
5.455 kelime · ~27 dk okuma
Eski 19 Mayıs stadının dibinde ta 1950'lerde tasarlanmış bir yapı vardı. Gayet de modern görünümlüydü. Keskin açıları olan iki katlı yeşil bir bina. Etrafındaki o beton yığını arasında adeta bir vaha gibiydi, Ankara Tenis Kulübü.
Ortaokuldaydım sanırım, tüm bir yazı orada geçirmiştim diye hatırlıyorum. Ders almıyordum ama diğer bebelerle bir grup olmuş, boş bulduğumuz yerde oynuyorduk. Bazen toprak kortlarda 15-20 dakika top atmamıza bir şey demiyorlardı. Nadiren de kapalı korta sızardık, Bekçikova'na dek.
Yorulunca büfeden bir yengen alır, gölgelik yere uzanırdık, uyuklardık, sonra tekrar koşturmaca. Ne güzel hayat ya. Zerre sorumluluğun yok. Elindeki nasırlar dışında hiçbir derdin yok.
Hayatın bir daha o kadar basit olmayacağının farkında değiliz. Mesela geçen hafta bir gece uyandım. Uyku uyanıklık arasındayım. Aklımda hayal meyal olan düşünce ne biliyor musunuz?
2018'den önce düşük faizle ev kredisi çekememiş olmak. O eşi kaçırmamız belki bizim kızın ileride 10 senelik, belki 20 senelik kazancına denk olacak. Gece gece bunlarla meşgul bilinçaltı. İçimde saklı kalmış muhasebecinin çılgın fantezilerini yaşıyorum.
İşte o zamanlar deniz kulübündeyken bunlar yoktu. Yeşil toplardan ve memelerden müteşekkil tertemiz doktordan satılık bilinçaltı. Geçenlerde oranın yıkıldığını öğrendim. Yanındaki stadı zaten yıkmışlardı da sonunda mimarlar odasının protestolarına rağmen toplumsal hafıza mahfıza dinlemeden bu 80 senelik maziye de kepçelerle girmişler.
Ta göl başında, bozkırın ortasında alelade bir arazi tahsis etmişler kulübe. Yani uydudan bakınca bile insanın içi kararıyor. Geçen pazar günü Wimbledon finali vardı, o yüzden yaşadım bu nostalji bombardımanını. Sanki Ankara tenis kulübünden Wimbledon'a uzanan bir başarı hikayesi anlatacakmışım gibi başladım da.
Gördünüz işte, yine kazanamadık. Neyse önemli olan katılmaktı. Daha ziyade bu girişi, ben 6 yaşımdan beri tenis takip ederim, tamam mı? demenin farklı bir yolu olarak düşünün.
Genelde takım sporlarını sevsem de tenisin yeri ayrı çünkü çok ilginç zıtlıklar barındırıyor. Tarihsel sebeplerden ötürü gayet rafine bir imajı var. Herkes tertemiz beyazlarını giyinmiş, seyirciler ne zaman nerede susacaklarını biliyorlar. Öyle lay lay lay diye bağıran hanzolar yok, lordlar, ladyler fink atıyor.
Oyunun kendisi de efemine gözüküyor uzaktan bakınca. Birbirlerine dokunmuyorlar bile sonuçta. Ne kadar sert olabilir ki? Halbuki en fiziksel sporlardan biri.
O kort televizyonda göründüğünden çok daha büyük. O toplar çok daha hızlılar. 15 dakika oynayınca kanter içinde kalıyor insan. Maçlarsa 3 saat, 4 saat, bazen 5 saat sürebiliyorlar.
Ve 2 gün sonra bir tane daha. Sonra bir tane daha. Ta ki elenene ya da kazanana kadar. Ha erkenden elenen de yan gelip yatmıyor.
Hemen başka bir turnuvaya yollanıyor. Dur durak bilmeden neredeyse 11 ay süren bir sezon var. Profesyonel sporlar içindeki en uzun sezonlardan biri. Futbolla karşılaştırma yaparsak, halkın seviyesine inelim, Avrupa'daki ortalama bir takım her sene yaklaşık 50 maça çıkıyormuş.
En başarılı olanlar da 60, zaten teorik maksimum 70 civarı. Tenis için bunlar çok normal sayılar. Geçen sene en az 60 maç oynayan tam 20 tenisçi vardı. Şu an dünya üçüncüsü olan Zverev tam 90 resmi maça çıkmış.
Üstelik takım sporların aksine hepsine bizzat çıkıp sonuna kadar oynaman lazım. Yorulunca değiştirilme şansın yok. Kötü günündeysen seni taşıyacak birileri yok. Hatalarını örtecek birileri yok.
Herkesin gözü sende. Ya yakın zamana kadar koçunla bile konuşmak yasaktı. Hala da çok sınırlı. Öyle bir yalnızlık var.
İki kişi gladiyatör gibi bir arenaya çıkıyorlar ve kimseden yardım almadan, beraberliğe yatma gibi bir şansı olmadan birbirlerini yenmeye çalışıyorlar. Gerçekten insanüstü bir fiziksel ve mental dayanıklılık gerektiriyor. Fakat tenis oynamaktan daha zor bir şey var, o da tenis oynayarak geçinmek. Dünyanın en popüler sporlarından biri, Uluslararası Tenis Federasyonu'na göre 100 milyondan fazla insan oynuyor.
Ve eğer bu 100 milyon arasında en iyi 100, bilemedin en iyi 200 kişiden biri değilseniz geçinmeniz çok zor. Bakın zengin olmaktan değil, geçinmekten bahsediyorum. Profesyonel tenisçilerin çoğu resmen para kaybediyorlar. Böyle bir şey nasıl olabilir?
Onca para nereye gidiyor? Kim yönetiyor bu garip sporu? Hayır, cevap İlluminati değil. Başka bir şey.
Hepinize merhaba sayın flarsızlar. Bugüne kadar hazırladığım içerikler arasında benim için en zevkli olanlarından biri futbol ekonomisinin tarihiydi. Amatör zamanlardan bir milyarder hobisini veya dev yatırım fonlarının bir portföy aracına dönüşümünü adım adım takip ettim. Sonra da bir benzerini Amerikan sporları için yapmıştık.
Çünkü oradaki sosyalist diyebileceğimiz düzen epey şaşırtıcıydı. Şimdi geldik tenise. Tenis hakkında bence hemen her şey şaşırtıcı. Kazandığın sayıları 15-30-40 diye sayan bir spordan bahsediyoruz sonuçta.
