
1.339 kelime · ~7 dk okuma
Bir deniz düşünün. Göz alabildiğine uzanan bir su kütlesi. Hafifçe kıpırdanıyor. Gökyüzü bulutlu. Güneş yok. Ve bir şair bu görüntüyü şöyle tarif ediyor. Şarap koyusu deniz. Şarap koyusu renkte deniz mi olurmuş demeyin. Bu tabir yaklaşık 2800 yıl öncesine. Homeros'a aitti.
Ve onun denizleri asla mavi değildi. Evet, bizimle aynı denize bakıyordu o da. Ama şarap koyusuydu onun için bu renkler. Ha keza gökler de öyleydi. Gökyüzü için parlak ve geniş derdi Homeros. Fakat hiçbir zaman mavi dememişti. Çünkü onun dünyasında maviye ait ayrı bir kelime yoktu. Buna benzer şeyleri yalnızca Yunan edebiyatında değil, başka uygarlıkların metinlerinde de görüyoruz aslında.
Renkler vardır. Siyah, beyaz, kırmızı. Ama göğün ve denizin rengine dair bildik tarifler bulamayız o metinlerde. Bu bize basit bir bilgi sunmakla kalmaz. Önemli bir kırılmayı da gösterir aslında. İnsanlık tarihinin bir döneminde mavi ayrı bir renk olarak düşünülmüyordu. Evet fiziken vardı ama henüz kültürde doğmamıştı.
Belki de bu yüzden Homeros'un o ilk cümlesi bu kadar etkileyiciydi. Şairin baktığı deniz bizim baktığımız denizle aynı. Ama gördüğü şey farklıydı. Dünyayı paylaşan iki zihin arasında bir kelimelik bir mesafe vardı yani. Ve o kelime henüz icat edilmemişti. Peki nasıl oldu da tanrısal göklerin rengi önce isim aldı sonra anlam kazandı?
Bu rengin doğada neredeyse hiç bulunmamasının ama kutsallığın semboli haline gelmesinin arkasında ne vardı ki? Hadi gelin birlikte mavinin doğuşuna tanık olalım sizinle. Evet, bugün bir rengin izini süreceğiz sizinle. Bunun için de bir pigmenting keşif anından başlamamız gerekiyor. Eski bir fırının içinden yükselen o ilk mavi dumanı anlatacağım size. Yer Antik Mısır. Zaman yaklaşık 2600 yıl öncesi. Burada yaşayan zanaatkarlar Nil Nehri'nin kıyılarında renkli duvar resimleri çizermiş.
Günlerden bir gün taşları ezip ısıtarak daha önce görülmemiş bir şey elde etmişler. Mat bir parlaklık. Soğuk ama derin. Kutsal ama uzak. Egyptian Blue yani Mısır Mavisi. Tarihte ilk kez insanlar doğada var olmayan bir rengi yaratmıştı böylece. Bir tür pigment büyüsüydü bu onlar için. Fakat aslında yaptıkları kimyasal bir sentezdi.
Kalsiyum, bakır, kum ve ısıyı bir araya getirmişlerdi. Böylece ortaya daha önce ismi bile olmayan bir renk çıkmıştı. Fakat bu rengi her yere sürmemişti antik Mısırlılar. Zira her tablonun, her evin, her giysinin hakkı değildi bu renk. Sadece tapınaklarda, tanrı figürlerinde ve ölülerin saraylarında kullanılmış mısır mavisi. Çünkü bu sıradan bir renk değilmiş onlar için. Görünmeyeni görünür kılma gücüne sahipmiş.
Bu yüzden de mavi artık sadece bir pigment değil, bir statü işareti, sınıfsal bir sınır, hatta tanrısal bir doku haline gelmiş. Anlayacağınız mavi rengi üretildiği andan itibaren bir anlam kazanmış. Fakat bu haliyle mavi hala yaygın değildi. Üretimi zordu zira. Öncelikle pahalıydı. Elde etmesi de zaman alıyordu. Bundan sebep mavi rengi binlerce yıl boyunca yoksul kesimlere ulaşamamıştı.
