Podcast

477: Anti Erdoğancılığın Travma Sonrası Stres Bozukluğu

Trend Topic

1 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Türkiye’nin siyasal gerilimi artık sadece bir fikirler çatışması değil, aynı zamanda bir duygu patlaması. Bu bölümde Ozan Gündoğdu, “Anti-Erdoğancılık” olgusunu bir tür Travma Sonrası Stres Bozukluğu metaforuyla ele alıyor.







Tüm bölümler ve daha fazlası için !

------ Podbee Sunar -------

Bu podcast, Garanti BBVA reklamı içermektedir. Bonus Platinum'un avantajlarını ⁠⁠keşfet⁠⁠!

Bölüm Transkripti

4.113 kelime · ~21 dk okuma

Herkese merhaba, bu kaydı 5 Ağustos'ta alıyoruz. Bugün itibariyle adına süreç komisyonu dediğimiz meclis komisyonu ilk toplantısını yapıyor. Bu konuda uzun uza diye konuşacak henüz bir şey yok. Bir biçimiyle kamuoyuna seslenen herkes konuya ilişkin tavrını ortaya koydu. Fakat henüz komisyon ilk toplantısını bugün yapıyor ve komisyonun nasıl çalışacağı, Hatta adı bile henüz belli değil. Buna karşın oldukça tuhaf bulduğum bir tartışma da alevlendi. Komisyona katılmak mı lazım, katılmamak mı lazım? Katılanlar süreci desteklemiş mi oluyorlar, kösteklemiş mi oluyorlar? Katılmak iktidarı meşrulaştırıyor mu veya katılmanın ne gibi faydaları var da katılınıyor?

Katılmayı savunanlar teorimi savunuyor gibi bu sorulara verilen cevaplar henüz pek az şey bildiğimiz komisyon hakkındaki varsayımlarımıza dayanıyor. Ama hele bir komisyonun ne olduğunu önce bir anlayalım. Ondan sonra varsayımlarımızı gözden geçirelim. Öyle ya neyle karşı karşıyayız değil mi? Arkadaşlar öncelikle benim anladığım bunlar Kürt sorununu çözüyoruz iddiasıyla değil, silahlı Kürt isyanını bitiriyoruz iddiasıyla masayı kuruyorlar.

Yani hakikaten koşulsuz şartsız silah bırakma niyetinde PKK. Yani koşulsuz şartsız derken silah bırakanların ne olacağına ilişkin yasal düzenleme yapın da bırakalım silahları modundalar. Kürt tarafının bakış açısının simetrisinde AKP'nin terörsüz Türkiye ifadesi var. Kürt tarafı diyor ki 50 yıllık silahlı isyan bitiyor ve AKP de diyor ki terörsüz Türkiye.

Transkriptin tamamını oku

Aslında aynı frekansta bir araya geliyor söylemlerin. Bunun için de kime entegrasyon yasalarına ihtiyaç duyuluyor? Silahını bırakanlara ne gibi haklar tanınacak? Soru özetle bu. Silahını bıraktıysa bunun bir ödülü olmalı. Bu ödülün de yasal güvencesi olmalı. Bu yasal güvenceleri de TBBM'e verecek. Ne gibi haklar mesela? Ne gibi yasal güvenceler? İşte kan dilden gelenler ne olacak? Türkiye'ye mi gelecekler? Üçüncü bir ülkeye mi gidecekler? Liderler ne olacak?

Bunlara ilişkin çeşitli yasal düzenlemeler lazım. En teknik ihtiyaç bu. Peki ya bu yasal düzenlemeyi komisyon mu yapacak? Yok. Bu komisyon bir görüşe göre tavsiye komisyonu niteliğinde olacak. Bu görüşün bakış açısını Halk TV'de İsmail Saymaz anlatmış. Peki ne tavsiye edecek? Birincisi şu, entegrasyon yasalarının tavsiye edilmesi. Entegrasyondan ne anlıyorsunuz? O da şu, silah bırakacak olan PKK'lıların demokratik yaşama katılımıyla ilgili

Fakat bu bakış açısıyla ilerlersek zaten bir eve dönüş yasası 2014'te çıkarılmıştı. Yani geri dönüş için hukuken bir engel yok, saymaza geri dönelim. O yasayı da söyleyeyim, çünkü yasa yokmuş gibi davranılıyor. Hayır, 2014 yılında çıkan terörist sona erdirilmesi ve toplumsal bütünleşmenin güçlendirilmesine dair 6551 sayılı kanun. Eve dönüş kanunu. Yani bu görüşe göre aslında

Komisyon, entegrasyon süreci için yasal mevzuattaki imkanları belirleyebilir diyorlar. Bu imkanlardan biri bu yasa, bu yasa kullanılabilir ama zaten bu yasa çözseydi herhalde 11 yıldır çözerdi. Diyorlar ki, eğer bu yasanın yetersiz kaldığı yönde bir kanaat varsa bu durumda eksik mevzuatın tamamlanması için de öneride bulunabilir bu komisyon. Demek ki daha fazlası gerekiyor. Bu bakış açısı buradan bir anayasa tartışması da çıkarma niyetinde tabii.