40'dan da ilersi yok orada beraberlik oluyor. Bir sürü garip detayı var ama genel olarak sporun işleyişi daha da garip. Tenis severlerin çoğunun sporun nasıl işlediğini bildiklerini sanmıyorum. Çünkü diğer popüler sporlarda aşina olduğumuz bir yapı var, bir hiyerarşi var.
Her ülkede bir takım ligler olur. Orada başarılı olanlar kendi aralarında başka bir lig oluştururlar veya bir bölgesel şampiyona düzenlerler. Bir yandan da milli takımlar arasında bölgesel turnuvalar olur. Arada sırada da bir dünya kupası var.
İşte bu kadar. Peki, Türkiye Tenis Liginin şampiyonu kim biliyor musunuz? Daha doğrusu öyle bir şey var mı? Yoksa tuzak sorumu soruyorum.
Çoğumuzun bildiği yerden başlayalım. Grand Slam'ler. Yıl boyunca düzenlenen dört büyük turnuva bunlar. Aslında orijinal anlamıyla Grand Slam dördünü de aynı sene kazanmayı anlatıyordu.
O kadar zor bir şey ki en son 1988'de işte Figraph yapmıştı. Hatta o sene olimpiyat altını da kazanmış, Golden Slam yapmıştı. Fakat o tarihten beri kimse yapmadığı için günlük kullanımda her bir büyük turnuvaya da Grand Slam deniyor. Genelde diğer sporlarda ulaşabileceğin belli bir tepe noktası varken teniste 4 tane zirve var.
Hepsi de aynı yükseklikte. Gerçi Wimbledon en eskisi olduğu için bir de Çimcord'da oynanan tek önemli turnuva olduğu için bir gıdım daha özel görülür ama resmi olarak aynı statüdeler. Zaten diğerlerinin de pek geri kalır yanı yok. Yani Amerika açık sadece 4 sene sonra.
1881'de başlamıştı. Avustralya açık 1905'te. Fransa Açık'ta, namı diyen Roland Garros, 1925'te. En yenisi bir asırlık yani.
Ve hepsine dünyadaki en iyi oyuncular katılıyor. En iyi oyuncuların nasıl belirlendiğine geleceğiz. Şimdilik daha basit bir soru sorayım. Turnuva isimlerindeki o açık nedir?
Ben eskiden açık havada oynandıkları için öyle dendiğini zannederdim. Ben eskiden baya safmışım aslında. Gerçekte buradaki açıklık, turnuvaların amatör-profesyonel fark etmeksizin herkese açık olması anlamında kullanılıyor. Rekorlardan bahsedilirken duymuşsunuzdur belki, hep açık dönem ayrımı yapılır.
Çünkü 1968'den önce bu dört büyük turnuvaya profesyonel tenisçilerin katılması yasaktı. Sadece amatörler girebiliyor. Bir sporun en prestijli organizasyonlarının, o sporla en çok ilgilenenlere, en elitlere kapalı olmasının mantığı ne olabilir? Az buzda değil, Wimbledon 90 sene böyle devam etmiş.
Dönemin spora genel bakışının sonucu bu. Amatörizm diye bir görüş hakim. Diyor ki insan sevdiği için spor yapmalı, sağlığı ve karakteri geliştirdiği için yapmalı ve adil şartlarda rekabete değer vermeli. Yani bir beyefendi, hanımefendi olmak için bunlara dikkat etmelisiniz.
Eğer birileri hobi olarak değil de meslek olarak sporla uğraşırlarsa bu haksız rekabet olarak görülüyor. Spor bağlamında profesyonellik kirli bir kelime yani. Hele hele para kazanıp geçinmek, sporu bir sınıf atlama aracı olarak kullanmak. Aman yarabbi bu ne cüret.
Belli ki üst sınıfların değerlerini yansıtan bir bakış açısı bu. İngiliz devlet okullarındaki eğitim yoluyla halka aşılanmış, yayılıp kurumsallaşmış. Mesela kıyafet kodunu da aynı mercekten inceleyebiliriz. Beyaz kıyafet zorunluluğu var.
Diğer turnuvalar gerçi eninde sonunda kurallarını gevşetseler de, Wimbledon hala ayak diretiyor bu konuda. Bir aralar Federer'in ayakkabısının tabanı turuncu renkliydi diye skandal olmuştu. Yani her şey beyaz, ayakkabının da her tarafı beyaz, bir tek altı renkli. İç çamaşırına kadar her şey beyaz olmalı.
Özellikle kadınlar için bunun ne kadar saçma olduğunu bir düşünün. Koyu renkli iç çamaşırı giyebilmelerine daha geçen sene izin verdiler. Niye böyle inat ediyorlar? Biraz kendi markalarını farklı tutmak için, diğer grand slamlerden ayrıştırmak için.
Ama tarihsel kökü bariz, sınıf ayrımı. Eskiden çim tenisi denilen bu sporu ütülü, tertemiz, gayet şık beyaz elbiselerle oynaman zorunluydu. Çünkü bu otomatikman katılımcıları belli bir kesimle sınırlıyor. Kaç kişinin öyle ütüyle beyazların temizliğiyle uğraşacak zamanı vardı ki?
Ama turizm de aynı damardan besleniyor işte. Bir yandan herkesin spor yapmasını salık veriyor, bir yandan da rekabetin ilerlemesini engelliyor. Böylece en iyiler ekseriyetle geçim derdi olmayanlar arasından çıkacak. Bu görüşü sizde daha önce paylaşmıştım olimpiyatlarla ilgili bir bölümde.
Zira modern olimpiyatları tekrar başlatan Pierre de Coubertin de buna inanıyordu. Antik olimpiyat ruhunun tamamen amatör olduğunu varsaydığı için, ki büyük ihtimalle bunda yanlış, profesyonellere kapıları kapamıştı. Aynı sebeple kadınlara da kapamıştı hatırlarsanız. Sonraki yıllarda kadınlar paralel oyunlar organize edip bunların keyfini kaçırınca zorlaya zorlaya oyunlara davet edilmişlerdi.
Ama o kapılar profesyonellere kapalı kaldı epey uzun bir süre. Bu arada profesyonel şu demek, eğer bir spordan herhangi bir şekilde para kazanmışsan, yani sadece oynayarak değil, onun öğretmenliğini yapmışsan yahut gösteri maçlarına çıkmışsan bu da seni profesyonel saymaya yeterli. Hatta bir sporla profesyonel olarak uğraştıktan sonra bambaşka bir tanesinde yarışman da yasak. Jim Torp mesela 1912 olimpiyatlarında iki tane atletizm altını kazanmıştı.
