Podcast

195 - Hazzın Doruklarında: Adrenalin Tutkusu

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Ekstrem sporlar ya da deneyimler her geçen yıl daha da popüler hale geliyor. Yüzlerce metre yükseklikteki dağlara ekipmansız tırmananlar, kendini gökyüzünden aşağı bırakanlar, okyanusların dev dalgalarına meydan okuyanlar ve dahası... Peki ama ne uğruna? Neden ucunda ölümün dahi olduğu aktivitelere dahil oluyoruz? 111 Hz'in bu bölümünde ekstrem deneyimlere olan ilgimizin kaynağını sorguluyoruz. Adrenalin tutkusunu nörolojik, psikolojik, felsefi ve kültürel bağlamda inceliyoruz.



Sunan: Barış Özcan

Hazırlayan: Özgür Yılgür

Ses Tasarım ve Kurgu: Metin Bozkurt

Yapımcı: Podbee Media



Tüm bölümler ve daha fazlası için !



------ Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.188 kelime · ~11 dk okuma

Öyle hikayeler vardır ki sizi başka bir yere ışınlar. Bazen ilhamı buluruz vardığınız yerde, bazen de harekete geçme cesaretini. 111. frekansta o hikayelerin izini sürüyoruz. Hadi başlayalım.

Herhalde yarısına gelmiş olmalıyım. Olmalıyım da bir sonraki hamlem ne olacak ki? Sol taraftaki şu çıkıntı sağlam gibi gözüküyor. Harika.

Çok iyi gidiyorsun Barış. Öyle devam. Sağ tarafta pozisyon alabilmem için epey iyi bir çıkıntı daha var. Yandaki oya topuğumu kilitleyebilirim sanki. Adımımı sabitleyip, ayağımı da doğru şekilde şu oya yerleştirebilirsem... Aman! Ufalanabilir bir oymuş. Sakin ol Barış. Sakin, sakin ol.

Transkriptin tamamını oku

Neden böyle bir maceraya atıldım ki ben? Başka deneyim mi yoktu sanki? Ama kendimi nasıl test edecektim ki? Bu kadar uçlarda bir testi geçebilirsem her sorunu aşarım. Yarısını da tırmandım. Nereden baksan 400-450 metre eder.

Geri dönüşüm de zor. Ama başardığını düşünsene Barış. Bu cesareti göstermeseydin aklın hep burada kalmayacaktı sanki. Peki ama ne uğruna? Ya yukarıdaki girinti de sağlam olmasaydı? Ya kontrolü kaybetseydin? Ya kayıp düş...

Biraz stresli bir giriş olduğunun farkındayım. Fakat bölüme böyle bir serbest solo tırmanış mizansini ile başlamamızın bir sebebi var elbette. Bugün biraz ekstrem sporlar, adrenalin üzerine konuşalım istiyorum. Sosyal medyada, YouTube'da ya da izlediğiniz filmlerde falan mutlaka denk gelmişsinizdir. Son dönemde ekstrem sporlara olan ilgi epeyce bir artmış vaziyette. Öyle ki her olimpiyat oyunlarında yeni bir ekstrem spor bu organizasyona dahil oluyor.

Epey de estetik havalı görünüyor bu aktiviteler açıkçası. Fakat bu kadar tehlikeli şeyleri ne uğruna yapıyoruz? Değil mi? Yani neden sonunda ölüm riski olan deneyimlere böyle büyük bir hevesle dahil olmak istiyoruz? İşte sizinle bunun cevabını arayacağız bu bölümde. Bu arayışa da yine serbest sol oturmanıştan bir hikayeyle başlayacağız. Hadi gelin benimle.

Yosemite Ulusal Parkı'nın eşsiz doğasındayız şu anda. Burada gezegenin en ünlü kaya parçası olan granit duvar El Capitan yer alıyor. 1851 yılında Avrupalı yerleşimciler tarafından kayıt altına alınmış bu kaya parçasının varlığı. Fakat bu dev yapıyı asıl keşfedenler Ahvaniçi yerlileriymiş. El Capitan. İspanyolca'da kaptan ya da lider anlamına gelen bir kelime bu.

Mevzubahis Kaya Formasyonu'na da böyle denmesinin bir sebebi var. Aslında El Kapitan sadece 2308 metrelik bir heybeti değil, manevi bir meydan okumayı da ifade ediyor. Zira keşfedildiği dönemden bu yana birçok kişi bu kayanın zirvesine erişebilmek için çaba harcadı. Bu mücadeleyi başarıyla tamamlayan ilk kişiler ise Warren Harding liderliğindeki bir ekip olmuş. Bu ekip haftalar öncesinde yaptıkları hazırlıkların neticesinde organize bir yolculuğa çıkmışlar. Kullandıkları ekipmanlar sayesinde de El Capitan'ın zirvesine ulaşabilmişler.

Bu tırmanış her ne kadar insanın dayanıklılığına dair harika bir örnek olsa da zihinsel ya da manevi açıdan büyük bir meydan okuma olarak tanımlamak biraz güç. Sonuçta Harding ve onun ekibi bu yolculuğu planlamış ve tırmanışı dağcılık ekipmanlarıyla gerçekleştirmişti. Fakat bahsettiğim zihinsel meydan okumayı başarıyla aşan asıl birisi daha var. Alex Honnold.

