
1.834 kelime · ~9 dk okuma
Bu ses size yüzüncü kez ulaşıyor. Evet, tam yüz farklı yoldan yürüdük birlikte. Onlarca soruya yanıt aradık. Ama hepsinde aynı şeyle karşılaştık. Gerçek, göründüğünden daha karmaşık, daha ilginç, daha şaşırtıcıydı. Tanrı zaratar mı diye sorarak başladık tüm bu serüvene. Zaman içinde 11 gün uyumazsanız ne olur diye merak ettik mesela.
Artık tek bir şey kesindi. Uykusuzluk Trip'i derinden sarsmış ve tüm dengesini bozmuştu. Sürecin sonunda Peter Trip tam 201 saat boyunca uykusuz kalarak dünya rekoru kırmıştı. Başka bir gün kıyamete doğru giden bir saatin tiktakları arasında kaybolduk. 1953'e geldiğimizde ise sona biraz daha yaklaşmıştık.
Amerika Birleşik Devletleri, Ivy operasyonu ile ilk hidrojen bombasını test etmiş, Sovyetler Birliği de Joe Dirt ile buna cevap vermişti. Einstein'ın çocukluğuna da indik birlikte. Stanislav Petrov'un elinin titremediği o anada tanık olduk. Petrov gözlerini dev ekranlardan ayırmadan bekledi. Dakikalar geçti. 10 dakika, 15 dakika, hiçbir şey olmamıştı.
İlk bilgisayarların demirden devlerine, sicim teorisinin kozmosuna, kara deliğin karanlık kalbine yolculuk ettik birlikte. Bazen de sadece bir kelimenin ya da bir fikrin peşine düştük. Anhedoni, entropi, rastlantı, bilinç. Çünkü bu podcast sadece bilgi vermek için değil, birlikte merak etmek için var aslında. Soru sormanın bazen cevaptan daha kıymetli olduğunu hatırlamak için.
Eğer bu ses hala kulaklarınızda yer buluyorsa ve eğer bu yolculuk sizinle birlikte büyüdüyse, teşekkürler. Zira bunu sadece anlatan olarak ben değil, dinleyen olarak sizler de inşa ettiniz. Ve şimdi yüzüncü bölümdeyiz. Bu da bir sayı elbette. Ama aynı zamanda bir iz, zihninizde, belleğinizde, günlük rutininizin içinde bir yerde kendine yer etmiş yüz farklı düşünceden sadece birisi.
İşte bu bölümde o izlerin bir devamı, bir teşekkür, bir dönüm noktası ve yine bir başlangıç. Ne diyoruz? Hiçbir şey tesadüf değil. Bu bölümde de ismimizin hakkını verip haritaların matematiğine bakacağız sizinle. Bir kağıt parçasının hayata bakış şeklimizi ve dünya algımızı nasıl şekillendirdiğini konuşacağız. Hazırsanız devam edelim.
Dünya haritasını bir gözümüzün önünde canlandıralım mı? Hatta kocaman bir hayali haritayı açalım önümüze. Ne görüyoruz? Asya kıtası dev bir balık gibi uzanmış. Amerika solda. Avrupa tam ortada. Afrika aşağıda. Avustralya kenarda sıkışmış. Yani bildiğiniz dünya. İşte o harita bize yalan söylüyor. Gerçek dünya bu değil.
Standart olarak bildiğimiz harita aslında dünyanın bir yorumudur. Çizilmiş bir bakış açısı da diyebiliriz buna. Ve o bakış açısı tarafsız değildir esasında. Şöyle izah edeyim bu söylemi. Haritalar dünyayı yalnızca göstermez. Aynı zamanda onu tanımlar. Kimin nerede durduğunu, kimin aşağıda, kimin ortada ve kimin büyük olduğunu söyler bize.
Bu taraflı haritaya ilk şekli veren kişi 16. yüzyılda yaşamış bir haritacı olan Gerardus Mercator idi. Ama aslında kendini coğrafyacıdan çok matematikçi olarak tanımlardı kendisi. O dönemde denizciler için en büyük sorun küresel dünyada düz bir rotayı takip etmek zorunda olmalarıydı.
Tamam gezegen yuvarlaktı. Bunu kabul ettirebilmek için insanlar canından bile olduğu vaktinde. Ama işte elimizdeki haritalar onlar düzdü. Daha da kötüsü bu çeviride bazı şeyler kaçınılmaz olarak bozuluyor. İşte bu gezegeni keşfeden ya da sadece ticareti sağlayan denizciler açısından ciddi bir problem olmuştur.