Eskiden profesyonel beyzbol oynadığı tespit edilince altınları geri alındı. Sonradan teknik bir sebep göstererek madalyalarını iade ettiler de adam öldükten 30 sene sonra. Eksik olmasınlar ya. Velhasıl teniste de en büyük turnuvalar sadece amatörler içindi.
Yalnız olimpiyatların aksine tenisi yöneten tek bir kuruluş yok. Uluslararası Tenis Federasyonu sadece bazı şeyler üstünde söz sahibi. Mesela 1900'den beri milli takımların yarıştığı Davis Kupası'ndan, aynısının kadın versiyonu da var. Öte yandan Grand Slam'ler bağımsızlar.
O ülkelerin federasyonlarının kontrolündeler. Kimin katılacağından tut, bilet ve ödül paralarına, promosyondan, yayın haklarına, her şey kendilerinde. Aradan geçen zamanda doping kontrolü gibi konularda bir standartizasyon sağlansa da... ...ekonomik konularda halen kafalarına göre takılıyorlar.
Wimbledon'unki iyice acayip çünkü aslında özel bir kulüp orası. Bildiğin üye olup tenis oynayabileceğin bir yer. Ankara Tenis Kulübü gibi. İşte bağladım girişi, biliyordum işe yarayacağını.
O kulüple federasyon ortak yürütüyorlar. Dolayısıyla bu açıdan da farklı bir spor tenis. Bir takım milli federasyonların düzenlediği ama katılımın küresel olduğu turnuvalar. Elbette amatör geleneklere bağlı kalmış kurumlar herhangi birinin herhangi bir yerde kafasına göre bir şeyler organize etmesini engelleyemiyorlar.
Size ne kardeşim, özel girişim. Dolayısıyla sporun giderek profesyonelleşmesi de genel ekonomik gelişime paralel olarak kaçınılmazdı. İlk pro turları ta 1926'da başlıyor. Tur dediğim de gerçekten bir tur bu arada.
Yani bir grup oyuncuyu alıp şehir şehir gezdiriyor ve kendi aralarında oynatıyorlar. Klasik turnuvalar da var ama bu turlar daha çok para getirdikleri için en iyi oyuncular arasında daha popüler bir format. Maaş artı bonus kazanıyorlar. Şöyle bir düzen oturmuş zamanla.
Grand Slam şampiyonluğu yaşamış başarılı bir amatörü gidip ikna ediyorlar, imzayı basıyorlar, meşhur bir profesyonelliği eşleştirerek kafa kafaya tura çıkarıyorlar. İki farklı dünyanın savaşı gibi pazarlanıyor. Her gün ayrı bir şehirde aynı ikili maç yapıyor. Bayağı da yoğun tempo.
Mesela eski efsanelerden Ken Roswell amatörden buraya döner dönmez Avustralya ve Amerika'yı kapsayan 5 aylık bir tura çıkmış. Rakibi Pancho González'e karşı 76 maç oynamış bu süreçte. 26'sını kazanabilmiş. Arada birkaç özel turnuvaya da katılmışlar.
Yani ortalama 2 günde bir maç yapıyorlar. Eşek gibi çalıştırmışlar. Profesyonel kadın tenisi de böyle başlıyor. Geleneksel olarak kadınlara da açık olan nadir sporlardan biri tenis.
Örneğin Wimbledon ta 1884'te kadınlar için tekler turnuvası eklemiş. Buna rağmen ilk profesyonel tur 1967'de düzenleniyor. Hali hazırda sözleşme altındaki birkaç erkek oyuncudan oluşan bir gruba 4 tane kadın ekleyip bunları 2 sene dolaştırmışlar. Aralarında oynatmışlar.
Bu turların başarısı Grand Slam'ler için duble tehdit. hem en iyi oyuncuların bazılarını kaybediyorlar hem de epeydir herkesin bildiği ve görmezden geldiği bir skandal büyüyor. Amatörlerin aslında amatör filan olmaması çaktırmadan masa altından para almaları. Böylece bu sporcular amatör turnuvalarda ün kazandıktan sonra daha karlı kontratlara imza atma şansı elde ediyorlar.
Grand Slam'ler de buna biraz göz yumuyor. Yeni yetenekleri en azından birkaç sene daha tutabildikleri için. Milli federasyonlar da çanak tutuyorlar. Çünkü o sözde amatörler milli takımlarda oynayarak ülkelerine prestij kazandırıyor.
Yani herkesin işine geliyor aslında pisliği halının altına itmek. Fakat bir yandan da herkes birlikte kaybediyor. Çünkü sporun saygınlığı azalıyor. Göz göre göre çiğneteceğiniz bir kuralı koymayın.
Otorite 101. Olimpiyatlar da aynı dertten muzdarip tabii. Özellikle Doğu bloku ülkelerinin öğrenci, bakkal, çakkal diye gönderdikleri sporcular tamamen devlet sponsorluğundaki atletler. Endüstriyel çapta istismar etmişler kuralları.
Herkes biliyor ama kanıtlamak zor. Mesele artık olimpiyatların genel saygınlığını tehdit eder hale gelince açılmak zorunda kaldılar. Yoksa öyle amatörizm düşüncesi bir dizi münazara sonucu ideolojik açıdan yenildiği için değil. İşte aynı dönüşüm teniste biraz daha erken yaşanmış ve 68 yılında tüm büyük turnuvalar profesyonelleri açılmışlar.
Eğer tenisin açılmasının ortamı birleştirdiğini düşünüyorsanız, üzgünüm tersine işler daha da karışacak. Genel olarak ne derece bir kaosun hakim olduğunu göstermek için bambaşka bir detayla başlayayım bu kısma. Tenis yüzyıllar önce ilk başladığında avuçla vuruyorlarmış topa. Ama en az son 500 senedir raket kullanılıyor.
Raket bu işin olmazsa olmazı. Üstünde epey kafa patlattıklarını düşünürsünüz değil mi? Özellikle de adil rekabete pek önem veren bir ideoloji hakimken... Tabi ki taa 1978'e kadar raketin resmi bir standardı yok.
Boyutları şu olacak, ağırlığı bu olacak, telleri şu maddeden yapılacak gibi kurallar koymamışlar. İstersen ayakkabını raket olarak kullan. Yüzücülerin istedikleri paleti giyebilmeleri gibi bir şey. Bu serbestlik içinde Alman bir bahçıvan, evet bahçıvan, spagetti tel denen bir şey icat ediyor.
