Podcast

Sakın Tenisçi Olmayın! (Tenis Ekonomisi Tarihi 2)

Fularsız Entellik

1 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Tenis öyle bir spor ki, aynı elit turnuvadaki oyuncuların bir kısmı oraya ortaklaşa minivanla gelmişler, bir kısmı trenle, bir kısmı ekonomi uçarak, birkaç tanesi de ise özel jetle. Ama ismi adil rekabet. Bu kadar çok elit oyuncunun bu kadar süründüğü başka bir spor yok.

.

Yeni Kitap: ⁠⁠⁠⁠Fularsız Felsefe: Dört Önemli Mesele⁠⁠⁠⁠

.

Konular:



(00:04) Tenis zengin sporudur




(01:02) İlk 150




(02:31) Geçen bölüm özeti




(03:21) Pasta




(05:58) Erken başlangıç




(08:37) Fırsat maliyeti




(11:20) Only the ladder is real




(12:46) Minivan tenisçisi




(14:19) Breakeven noktası




(16:08) Piramidin tepesi




(18:30) Federer-er-er




(20:25) Turnuva Teorisi




(23:35) Tur finalleri




(25:03) Sosyal reformlar




(26:58) Adil rekabet mi hikaye mi




(28:09) Gelecek bölüm

.




Kaynaklar:



Video: Why most tennis players struggle to make a living




Yazı: Father Figure




​Makale: Financial Break Even in Professional Tennis










Tüm bölümler ve daha fazlası için !



------ Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

4.133 kelime · ~21 dk okuma

Yakın zamana kadar tenis zengin spordur denince aklıma hep kortlar gelirdi. Futbolu herhangi bir yerde iki taş üst üste koyup kale yaparak oynarsın. Basket içinde tek pota yeterli yani bir yarı sahada 10 kişi eğlendirebiliyor ama tenisi öyle ucuza getiremiyorsun. Sadece iki kişi için koca kort gerek başlangıç seviyesinde bile.

Gayrimenkul açısından baya pahalı bir spor. Oraya şöyle küçük, mutlu bir AVM kondurmak varken niye kort koysunlar? Meseleyi bundan ibaret sanıyordum. Her yerin kortla kaplı olduğu bir tenis ülkesi hayal edelim.

Belediyeler tenis manyaklarıyla dolu, kadrolaşmışlar, başkasına yer vermiyorlar. Öyle garip bir cemaat hakim. Raketler, toplar hep ağaçlarda yetişiyor. Dalından koparıp hemen oyuna başlayabiliyorsun.

Transkriptin tamamını oku

Amatör tenisi bedavaya getirdik kısacası. Profesyonel tenis yine de zengin spor olarak kalacak. Hatta böyle bir ülkede iyice zengin spor olacaktır. Herkes asgari bir seviyedeyse onlardan ayrışmak için çok daha fazla çalışmalısın.

Bu bölümdeki en çarpıcı gerçekleri baştan paylaşayım. Birçok kaynağa göre bir çocuğu 5-6 yaşlarında alıp 18 yaşında sıkı bir tenisçi haline getirmenin ortalama maliyeti 300-400 bin dolar. Bu her yerde herkes için aynı olmayacaktır. O yüzden biz aşağı yukarı bir ev parası diyelim.

Belki diğer sporlarda da durum benzerdir, bilmiyorum. Yalnız tenisi ayıran kısım şu. 18'ine geldikten sonra sizi kanatları altına alacak bir kulüp yok. Harcadığınız ev parasını çıkartmak şöyle dursun, tenisi kariyer olarak seçenler her sene para kaybetmeye devam edecekler.

Maliyetini çıkarmaya başladığınız nokta ne biliyor musunuz? En iyi ilk 150 arasına girmek. 1 milyardan fazla müşterisi olan, 100 milyondan fazla iştirakçısı olan ama koca dünyada en iyi 150 arasına giremezseniz para kaybettiğiniz başka bir iş düşünebiliyor musunuz? Benim aklıma gelmiyor.

Bu mesela dünyanın en popüler 151. podcastu olsaydı şimdi Monaco'da yatımdan kayıt alıyor olurdum. Selamlar sevgili flarsızlar. Monaco'da yatımda değilim.

Ama çok da uzakta da değilim. Deniz kıyısında bir yerdeyiz. Sessiz bir ortam yok yani sağdan soldan gürültüler gelebilir. Post prodüksiyonda temizliyorum çoğunu ama geriye birkaç şey kalacak.

Evet, ileride İlluminati'nin Tenis Konseyi'nin başına oturmanız için gereken her şeyi içeren serimize devam ediyoruz. Geçen bölümde genel sistemi anlamaya çalışmıştık, kuş bakışı. Bu alemin yedi hakimi vardı. Tunç devrinden beri bağımsız krallıklar olan Grand Slam'ler, neredeyse onlar kadar eski olan Uluslararası Tenis Federasyonu ve Bilimum organizatör arasında büyük balık küçüğü yiye yiye, küçük balık da büyüğü sırtından hançerliğe hançerliğe, sonunda ayakta kalan erkek ve kadın oyuncu birlikleri.