Bir kere etik politik açıdan ele alalım. PKK'nın her bir mensubunun infaz edilerek bitirilmesiyle, PKK'nın silah bırakarak sulh yoluyla bitirilmesi arasında bir tercihte bulunsam, sulh yolunu tercih ederim. Bu haliyle PKK'nın silah bırakma olasılığı bence çok iyi bir şey. Peki bu iyi şey için neleri verebilirim? Yani tamam o iyi şey gerçekleşsin diye memleket bölünsün. Öyle değil. Bu iyi şey için neleri verebilirim? Gelsinler siyaset yapsınlar. Türkiye'de apocu siyaset bir gerçeklik zaten. Tetiklenmeyin bakın. Gerçekten böyle baş başa olsak, yüz yüze olsak ikna edebileceğimi eminim. Siz de tetiklenmeyin beni dinlerken. Ta 1990'da kurulan Halkın Emek Partisi'nden bu yana, 1991'de Leyla Zana'dan bu yana apocu siyaset zaten mecliste.

Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin kayıtsız ve şanssız egemenliğini koruyacağına 34 yıl olmuş bakın. Bu yeminden sadece iki ay sonra Süleyman Demirel Kürt realitesini tanımanın zamanı geldi diyecekti. Bu yeminin ardından 34 yıl geçti. Bu kaydı dinleyenlerin pek çoğunun yaşı 34'ün altındadır. Az bir sürede değildir 34. Öyleyse apocu siyaset silahtan bağımsız söylüyorum bir realitedir. Zira bu 34 yılda denenmedik yol kalmamasına rağmen Kürt halkının önemli bir kısmı bu siyasete oy veriyor ve bir biçimde onları meclise sokuyor.

Türkiye'nin müesses nizamı, apocu siyasetin arkasındaki halk desteğine öyle ya da böyle engel olamadı, olamıyor. Kürtler bir biçimde dönüp dolaşıp kendi partilerine oy veriyor. Sinirlenseniz de böyle, kızsanız da böyle, sevinseniz de böyle. Biz oyumuzu kendimize veriyoruz. Hangisi daha iyi?

Beğenin ya da beğenmeyin, ne diyorduk, halka kızılmaz. Öyleyse bu siyasetin silahsız siyasetini kabullenmek gerekir. Evet, silah varsa ortada, siyasetin konuşulması çok tuhaf oluyor, onunla mücadele etmek meşhudur ama silahı bırakana bırakma silahı demek de tuhaf kalır. Yani bu apocu partiler öyle ya da böyle mecliste varlar. Silah bırakmalarına onay vermek rasyoneldir, akılcıdır. Ayrıca PKK diye bir şey bitecekse buna evvela sevinmek gerekir. Buna üzülmek için gerçekten o şehitlerin haberi geldiğinde üzülmüyor olmak gerekir.

Apocü siyaset olamaz diyenler son 34 yıla bir baksınlar. Varlar, yok da edilemiyorlar. Yok edilmek için denenmedik yolda kalmadı bakın. Biraz tarih merakı olanlar zaten biliyor. Öfkelenin ya da bunu sevinçle karşılayın. Duygularınızdan bağımsız söylüyorum. Apocü siyaset var ve yok edilemiyorlar. Bizi öyle hapisle zindanla da korkutamazsınız. Yüzlerce yıl hapis yatmışız biz. Biz zindanlardan gelmişiz. Bu memlekette siyaseten mahkum olmakla siyasi iktidarın sahibi olmak arasındaki fark kıl payıdır. Kıl payı. Sizinki de ceza evinden geldi. 4 ay yattınız 40 sene anlatacaksınız siz.

Kimi dinleyicilerimiz çıldırıyor olabilir ama öfke aklın katilidir derler. Öldürüldüler. Evet 1993'te Dep Milletvekili Mehmet Sincan öldürüldü. Bakın az şey değildir bu. Bir Topal Osman'ın 1923'te Ali Şükrü Bey'i öldürmesi olayı vardır bizzat milletvekiline kastedilen. Ha bir de Mehmet Sincar cinayeti. Meclis tarihi açısından da utanç vericidir bunlar.

Ne kadar kirlenebiliriz bu hareketi bitirmek için? Ne kadar çirkinleşebiliriz? Öldürdüklerimiz bile oldu. Milletvekili öldürüldü ve faali meçhul kaldı bakın. 1994'te her birini hapse attık. Meclisten polis arabasına falan bindirdik. Orhan Doğan mizzat meclis kapısından polis arabasına bindirildi. Polisin biri kolunu kıvırdı, ensesine bastı, arabaya koydu. Bunların hepsi meclis kapısında oldu.

Çok kalabalık bir gruptu. Ama benimle muhatap olan bir güvenlik görevlisi vardı. Zor kullanmak istedi. Ben olayın daha çok böyle dramatize olmasını istemedim doğrusu. Böyle işte birbirini zorlayan, gitmeyen, birbirini iten, birbirini reddeden bir anlayışı da kendi pozisyonum itibariyle çok doğru bulmadım. Araçtan indim. Araçtan inmemle elimi şöyle çevirip arkama doğru götürdü. Koluma girdi. Sonra boynumdan tuttu ve arabaya yerleştirdiler.

Daha ne yapılabilir? Hapse girdiler, çıktılar sonra bir daha girdiler, öldürüldüler falan. Son 10 yılda da benzer bir şey yaşıyorlar. Türkiye'de 20 bine yakın faali meçhul olduğu düşünülüyor bakın. 20 bin. E bitmedi. Bitmedi derken silah bitmediyi geçiyorum bakın. Siyaset bitmedi, siyaset duruyor.