Dikey telleri iki katman olarak örmüş, aralarına da bir şeyler koymuş. Topa vurduğunda bu katmanların bir tanesi kendiliğinden kayarak topa aşırı bir spin kazandırıyor. Böylece karşı tarafa gidip sektiğinde beklenmedik bir yöne zıplıyor hep. İlk başlarda kimse önemsememişti ama birkaç sene içinde kötü oyuncular bam güm vurarak maç kazanmaya başladıkça olay büyüdü.
O zamanki dünya bir numarası ilk turda eğlenince bir turnuvada... Bir daha bu rakete karşı oynamam diye açıklama yaptı. Sonra gitti, aynı raketle kendisi bir turnuvaya katıldı. Bu sefer finaldeki rakibi maçın ortasında terk etti.
Öyle bezdirici bir etkisi var. Grand Slam'ler yasaklamak için teknik bir bahane aradılar. Sonunda çift örgünün raketle topa iki kez vurulması demek olduğuna hükmettiler. Kural-ı İlali tespit etmiş oldular.
Yalnız bu süreçte raketin haklarını başka biri satın almış, yatırımı elinde patlamasın diye karşı lobi yapıyor sürekli. Akabinde Tenis Federasyonu ilk defa bir standart üstünde anlaşıp bu raketi saf dışı bırakınca bizim eleman pes etmiyor. Uluslararası Açık Tenis Federasyonu diye bir şey uyduruyor ve onun bünyesinde sadece spagetti raketlerin kullanıldığı turnuvalar düzenliyor. Parası bitince de sponsor olarak bir spagetti sosu şirketi bulmuş.
Azime bak. Sonradan haksız rekabet davaları da açtı ama başarılı olamadı. Şimdi bu kısa hikayenin gösterdiği şey, ki daha önce diğer sporlarda da görmüştük, henüz büyük balıkların küçükleri yutmadığı irili ufaklı deniz hayvanlarıyla dolu bir akvaryumda olduğumuz. İsteyen istediğini yapıyor parayı denkleştirdiği sürece.
70'lerin başında birbirine paralel tam 4 farklı turnuva serisi mevcut dünya çapında. Hepsinin kendi kuralları ve şampiyonları var. Esas çekişme iki büyük grup arasında. Bir tanesi World Championship Tennis.
Dünya tenis şampiyonası. İsmi gayet iddialı ama alt tarafı adamın teki. Gidip oyuncularla tek tek anlaşma yapmış işte. O kadar.
Tabi 3-5 kişiyle sözleşirsen yatırımını çıkartman zor oluyor da ölçek büyüdükçe riskin de azalıyor. Bir kere kendi aranda turnuva düzenleyebilirsin istersen veya oyuncularını mevcut turnuvalara bir ücret karşılığı verebilirsin. Böyle böyle tam 20 turnuvadan oluşan bir sezon oluşturmuşlar. Oradaki performansa göre yıl sonunda da bir şampiyona var.
Üstelik bu turnuvalardan biri Avustralya açık. Halen Avustralya Federasyonu tarafından yürütülüyor da daha büyük bir serinin parçası olacak şekilde anlaşma yapmışlar. Bu arada Grand Slam'ler arasında biraz üvey evlat muamelesi görüyor Avustralya açık. Çünkü o tarihlerde teknoloji belli.
Kim gidecek dünyanın diğer ucuna? Bir de gidiyorsun raketini iki dakika yerde bıraksan yılan dolanıyor. İzleyicilerin yarısı timsah zaten. Garip bir memleket.
Turnuvanın tarihi de Noel'e ve yeni yıla çok yakın. Dolayısıyla birçok oyuncu orayı es geçiyor. Bunlar da milleti çekmek için böyle anlaşmalar yapmışlar. Yalnız diğer Grand Slam'ler de tek başına durmamış.
Onlar da başka bir turnuva dizisine katılmışlar. Grand Prix isminde. Ve Grand Prix'nin arkasında Uluslararası Tenis Federasyonu var. Bu ikisi sürekli kavgalılar.
Karşılıklı boykotlar yapılıyor, zaman zaman oyuncularını paylaşmıyorlar. Sonunda herkesin para kaybettiğini fark ederek bir anlaşmaya gitmişler. Seneyi ikiye bölmüşler. WCT, Ocak'tan Mayıs'a kadar olan turnuvaları düzenleyecek.
Grand Prix de yılın kalanını kontrol edecek. Ve oyuncuları paylaşacaklar. Diğer ufak turları da yuttuktan sonra bu iki büyük organizasyon çalkantılı bir birleşme süreci geçiriyor birkaç sene sonra. Sonra birbirlerine dava ediyorlar, sonra da uzlaşma koşulu olarak tekrar birleşiyorlar.
Kavga edip edip sevişen çiftler gibiler. Peki oyuncular ne alemde? Dikkat ettiyseniz şu ana kadar hep organizatörlerden ve federasyonlardan bahsettik. Bir turnuvadan diğerine koşturan oyuncuların haklarını temsil eden birileri yok ortada.
Ödül parası az mı geldi? Beğenmiyorsan oynama kardeşim. 1973'te Billie Jean King önderliğinde, böyle bir isme sahip olup da bir şeyde önderlik etmemek zaten yazık olurdu, Kadın Oyuncular Derneği kuruluyor. WTA kısaltması.
Bunların yaptığı ilk iş, beğenmiyorsak oynamayız diye rest çekmek. Ve böylece Amerika açığın dağıttığı ödülleri cinsiyetler arasında eşitlemek oldu. Bunun mantığı ayrıca tartışılabilir. Diğer grenslemlerde zaten yıllarca ayak diretiler.
Yine de şu bariz, ciddi bir lobi başarısı. Aynı sene erkek profesyonellerin birliği olan ATP de ses getirdi. Hayhağının tozuyla Wimbledon'ı boykot ederek. O dönem Yugoslavya'nın bir numaralı tenisçisi, milli takımında oynamayı reddettiği için Yugoslav Federasyonu'nca cezalandırılmıştı.
Olabilir. Fakat Uluslararası Federasyon'un baskısıyla Grand Slam'ler de adamı men ettiler. Bir nevi küresel kara listeye alınmış oldu. Gitsin AVM'lerin park yerinde düzenlenen turnuvalarda sürünsün de aklı başına gelsin dediler resmen.