Bunlar ismen oyuncu birlikleri. Gerçekte işçiler ve işveren konumundaki turnuvalar yarı yarıya söz sahibi. Yerel yatırımcıların, belediyelerin, federasyonların kontrolündeki çeşit çeşit turnuva bunların takvimlerinde yer kapmak için rekabet ediyor. Oyuncular da turnuvalarda yer kapmak için rekabet ediyorlar.

Ben de size bunları anlatmak için youtuberlarla rekabet ediyorum. Kısacası tenis herkesin rekabet ettiği ve sonunda Novak Djokovic ile Serena Williams'ın kazandığı bir oyun. Kronik problemlerini bir pastaya benzetebiliriz. En basitinden pasta küçük.

Biliyorsunuz modern zamanlarda öyle bilet satışıydı, forma satışıydı bunlar çerez parası. Esas kaynak medyadan geliyor. Tüm sporların medya gelirlerinin %1'inden biraz fazlası tenise gidiyor. Popülerliğine oranla aşırı düşük.

Bir yandan da gayet beklendik aslında. Sonuçta medya toptan anlaşmalar tercih eder. Tek bir muhatapları olsun, onlara kamyonla para versinler, karşılığında çeşitli haklar alsınlar. Maç öncesi yayın, maç sonrası yayın, maç sırasında röportaj, evde duştan çıkar çıkmaz röportaj, her türlü hakkı alsınlar.

Teniste öyle saçma bir durum var ki. Yayın hakları sadece turnuvadan turnuvaya değişmiyor. Aynı turnuvada oynayan erkeklerin yayınıyla kadınlarınki de farklı anlaşmalara tabi. Oyuncu birlikleri farklı olduğundan.

Bu şartlarda para kamyonla değil, olsa olsa el arabasıyla gelir. İkinci sorun, bu küçük pastanın ekstra küçük bir kısmı oyunculara kalıyor. Beşte biri, bazen altıda biri. Şu an dünya birincisi olan Yannick Sinner'ın geçen sene kazandığı toplam ödül parası 20 milyon dolardı.

Fena değil diğer sporlarla karşılaştırırsan ama ATP tarihindeki en yüksek ikinci yıllık kazanç bu. Aynı sene dünya ikincisi ve üçüncüsü onar milyon kazandılar. Yani ortalama NBA oyuncusu maaşından daha az. Diğer popüler sporların aksine en çok parayı getiren kısım zamanla özel bir iştirak olarak sporun kalanından ayrılmamış.

Burada en çok parayı getiren Grand Slam'ler dört milli federasyonun malı olarak kalmışlar. Bir federasyonun amacı da kendi ülkesindeki spor faaliyetlerini geliştirmek. Dolayısıyla ilginç bir çekişme ortaya çıktı. Global bir yetenek havuzunu, global bir pazara sunuyorsun ama para musluğunun çoğu yerel bir takım otoritelerin elinde.

Onun ne kadarı tüm değeri yaratan oyunculara gidecek, ne kadarı bu dört ülkenin altyapısını besleyerek geleceğin yıldızlarına gidecek, ne kadarı da uluslararası federasyon yoluyla diğer ülkelerdeki faaliyetleri fonlayacak. Sürekli bir çatışma var. İşte bunları az çok gördük kuş bakışı biçimde. Bugün yere ineceğiz ve kalan problemlere yer seviyesinden bakacağız.

Yani o küçük pastanın, oyunculara giden küçük kısmının da hemen hemen tamamen tepede yoğunlaşmasına bakacağız. Her sporda piramit yapısı bulunur da tenisteki durum gerçekten aşırı. Bir de üstüne gider kısmında da tenise özgü bir dezavantaj var. Herkes tek başına.

Yani tüm masraflar oyuncuların sorumluluğunda. Zaten tam da bu yüzden yüz binlerce dolar kazanıp yine de geçinemeyen tonla iyi oyuncu var. Tam da bu yüzden diğer sporlar binlerce sporcuyu rahat rahat geçindirirken burada ancak ilk 150'ye girebilenler paçayı kurtarıyor. Öyleyse en baştan başlayalım.

En baştan derken baya bir geri gidelim. Andre Agassi'yi hatırlayanlar vardır aranızda. Bir Zamanlar Kartaldı. Bir Zamanlar Kartaldı lafı da bu arada 70'lerde TRT'de yayınlanan bir diziden kalma.

Böyle kalıplaşmış. Yani her şey eski bu podcast'te. Agassi daha bebekken babası kafaya koymuş, oğlanı tenisçi yapacağım diye, beşiğinin üstüne tenis topları asmış. Sonraları kendi kendine bir top makinesi imal etmiş, MacGyver misali, çocuk 6 yaşına geldiğinde ona günde 2500 top atıyormuş.

Maçlarda ortalama 200 vuruş yapıldığını düşünürseniz biraz abartmış adam. Agassi daha sonraları babasının tutumunu şöyle özetleyecekti. Ölüm döşeğindeyken bir tane papağan bulup ona André servislerinin üstünde çalış demesini öğretse mutlu biri olarak ölürdü. Serena ve Venus kardeşlerin babası daha da deli.

