu yalnız değildir, bu yalnız değildir yazanlarla doldur ama gerçekte yapayalnızsınızdır. Adliyenin kantininde bekleyenler gazeteci yakınları sosyal medya iletilerine sitem eder. Herkes gazeteciler için yalnız değildir yazmaktadır ama hakikat bambaşkadır. Gazeteci yapayalnız bir kişidir, onun için mitingler yapılmaz. O da gazeteci olmasaymış canım bu işin parçasıdır hapisliklenir. Gazeteciye baskının halkı cezalandırmak olduğuna odaklanılmaz. Gazeteci için yalnız değildir yazılır da onun için sokaklara dökülmez. Aynı sitemi Yasemin Minguzi'den de duyuyordum.
Böyle bir çekimde sosyal medyada paylaşıp ben çok az kişi görüyorum Adliye'de. Niye çok az kişi var? Sosyal medyada herkes beni desteklediğini söylüyor. Herkes benim yanımda olduğunu söylüyor. Ama Adliye'de hiç kimse yok. Ben sizin çocuklarınız için mücadele ediyorum. Lütfen yeter artık. Halk olarak ayağa kalkın. Bunu siz yaparsınız. Yasemin Minguzi'nin adalet mücadelesi tam da olması gerektiği gibi ilerliyor. Bir anne, bu düzenin anneye dayattığı tüm kültürel yükünü de omuzluyor ve kadın haykırıyor. Cezalandırın şu serserileri diyor. Toplum da arkasında. Bunlara çocuk denmez, canavar bunlar. Samimin fikrim öyleler. Bunların topluma kazandırılması falan gerçekten çok zordur. Hatta neredeyse imkansız artık.
Hele hele çocuk gençlik hapishaneleri ıslah etmek bir yana, tam tersine şiddete eğilimi arttıran yerlerdir. Ben hapse girdiğimde 22 yaşındaydım. Benimle beraber hapse giren yakın dostum Çağdaş 21 yaşındaydı. 21 yaşa kadar çocuk gençlik hapishanesinde kalıyorsunuz. 21 yaştan sonra yetişkine gidiyorsunuz. O gençlikte yattı birkaç hafta. Sonra doğum gününden sonra yetişkin koğuşlarına geçmişti.
Yani yakın çevremde, oldukça yakın çevremde çocuk gençlik hapishanesi deneyimi olan bir kişi var. Onunla çok konuştuk tabii. Nasıl bir yerden bahsettiğimizi ben dinledim de Çağdaş'tan da dinlemenizi istedim. Ya Çağdaş'a da rica ettim. Ya Çağdaş bana anlattığın bir hikaye var diye onu bir anlatsana dedim. 2011 yılında Sincan Cezaevi'nde kaldım. Etrafımızda 18 yaş altının kaldığı çocuk koğuşları da vardı. Çocukların acıma duygusu çok daha az ve duygusal gelişmesi tam tamamlanmadığı için birbirlerine karşı çok vahşi davranıyorlardı. Mesela koğuşa 12 yaşında bir çocuk mahkum geliyor. Geceleri çok ağladığı için diğer çocuklar uykuda bunu tutuyorlar. Zorla suratına gözyaşı damlaları şeklinde dövme yapıyorlar. Suratında o ağlama dövmesiyle sürekli gezmek zorunda kalan bir çocuk. Sürekli alay ediliyor, eziliyor, aşağılanıyor. Muhtemelen o çocuğun bir daha hayat boyu normal bir yaşam sürmesi imkansız olmuştur. Bu anlatınca korkunç gelen şeyler onlar için, o çocuklar için işte bir eğlence, oyundan ibaret. Bazen bu oyun ve eğlence çok daha ağır şeylere dönüşebiliyordu. Kalıcı fiziksel hasar vermeye kadar. 12 yaşında hapse giriyorsunuz ve suratınıza zorla gözyaşı dövmeleri yapılıyor. Bu en anlatılabilir olandı bu arada. Yani anlatmaya yüreğimi yetmeyen pek çok şey var. Bu hatta bir miktar trajikomik yani. Neyse.