Siyaset duruyor çünkü inanılmaz bir halk desteği de var arka planda. O halde Apocü siyaseti kabullenmek gerekir. Zaten kabullenmeseniz bile mecliste değiller mi? Bir sonraki seçimde de mecliste olmayacaklar mı? Öyleyse PKK'nın silah bırakması ve Apocü siyasetin meşru hale gelmesi hayırlı bir şeydir. Bunu can yürekten savunuyorum.

Bunun aksini söyleyenler DEM partiyi mi kapatmayı istiyor? Kapatın. Son 34 yılda HEP'ten sonra DEP'i kurdular, sonra HDP, sonra DHP, sonra DTP, sonra BDP, sonra HDP'yi kurdular. Şimdi de DEM partideler. DEM'i kapatsanız başka bir siyasi parti kuracaklar.

Az buz değil 6-7 milyon insan ısrarla oy veriyor. E oy vermeye de devam edecekler. Halk desteği bu boyda olduğu sürece bu siyasi hareket bizim siyasi yelpazedeki bir realitedir. Bu partiler apocu siyasetin partileridir. Apocular çünkü bu siyasi çizgi Kürt sorununda müzakerecinin öcağın olduğunu savunan çizgidir.

Bu komisyon işi de apocu siyasetin silah bırakma sürecinin organizasyonu gibi bir işleve sahip olacak. Komisyonu yıkayıp yağladığım düşünülmesin. Maalesef bu komisyonun işlevine ilişkin kamusal bir tartışma yürütülmedi. Maalesef kirletildi, manipüle edildi komisyon tartışmaları. Haliyle komisyonun ismi ne olacak, katılmak doğru mu gibi kısır tartışmalara hapsedildi.

Ama ola ki bu mesele bir anayasa tartışmasına doğru ilerliyor, bu durumda hem CHP hem TİP böyle bir durumda net biçimde komisyonda yer almayacaklarını söylüyorlar. Biz bunun için bir yerde olacaksak oluruz. Böyle kamuoyunda şey gibi anlaşılıyor, bazı bakıyorum, görüyorum, anayasa tartışmaları. Biz dedik, hatta açık açık söyledim, senden ne anayasası, menemen yapmam dedim, aynı çizgideyiz. Bu komisyon anayasa yapacak bir komisyon değil, ona niyetlenen bizi yanında bulamaz.

CHP'nin Erdoğan orada bugünkü haliyle dururken AKP ile bir anayasa yapması düşünülemez. Zaten komisyon da bir anayasa komisyonu değil fakat CHP bu masayı kendi değerini kullanarak üzerindeki baskıyı azaltmak ve Türkiye'yi serbest seçimlere götürmek üzere kullanabilir. Bu bir beceri işidir. Bunu beceremeye de bilir ama becermesi için mücadele etmesi gerekir.

Diyelim ki CHP masadan kalktı. AKP, MHP ve demin sandalye sayısı yetse dahi toplumsal meşruiyet sorunları oluşur ki, CHP'ye o yüzden ihtiyaç duyuluyor. Madem ihtiyaç duyuluyor CHP'ye, CHP kendi siyasetini bu masaya dayatabilme olanağına sahip. Bu beceriyi gösteremeyebilir de. Mesela bence masaya yeterince pazarlık yapmadan oturdular.

Denebilir ki CHP masaya oturarak süreci meşrulaştırıyor. Bu da bana kalırsa tuhaf bir iddia. Bu komisyondan çıkıp genel kurulda yasalar görüşülmeye başlandığında genel kurula da mı girmeyeceksiniz? Ya da meclisteki diğer komisyonlardan da mı çekileceksiniz? Neyse bu konu üzerine daha uzun uzun konuşuruz. Hele bir ete kemiğe bürünsür şu komisyon.

Hele bu görüşmeler başlasın, ona göre tavır almak gerekir. Ama şimdiden komisyona karşı gelmeyi veya tersinden komisyondan büyük umutlar beslemeyi doğru bulmuyorum açıkçası. Bu konu üzerine duygusal bir hava var. Baş başa kalıp konuşsak haklısın Ozan ama sindiremiyorum işte diyen duygusal bir hava.

Bu bölümde bu duygusallık üzerine konuşacağız. Zaten bu duygusallık sadece Türk tarafında yok, Kürt tarafında da var. Kürt tarafında da bir milliyetçi damarı var ki bu söz konusu sürece karşı komisyona falan karşılar mesela. Böyle bir iki tarafın milliyetçisinin aynı düzlemde uzlaştığı bir tabloyla karşı karşıyayız aslında. Neyse, bu bölümde duygusallık üzerine konuşacağız dedik. Bölümümüzün başlığı Ante Erdoğancılığın travma sonrası stres bozukluğu olacak.

Bölüm boyunca hem tarihi hem güncel bir arada değerlendirmeyi planlıyorum olayları. Girişi konunun ağırlığı nedeniyle uzattık, kusura bakmayın. Ben Ozan Gündoğdu, hazırsanız başlayalım. Türkiye'nin siyasal yelpazesini kategorize ederken sağcı-solcu ya da muhafazakar-seküler gibi ikilikler tabloyu tam olarak açıklamıyor. Evet, bir karşıtlık olduğu doğrudur da, bu sağcı-solcu arasında mıdır? Misal, Erdoğan'a muhalif hatır sayılır miktarda sağcı insan var. Bizim dinleyicilerimiz arasında da varlar. Hepsine selamlar.