Bunlar daha doğmadan 80 sayfalık bir tenis eğitimi planı hazırlamış. Ne yazdıysa da yapmış. Kızları 4 yaşından beri gettodaki kortlara götürerek, ara sıra oradaki çetelerle kavga ederek işe başladıktan sonra yıllarca koçluklarını yaptı. Sonunda iki kardeş toplam 30 grand slam kazandılar.

Kaç defa finalde karşılaşıp ortamı aile pikniğine çevirdiler. Neyse ki çoğunluk bu kadar deli değil. Çocukları bir proje olarak görmüyorlar. Ama her halükarda erken başlamak işin sırrı.

Başlangıçta maliyetler yüksekte değil. Grup dersleri, kamplar, haftada bir eskittiğin toplar, ayda bir eskittiğin ayakkabılar, herhangi bir hobi ayarında işte. Yalnız yaş ilerledikçe yol 3'e ayrılıyor. Yeteneksiz çoğunluk için tenis bir hobi olarak kalacak, benim gibi bir zamanlar ne oynardık hikayeleriyle avunacaklar.

Çok yetenekli bir azınlıksa sağdan soldan destek bularak devam edecek. Federasyon desteği olur, sponsorluk anlaşmaları olur veya en ilginci, ilerideki kazançlarının belli bir yüzdesi karşılığında yapılan yatırımlar olur. Sonuçta aileye yük olmadan bir sonraki seviyeye geçebilecekler. Arada kalan az biraz yetenekli kesimse esas kurbanlar.

Başkasının parasını hak edecek kadar iyi değiller ama ebeveynlerin umutlarını yükseltecek kadar iyiler. Batık maliyet safsatası için biçilmiş kaftan. O kadar emek harcadık, tam meyvesini toplamaya başlayacakken pes etmeyelim diye diye devam ediyorlar. Zamanla grup dersleri yerini özel derslere bırakıyor, o da yerini tenis akademilerine bırakıyor.

Bunların bazılarının senesi on binlerce dolar. Rafa Nadal'ınki mesela Harvard'dan pahalı. Ek olarak turnuva seyahatleri başlayacak. Yerel turnuvalar kesmemeye başladığında otel ulaşım masrafları hep sende.

Ve işin kötüsü bu seyahatleri önceden ayarlayamıyorsun. İlk turda elenip aynı gün dönmek de var, finale kadar gitmek de. Yenilmeden bilemiyorsun ki programını. Hep son dakika biletlere mahkumsun.

O da uçacak kadar şanslıysan. Ama gözden kaçan esas maliyet, her zaman gözden kaçtığı gibi fırsat maliyeti. Akademiydi, turnuvaydı derken feragat edilen ilk şey okul. Bir şekilde mezun olursun da alternatif kariyer yollarına girmekte gecikiyorsun.

Belki normalde gidebileceğinden biraz daha kötü bir okula gidiyorsun. Aile işine biraz daha geç başlıyorsun. Neyse artık. Ömür boyu kazanç potansiyeline ciddi etkisi var.

Ama onu kolay kolay ölçemediğimizden yok sayıyoruz. Her şey de böyledir zaten. Tüm kararlarımızın fırsat maliyetini düşünebilseydik herhalde aklımızı kaçırırdık. Bunca fedakarlığın amacı ne?

Bir yerlerde tesadüfen keşfedilmeyi mi bekliyorsunuz? Profesyonelliğin ilk adımı olan uluslararası federasyon turnuvalarına katılmak istiyorsunuz. Amaç bu. Aslında kağıt üstünde bunlar halka açık.

Yani ne oluyormuş burada ya diye ayağınızın tozuyla girebilirsiniz. Pratikte bir hiyerarşi var tabii. Öncelik düşük seviye profesyonellerde Sonra federasyonun kendi turnuvaları için tuttuğu birazcık daha cömert bir puan cetveli var. Hiçbiri yoksa dünya tenis numarası denen bir şey var.

Her yeni doğan bebeğin topuğuna lazerle kazınmış bir seri numarası bu. Araştırmalarım için yapay zeka kullandığım çok belli olmuyor değil mi? Milli federasyonlardan gelen maç sonuçlarına göre genel yetenek seviyeni gösteren 1'den 40'a kadar bir sayı. Başlangıç seviyesi tahmin edeceğiniz gibi 1 değil, 40.

1 profesyonel demek. Niye böyle yapmışlar bilmiyorum, her şeyi de mantık aramayalım. Anca bunlardan yer kalırsa kayıt günü oraya ilk gelenler ismini yazdırabiliyorlar. Tabii doğrudan ana tabloya girmiyorsun.

Önce eleme turları olacak. Artık orası ne kadar kalabalıksa 2 tur, 3 tur. Şansına sizin gibi hobi olarak gelenler varsa maç bile kazanabilirsiniz. Ama çok geçmeden dünya 1200'üncüsü olan bir bebe tarafından 6-0, 6-0 tokatlanmanın zevkini yaşayacaksınız.