Tırnak içinde sıradan insanlar için yukarıdaydı bu renk. Gökte, yüksek duvarlarda, ikonların arka planında. Ulaşılmaz bir yerdeydi ve belki de bu yüzden kutsaldı birçokları için. Antik Mısır dönemlerinden kalan mezar duvarlarına bakarsınız. Tanrıların teni altın, saçları siyahtır ve mavi fonların üzerine resmedilmiştir. Sonsuzlukla, gökle ve öte dünyayla özdeşleşmiştir yani bu renk.
Fakat renklerin yolculuğu burada bitmemişti. Hatta bu sadece bir başlangıçtı. Başka bir renk, benzer bir hikayeyle, farklı bir şekilde karşımıza çıkacaktı. Bir salyangozun içinden damlayan bambaşka bir tonla. Mor renginden bahsediyoruz.
Mor, tarihte her zaman çok büyük bir statüs simgesi olmuştu aslında. Zira doğada bulunan mor pigmentinin tek kaynağı bir deniz salyangozuydu. Morex adı verilen bu küçük canlının içinden damla damla mor sıvı çıkıyordu. Bu da her bir gram boya için on binlerce salyangoz demekti. Dolayısıyla tıpkı mısır mavisi gibi morun da üretimi zaman alıyordu. İş gücü ve tabii ki para istiyordu.
Bunun da etkisiyle mor renkli kıyafetler giymek bir ayrıcalık haline gelmişti. Öyle ki Roma İmparatorluğunda mor renk kullanımı kanunlarla sınırlandırılmıştı. Başta senatörler ve generaller de giyebiliyordu bu rengi. Fakat en sonunda yalnızca İmparatorun hakkı oldu mor renk giyinmek. Aynı dönemlerde Bizans'da İmparator çocukları mor odada doğan anlamına gelen Porpirogenitus unvanını alıyordu.
doğum mekanı bile bu renkle anılır olmuştu. Anlayacağınız artık sadece renkli kumaşlar değil, iktidar da giyilebiliyordu. Bu noktada maviye tekrar dönelim biz. Bu renk de Mısır'dan çıktıktan sonra Avrupa'da benzer bir yol izlemişti. Ortaçağ Avrupa'sında mavi pigmenti hala pahalıydı. Fakat artık daha ulaşılabilir olmuştu.
Mesela Katolik kiliselerinin çoğunda Meryem Ana figürü maviye bürünmüştü. Yine kutsallığın temsiliydi bu renk. Fakat artık saflık ve alçak gönüllülük gibi kavramları da sembolize ediyordu. Bu temsil de bir tercih değil, maliyetli bir ayrıcalıktı aslında. Sanatçılar, Madonna'yı ne kadar derin bir maviyle boyarlarsa eserleri de o kadar gösterişli, o kadar içten, o kadar bağışa değer oluyordu.
Bu yüzden ortaçağ boyunca mavi pigment kiliselerde en değerli rengi temsil etmeye başlamıştı. Ultramarin diyorlardı bu renge. Yani deniz ötesinden gelen. Afganistan'dan taşınan lapis lazuli taşından üretiliyordu bu renkte. Altınla yarışır haldeydi artık. Hatta çoğu zaman doğrudan altının yerine bile geçiyordu.
Ortaçağ Avrupa'sında mavi bir renk olmaktan çıkmıştı bu sayede. Artık bir karar, temsil edilen bir araçtı. Kim mavi giyebilir, kim giyemez? Kimin tanrısı mavidir, kiminki toprak renginde? Bunlar önemli sorulardı o günlerde. Yani renk yavaş yavaş kimliğin bir parçası olmaya başlamıştı.
Bu durum zamanla öyle bir noktaya gelmişti ki bir çocuğa baktığında onun cinsiyetini bile giydiği şeylerin renginden tahmin etmeye çalışır olmuştu insanlık. Ama burada bir sorun vardı. Tuhaf bir karmaşa. Onu da kısa bir aradan sonra anlatacağım size. Evet, renkler kimliğin bir parçası olmuştu dedik en son değil mi? Hatta bir noktada çocukların cinsiyeti bile giydikleri kıyafetlerin rengi üzerinden tahmin edilebiliyordu.