Gerardos Mercator bu problemi çözmek için açısal doğruluğu koruyan bir projeksiyon geliştirdi. Yönleri sabit tutan ama boyutları çarpıtan bir sistemdi bu. Bu sayede gemiciler bir pusula doğrultusunda çizdikleri çizgileri haritada aynen takip edebiliyorlardı. Küresel yüzey, düz bir zemine aktarılmıştı yani. Fakat bunun bedeli büyük olmuştu.
Zira ekvatora yakın bölgeler küçülüyor, kutuplara yakın bölgeler ise orantısız bir şekilde büyüyordu bu sistemde. Öyle ki Avrupa kıtası devleşirken Afrika ve Güney Amerika ise küçülüyordu. Aslına bakarsanız Mercator bunu bilerek yapmamıştı. Faydacı bir niyeti vardı aslında. Ama haritası Avrupa merkezli bir dünya görüşüne çok uygundu ne yazık ki. Ve bu harita insanlık tarihi boyunca algılarımızı da şekillendirecekti.
Mercator'un haritası yüzyıllar boyunca okullarda, atlaslarda ve diplomatik belgelerde yer aldı. Her şeyden önce kullanışlıydı. İşin kötüsü bir kez kullanılmaya başlandığında gerçekte buymuş gibi kabul edildi. Öyle ki insanlık bir noktada bunu bir harita olarak değil, bir dünya sıralaması olarak algılamaya bile başladı. Çünkü zihnimiz şuna programda. Büyük olan güçlüdür. Ortada olan merkezdir. Aşağıda olan ikincildir.
İşte tam da bu yüzden Mercator haritası yüzyıllar boyunca kullanılmıştı. Çünkü batı merkezli bir dünya algısı açısından bu projeksiyon biçilmiş bir kaftandı. Anlayacağınız bu bir coğrafi ihtiyaç değil, politik bir tercihti. Ve aradan yüzyıllar geçmesine rağmen etkisi bugün dahi sürüyor. Kuzeyi düşünelim mesela. Yukarıda olması da garip bir tercih aslında. Zira bu doğal bir gerçeklik değil.
Fizikte yukarı ya da aşağı diye bir yön yoktur çünkü. Uzayda her şey görecelidir. Kuzeyin yukarıda olması bir kararın sonucudur yani. İşte bu kararın da bir tarihi vardı. Ortaçağ boyunca Arap coğrafyacılarının çizdiği haritalarda güney hep yukarıdaydı mesela. Ya da Çin'de yukarıda olan yön doğuydu. Çünkü güneş oradan doğuyordu. Avrupa'da bile ilk dönem haritalarda kuzey çoğu zaman yan taraftaydı.
Yani haritaların yönü medeniyetlerin dünyanın merkezi kabul ettiği şeye göre değişiyordu. Fakat modern çağda batı dünyası, küresel ticaretin ve gücün de merkezine oturmuştu. Hal böyle olunca haritalar da bu coğrafyanın eksenine dönmeye başladı. Kuzeyin yukarıya alınması bunun ilk adımlarından birisiydi aslında. Yukarı kavramı üstünlükle eş anlamlı hale gelmeye başlamıştı böylece.
Bugün tırnak içinde aşağı ülkeler ya da yukarı uygarlıklar gibi terimlerin izi oradan geliyor kısacası. Yani yukarı sadece bir yön değil bir hiyerarşi ifadesi de oldu bu değişimlerle. Bir de tabi isimlendirme mevzusu var. Biliyorsunuz bir şeyin adını kim koyarsa anlamını da o tanımlar. Bugün dünya haritalarında bazı yerlerin adları yalnızca coğrafi değil politik bir mesajdır da.
Bunun en bariz örneklerinden birisi mesela Pers Körfezi mi yoksa Arap Körfezi mi tartışmasıdır. Yüzyıllar boyunca Pers Körfezi olarak bilinen bu alan, İran tarihinin en eski isimlerinden birini taşır. Ama 1960'lardan sonra bazı Arap ülkeleri bu bölgeye sistematik olarak Arap Körfezi demeye başlamıştı. Google Maps'e girip bu bölgeye bakın mesela. Yerine göre farklı adlandırmalar görebilirsiniz.