Bahadır Özgür'ün zaman ayarlı bir bomba derken kastettikleri de bundan farksız değildi. Çağdaş'ın bu hikayeyi yaşadığı dönem bundan 14 yıl öncesi. O yıl bir suç işlediği için karakola getirilen çocuk sayısı ya da literatürün kaydettiği biçimde suça sürüklenen çocuk sayısı 100.831'miş. 100.831, kabaca 101.000 diyelim. 101 bin suça sürüklenen çocuk, korkunç bir sayı bu. 10 binlerce çocuk bir biçimde suça karışmış, hırsızlık yapmış, birini gasp etmiş, uyuşturu satmış, belki birini yaralamış. 101 bin çocuk. Hangi bebek suçlu doğar ki? Yapmayın. Bir şey var ki çocuğa suç işletiyor. Yani bir şey tetikliyor suçu. Doğuyor, büyüyor insan ve bambaşka tecrübelerin neticesinde bir canavara dönüşüyor.
O halde bu meseleye biraz zamanlar üstü yaklaşabilmek adına biraz geçmişe gidelim. Yani bugünün meselesi değil ki bu. 50 yıl önce de suç işleyen çocukları vardı, 100 yıl önce de. O halde biz de tam 60 yıl geriye gidelim. 1965 seçimlerine. O dönem televizyon yok. Sadece radyo var ve radyoda da çok kanal yok. Sadece devlet radyosu TRT var. TRT'de her siyasi partiye eşit süre verilerek her partiye radyoda propaganda imkanı veriliyor 65 seçimlerinde. Ya şu demokratik olgunluğa bakın ya. 60 yıl gerideki hale bakın. Neyse. Konumuz o değil.
Her siyasi parti konuşacak ya, Türkiye İşçi Partisi adına şair Can Yücel konuşur ve 8 yaşındaki bir çocuk olan Taco'nun hikayesini anlatmaya başlar Can Yücel. Toy adı Taco, öz adı Ömür, takma adı Elif, sahte adı Seher. Kuşlar arasındaki adı Piç, anasının adı Zehra, babasının adı Abdi, milliyeti Türk. Doğumu 1957, işi hırsızlık.
Vücut boyu bir otuz bir, vücut cesameti narin. Vücut bünyesi ince, vücut vaziyeti öney. Omuzları düşük. Sevgili yurttaşlarım, şimdi size okuduğum belge... ...Sekiz yaşındaki Taco adlı kardeşinizin polisteki eşkel kağıdıdır. Taco bugün Türkiye'de kaldırıma düşmüş. Toplumun koruyucu elinden ırak, çoğu da suçlu. Dört yüz elli bin Türk çocuğundan biridir. Elinden tutacak... Kimi kimsası yoktur ama hırsızlık ederken yakayı ele verdiğinde... ...Tako'yu kolundan tutup cezaevinin sübyan koğuşuna atacak bir hükümeti vardır. Tako'nun doğum tarihi de vardır ama insan gibi yaşadığı yoktur. Tako'nun sabıkası vardır ama geleceği yoktur. Tako'nun onu seven bir atası vardır. Tako'nun halkın öğretimi ve eğitimini sağlamak... ...Devletin başta gelen ödevlerindendir diyen bir anayasası vardır ama... ...Tako'ya babalık edecek devlet babası yoktur.
Canvücel konuya bambaşka bir çerçeve ekliyor değil mi? Haksız değil ne diyor? Elinden tutacak kimi kimsesi yoktur ama hırsızlık ederken yakayı ele verdiğinde takoyu kolundan tutup cezaevinin sübyan koğuşuna atacak bir hükümeti vardır diyor. Yunus Emre geçti. Henüz 19 yaşında. 26 suç kaydıyla polis memuru Şeyda Yılmaz'ın katili psikopat serseri. Karakolda dayağını yemiş. Üstünü başını soymuşlar. İki de çöp poşeti geçirmişler üstüne. Her yeri yara bere içinde.
Polis arabasının arka bagajına atmışlar, elleri arkadan kelepçeli. Tüm çirkinliğiyle işte dişlek Yunus'un sonu. Sorumlu sadece infaz yasası mı? Evet, infaz yasasının evlere şenlik olduğunu kabul etmek gerekir, başta da belirttim. Zaten yetişkin yargılamasının infaz yasası bu halde olunca çocuk yargılamalarını daha da irrasyonel hale getiriyor bu durum ama çocuklar da yetişkinler gibi yargılansın demek hatalı bir yaklaşım olur.
Dişlek Yunus'un sonunu görünce, halkın önemli bir kesiminin adalet duygusu rahatlamıştı. Oh, hak ettiğini buldu. İşte, ama Yunus'u öyle görüp rahatlayanların zihni konfor arıyor bana kalırsa. Evet, Yunus psikopatanı Allah'ı. 19 yaşında bir serseri, 26 suç kaydı var. Ama 19 yıl önce, henüz Türk Telekom'un satıldığı 2006'da, dünyaya gelmiş bir bebekten bahsediyoruz Yunus Emre geçti derken.