Muhafazakar-seküler gibi bir ikiliğin de tabloyu tam olarak açıklayamadığı ortada. Zira seküler bir yaşam tarzına sahip olup da Erdoğan'a sempati besleyenler olduğu gibi muhafazakar olup muhalif kesimde bulunanlar da vardır. Dolayısıyla muhafazakar-seküler ikiliği de vaziyeti tam açıklayamıyor. Sinan Topik'i uzun süredir takip edenler bilir ki, ben Türkiye'deki baş politik çatışmayı, ya da güncel politik diyelim, Erdoğan'cılar, anti Erdoğan'cılar olarak tanımlıyorum. Anti Erdoğan'cıları nasıl tanımlarız mesela? Bir örnek. Erdoğan

bizim baş ya da güncel çelişkimizdir. Erdoğan'cılar ve anti Erdoğan'cılar arasındaki çelişki yani. Güncel çelişkiyi böyle okuyabiliriz. Buna karşın güncel değil, zamanlar üstü temel çelişkimizin ise emek ve sermaye arasında yaşandığını düşünüyorum. Tüm bu çelişkilerin yanı sıra kimliklerimize ilişkin çelişkilerin varlığını da kabul etmek gerekir. Mesela Türk-Kürt çelişkisi, Alevi-Sünni çelişkisi, Yoktur böyle sorunlar diyenler bana kalırsa kitaplardan bir sokağa bakmıyorlar. Başka bir şey var tablo başka. Neyse. Ancak bu çelişkiler güncel veya temel çelişkilerin yanında talih ya da ikincil çelişkiler olarak tanımlanabilir. Yani kimliğe ilişkin çelişkiler ikincildir diyor.

Eğer güncel çelişki olan erdoğancılık, anti-erdoğancılık ya da temel çelişki olan emek-sermaye arasındaki ilişkiye derli toplu bir bakış açısı kazanmazsanız, bana kalırsa Türk-Kürt ya da Alevi-Sünni hatta kadın-erkek gibi çelişkilere de derinlikle yaklaşamıyorsunuz. Kusura bakmayın böyle üstten bir dil tutturdum ama böyle düşünüyorum. Temel çelişkimiz olan emek ve sermaye arasındaki ilişki, gündelik hayatın organizasyonuna dair fikir veriyor. Gündelik hayat olanca rutiniyle akıp gidiyor.

Hayata yukarıdan bakarak tüm bu karmaşık ilişkileri hangi çelişkinin açığa çıkardığı üzerine düşünmek gerekir. Fakat bugün temel çelişkimizi unutmadan, onu hatırda tutarak güncel çelişkimiz üzerine biraz kafa patlatmanın doğru olacağını düşündüm. Güncel çelişkimiz yani Erdoğancılık-Anti-Erdoğancılık meselesi. İnsan her şekilde taraf olmalıdır. Tarafsızlık bana tuhaf geliyor.

Elbette emek ile sermaye arasındaki çelişkide emeğin yanında yer almak gerekir. Ya da ezilenle ezen arasındaki ilişkide ezilenle saf tutmak gerekir. Bu hafta Ahmet Kaya'nın Beyaz Show'daki bir ver yansını önüme düştü. Not ettim sizlere dinletmek için.

Geçen bölümün sonunda da Yılmaz Güney'i koymuştum. Bu kişilerin tetikleyici etkisi oluyor. Öyle tahmin ediyorum ki, önceki bölümün sonunda Yılmaz Güney olmasaydı dediklerime harfiyen katılacak olan dinleyicilerimiz, bölümün sonunda Yılmaz Güney alıntısını duyunca tetiklendiler ve bölümü eleştirmeye çalıştılar. Aslında kendimizle de yüzleşmemizi sağlıyor buna benzer sesler. Mesela Yılmaz Güney haksız bir şey mi söylemişti önceki bölümde? Yo, ne dediğine odaklanmadık. Yılmaz Güney olmasına odaklandık ve nasıl bir katil böyle bir bölümde yer alabilir diye tetiklendik ve dediklerimiz de boşa gitti.

Uzun zamandır bu tetikleyicileri kontrollü biçimde kullanıyor ve etkilerini gözlemeye çalışıyorum. Dersimli demiyorum mesela ya da dediğim zaman yanına Tuncelli diye ekliyorum ya da sadece Dersimli diyorsam sonuçlarını kabul ederek söylüyorum. Bunlar benim için çok sıradan, çok küçük meseleler ama kimi insanlar için çok önemli, meselenin tam ortasında bunlar duruyor. Tuncelli mi Dersimli mi diye bir bölüm yapmış. Uzun uzadıya bu konuyu konuşmuştuk. Türkiyeli demiyorum mesela.

dediğim zaman bir kesimin gözüne perde ineceğini ve düşünmekle temasını koparacağını farkındayım. Bu hafta Özgür Özel'in Sözcü TV'deki yayını takip ederken Özgür Bey, dersimli Nur Hayat ifadesini kullandı. Aha dedim, koptu kıyamet. Zeydan Karalar'ı nereye koyacağım? Arap Aleyhisi'yi. Vahap Seçer'i nereye koyacağım? Öyle bir şey tarif ediyorlar ki. Ahmet Eser'i nereye koyacağım? Sezgin Tanrık'ı nereye koyacağım? Nurayet Altaş'a, Kayışoğlu'nu nereye koyacağım? Dersimli, Alevi, Kürt kızı Nurayet'i nereye koyacağım? Türkan Alçı'yı nereye koyacağım? Abuk sabuk konuşuyorlar. Samimi biçimde cumhuriyetçi. Mustafa Kemal'i hayranlık... Pardon. Mustafa Kemal, Atatürk'ü diyelim de bizi de Türklükten aforoz etmesinler. Atatürk demekten utanmıyoruz efendim.