İşte burada enteresan bir durum var. Bugün pembeyi kız, maviyi erkek çocukları giyer diyebiliyoruz değil mi? Yani global anlamda toplumsal algımız öyle çalışıyor. Böyle kodlanmış zihnimize. Ama işte tarihin büyük bir bölümünde bu tam tersiydi. Size garip gelecek belki ama 20. yüzyılın başına kadar Avrupa'da pembe kıyafetler erkek çocuklar için üretilirdi.
Bunun da şöyle bir sebebi var. Pembe kırmızının yumuşatılmış haliydi. Kırmızı ise savaş, cesaret ve güç anlamına geliyordu. Pembe de onun genç formuydu aslında. Mavi ise kutsal olanın, kırılganlığın ve korumanın dengiydi o dönemde. Ama sonra her şey değişti. 20. yüzyılın ortalarında vitrinler yeni bir fikirle doldu. Bebek reyonları pastel tonlar arasında bir ayrım yapmaya başladı.
Mavi erkek çocuklara, pembe kızlara. Bugün tartışmasız gibi görünen bu dağılım zamanında sadece bir tercihti aslında. Hem de oldukça yeni bir tercih. Çünkü 1900'lerin başında tam tersini öneren kataloglar vardı. Pembe daha güçlü, daha dikkat çekici sayılıyor. Bu yüzden erkek bebeklere yakıştırılıyordu. Mavi ise sakin ve zarif bulunulduğu için kız çocuklarına uygun görülüyordu.
İşte bu algı bir gün yön değiştirdi. Bir kampanya, bir mağaza, bir alışkanlığı. Renkler yeniden etiketlenmişti. Ve bu etiketler tekrar edildikçe gerçek tanıttı. Bugün bir çocuk mavi giydiğinde ne görüyoruz? Renk mi? Cinsiyet mi? Yoksa sadece ezberlenmiş bir şey mi? İşin garibiyse şu, tüm bunlara rağmen hala görmeyi objektif bir şey sanıyoruz.
Oysa görmek nesneyle değil, bağlamla ilgili bir şeydir. Bakın bu fark 2015 yılında beklenmedik bir biçimde ortaya çıktı aslında. Bu elbise ne renk dediğimde herkes aynı elbiseyi hatırlamıştır eminim. Malum ortalık epey bir karışmıştı. Beyaz fonda basit bir elbise fotoğrafıydı bu. Kimileri net bir şekilde altın ve beyaz diyordu rengini. Kimileri ise elbisenin renginin mavi ve siyah olduğuna emindi.
Aynı görüntü, aynı ışık, aynı piksel var. Ama iki farklı gerçeklik söz konusuydu yani. Bunun da sebebi beynimizin çalışma şekliyle alakalı aslında. Şöyle ki beynimiz ışığı doğrudan işlemez. Her gelen görüntüye bir tahmin, bir düzeltme uygular. Arka plan ışığını hesaba kadar, gölgeyi telafi eder. Ve en önemlisi de alıştığı dünyaya göre karar verir.
Kimi beyin o elbisenin gölgede olduğunu varsayar, kimi doğrudan gün ışığında çekildiğini. Sonuçsa farklı kararlar, farklı renkler ve farklı gerçeklikler. Bu sadece internetteki bir tartışma değildi aslında. Aynı mekanizma tarih boyunca da iş başındaydı. Renkleri ayırt edemeyen diller, göğü başka türlü tanımlayan kültürler.
Baktığı şeyleri kendi diliyle değerlendiren, dünyayı kendi rengiyle gören zihinler hep vardı. Çünkü renk dediğimiz şey ışığın bir sonucu değil, kültürün, dilin ve hafızanın da birleşimidir aslında. Bu yüzden de görmek sadece bakmak değil, seçmektir. Şimdi en başa dönelim. Kafanızı kaldırıp bir göğe baksanıza. Ya da yakınlarınızda varsa bakışlarınızı denize bir çevirsenize.
O maviliğe bakınca ne görüyorsunuz? Bir renk mi? Bir duygu mu? Bir sınıf, bir aidiyet ya da bir öyküyü mü? Belki hepsini görüyorsunuzdur. Belki de hiçbirini. Ama kesin olan şu, gördüğünüz şey doğal değil. Hepsi sizin yetiştiğiniz kültürden, zihninizde dolaşan fikirlerden filtrelenen şeyler. Ve tüm bunların hiçbiri tesadüf değil.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.