Yunus'un payına bu hayatta dişlek Yunus olmaktan başka neler çıkardı? Bu hayat, bu düzen, Yunus'un karşısına dişlek Yunus olmaktan başka hangi yolları koydu? Yunus'u anlayalım, ona hak verelim ve onu hapisten çıkartalım demiyorum. Yunus artık bir canavar, psikopatın teki. Onun hapisten başka hiçbir yerde yatacağı yeri yok. Bu ayrı konu. Ama vakayı anlamaya çalışalım.
Türk Telekom'u ona buna satanlar Yunus'un payını ayırdı mı Türk Telekom'un satışında? Milli hakimiyet, ulusal egemenlik bayramıyla birleştirmemiz bir tesadüf değildir. Birleşik Amerika'ya verilen üslerle ulusal egemenlik sarsıntılar geçirirken... ...Tako da ya sübyan koğuşunda ya da köprü altında kutlayacaktır elbet çocuk bayramını. Büyükleri gelecek denen umut kasamızı zorlarlarken... ...Tako'nun oyuncağı da maymuncuktan başka ne olabilir ki?
cezalar arttırılsın elbette ama meselemiz çözülür mü cezalar artınca? Buna emin değilim. Böyle bir ulus mu olacağız ya da hayalimiz bu mudur yani? Psikopat çocukları olan, çocukları giderek psikopatlaşan, canavarlaşan ve o çocuklara daha fazla dayak atarak onları adam etmeye çalışan bir ulus mu olmalıyız?
Dayak atması kolay atarsın içeri, yaşananlar bellidir içeride. Ama kolay da bu çocuklar nasıl böyle psikopatlaşıyor ve böyle çocukların sayısı neden giderek artıyor? 110.000 çocuk. Çağdaş'ın hikayesini dinlediğiniz 2011 yılında bir suç işlediği için karakola düşen çocuk sayısı 110.000'di, 110.000. Karakolluk olmuş. Korkunç bir sayı. Ama 110.000'de kalmadı. 2018'de suça sürüklenen çocuk sayısı 152.000'e. 2024'te ise tam 285 bine çıkmıştı. Son 15 yılda suça sürüklenen çocuk sayısı %159 arttı. Eskiden gece kondu mahalleleri suç üretiyor derlerdi. Bunlar mücrim mahallelerdi. Artık gece kondu mahalleleri de yok. Kentisel dönüştük malumunuz.
Artık psikopatlar apartman çocuklarından çıkıyor. Ama bu eski suça sürüklenen çocuklarla şimdikiler arasında da fark var. Şimdikiler öyle baklava hırsızı değiller. Hakikaten psikopatlar. Uyuşturucu da var. Dinamit gibi geziyorlar. Bu, sokakların tekinsiz olması demek ve aciliyeti olan bir sorun bu. Çok tutan bir ileti de şöyle yazıyor. Atmosferin duygusunu en iyi özetleyen ileti olduğu için paylaşıyorum.
Suça sürüklenen çocuk en fazla bakkaldan çikolata ekmek çalar anası babası açlık vermiyor diye. Suça sürüklenmek budur. Durduk yere gidip başka bir çocuğu öldürmez. Birinin kalbine bıçak saplayıp öldürebilen birisi çocuk değildir.
Çoğumuz katılıyoruz bu ifadelere. Suça sürüklenen çocuk deyince baklava çalan çocuk anlarız. Bu canavarların nesi çocuk? Kabul etmesi zor. Evet çok zor, konforsuzdur bunu düşünmek ama yaşları çocuk ya. Öyle ya da böyle 15-16 yaşlarındalar. Onlara çocuk deyince cezalandırılmamaları gerekiyormuş gibi bir algıya kapılıyoruz. Ya da onlara çocuk diyenler aman canım onları affediverin diyormuş gibi düşünüyoruz. Hayır bunlar çocuk kabul edelim ne yapacağız? Ne yapacağız şimdi 15-16 yaşında psikopata dönmüş. Bu düzen onu delirtmiş. Hadi düzen onu delirtmiş deyince düzenin kabahatidir o zaman çocuğu salalım da demiyorum. Lütfen yanlış anlamayın. Twitter bu yanlış anlamalar yüzünden cinnet geçiren insanlarla dolu. Hayır, buyurun cezalandırın bu çocukları, başka çareniz mi var zaten? Hatta idam edin, bitecek mi sanıyorsunuz? Hatta daha sana söyleyeyim, verdiğiniz cezalar da ıslah etmeyecek onları. Dışarı çıktıklarında birer suç makinesi gibi sürecekler hayatlarını. Öyleyse müebbet verelim gün yüzü görmesinler.