Mustafa Kemal Atatürk'ü diyeyim, hayranlık düzeyinde seven, ulusalcı, Yılmaz Özzil falan okuyan ve kendisini Dersimli olarak tanımlayan Tunceliler tanıdım. Dersim diyen, herkesi Türklükten aforoz etmeye çalışan ulusalcılar da tanıdım. Büyük oranda bilişsel kısa yollar üzerine bir düşünce inşa etmeye çalışıyoruz. Tetikleyiciler üzerine düşünce inşa etmeye çalışınca aslında o düşüncenin de temelleri çok ziyavan oluyor. Bu kısa yollar üzerine bir düşünce inşa etmeye çalışıyor, metodik düşünmüyor, haliyle tetiklenerek tavır belirliyoruz. Ahmet Kaya paylaştıysam muhtemelen PKK sempatizanıyımdır. Sempatizan. Devlet dilini de içselleştirdik.

Haliyle ortaya çıkan sonuç bir düşünce değil de duygu oluyor. Milliyetçi dinleyicilerimizden bana gelen eleştiriler de büyük oranda duygusal oluyor. Duygusal. Konuşuyoruz, biraz yazışıyoruz, abi haklısın da diye başlıyor sonra. O duygu da çoğu zaman öfke oluyor. Öfke aklın katilidir diye boşuna demiyorum. Öyleyse bizi anlamak için, yani güncel çelişkiyle söyleyelim,

anti Erdoğancılığı anlamak için düşünce dünyamızdan ziyade duygu dünyamızı anlamalıyız. Duygularımızı anlamadan bugünkü siyasal akımları anlayabilmek de pek mümkün değil. Öyleyse meselemiz aynı zamanda psikolojiktir. Psikolojimizle ilgilidir bugünün siyasi yelpazesi. Delirdik kardeşlerim ve bu delirme hali bugünkü siyasi yelpazeyi oluşturuyor karşımızda.

Psikolojiye ilişkin kara cahil olduğumu söylemeliyim. O yüzden söylediklerime lütfen bilgi muamelesi yapmayın. İddiam şu. Ante Erdoğancılar bir tür travma sonrası stres bozukluğu yaşıyorlar. Bu bende de var. Bende bir Ante Erdoğancıyım. Bende de aynı etkileri görüyorum. Travma sonrası stres bozukluğu. Kısa adıyla TSSB. Önce bunun ne olduğunu tanımlayalım. Uzman doktor Hakan Erkaya YouTube'da şöyle tanımlamış TSSB'yi. Travma sonrası stres bozukluğu hepimizin başına gelme ihtimali olan bir rahatsızlık. Aslında günlük hayatımız içinde travmayla çok sık karşılaşıyoruz. Travma sonrası stres bozukluğu yaşamı tehdit eden bir durumla insan karşılaştığında sonrasında ondan bir ay sonra çıkan fizyolojik belirtilerle karakterize, fizyolojik ve psikolojik belirtilerle. Neler olabiliyor? Birçok insanda aslında travma anını tekrar yaşarmış gibi bir duygu oluyor. Bunu rüyalarında da görebiliyorlar. Yani tekrar tekrar aynen o anda olan yaşama tehdit eden durumla karşılaşmak gibi. Ve tabii ki birçok fizyolojik belirti de oluyor. Özellikle de aşırı uyarmışlık belirtileri. Yani uykusuzluk, çabuk sinirlenme, tahammülsüzlük, öfke patlamaları gibi. Bunun yanında durumu çağrıştıran bütün durumlardan yani o travmayı çağrıştıran her türlü ortamdan kaçınma davranışı gelişebiliyor insanlarda.

Denebilir ki Ante Erdoğan'cılar hangi travmayı yaşıyor da bu travma stres bozukluğuna dönüşüyor? E cevap çok açık değil mi? Son on küsür yılda yaşadığımız her seçim muhalif kesimler için bir travmaya dönüşmedi mi? Ulan travma dediğin böyle bir şey değil. Dediğinizi duyar gibiyim. Zaten baştan dedim bilimsel bir şey demiyorum. Boşverin travmanın bilimsel tanımını. Şimdi bir reklam arası verelim. Derdimi reklamdan sonra daha derli topla anlatayım.

Evvela anti-Erdoğancılığın kitle tabanını tanımlayarak işe başlayalım. Araştırmalara göre Türkiye'nin %70'i en az bir kez AKP'ye oy vermiş. Buradan hareketle diyebiliriz ki, halkımızın %30'u genci yaşlıyı dışlayarak söylüyorum, kimisi 2007'de ilk defa oy verdi, kimisi 2014'te falan. Genci yaşlıyı ayırarak söylüyorum. Halkımızın %30'u AKP'ye hiç oy vermemiş. İşte bu %30, anti-Erdoğancılığın kitle tabanı olarak tanımlanabilir.