Hani Zlatan İbrahimovic bir ara İsveç formasını giymeyi reddetmişti ya teknik direktörle takıştığı için. Benim de futbol anılarım böyle 20 sene öncesinden. Güncel bir şeyler yok. O süreçte herhangi bir kulüple Şampiyonlar Ligi'ne katılmasının yasaklandığını düşünün.
Öyle bir durum. Bunun üstüne son Wimbledon şampiyonu dahil tam 80 oyuncu turnuvayı boykot etti. Wimbledon yine düzenlendi gerçi. Hatta birkaç ATP üyesi de boykotu kırıp katılmıştı ama artık oyuncular masadaydılar ve o sene içinde yapacakları ikinci icraatleri tenis sporunu kökünden değiştirecekti.
Oyuncuların en büyük dertlerinden biri para ve prestij kaynağı turnuvalara katılımın herhangi bir standardının olmamasıydı. Evet, artık her şey herkese açık, organizatörler de federasyonla anlaşmışlar, sene boyu süren bir tur ayarlamışlar. Ama bu demek değil ki herkes hak ettiği yerde. Kimin neye doğrudan katılacağı, kimin eleme turu oynayacağı, kimin hiç davet edilmeyeceği tamamen turnuva yöneticilerinin elinde.
Yine Şampiyonlar Ligini kıyası için kullanırsak, her sene birkaç tane adamın bir odada bir araya gelip karar verdiklerini düşünün. İyi niyetle hareket etseler bile, adil olmaya çalışsalar bile sorunlu. Çünkü kullanabilecekleri objektif bir kriter yok. Her milli federasyon kendi oyuncu sıralamalarını gönderiyor bunlara.
Bizim ülkenin en iyileri bunlar diye. Bilmiyorsun ki kim bilir nasıl hazırladılar o listeyi. Bunun yanında ünlü spor yazarlarının ciddi bir etkisi var. Kendi listelerini yayınlıyorlar periyodik olarak.
En saçması da oyuncular lobi yapıyorlar kendi adlarına. Her maçı takip edecek merkezi bir sistem olmadığından özellikle ünlü olmayan oyuncular, yeni oyuncular turnuvanın yöneticisine mektup yazarak güncel maç sonuçlarını bildiriyorlar beni de alın beni de alın diye. Ve buradaki mesele sadece davetle sınırlı değil. Katılmayı hak eden oyuncular arasında da bir çeşit sıralama olmalı ki kimlerin seri başı olacağına karar verebilesin.
Seri başı sistemi favorilerin ilk turlarda eşleşmesini önder. Kurallar öyle bir çekiliyor ki eğer 1 ve 2 numaralı seri başı tüm maçlarını kazanırlarsa finalde karşılaşırlar, daha önce değil. Yahut ilk 8 seri başı çeyrek finalden önce karşılaşamaz vs. Bunları da herkes kafasına göre hallediyordu.
Bu noktada Jack Kramer diye biri sahneye çıkıyor. Aslında hep sahnedeydi de ismini anlamıştık. Kendisi amatör Grand Slam şampiyonu, birçok profesyonel turnuvada da şampiyon, sonrasında dönemin en önemli organizatörü ve açık tenisin en büyük destekçisi. CV'si gayet sağlam.
Şimdi de ATP'nin ilk yöneticisi olmuş. Bu iş için hiç para almamayı da şart koşmuş. Tam o dönemlerde bir puanlama sistemi geliştiriyor. Turnuvanın önemine ve yendiğin oyuncuların puanına göre her maç sonu puanın artıp azalacak.
Önceleri herkesi tek tek arayıp sonuçları toplayıp elle hesap yapıyorlar. İş büyüyünce Kramer'in komşusu bir tenis sever var. Çalıştığı uzay ve havacılık şirketindeki dev bir bilgisayarı boş zamanlarında hesap için kullanmaya başlıyor. Olayın profesyonellik seviyesi burada.
Her ay koca koca kağıtları sonuçları basıp sağa sola dağıtıyorlar. Hiçbir resmi gücü yok tabii bunların. Ama oyunculardan büyük ilgi görünce turnuvalar ikilemde kaldılar. Davet listeleriyle puan listeleri uyuşmazsa ortada bir haksızlık olduğu belli olacak.
O yüzden başları ağrımasın diye çoğu bu puanları baz almaya başladı. Federasyon tabii bunu da bir güç mücadelesi olarak görerek kendi puan sistemine getirmeyi düşündü ama oyuncuların güvenini kazanamayacaklarını öngörerek vazgeçtiler. Aradan geçen 50 senede bu puan sistemi iyice resmiyet kazanacak ve profesyonel oyuncuların kaderini belirler hale gelecekti. Yüksek puan eşittir iyi turnuvaya katılım, iyi turnuvada iyi performansta eşittir daha fazla yüksek puan.
Örneğin bir Grand Slam'e eleme turu oynamadan doğrudan katılabilmek için genelde ilk yüz içinde olmanız lazım ve ilk 3 maçınızı kazandıktan sonra çeyrek finalde elenmek birçok düşük seviyeli turnuvayı kazanmaktan daha çok puan ve tabii daha çok para getiriyor. Zaten oyuncular arasındaki gelir uçurumunun sebeplerinden biri bu döngüsel sistem. Daha sonra bakarız ona. Şimdi tekrar geçmişe dönelim.
Oyuncu Derneği ne yapmış oldu? İttire kaktire masada kendine bir yer açmış oldu. Ama halen küçük ortak konumundalar. Esas güç federasyon ve turnuva yetkililerinde.
Oyuncular turnuva sayısının sürekli artmasından, pazarlamanın da yetersizliğinden memnun değiller, birçok şeyi köhne buluyorlar. Yıllarca böyle gidiyor. Nihayet sahneye bir politikacı çıkıyor. Hamilton Jordan isimli.
Bu arkadaş da o isimde zaten politikacı olurmuş. Herkesin ismi yaptığı işe uygun. Başkan Nixon'ın seçim kampanyasını yürütmüş biri, daha sonra Beyaz Saray'da onun özel kalem müdürlüğünü yapmış biri, sonra bizzat senatoya aday olup kaybedince boşta kalmış. O sırada ATP'nin dinamik bir başkan aradığını öğrenince mülakata öyle bir ön hazırlık ve sunumla gelmiş ki herkesin ağzı açık kalmış.