Devleti kadiri mutlak zannediyoruz. Devlet yasaklasın bu çocukları. İyi peki yasaklasın buyursun. Ama bilin ki yasaklamakla kurtulamayacağız bu işten. Bu katiller, bu psikopatlar bizim içimizden çıkıyorlar. Onları katil, onları psikopat yapan bu düzen bizi antidepresan bağımlısı yapıyor, başkasını intihara sürüklüyor, diğerlerini şiddete meyilli hale getiriyor, başkasını tacizli tecavüzcü yapıyor. Yani...
Suç bireyseldir, doğrudur ama suçu toplum hazırlar suçlu işler. Üstelik bu tablo öyle 2-3 yıldır değil, onlarca yıldır kafa patlattığımız meseledir. Cezalar artsın. E artsın tabii ama bilelim ki suçu toplum hazırlar suçlu işler. Hadi Yılmaz Güney'e kulak verelim. Türkiye'de insanlara, özellikle sizin gibi genç insanlara çok iyi yaşama koşullarının hazırlanabileceği ortam, eğer ortam hazırlanmazsa siz orada ne olursunuz biliyor musunuz? Düşünelim.
Kanser olur. Babadayılın hastalığına tutulur. Hapishanelere düşersiniz. 20 sene, 30 sene. Kiminiz ölür, kiminiz kurşunlara dizilir. Kiminiz bir kadına hasta olur. Orada genel evin önünde, barın önünde vurulur. Kiminiz eser kaçakçısı, kiminiz sigara kaçakçısı olarak aldırımlarda ölürsünüz. Yok! Bir tek kurtuluş var. Devrim.
Yasemin Minguzi'nin mücadelesine çok saygı duyuyorum. Haklı olmak zorunda değil, haksız da değil. Dediğim gibi anne olmanın tüm kültürel ve biyolojik mülkünü sırtlıyor ve kendince adalet istiyor. Bir kadının en tabii hakkıdır bu. Ama bir bebeğin dişlek Yunus'a dönüşme sürecini, Minguzi'nin katiline dönüşme sürecini anlamadan bu meseleyi çözebilmek de mümkün değildir. Anlamak istemeyen konforlu hayatlarına sürsün, devam etsin. Biz zaten dertliyiz, memleket için dertli olduğumuz için bu çabayı gösteriyoruz. Bu çaba anlamak içindir. Anlamak çaba ister, emek ister. Anlamak hak vermek anlamına gelmez. Anlamak zihnimizin konfor alanını terk etmeyi gerektirir.
Bir takım insanlar kötüdür ve bir takım insanlar kötü değildir diyerek girişilen basit açıklamalar zihnimizin konfor arayışının eseridir. Bu konfora hapsolduğumuz zaman iyiler ve kötüler olarak görürüz dünyayı. Ne kadar güzel. Her şey çözüldü bakın işte. İyiler var, kötüler var. Siz kimsiniz? Siz iyilerdensiniz. Hiç suçunuz yok. İlk taşı en günahsız olanız assın.
Cezalar artsın, infaz yasası düzenlensin. Daha önce de konuşmuştuk. Evlere şenlik bir infaz yasamız var. Ama bunlar kozmetik çözümlerdir. Hatta çözüm bile değildir. Bu toplumun kirini pasını bir süre hapiste tutalım demektir bu. Çare, zihnimizin konfor alanını terk etmekte. Bir bebeği bir katiye dönüştüren karanlığı anlamakta. Çaba isteyen bir anlama mücadelesinde. Yaşı kaç olursa olsun, 17 veya 27 olsun, katil kim olursa olsun, bir zamanlar bebek olduklarını biliyorum. Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz kardeşlerim.
Tren Topiği podimedyayla beraber hazırlıyoruz. Bitirirken bir teşekkür Türkiye Sosyal Tarih Araştırma Vakfı'na yani kısa adıyla TÜSTAV'a. Bu bölümde Can Yücel'in konuşmasını dinleyebildiyseniz TÜSTAV'ın başarılı arşiv çalışması sayesindedir. Bir sonraki bölüme dek bir çocuğu bir katile dönüştüren karanlık üzerine daha çok düşünmenizi dilerim. Hoşça kalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.