Merkezi yerlerde hakikaten seviye yüksek. Yalnız illa herkes kendi bölgesinde olan bitene katılacak diye bir kaide yok. İmkanı olan başka şehirlere, hatta başka ülkelere seyahat edebilir. Tenisteki eşitsizliğin bir boyutu da bu zaten.

Yetenek havuzunun ufak olduğu, Afrika'nın bilmem neresindeki turnuvalara gidince şansınız artıyor. İyi de bu ne işe yarayacak? Sonuçta ödüller komik seviyede. 15 bin, 25 bin maksimum erkekler için.

Kadınlar için de en babası 100 bin. Toplam ödüller bunlar ha. Kazanan sadece ufak bir kısmını alacak. Esas maksat para değil, federasyon puanı biriktirmek.

Böylece sonraki turnuvalarda daha az öneleme oynamak ve eninde sonunda birinci turda, ikinci turda elenme şerefine ulaşınca ilk ATP veya WTA puanınız da gelecek. Ve tebrikler, profesyonel oldunuz. Geçiminizi sağlama manasında değil de küresel puan cetveline girdiniz işte. Tenis teknik olarak profesyonel olması gayet kolay bir spor.

Ama profesyonel kalması çok zor. Bir kere o puanlar kalıcı değil. Son 12 ayda aldığın en iyi bilmem kaç derece göz önüne alınıyor. Dolayısıyla yan gelip yatarsan puanın sıfırlanıyor.

Mesela geçen sene kazandığın bir turnuva da bu sene finalde elenirsen finalist olmak da büyük başarı diye avunamıyorsun. Puan kaybedebiliyorsun. Ve her geçen sene daha fazla insanla rekabet ettiğinden, olduğun yerde kalmak için bile temponu arttırman lazım. En alt seviyeden en üste kadar sabit olan tek bir şey varsa o da sürekli tırmanış çabası.

Diyelim ki gayet iyisiniz. Geçen bölümde ikinci lig benzetmesi yaptığım turlara yavaş yavaş kancı atmaya başladınız. Oralarda öneleme oynuyorsunuz. Yalnız oradaki rakiplerin en kötüsü dünyada ilk 300-400'deler.

Hatta yüksek ödüllü Challenger turnuvaları ilk 100'deki oyuncularla dolu oluyor. Elit turdaki bir turnuvadan erken ilenmiş derse hemen gelip buralardan puan toplamaya çalışıyorlar. Bunların hepsinin koçu var, antrenman partnerleri var. Bazıları onlarla birlikte seyahat ediyor.

Otel uçak masraflarını ceplerinden ödüyorlar. Fizyoterapiste ayrı, diyetisyene ayrı, belki spor psikoloğu, belki astrolog, Haiti'den bir vudu rahibi. Kısacası takım sporlarında kulübün üstlendiği tüm harcamalar ceplerinden çıkacak. Birçok kişinin belli bir seviyeye gelmeden bunlara para yetiştirmesine imkan yok.

Ama bunlar olmadan da belli bir seviyeye gelmeleri çok zor. İstisnai durumlar oluyor. Mesela minivanında yaşayarak Avrupa'daki ITF turuna katılan biri vardı. Geceleri McDonald's'ların park yerine çekip uyuyor, gündüz de oynuyor.

Ne uçak ne otel masrafı var. Antröner de babası zaten. Herhangi bir tenis geçmişi yok ama en azından bedava. Yıllarca böyle sebat ettiler.

Sonunda iyice yükselince, hikayesi de biraz bilinir olunca, Wimbledon'dan Wildcard davetiyesi aldı. Sponsorluk buldu. Kendini biraz kurtardı en azından bir süreliğine. Bu kadar çok elit oyuncunun bu kadar uzun süre süründüğü başka bir spor yok.

Bakın dünya sıralamasında ilk 250'nin dışında geçirilen her sene 10 binlerce dolar kayıp demek. Çünkü mesela 250 ile 500 arasındaysanız kazanılan ortalama ödül yıllık 30-40 bin dolar oluyor. 500-750 arasındakilerin ise kazancı 10 bin dolar. Halbuki bunların harcamaları minimum 50 bin.

O da koçları otel odalarını paylaştıklarını varsayarsak. Bu seviyedekilerin amacı her türlü tanrıya dua eder. bizim mini vancının yaptığı gibi bir şekilde Grand Slam'lere davet edilmek. Paranın tepede yoğunlaştığını söylemiştim bu her açıdan gerçek.

Mesela tek bir Grand Slam'in ödül bütçesi genel bütçelerine oranına küçük bir pay evet ama bu bile tüm sene düzenlenen bin kadar ITF turnuvasında veya 200'e yakın Challenger turnuvasında dağıtılan toplam ödülden fazla. Dolayısıyla ilk turda elenmenin getirisi yaklaşık 100 bin dolar her birinde. Yani birçok oyuncunun senelik masrafını hayli hayli çıkarıyor. Böylece senenin kalanını bir sonraki Grand Slam'e girmeye yetecek puanı korumaya adıyorlar.