Başkanlık seçiminden sonra çocuk oyuncağı gibi gelmiştir. İşi kapar kapmaz üst düzeydeki politik mücadelelere girmek yerine oyunculara odaklanmış ve onları kendi turlarını düzenleyebileceklerine ikna etmeye koyulmuş. Nihayet 1988 Amerika açık öncesinde yani tam 14 sene önce kuruldukları yerde ATP restini çekti. Ya eşit ortak oluruz ya da 2 seneye kalmaz ayrılıp kendi turumuzu organize ederiz.
Acaba blöf mü yapıyorlar diye düşündü diğerleri ve blöfü görmeye karar verdiler. Jordan'ın duaları kabul olmuş oldu. Ayrılmayı istiyor çünkü. Hemen oyuncuları topladı.
En başta kimin geleceğinden emin değil ama toplantı zamanı gelince tek tek kapıdan giriyorlar. Dünya bir numarası, iki numarası, elinde hamburgerili uzun saçlı bir genç de geliyor, Andre Agassi. Bunlar 1990 yılından başlayarak kendi turlarını oluşturacaklarına dair imza atıyorlar. Ama her şey o kadar saçma ki, kimsede tükenmez kalem olmadığından imzalar kurşun kalemle atılmış.
Sonra bu kararı bir basın toplantısıyla halka duyurmak istediler. Ama duyurunun içeriğini öğrenen Amerika Açık Etkileri onlara basın odası tahsis etmedi. Bizim politikacı yine fırsat bu fırsat diyerek otoparkta derme çatma bir podyum hazırlatıyor. Podyumun önüne ATP logosu bantla yapıştırılmış, ses sistemi o sabah kiralamış, çevredeki polislerin cebine de 3-5 bir şeyler sıkıştırmışlar sorun çıkartmasınlar diye.
Son dakikada yetkililer duruma uyanıyorlar, tamam tamam sizi içerideki basın odasına alalım diyorlar, nafile. Oradaki sembolizmin yerini hiçbir şey tutamaz. Gözünüzde bir canlandırın. Turnuvanın ilk günü herkes oyuncuları görmeye gelmiş ama çoğu içeride bile değil, giriş kapısının hemen dışında otoparkta duruyorlar.
İçerideki bir takım yaşlı adamlar tarafından dışlanmışlar. Yaşasın devrim. Böylece çok daha fazla sayıda medya mensubuna çok daha güçlü bir hikaye sundular. Eski düzenin sonunun başlangıcıydı.
Tabii salt hikayeyle peynir gemisi yürümez, para da lazım. Spor ve moda alanlarında faaliyet gösteren IMG şirketiyle büyük bir pazarlama anlaşması yaptılar ve bahsettikleri yeni turu sil baştan oluşturmalarına gerek yok. Birçok mevcut turnuvayı saflarına kattılar. Standartlarımıza uyun, ha bir de zahmet olmazsa 25 bin dolarlık lisans parasını ödeyin, biz de size markamızı kullanma hakkı verelim, takvimimizde yer açalım, uygun seviyedeki oyuncuların katılımını garanti edelim.
Bu şartlar altında tam 125 farklı turnuva başvuru yapmış. Aralarından seçip belli bir takvim oluşturur oluşturmaz televizyon anlaşması da kotaracaklardı ertesi sene. Mevcut komitenin de dağılmaktan başka çaresi kalmadı. Modern tenis doğmuştu.
Tüm bunları oyuncuların zaferi olarak görebilirsiniz. Ama artık ATP'yi bir oyuncu derneği, erkek oyuncu derneği olarak düşünemeyiz. Çünkü turnuvaların hak sahipleri keriz değil. Tüm finansal riski alıp tüm kontrolü başkasına bırakmazlar.
Esas kaybeden ITF oldu, Uluslararası Tenis Federasyonu. Onlar dışlanınca iktidar yarı yarıya bölüşüldü. Yönetim kurulundaki üç üye oyunculardan geliyor, üç üye turnuvalardan, başkanı da hep beraber seçiyorlar. Eski komite öldü, yaşasın yeni komite.
Bu noktada kronolojik gidişatı bırakıp günümüze atlayabiliriz. Kadınlar tarafında ufak tefek farklar olsa da genel tablo aynı olduğundan erkekler üstünden gitmeye devam ediyorum. Keza tekler çiftler ayrımı da yapmıyorum. Ekonomik ilişkiler aynı zira.
Bugün ATP turu denen şey, yıl boyunca 30 farklı ülkede düzenlenen birili ufaklı 60 küsur organizasyondan oluşuyor. Bazı yönlerden hakikaten birleşmiş bir yapı var, bazı yönlerdense her zamankinden daha parçalı. Örneğin demin tam sayı vermek yerine küsuratlı konuştum. Çünkü Grand Slam'lerin turun bir parçası olup olmadıkları hangi mercikten baktığınıza bağlı.
Yönetimleri halen bağımsız. Her türlü hak sahibi kendi federasyonları, lakin puanlama ve takvim açısından Tur'la tamamen entegreler. Zaten onların takvimine uymak, oyuncuları isyana ikna etmenin ilk koşuluydu. O tarihlerde rakip bir organizasyon düzenlenmeyecek.
Karşılığında Grand Slam'lerde resmi sıralamaları dikkate alacaklar davetiyelerinde. Grand Slam'lerin altında gerçek anlamda Tur'un parçası olan organizasyonlar var. Bir açıdan bakarsak aralarındaki tek fark kazananın aldığı puan. 250, 500 ve 1000 puanlık turnuvalar var.
3 tane kategori. Grand Slam 2000 puan veriyordu. Dolayısıyla bu zorluk seviyesine de dolaylı olarak etki ediyor. Çünkü en iyi oyuncular üst seviye turnuvalara katılmak isteyecekler.
Bu açıdan bakınca gayet tertemiz, basit bir düzen. Ama ekonomik açıdan her birinin durumu bambaşka. Örneğin 70'lerden beri süregelen bir gelenektir. Sene sonunda en iyi 8 oyuncunun katıldığı bir final turnuvası düzenlenir.
O zamanlar federasyon düzenliyordu tabii. ATP bugün o finalleri doğrudan sahibi. Öte yandan, her sene tam yarım milyon seyircinin katıldığı, yine Grand Slam'lerden sonraki en popüler turnuva olan Indian Wells, tek bir kişiye ait. Oracle'ın kurucusu Larry Ellison'a.
Tüm stadyum kompleksiyle birlikte satın almış. 30 tane kort var orada. Bazı turnuvalar böyle kişilerin, bazıları IMG gibi şirketlerin, bazıları belediyelerin, bazıları da milli federasyonların. Yani turun ufak bir kısmı gerçekten ATP'nin.