Bu %30, 2002 seçimlerinde de AKP karşıtıydı, 2007 seçimlerinde de, 2011'de de, 2015'te de, 2018'de de, 2023'te de AKP karşıtı bir motivasyonla sandığa gitti. Bunlar genel seçimler. Yerel seçimleri hiç saymıyorum. Bunun yanı sıra son derece gergin geçen 2010 referandumunda da, 2017 referandumunda da hayırdan yana oy kullandılar.

Halkımızın %30'u en başından beri AKP'nin günahına hiç ortak olmadı. Evvela bu muhalif motivasyonun temelini anlamaya çalışalım. Bunun için 90'lı yıllara geri dönmek gerekir. O yıllarda bugünkü AKP kurmayları milli görüş gömleğini henüz çıkarmamış siyasal İslamcılardan oluşuyordu. Bu ülkenin %99'u üstelik Müslüman. Hem layık hem Müslüman olunmaz. Ya Müslüman olacaksın ya layık.

İkisi bir arada olduğu zaman adeta ters mıknatıslanma yapar. Mümkün değil ikisinin bir arada olması. E durum böyle olunca ben Müslümanım diyenin etrafın yanına gelip bir de aynı zamanda laikim demesi mümkün değil. Niye? Çünkü Müslümanın yaratıcısı olan Allah kesin hakimiyet sahibidir.

Milli görüşün 90'lardaki partisi 70'lerindekinden farklı biçimde bir milli güvenlik sorunuydu. 70'li yıllarda Erbakanlı Milli Selamet Partisi milliyetçi cephe hükümetlerine girer hatta bu hükümetlerde İçişleri Bakanı da Milli Selamet'ten çıkmıştır ancak askerin o dönem Milli Selamet'ten ziyade sola dair tedirginliği daha yüksektir. Dolayısıyla milli görüşün 70'lerdeki algısı müesses nizam için bir tehdit değildir. 12 Eylül'den sonra da durum değişmez hatta 12 Eylül bir tür Türk-İslamcı paradigmayı müesses hale getirir. 12 Eylül döneminin Sıkı Yönetim Koordinasyon Başkanı Nevzat Böligiray konuya ilişkin bir anısını şöyle anlatıyor. 28 Ağustos 1981 tarihinde Türkiye'de terörün nedenleri, önleme yöntemleri ve teşkilat gereksinmesini inceleyerek bir direktif hazırlamasına başladık.

Bu direktif benim başkanlığımda İçişleri Bakanlığı MGK Genel Sekreterliği, MİT Müsteşarlığı, Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanlığı ve Genelkurmay Hareket Dairesi Başkanlığı temsilcilerinden oluşan bir çalışma grubunca hazırlanıyordu. Aylarca süren bu çalışmalar sırasında her temsilcinin hazırladıkları bölümleri bana getirmelerini istedim. Hepsi değerli çalışmalar yapmışlardı. MİT'ten iki temsilci geliyordu.

Biri komünizm terör örgütleri, diğeri irtica terör örgütleri ile bilgiler hazırlıyordu. Komünizm belgesi onlarca sayfalık geniş bir hazırlığı içerirken, irtica belgesi 3-4 sayfayı anca buluyordu. Bunu görünce birden sinirlenerek bağırdım. Kardeşim, Türkiye'de irtica tehditi bu denli hafif mi ki anlatması birkaç sayfaya sığıyor.

Gerçi MIT'in sağ gözü iyi görmez ama siz yine de irtica tehdidini yeniden ve ayrıntılı olarak değerlendirmeye çalışın." dedi. Bir hafta sonra geniş bir irtica belgesi önüme gelmişti. 70'li yıllar itibariyle zaten milli selamet %3'ü 4'ü aşamayan, geniş bir tabanı olmayan radikal bir hareketti. Müesses nizam için de hem tehlike arz etmiyordu hem de sol yükselişe karşı bir antikor görevi gördüğü için hoş karşılanıyordu. 12 Eylül'den sonra da İslamcıların üzerine pek gidilmedi. Ancak solun yokluğunda, yoksul halk kesimleri 80'li ve 90'lı yıllarda hızla milli görüşün 12 Eylül'den sonraki partisi refaha akın etmeye başlamıştı.

Dürkülerle, ellerle, çiçeklerle, gönülde sevgilerle. Refahın vakti geldi, gelin birlik olalım. Ellere tutuşalım sevgiyle, buluşalım refahı. 1989 itibariyle Sovyetlerin dağılmaya başlaması da, ABD'nin İslamcılığın arkasından çekilmesi neden olacaktı. Artık sol bir tehdit değilse, solun antikoru olarak İslamcılığa da gerek kalmamıştı. En azından bu kadar radikal olmak zorunda değillerdi. Biraz ılımanlaşmaları iyiydi.

Hem İslamcı yükseliş kontrol edilemeyecek şekilde büyüyor, kitleler refaha doğru kayıyor, hem de bu yükseliş arkasına kendi sermaye fraksiyonlarını alarak yeni bir düzen hayali anlatıyordu. Bu düzen adı kitlelere adil düzen olarak anlatılsa da ideolojik çekirdek bunun şeriat olduğunu biliyordu. Adıyla sanıyla şeriat düzeni isteniyordu. Refahın Rize Milletvekili Şevki Yılmaz 1995 yılında hacda hacılara yemin ettiriyordu.