Çünkü harita yalnızca yer göstermez, coğrafyaya dair bir yorum da yapar. Ve bu yorum kimi tanıyıp kimi sildiğinize göre değişir. Bu duruma haritacılıkta verilen özel bir isim de var. Onu da kısa bir aranın ardından anlatacağım size.
Buraya kadar geldiğimiz yeri bir özetleyelim. Ne dedik? Haritalar zamanla sadece bir yönü değil, politik bir hiyerarşiyi de ifade etmeye başladı. Ve buna bağlı olarak da bizlerin algısını şekillendirdi. Coğrafyaya dair bir yorum yapıyor haritalar. Bu yorumda hangi medeniyetleri tanıyıp hangisini sildiğinize ya da görmezden geldiğinize göre değişiyor. İşte bu duruma haritacılıkta verilen bir isim var. Toponimik savaşlar.
İsimler üzerinden yürütülen sessiz ama etkili mücadelelerdir aslında bunlar. Az önce bahsettiğim Perskörfezi meselesi sadece bir örnek de aslında. Mesela İsrail haritalarında Batı şerianın yerine farklı idari bölge adları yazılır. Japonya'da Kore ile kriz yaşayan bölgeler Japon Denizi olarak gösterilirken, Kore aynı denizi Doğu Denizi olarak adlandırır. Ya da Yunanistan ile Kuzey Makedonya arasında yıllarca süren kriz sadece Makedonya adı üzerineydi. Bu basit gibi görünen tercihler aslında tarihi kimin yazdığına da karar verir. Harita bir tür diplomatik araçtır aslında.
ve üzerinde kullanılan her terim bir taraf seçmektir. Tıpkı eskiden dünya haritalarında İstanbul yerine hala Konstantinopolis yazması gibi. Bir terim kaldırılırken bir geçmiş de silinir. Tabii bunu bilinçli ve sistematik yapanları da gördük tarihte. Soğuk savaş yıllarında Sovyetler Birliği'nde yayımlanan haritalar mesela. Tam anlamıyla birer kurguydu. Sınırlar, şehirler, hatta yollar bile yanlış yerleştirildi.
Ve bu bir hata değildi. Bir politikaydı. Sovyetler Birliği'nde harita sadece yön bulmak için değil, gerçeği biçimlendirmek için de kullanılırdı. Devlet iki ayrı gerçeklik üretirdi aslında. Biri askeri ve istihbarat birimleri için hazırlanan doğru haritalar, diğeri ise halka ve dış dünyaya sunulan sahte versiyonlar.
Bu sahte haritalarda stratejik yerler yani askeri üsler, radar tesisleri ve nükleer laboratuvarlar ya tamamen silinir ya da yanlış koordinatlara kaydırılırdı. Amaç sadece yabancı istihbaratları şaşırtmak değildi burada. Kendi halkının da coğrafi gerçeğe erişmesi engellenirdi. Bunun da en çarpıcı örneklerinden birisi Arzamaz-16'dır bu arada.
Burası Sovyet nükleer programının kalbiydi. Ama resmi haritalarda böyle bir şehir yoktu. Ne sokakları, ne adı, ne de koordinatları. Bu şehir yıllarca sadece devletin bildiği bir noktada var olmuştu. Orada yaşayan binlerce insan adeta görünmezdi yani. Çünkü Sovyetler için harita aynı zamanda bir sansür aracıydı. Gerçek şehirleri silmek, yeni şehirler uydurmak, hatları, yolları, sınırları çarpıtmak,
Bütün bunlar coğrafyayı bir kontrol mekanizmasına dönüştürüyordu. Ve böylece propaganda sadece sözle değil çizgiyle de yapılmış oluyordu. Bu strateji öyle ileri gitti ki batılı devletler yıllar boyunca Sovyet şehirlerini doğru konumlandıramadı. Çünkü ellerindeki haritalar gerçeği göstermiyordu.
Daha da ilginci, Sovyetlerin kendi bilim insanlarına da gerçek haritalara erişimi kısıtlamasıydı. Yani harita, sınırlı erişimle dağıtılan bir güç aracıydı. Bugün durum nedir peki? Cep telefonunuzdaki harita uygulamasına bir nokta koyduğunuzda size bulunduğunuz yeri söylüyor. Sokak adını, binayı, hatta yönünüzü size gösteriyor.