Bunu franchising gibi düşünmek lazım. Her dükkanın sahibi ayrı ama ellerinde aynı lisans var, belli bir standardı takip ediyorlar. Burada sorun şu ki, her organizasyonun ATP ile yaptığı işbirliği seviyesi de farklı. Mesela isteyen kendi sponsorluk ve medya anlaşmalarını yürütüyor.
Promosyonunu kendi yapıyor, her şeyi kendi yapıyor. İsteyen bazı yetkileri ATP'ye devrediyor. Paket halinde satsınlar da gelirleri bölüşelim diye. Mesela bir turnuvanın maçları bir kanaldayken, diğeri başka kanalda.
Veya anca tenis TV'den stream ediliyor veya anca özetlerine ulaşılıyor. Bazılarına erişim herkese açıkken, bazıları geo-blocking yiyorlar. Yerel seyircilerin tecrübesi zaten farklı, o normal. Stadyumlar farklı olduğu için.
Ama küresel seyirciye de tutarlı bir ürün sunulmuyor. Franchising benzetmesi yaptık da haksızlık oldu onlara. Bir şubede Big Mac satılırken iki sokak ötedekinde tavuk döner satılması gibi bir şey olurdu. Bu tutarsızlığın oyunculara yansıyan bir kısmı da var.
Yani yapının doğal bir sonucu olarak oyuncuların aldıkları ödüller de farklı. Ya aynı puan sınıfındaki turnuvalar arasında bile toplam ödül miktarı ve paylaşım şekli farklı. Gelirleri bambaşka olabileceği için. Diyebilirsiniz ki tamam, yine de sonuçta ATP bir oyuncu birliği olarak başlamadı mı?
Oyuncularda halen %50 oy sahibi değiller mi? Öyleyse her halükarda aslan payını kapıyorlardır. Ne yazık ki öyle değil. Bir kere pasta görece ufak.
Özellikle de izleyici sayısına kıyasla, dünyanın en popüler sporlarından biri olmasına kıyasla, alt tarafı birkaç milyar dolarlık bir pazardan bahsediyoruz. Yani Amerika'daki tek bir spor liginin girosu dünya tenisininkinden fazla. Ve oradaki ligler kapalı olduklarından işverenler ile sendikalaşmış işçiler toplu anlaşma yapıyorlardı hatırlarsanız. Gironun aşağı yukarı %50'sini alıyorlardı.
Teniste bu mümkün değil. Oyunculara giden ortalama pay 5'te 1. Hatta bazen o kadar bile değil. Elbette o liglerle dümdüz kıyas yapmak yanlış olur.
Zira tenisteki gelirin ciddi bir kısmı federasyonlar yoluyla altyapıya gidiyor. NBA'nin öyle bir derdi yok mesela. %100 özel girişin bana ne bilmem neredeki basketbolun gelişiminden diyorlar. Yine de demin bahsettiğimiz parçalanmışlığın sebep olduğu bir verimsizlik var.
Economies of scale'den yararlanamıyorlar. Bu da oyuncuların gelirinin düşük kalmasına katkı yapıyor. Tabii üçüncü bir sorun da o ufak gelirin dağılımı ki bunu bilahare göreceğiz. Yine diğer liglerle kıyas yaparken dikkat etmek gereken bir nokta var.
Burada her şey dinamik. Grand Slam'ler dışında kimsenin yeri garanti değil. Her turnuva takvimde yer kapmak için veya yerini korumak için sürekli rekabet halinde. Lisanslarını başkasına satıp şehir değiştirebiliyorlar veya kategori yükseltmek için yatırım ve lobi yapıyorlar.
Örneğin İstanbul Açık'ın ilk senesini Federer kazanmıştı. Normalde işi olmaz oralarda. 250 puanlı turnuva alt tarafı. Belki de Boğaz'da balık yemek için gelmiştir ama bir ihtimal 1 milyon doları bulan katılım ücreti için geldi.
Bu gizli saklı bir şey değil. Alt seviyedeki birçok turnuva toplam ödül bütçesini dahi aşağı miktarları böyle oyuncuları çekmek için harcıyor. Oyuncular gelsin, ilgi artsın, sponsorlar gelsin. Ondan sonra da ATP'ye lobi yapıp, bakın bizi daha prestijli konuma getirin derler.
veya başarılı olamayıp takvimden düşerler. Yine İstanbul açıkta olduğu gibi. Tüm bunların hepsi yasal. ATP'nin de işi zor.
Takvimini bir sürü kritere göre optimize etmek zorunda. Ratingler sadece bir tanesi. Mevsim, kort yüzeyleri, saat dilimleri, oralarda aynı dönemde olan diğer spor organizasyonları, özellikle seyirci kitlesi tenisle örtüşüyorsa, Ve tabii seyahat süreleri. Yani oyuncuları dünyanın bir ucundan diğerine sürükleyemezsin her hafta.
O geçişleri iyi ayarlamaları gerek. O yüzden sezon swing denen kısımlara bölünmüş. Ocakta Avustralya'daki sert kortlarda başlıyor, Amerika'daki birkaç bahar turnuvası sonrası, Avrupa'da toprak kort sezonu açılıyor, hemen akabinde kısa bir çim sezonu, bunların da hepsinin sonunda grand slam'ler var büyük final olarak, tekrar Amerika'nın sert kortlarına dönüş, sonbaharda bir Asya swing'i ve Kasım'da ATP finalleriyle bitiş. Daha da uzatmıyorlar çünkü Kasım'ın sonunda milli takımlar arasındaki Davis Kupası var.
Federasyonca düzenlenmesine rağmen ve artık ATP ile aralarında puanlama entegrasyonu olmamasına rağmen takvimdeki yerine saygı gösteriliyor. 1900'den beri süren bir gelenek sonuçta. Sonra 4-5 hafta ara, Ocak'ta her şey sil baştan. Ama durun, daha bitmedi.
Lever Cup gibi arada derede kalmış, yarı resmi organizasyonlar da var. Bunu Federer çok ittirmişti, kurucularından. Biraz adamın hatırına başladılar sanırım ama görünüşe göre epey tuttu. Çünkü diğer her şeyden farklı bir formata sahip.
Davet edilen az sayıda oyuncu iki takım bünyesinde mücadele ediyor. Dünya ve Avrupa takımları şeklinde. Sevdiğin oyuncuları aynı takımda görmüş oluyorsun işte. Ama maçlar o puanları etkilemiyor.