Geniş halk kesimleri tıpkı bugünkü gibi gündelik hayatın koşuşturmacısı içindeydi. Ne vardı yani Şevki Yılmaz böyle bir şey dediyse? Aman, kendi işime bakarım ben, diyordu insanlar. Demokrasi, laiklik kaygısı güden kesimler büyük oranda kentli orta sınıflardan ve geleneksel sol kesimlerden oluşuyordu. Bu da solu orta sınıflara hapsediyor, işçi sınıfıyla bağını koparıyor. 12 Eylül'de askerin sopasını yiyen kesimler 15-20 yıl içinde askerle aynı kaygılarda birleşiyordu.

Tüm bu cucunanın içinden türeyen bir parti olarak Adalet ve Kalkınma Partisi 2002'de iktidar olduğunda, bu orta sınıfların gündelik dilinde bir kavram giderek popülerleşecekti. Takiyye. Nal suresi, meali tartışma programlarında konuşuluyordu. Meal şu şekilde.

Kim iman ettikten sonra Allah'ı inkara saparsa, kalbi imanla dolu olduğu halde baskı altında kalının durumu müstesna olmak üzere, kim kalbini inkara açarsa, işte Allah'ın gazabı bunlardır. Bunlar için çok büyük azap vardır. Ne diyor? Kalbi imanla dolu olduğu halde baskı altında kalanın durumu müstesna olmak üzere diyor. İşte bu hal birbirimize olan güvensizliğimizi de perçinledi de perçinledi. İslamcılar takia yapıyordu. Bu çok açıktı. Bu mealden yola çıkarak hem İslamcı hem de laik kesimler, takiye konusunda uzlaşıyorlardı. Asker olmazsa bunlar şeriat ilan edecekti. Asker olduğu için sanki laiklermiş gibi davranılıyordu. Haliyle AKP karşıtlığının yüzde otuzluk tabanı bir şeriat endişesiyle diri durdu.

Bu haliyle AKP'nin güçlenmesi karşısında tedirgin oldular. Dolayısıyla her ne yapıyorsa yapıyordu AKP ve yanlış yapıyordu çünkü varacağımız yol iyi bir yol değildi. Bu haliyle kendilerini de giderek seküler olarak tanımlamaya başladılar. Seküler kesimler büyük oranda kentliği, meslek sahibi, sosyal stasyonu eğitimiyle elde etmiş borderolu kesimlerden oluşuyordu. Mühendisler, doktorlar, öğretmenler, geleneksel işçiler vs. Buna karşın AKP, ülkenin en zengin azınlığıyla en yoksul geniş kesimlerinin ittifakı gibiydi.

Seküler orta sınıflar, AKP'nin yükselişini ekonominin tıkırında gitmesine bağlıyordu. 2000'li yıllarda bir sınıf kibriyle yoksul kesimlere bakıp onlara makarnacılar, kömürcüler diyorlardı. Oylarını bir paket makarnaya, bir torba kömüre satan demokrasi bilinci gelişmemiş, Cahil kesimlerdi onlar. Cahiller. Akademik Link YouTube hesabını görmüşsünüzdür. Doç Osman tarafından sunulan videoları izliyorsunuz bu kanalda. Ben kendisini sempatik buluyorum açıkçası. Her neyse bu kanalda 11 bin kişilik bir anketin sonuçları paylaşılmış. Burada CHP'lilere AKP'lileri nasıl tanımadıkları sorulmuş. Soru açık uçlu. Çoktan seçmeli değil. Cevapları dinleyelim. Şimdi hocam CHP'li laş karşı taraf için ne diyorlar? %16.2 direk çıkan şey cahil. İkinci kelime %7.5 koyun. Üçüncü kelime çıkarcı %4.1 ve dördüncü muhafazakar. Yani ilk üç kelime aslında olumsuz kelimeler, dördüncü kelime belli oranda nötr kabul edebileceğimiz bir kelime.

Bakın açık uçlu bir soru. İlk cevap cahil, ikinci cevap koyun, üçüncü cevap çıkarcı. Burada bir tür orta sınıf kibrini hissediyoruz. Haksızlık yok demiyorum bakın ama bir kibirde var, kabul edersiniz. 2000'li yıllar boyunca bu cahilliler AKP'ye oy veriyordu çünkü ekonomi tıkırındaydı, üstelik AKP'liler Müslümanmış gibi de yapıyordu. Bana kalırsa ilk travma 2014'te 31 Mart seçimlerinde yaşandı. 17-25 Arlık operasyonunda tahpeler ortalığa dökülmüş, bu Müslüman makyajı yapan tiplerin aslında para ile pulla nasıl bir ilişkileri olduğu teşhir olmuştu. Fakat seçimlerde İstanbul'un ve Ankara'nın yine AKP tarafından kazanıldığını gördük. AKP oyunun %38,5 olduğu bir sonuç vardı karşımızda. Ya bunların hırsızlığını tüm memleket görmemiş miydi? Nasıl olurdu bu sonuçlar?