Peki gerçek anlamda para kazanmak için merdiveni ne kadar tırmanmamız lazım? Bir araştırma paylaşayım. Giriş kısmında zaten sonucunu söylemiştim, sürpriz yok. Ama yöntemi ilginç.

2008 yılında dünyadaki en iyi 100 genç oyuncuyu takibe başlamışlar. Kimisinin kariyeri uzun sürmüş, kimisininki kısa. Tüm harcamalarını ve kazançlarını toplamışlar. Sadece 3'te 1'inin bakiyesi pozitif çıkmış.

Yani kariyerleri bittiğinde, her şey olup bittiğinde 3'te 1'i arttı da. O da iyi bir karar anlamına gelmiyor tabii. Fırsat maliyetini hatırlıyorsunuz. Alternatif kariyerlerine göre artıda değiller.

Sıfıra kıyasla artıdılar sadece. Üçte ikisi işte onu bile yapamamış. Hemen hepsi en az 100 bin dolar eksiteler. Dünyanın en iyi gençlerinden bahsediyoruz.

Öyle anasının babasının gazına gelen tipler değil bunlar. Kar etmeye başlayıp geçmiş yatırımların çıkarıldığı noktayı break even noktasını yani ilk 150'ye girmek olarak bulmuşlar. Ne demek bu tam olarak? Bu gençlerden bazısı daha da yükselecek, bazısı daha sonra düşecektir.

Ama diyor ki, bir kez o seviyeye ulaşmış olanların ortalamasına bakarsak toplam kariyer kazançları sıfır oluyor. Ekside değiller en azından. Daha üst eşiklere ulaşanların ortalaması pozitife geçiyor artık. Aradan geçen zamanda yapılan reformlarla bu eşik biraz gevşemiş olabilir.

Hadde ki 200 olsun. Gezegende 200 tane tenisçi kendi yanında kavrulurken, bunun da herhalde yarısı anca kavrulurken, mesela futbol, Her ülkede daha fazla oyuncuyu rahat rahat geçindiriyordur. Ya oyuncuları bırak, televizyonda yorumculuk yapan o sarhoş dangozlar daha iyi kazanıyor. Öyle bir dengesizlik var.

O yüzden iyi oyuncuların çoğu için koçluk çok daha karlı bir yol. Turlarda biraz sürün, birkaç sene. Sonra o tecrübeyi kullanarak akademilerde çalış, rahat rahat. Yeni nesle eğit.

Ponzi sistemi gibi biraz. Tamam, şimdi gelelim piramidin en tepesine. Oraya tırmanıyoruz artık. En iyi oyuncular koca bir ekiple seyahat ettiklerinden, en iyi koçları tuttuklarından masrafları çok olacak.

Ama kazançları daha çok. Hem de çok daha çok. Bu orantısızlığın bir kısmı tenisi özgü değil. Sponsorluk parası her alanda en tepede yoğunlaşıyor.

Forbes'un her sene yayınladığı en çok kazanan sporcular listesine bakın. Bu sene bir numarada Suudilerin petrol parasını bocaladığı, kanalizasyon borusuyla bağladığı Ronaldo var. Onu geçelim. Esas iki numara ilginç.

Steph Curry'nin yıllık maaşı 55 milyon dolar. NBA'de maaş tavanı olduğu için daha fazla alamıyor. Bıraksalar dükkanı verirlerdi. Ama saha dışındaki sponsorluklardan, tehlif haklarından kazancı çok daha fazla.

Tam 100 milyon. Messi'nin kazancı 75 milyondu. Oradan anlayın nasıl bir pazarlama değeri olduğunu. Dikkat çekmek istediğim nokta dağılım.

Bir anlığına basketbola odaklanalım. Saha dışı geliri en yüksek ikinci oyuncu LeBron. O da zirveye yakın ama sonra keskin bir düşüş gözleniyor. Kevin Durant'ın kazancı, Curry'ninkinin yarısı.

Beşinci sıradakinin kazancı da onunkinin yarısı. Bir iki kişi daha gidince 10 milyon seviyesinin altına iniyoruz. NBA gibi yıldızlar üstünden dönen her şehrin de kendi yıldızını parlatıp pazarladığı, paranın bol olduğu bir yerde bile aslan payını işte bir iki tane uğur aslan alıyor. Forbes bu listeyi 35 senedir hazırlıyor.

Bu süre boyunca aktif sporcular arasında sağ dışı geliri senelik 100 milyon barajını geçen 4 kişi olmuş. Curry'nin haricinde bu sene bir tane beyzbolcu var. Onu geçeyim ne yapalım beyzbol ya. Golfçu Tiger Woods vardı daha önce.

O da Amerikalılar için tam bir pazarlama mucizesiydi. Biraz zenci, biraz kızılderili, biraz asyalı ve geleneksel olarak beyaz bir sporda en tepede. Üstüne güzel bir eşi, iki çocuğu, herhalde bir de köpeği vardır. Yani resmen labda yaratılmış gibi.