Yine de ATP maç sonuçlarını resmi istatistiklerine dahil ediyor. Kafa kafaya maç sonuçları çok önemlidir, onların bir parçası oluyor. O yüzden rekabet seviyesi normal gösteri maçlarının daha üstünde. Tüm bunların yanında her zamanki gibi isteyen kafasına göre gösteri turnuvası düzenleyebilir ve parayı bastırıp elit oyuncuları çekebilir.
Mesela Suudiler geçen sene Six Kings Slam diye bir şey başlattılar. Bu sene de olacak. ATP'nin sıralamalarıyla, istatistikleriyle hiçbir şeyle alakası yok. Tamamen özel davet bazlı.
6 ünlü oyuncu çağırıyorlar. Her birine 1,5 milyon dolar katılım ücreti veriyorlar. Kazanana da ekstradan 4,5 milyon dolar. Yani turnuvayı kazanmak için toplam 6 set kazanman lazım.
Her biri için 1 milyon doları almış oluyorsun. Öte yanda Grand Slam'lerde kıçını yırtıyor millet. Orada maçlar 5 set üzerinden olduğu için ve en az 7 tur oynadığın için 21 set kazanman lazım. Daha az para alıyorsun.
Şimdi kim hayır diyecek böyle bir organizasyona? Ha, normalde ATP'nin önemli bir işlevi gerektiğinde o hayırı dedirtmek. Oyuncularını bünyesindeki turnuvalara katılmaya zorlamak. Yerel organizatörleri verdiği garantilerden biri bu.
Yoksa tüm tenis sezonu ne olur? Petrol şehirlerinin keyfi için, oligarkların doğum günleri için yapılan gösteri maçlarından ibaret olur. Herkes sıralamadaki yerine göre çeşitli yükümlülükler altında. Şu kadar Grand Slam'e katılacak, şu kadar Master turnuvasına katılacak vs.
Eğer birini atlarlarsa hem ceza alıyorlar hem de puanları düşüyor. Yine de bazı istisnalar var. Örneğin Djokovic gibi 30 yaşının üstünde olup en az 12 sene boyunca 600 tane maça çıkmışsan neredeyse istediğin her şeyi yapabiliyorsun. Zaten nihayetinde dünyadaki çeşitli spor liglerine tonla para gömen Suudi Varlık Fonu, ATP'nin de stratejik ortağı olduğu için gerekirse yükümlülükleri ona göre ayarlarlar.
Parayı veren bir şeyleri çalıyordu değil mi? Evet, böylece takvimi tıkabasa doldurmuş olduk. Ama tüm bunlar en tepedeki 100, bilemedin 200 kişi için. Peki diğer profesyoneller ne yapıyorlar?
Resmi sıralamada 2000 kişi var. Yahut onların dışında kalan yaklaşık 100 milyon kadar oyuncu var. Onlar ne yapıyor? ATP turu uluslararası tenisin birinci ligi gibi düşünebiliriz.
Yine onların düzenlediği Challenger turu da ikinci ligi oluşturuyor. Ticari potansiyelleri çok daha ufak olduğu için ayrıntısına dalmayacağım. Yalnız benzer bir bölük pörçük yapı orada da var. Bu arada organizasyon açısından daha büyükler.
50 ülkede 170'den fazla turnuvadan bahsediyoruz. Az buz değil. Yalnız lig benzetmesi pek isabetli olmayacak. Çünkü öyle katı sınırlar yok aralarında ve herkes aynı puan tablosunda.
Mesela birçok orta karar profesyonel hem ATP'nin esas turnuvalarına katılıyor, genelde eleme turlarına girerek, hem de Challenger turuna. İki taraftan da puan topluyorlar. Tabii tam özgürlükleri yok. Elit oyunculara çeşitli sınırlar getirmişler.
Genelde anca Wildcard ile girebiliyorlar. Yani turnuva direktörünün inisiyatifinde olan özel davetiyelerle ilgi çeksin diye böyle tipleri getiriyorlar. İlk 10'daki oyuncular ise hiçbir şekilde katılamıyor bunlara. Kendi kendine bir challenge edeceksin.
Yani turnuvanın mantığına aykırı. ATP'nin ve kadın versiyonu WTA'in otoritesi bu seviyede bitiyor. Ama puan entegrasyonu üçüncü lig diyebileceğimiz bir seviyeye de uzanıyor. Burada Uluslararası Federasyon tarafından düzenlenen bin küsur turnuva var.
Onlara ek olarak 18 yaş altı gençlere yönelik birkaç yüz turnuva daha var. Her taraf turnuva dolu. Eskiden tenisin en üst tarafını yöneten federasyon bu seviyeye çekilmiş artık. Onların da altında artık ATP puanı vermeyen ama federasyon turnuvalarına katılımı kolaylaştıran milli turnuvalar var.
Milli ligler, okul oyunları. Böylece en alt seviyeden başlayıp puan biriktire biriktire sonunda Grand Slam'lere kadar yol yapabilirsiniz. En azından kağıt üstünde. Peki, bunu kağıt üstünde bırakmayalım.
Diyelim ki yeteneklisiniz. Deve gibisiniz 1.90 üzeri. Harika bir el-göz koordinasyonunuz var.
Çevrenizden de sürekli gaz alıyorsunuz. Nasıl profesyonel tenisçi olacaksınız? En önemlisi de kaça mal olur? Ekonomik mantığı var mı bu işin?
Mademki bölüm boyunca tenisin tarihi üzerinden mevcut yapının üst kısmını anladık, şimdi büyük sporlar arasında gerçekten de ayrı bir seviyede olan ekonomik koşulları ve dengesizliği anlamak için bu alt seviyeleri genç bir tenisçinin gözünden keşfedelim. Tabii önümüzdeki bölümde. Çiçek, Emre Köksal, Atlas Pera, Elif Koca Taşkın, Emre Ersoy, Burak Özdemir, Bülent Boyacı, Zafer Faydalı, Çağlar Pir, Özen Kandıralı, Rıdvan Duran, Vedat Kürşün, Sezer Sunar, Bahadır Batır, Kadir Hacıkurt, Tanzer Bilgen, Elad Azizli, Erdem Kumtepe, Salih Ünal, Banu Yelkovan, Erman Korkut, Mr. X, Tunç Mart, Nilüfer Gök, Can Karakuş, Haydın Kahraman, Can Emrah Yaldız, Refik Şekercoğlu ve Ali Özbek.
En kısa zamanda karşınıza çıkıp tenis oynayacağım.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.