Bu o kadar sıradanlaştı ki artık haritanın tarafsız olduğuna inanıyoruz. Ama bu sistemin arkasında hala çok net bir güç dengesi var. GPS yani küresel konulama sistemi. Bu sistem Amerikan ordusunun bir projesi olarak doğdu. 1978'de uzaya fırlatılan ilk uydular. Tamamen askeri amaçla kullanılıyordu aslında.
Hedef hassas füze yönlendirmesiydi. Yani bir yerin haritadaki karşılığını bilmek değil oraya nişan almak da esas amaç. Daha sonra sivil kullanıma da açıldı bu sistem. Fakat altyapısı hala Pentagon'un kontrolünde. Yani Amerika istediği anda sivil GPS sinyallerini yavaşlatabiliyor ya da bölgesel olarak kapatabiliyor.
Mesela 2020'de Çin sınırında yaşanan bir çatışmada Hindistan ordusunun GPS erişimi zayıflatılmıştı. Çünkü bölgedeki hakim sinyal Çin'in kendi sistemi Beidou'ya aitti. Benzer şekilde Avrupa'nın Galileo veya Rusya'nın GLONASS sistemi de GPS'e birer alternatif olarak geliştirildi. Yani dünya haritası artık kağıtta değil uydularda çiziliyor diyebiliriz.
İşte burada sorulması gereken bazı sorular var. Bu uydular kimin? Hangi dünya görüşüne göre çalışıyorlar? Daha da önemlisi haritalarda gördüğünüz o çizgiler var ya, hani ülkeleri, şehirleri, bölgeleri ayıran o sınırlar. Onlar da yok aslında.
Doğada yürürken bir ülke sınırına geldiğinizde toprak rengini değiştirmez. Ağaçlar bir anda durmaz. Dağlar, vadiler, nehirler… Hiçbiri bu sınırları tanımaz. Çünkü bu çizgiler bir kararla, bir masada, bir kalemle hatta bazıları cetvelle çizildi.
1884 Berlin konferansıdır bunun en net örneği. Avrupalı devletler Afrika kıtasını kendi aralarında paylaştığında coğrafya değil çıkarlar dikkate alınmıştı. Sonuç olarak dümdüz hiçbir doğal oluşuma uymayan sınırlardan oluşan onlarca ülke çıktı ortaya. Orta Doğu'da sınırlar çoğu zaman petrol boru hatlarına göre belirlendi.
Bazılarıysa sömürge yönetimi kolay olsun diye etnik grupları parçalayacak şekilde çizildi. Hindistan ile Bangladeş arasında önceden tam 162 tane sınır içi sınır vardı örneğin. Yani Bangladeş içinde Hindistan'a ait bir toprak, onun içinde Bangladeş'e ait bir toprak, onun içinde tekrar Hindistan'a ait bir başka parça. Üst üste iç içe geçmiş 4 katmanlı sınırlardan bahsediyoruz.
Bu bile bile bırakılmış bir kaostu aslında. Yani sınır dediğiniz şey çoğu zaman coğrafya değil, siyasetle ilgilidir. Toprağın değil, kimin çizdiğidir esas mesele. Harita bu yüzden bir bilgi kaynağı değil, bir güç aracıdır. Ve o çizgiler gerçeklikten çok karar içerir. Bir haritaya baktığınızda sanki dünyada öyleymiş gibi gelir size. Sabit, nesnel, gerçeği temsil eden bir belge gibi.
Ama artık biliyorsunuz, bu bir yanılsama. Çünkü bir düzlemde yerin ne kadar büyük göründüğü, nerede yer aldığı ya da adının ne olduğu çoğu zaman gerçeğe değil, güce bağlıdır. Ve bu güç bazen çizgilerle oynar, bazen renklerle, bazen isimlerle ya da bazen görünmeyen bir uydudan gelen sinyalle. Harita yalnızca yön bulmak için değil, düzeni inşa etmek için de çizilir. Kim yukarıda, kim merkezde, kimin adı var, kimin yok. Bunların hiçbiri tesadüf değil yani. Çünkü dünyayı nasıl çizdiğiniz, onu nasıl gördüğünüzle değil, onu nasıl göstermek istediğinizle alakalıdır. Özetle, bir haritaya baktığınızda sadece kıtaları değil, onların arkasındaki kararları da görürsünüz.
Harita sadece bir rehber değil, bir yorumdur, bir öneri, bir politika. Ve bu yüzden hiçbir çizgi, hiçbir yön, hiçbir isim, yani hiçbir şey tesadüf değildir.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.