Para bocaladılar üstüne bunun. Sonra bir gece vakti evinin önünde arabasıyla bir ağaca çarpınca, ondan sonra da yangın söndürme musluğuna çarptı. Saçma sapan bir olaylar zinciri başladı. Aylarca magazin dünyasını meşgul etti.

Ve sonunda bu adamın yıllar boyunca bir sürü kadınla ilişki yaşayıp eşini aldattığı meydana çıktı. O arada spordan tamamen uzaklaşmıştı zaten. Sponsorların da yarısı kaçıp gittiler. 100 milyon barajını geçen son isim tenis dünyasından.

Tek bir kişi olabilir zaten bu. Beyhan Budak, Roger Federer. 2020 yılında, artık kariyerinin son demlerindeyken, ödül kazancı tırnak içinde sadece 6 milyonken, sponsorluklardan ve katılım ücretlerinden o kadar para alıyor. 100 milyon ya.

Türkiye'de kaç tane şirketin toplam değeri o kadar? Adam bunu bir senede alıyor. Katılım parası demişken bu tenise özgü bir durum tabii biraz. Geçen bölümde bahsetmiştim.

Bazı resmi turnuvalar az puan verdikleri için normalde çekemeyecekleri yıldızları parayı bastırıp çekiyorlar. Federer'in ücreti de milyon dolardı. İlk turda elense bile alacak. Fakat o yine işin ufak bir kısmı.

Esas sponsorluk gelirleri açısından basketboldakinden bile daha dengesiz bir durum var. Diğer tüm tenisçilerin toplamından daha fazla sağ dışı kazancı vardı. Bakın emekliliğini ilan ettiği 2023 yılında hiç deniz oynamadı. Bir tane veda turnuvasına çıktı sadece.

Yine 95 milyon kazandı. 24 senelik kariyerinde kazandığı toplam ödül parası 130 milyon dolar zaten. Emekli olunca ilk yılında neredeyse ona ulaşacaktı. Muhtemelen tüm sporlar içindeki en pazarlanabilir atlet olabilir.

Küresel bir oyunu senelerce domine et. Üstüne kariyerin de uzun olsun. 20 seneyi aşkın elit seviyede kal. Bir kez bile başın belaya girmesin.

İdeal bir evliliğin olsun. Elin yüzün zaten düzgün. Birkaç dil konuşuyorsun. Oyun stilinde herkesinkinden daha estetik.

Yok böyle bir kombinasyon. Adamın ismi klas kavramıyla özdeşleşti. O yüzden de Rolex'ti, Mercedes'ti, Credit Suisse'di böyle markalar, lüks markalar sıraya girdiler. Hiçbiri de onu bırakmadı.

Tek büyük istisna Nike oldu. Onla da 20 sene boyunca ortaklardı da bir Japon firmasının sunduğu çılgın bir teklife yetişemediler. Çünkü 10 sene boyunca 300 milyon teklif ettiler. Tenis oynasan da oynamasan da vereceğiz dediler.

Öyle bir güven var adamın kişisel markasına. Tamam, sponsorluk her yerde tepede yoğunlaşır dedik. Teniste bunun hormonlu bir hali var. Ama kimsenin suçu değil.

Bir tasarım icabı değil yani. Adam mükemmel, ne yapalım? Yalnız bir de tasarım icabı yaratılan dengesizlikler var. Bunun bir kısmı turnuva teorisiyle açıklanabilir.

Evet, var böyle bir teori. Ödül parasını tepede yoğunlaştırmanın mantığını açıklıyor. Diyelim ki Wimbledon, daha eşitlikçi olmak için her turdaki ödülü sabit tutsun. Katılımcılar kafadan 100 kağıt alıyorlar, ilk turu geçenler bir 100 daha, öyle öyle gidiyor.

Grand Slam'lerde toplam 7 tur olduğundan şampiyon 800 kağıt kazanmış olacak. Mutlak meblağ önemli değil, oranlar önemli. Çünkü finalistler açısından durumu hayal etmenizi istiyorum. İki günde bir maç yapmışsın, vücudun sınıra dayanmış.

Şimdi neden 700 yerine 800 kağıt için kendini zorlayasın? Benzer şekilde son dörde kalmış olmakla şampiyonluk arasında belki de hayatının en zor iki maçı duruyor arka arkaya ama ödül farkı sadece %30. Niye ölümüne asılasın? Sakatlık riskinde düşünürsen neredeyse ters yönde bir finansal teşvik var.

Kolay yollardan kazanmaya çalış, şansın yağ ver giderse ne âlâ. Gitmezse sorun değil. Ha, diyebilirsiniz ki mesele paradan ibaret değil İmmanuelcim. Sen de öyle para göz bir insan olabilirsin ama onlar öyle değiller.

Oralara kadar gelmişsen, yıllardır hayalini kurduğun şampiyonluk için dişini sıkarsın. Bu bir gurur meselesi. Bu bir sevgi olayı Ercan. Doğru.

Fakat bu etkiler yeni gelenler için çok kuvvetliler. İlk şampiyonluğunu, belki o yolla ilk büyük sponsorluk anlaşmasını kovalayanlar için kuvvetliler. Veya tam tersine Serena gibi, Djokovic gibi illa 25. Grand Slam'i kazanayım diye ıkınan deliler için kuvvetli.