yolsuzluk yaptığı tapelerle ortaya çıkan şehircilik bakanı Erdoğan bayrakların kendisi bile başbakanı istifaya çağırırken nasıl hala AKP'ye oy verilebiliyordu? soruşturma dosyasında var olan ve yasalara uygun olarak onaylanan imar planlarının büyük bir bölümü sayın başbakanın talimatıyla yapılmıştır. sayın başbakanın istifa etmesi gerektiğine inandığımı ifade ediyor, yüce milletimize saygılar sunuyorum. İlk travmamız 31 Mart 2014 seçimleriydi. Ondan sonraki her seçim travmanın tekrarı oldu. Bunlar din, diyanet gerekçesiyle Erdoğan'a oy veriyorlar dedik. Ekmelettin İhsanoğlu'nu aday gösterdik, o da olmadı. Muharrem İnce milyonlarca insanın katıldığı mitingler yaptı, bu sefer oldu lan dedik, yine olmadı. Ben biraz önce Muharrem İnce'ye mesaj attım. Başkanım ne diyorsunuz, yorumunuz nedir, herkes sizin yorumunuzu bekliyor dedim. Adam kazandı.

Bu Erdoğancılar ekonomi yüzünden Erdoğan'a oy veriyordu. Ekonomi kötüye giderse oy da vermezler diye umduk. 2018'den bu yana yoksullaşıyoruz, olmadık şeyler yaşadık, olmadık krizler gördük, yine oy veriyorlar. Gerekirse kuru ekmek soğan yeriz, Erdoğan'dan vazgeçmeyiz. Gerekirse soğan ekmek yeriz, Erdoğan'dan vazgeçmeyiz. Kimse kusura bakmasın, biz bu oyunlara gelmeyiz. Erdoğan karşısında anti-Erdoğancılık oldukça direngendi. Erdoğan gitsin de kim gelirse gelsin modundaydı milyonlar.

Ante Erdoğancılığa karşı Erdoğancılar da Erdoğan kalsın da nasıl kalırsa kalsın moduna geçtiler. Günün sonunda tümüyle çürümüş bir toplumsal düzen içinde birbirimizle didişip duruyoruz ama 2002'den bu yana Ante Erdoğancılığa rengini veren %30'un motivasyonu da pek değişmedi. Hala orta sınıflardan oluşuyoruz, hala kibirliyiz, hala AKP'ye oy verenleri cahil kesim diye tanımlıyoruz, koyunlar olarak nitelendiriyoruz. İki bölüm önce Lübnanlaşıyor muyuz diye sormuştuk. Bir arkadaşım söyledi. Haklıydı da. Dedi ki, daha ne kadar Lübnanlaşacağız ya? Daha ne kadar Lübnanlaşacağız? Daha hala soruyorsunuz Lübnanlaşıyor muyuz diye. Türk, Kürt, Arap diye düşünmez. Zaten kimliklere bölünmüşüz. Tuttuğumuz partiler kimliğimize dönüşmüş durumda. Son zamanlarda dedik ki, milliyetçilikle ayakta duruyorlar.

Muhalefet terörle arasına mesafe koysa seçimleri kazanırdı, hata etti. E o da geçti. Dem partiyle neredeyse ittifak olmaya niyetlendi Erdoğan ve hala oyları %30 bağdında seyrediyor. Evet, azdır %30, seçim kazanma garantisi yoktur ama kaybedecek de diyemiyoruz rahat rahat değil mi? Baksanıza, Erdoğan'la birlikte milliyetçi, Erdoğan'la birlikte açılımcı olan bir kitleyle karşı karşıyayız.

MHP oyları neredeyse erimiyor. Tüm bu travmalar anti-Erdoğan'cı halk kesimlerinin duygularını manipüle ediyor. Ve çoğunlukla birbirimize düşüyoruz. Öfkeli, birbirini duymayan, duysa bile anlamak istemeyen, sürekli bir hainlik arayan tuhaf insanlara dönüştük. Bu düzen Erdoğan'cıyı delirttiği gibi bizleri de delirtti. Diyorum ya, günahımıza ortak ettiler, onların günahlarına da biz ortak olduk.

Peki tedavi nerede? Ben tedavinin Mustafa Kemal'in paradigmasını yeniden yorumlamakta buluyorum. Yeni bir cumhuriyetçi paradigmaya ihtiyacımız var. Bu cumhuriyetçi paradigmayı da Mustafa Kemal'siz inşa edemeyiz. Yeniden ulus olmamız gerekiyor. Yeniden bir Atatürk çıkaramayacağımıza göre Atay'ı yeniden yorumlamak zorundayız. Bugünkü yorumların tüm dışlayıcı, hepsi öfkeyle dolu ve hiçbiri kapsayıcı değil. Bizi bir ulus yapmıyor bugünkü Atatürk yorumları.

Dolayısıyla bizim yeniden bir Atatürk yorumuna ihtiyacımız var. Önümüzdeki bölümlerde Mustafa Kemal'e ilişkin daha çok konuşacağız. Gerçekten, her geçen gün değerini daha çok anladığımız bir figür, bir tarihsel figür Mustafa Kemal. Dünyalara verildin Atatürk Ali, Allah'ıma emanettin Kemal.

Tren Topi pod bir medyayla beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar öfkenin aklın katili olduğunu bilerek yaşayın. Duygularınızın aklınızı manipüle etmesine izin vermeyin. Hoşçakalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)