Çünkü onların bambaşka bir motivasyonu var. Ölümsüzlüğü kovalıyorlar. Fakat arada kalan sürüyle elit oyuncu için bu etkiler kuvvetli değil. Turnuvaların aslında iki tane amacı var.

Hepimizin bildiği amaç en iyiyi, en yetenekliyi seçmek. İkincil bir amaçsa herkesi maksimum çaba göstermeye teşvik etmek. Sadece en iyi oyuncuları değil, onların en iyi versiyonlarını yarıştırmak istiyorsun. İşte turnuva teorisi her turda verilen ödülü katlayarak bunu başarmayı hedefliyor.

Neredeyse herkes bu mantığı takip ediyor. İlk turlarda olmasa bile çeyrek final ve sonrasında katlanarak artıyor hakikaten. O yüzden 1. ve 2.

arasında öyle %15 değil 2 kat fark var. Araştırmalara göre bu değişiklik performansı %1 oranında arttırıyor. Hangi metreye göre ölçtüklerini bilmiyorum gerçi. O yüzden benim için daha ikna edici olan bulgu, maç öncesi favori olan oyuncunun kazanma ihtimalinin %3 oranında artması.

Yani daha eşitlikçi sisteme kıyasla favori olan oyuncular %3 daha sık kazanıyorlar. Valla %1'ler, 3'ler bana sorarsanız bu kadarcık farka değmez bu iş. Çünkü daha geniş ölçekteki rekabeti düşürüyor alt seviyeleri böyle aç bırakmak. Alelade bir çeyrek finalistin 100 kağıt, 200 kağıt fazladan kazanması demek onun yıllık performansını belki %30 arttıracak.

Potansiyelinin tamamına ulaşamayan bir dolu yetenekli profesyonel var orada. Tenis öyle bir spor ki bakın aynı elit turnuvadaki oyuncuların bir kısmı Oraya ortaklaşa kiraladıkları arabayla, minivanla geliyorlar. Bir kısmı trenle, otobüsle geliyor. Bir kısmı ekonomi uçarak, bir kısmı business class uçarak geliyor.

En tepedekilerse özel jetle. Federer'in sponsorlarından biri özel jet firmasıydı zaten. Emrinde bir filo var. Sırf bunun yaratacağı farkı hayal etsenize.

Yıl boyunca biriken yorgunluk farkını hayal etsenize. Burada zenginin daha da zenginleşmesini sağlayan bir başka bilinçli karar da tur finalleri. Öyle bir şey vardı değil mi? Hem erkeklerde hem de kadınlarda o seneyi en tepede bitiren 8 oyuncunun katıldığı bir final turnuvası düzenleniyor.

Tamamen oyuncu birliklerinin kontrolünde bu organizasyon. Kazananın aldığı ödül Grand Slam'lerinkinden bile yüksek. Neredeyse 5 milyon dolar alıyorlar. Bu yetmezmiş gibi ATP bir de bonus havuzu oluşturdu.

Hem bu yıl sonu finallerindeki hem de Grand Slam'lerden sonraki en önemli 9 turnuvadaki... ...ATP'nin yine daha çok kontrol sahibi olduğu bu 9 turnuvadaki performansa orantılı olarak... ...en tepedeki 30 oyuncu arasında paylaşılan bir bonus var.

20 milyon dolar kadar. Tabii ki eşit paylaşmıyorlar. Yine o da orantısız. Bu da yetmiyor.

O turnuvalar artık finansal auditlerden geçiyorlar. Şeffaflaştılar nihayet. Ve ettikleri net kar ilk defa net biçimde anlaşıldı. Bu karı yarı yarıya oyuncularla paylaşmak üzere anlaştılar.

Normal ödül paralarının üstüne bu. Yani hakikaten organizatöre kalacak karı yarı yarıya paylaşıyorlar artık. Ama bu para nereye gidiyor? Bütün oyunculara vermiyorlar.

Yine ezici çoğunluğu bonus havuzuna gidiyor. Her adımda kendi kendini besleyen bir durum gözledik. Piramidin en tepesinde de bu ay yuka çıktı işte. En yüksek sıradaki oyuncular zaten iyi kazanıyorlar.

Saha içinde de, saha dışında da. Zaten en prestijli turnuvalara katılmaları garanti. Orada daha da çok kazanacaklar. Şimdi diyorsun ki, yetmez ama evet, bunlara yıl sonunda da duble bonus dağıtalım.

Hiç mi ters yönde bir hareket yok? Var. İlk defa maaş sistemi deneniyor. Daha doğrusu minimum gelir garantisi.

Yeterince ödül kazanamayanların eksiğini tamamlıyorlar. Tepedekiler için bu taban 300 bin dolar da aşağı indikçe azalıyor. Sakatlık konusu önemli. Takım sporlarında genelde garantili kontratlar var.

Yani saçma sapan riskler alıp sakatlamamışsan kendini, normal aktivite sınırları içinde sakatlanmışsan paranın tamamını veya çoğunu alıyorsun. Mesela NBA'de Kevin Durant'ı, Achille Tendon'u yeni kopmuş vaziyetteyken transfer etmek için sıraya girdi takımlar. İlk sene kenarda yatacağını bile bile. Tenis'te böyle şeyler yok.

Oradaki tek güvence sakatlık geçirenlerin puanlarının bir müddet korunmasıydı. Artık bunu ek olarak finansal yardım da alacaklar. Efendim belli bir sıralamaya ilk defa gelenlere 100-200 kağıt hoş geldin bonusu veriliyor. Borçlarını, harçlarını kapasınlar.

Artık minivanlarda yaşamasınlar. Doğru düzgün bir eve çıksınlar. Böyle bir program yaptılar. Benim favorim ise bu sene kadın oyuncu birliğinin getirdiği bir yenilik.

Bebek sahibi olmak isteyenlere, bunun için kariyerini ara verenlere yardım sağlıyorlar. Tur bütçesinden tamamen ayrı. Bir dış partner tarafından fonlanıyor. Hayatta tahmin edemezsiniz kim olduğunu.

Suudi Arabistan Varlık Fonu. İyi hoş bunların hepsi kulağa güzel geliyor da en tepeye aktarılan o bonuslara kıyasla devede kulaklar. Ve her halükarda ileride meblalar artsa bile zaten kendi yağında az çok kavrulan azınlığa tanınan haklar bunlar. Alt seviye profesyonellere ulaşmıyorlar.

Sonuçta tenis, bilinçli olarak tepeye çıkmanın zor olduğu, bir kez çıkınca da orada kalmanın görece kolay olduğu bir spor olarak tasarlanmış. Görece kısmı önemli, kolay demiyorum. Ama hani aşağılardan sizle aynı yetenek seviyesindeki biri geliyorsa ona kıyasla hep avantajlısınız. O yüzden zaten böyle 20-25 sene tepede kalabiliyorlar.

Ben eskiden sanıyordum ki bunlar süper ya, diğerlerinden 10 kat daha iyiler. Yok öyle bir şey. Orada yapısal avantajları var. Haa, geldik meselenin kalbindeki ikileme.

Biraz önce turnuvaların farklı amaçları olduğundan bahsetmiştim ya, benzer şekilde sporun da iki farklı odağı var. Bir yanda mümkün olduğunca geniş bir yetenek havuzu içinde adil rekabet, bir yanda da tanıdık kahramanların ve kötülerin hikayeleri. Onların zaferleri, düşüşleri, geri dönüşleri, hepsi. Hepimiz lafa gelince adil rekabetten yanayız da eğer tenis iki senede bir yeni karakterlerin yükseldi, kimsenin uzun süre tepede kalamadığı bir spor olsaydı kaçınız takip ederdi?

Birçok sporu ikili rekabetler taşıyor. 2000'li yıllarda da tenisi Federer ve Nadal'ın rekabete taşıdı. 5 seneden uzun bir süre boyunca 1 ve 2 numarada onlar vardı. Genelde gelmiş geçmiş en iyi maç olarak görülen 2008 Wimbledon finali onlar arasındaydı.

2011'den sonra aralarına katılan Djokovic ile Nadal daha genç olduklarından kariyerleri boyunca tam 60 maç oynayacaklardı aralarında. Birçoğu da finallerde. 60 kere karşılaşıyorlar. Efsanelerin oluşması için bu kadar zaman ve fırsat gerekli.

Belki de ideali şu, sporun yapısını öyle bir tasarlaman lazım ki adil rekabet görüntüsü verecek yeterince ama kahramanlarını çabuk öldürmeyecek. Çok ilgimi çeken bir konu bu. İyice işlemek istiyorum. Ama bunun için bir kez daha perspektif değiştirip sisteme kuş bakışı bakmamız gerekecek.

Yer seviyesinden kalkmamız gerekecek. Dolayısıyla onu bir sonraki bölüme bırakalım. Acayip de bir örnek buldum konuyu işlemek için. Demin bahsettiğim reformların arka planında yıllardır hayalet gibi dolanan ama henüz ismini zikretmediğimiz bir aktör vardı.

Yeni bir oyuncu sendikası. Fakat diğer her sendikanın aksine üyeleri tarafından fonlanmıyor. Hedge fundlar tarafından fonlanıyor. Öyle garip bir sendika.

Onların yıllar süren tehditlerinden sonra nihayet bu sene Mart ayında tenis dünyasının tüm büyük oyuncularına karşı bir dava açtılar. Bu davanın ayrıntıları o adalet ve hikaye ikilemi fikrinin çok güzel bir pratik yansıması oldu. Bir başka olası yansıma da, zaman kalırsa buna da dayanırız, tenisteki kadın erkek ayrımı ve ücret farkı. Bu konudaki tartışmaların da 50 senelik gayet renkli bir geçmişi var.

Evet flarsızlar, tekrar buluştuğumuzda ben evdeki stüdyomda olacağım. Böyle arkadan cırcır böceği sesleri falan gelmez o zaman. Hepinize sevgiler, görüşmek üzere.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)