Hanald 3 Haziran 2017'de sabah saat 5.32'de El Capitan'a tırmanmaya başladı. Fakat bu tırmanışı diğerlerinden ayıran önemli bir detay vardı. Free Solo yani ekipmansız tek başına bir tırmanıştı Hanald'ın gerçekleştirdiği. Fiziksel dayanıklılık kadar doğru bir strateji ve tabii ki çelik gibi bir zihin gücü de gerekiyordu ona.

Koruma halatı olmadan, 2308 metrelik dümdüz bir kayaya tırmanmaktan bahsediyoruz. Bu eşsiz bir cesaret ve yüksek bir odaklılık ihtiyacı doğuruyor. 3 saat 56 dakika süren tırmanışın sonundaysa, Hanelt, El Capitan'ın zirvesine ayak basmış ve bu zihinsel meydan okumanın üstesinden gelebilen ilk insan olmuştu. Bu hikayenin detaylarını merak ediyorsanız 2018 yılında yayınlanan ve en iyi belgesel film dalında Oscar ödülü alan Free Solo adlı belgeseli izlemenizi öneririm. Ben bu belgesel yayınlandıktan hemen sonra YouTube kanalımda da yine bu konuya ilişkin bir video yayınlamıştım.

Şimdi, Hanold'un olağanüstü başarısı üzerinden birçok çıkarım yapmaya devam edebiliriz. İşin zihinsel boyutunu düşünün bir mesele. Yaptığı her hamleyi aklında defalarca canlandırmıştı Hanold. Her riski değerlendirmiş, kusursuz bir strateji kurmuştu. Hatta kendisinin beyin taramalarında amigdala yani korku merkezinin normal insanlara göre çok daha az tepki verdiği de çıkmış ortaya.

Zira o, tırmanırken korkudan değil, derin bir konsantrasyondan besleniyor. Fakat onu doygunluğa ulaştıran başka bir şey daha vardı. Adrenalin. Hanold istisnai bir örnek de olsa söz konusu ekstrem deneyimlerden dünyanın dört bir tarafından benzer hikayeler ortaya çıkıyor. Bu tür aktiviteleri adrenalin tutkusuyla yapıyoruz.

Adrenalin ya da diğer adıyla epinefrin, tehlike anında vücudun hayatta kalma refleksini tetikleyen önemli bir hormon olarak biliniyor. Savaş ya da kaç diye bir durum var ya, hani fight and flight diye de İngilizce orijinalinden söyleyelim araştırmak isteyenler için, işte böyle bir durumla karşılaştığımızda böbrek üstü bezlerimizde salgılanan bir hormon bu. Epinefrin salgılanınca kalp atışlarımız hızlanıyor, göz bebeklerimiz büyüyor ve kaslarımıza daha fazla oksijen gidiyor. Yani kısacası bu adrenalin salgıladığımız anlarda vücudumuzdaki tüm sistemler maksimum performansına ulaşıyor.

Ancak asıl dikkat çekici nokta adrenalinle birlikte salgalanan dopamin ve serotonin gibi nörotransmiterlerden geçiyor sevgili arkadaşlar. Biliyorsunuz dopamin ödül mekanizmasının başrol oyuncusu. Motivasyonumuz ve ruh halimizde çok ciddi bir rolü var. Serotonin ise mutlulukla ilişkilenen bir nörotransmiter. Şimdi şöyle düşünün, bir tehlikeyi atlattığınızda ya da riskli bir işin altından kalktığınızda bedeniniz sadece sizi uyanık tutmakla kalmaz. Aynı zamanda bir ödül de verir.

Başarmış hissedersiniz ve bu bir mutluluk yaratır sizde. Daha da açık konuşmak gerekirse bir hazza ulaşırsınız. İşte bu haz kimi insanlar için tekrar tekrar aranan bir şeye dönüşüyor. Ekstrem sporlarla uğraşan kişilerde dopamin ve serotonin seviyelerinin daha yüksek olması bu aktiviteleri neden seçtiklerinin de bir açıklaması.

Ancak dahası da var. Bu arayışta genetik faktörlerin de etkili olduğu düşünülüyor. Novelty Seeking yani yenilik arayışı olarak bilinen genin de bu konuda etkili olduğu tahmin ediliyor. DRD4-7R varyantı olarak isimlendirilen bu gene sahip olanların dopamine daha çok ihtiyaç duyduğu düşünülüyor. Yani bu bireyler genetik olarak bilinmezliğe, risk almaya, yeni deneyimlere programlanmışlar bir şekilde.

İşte bu noktada adrenalin tutkusu bir bağımlılığa da dönüşebiliyor. Zira beden adrenalini, dopamini, oksitosini birleştirerek o bireyi sürekli hazzın zirvesini arar bir hale getiriyor. Ee risk ne kadar yüksekse ödül de o kadar büyük olur değil mi? İşte bu yüzden kimi insan ölümün kıyısından geçen ekstrem aktiviteleri gerçekleştirirken hiçbir korku hissetmiyor. Aksine bundan keyif alıyor.

Adrenalin tutkusunun bilimsel dayanağını bu şekilde açıklayabiliriz. Fakat Alex Honnold'ın hikayesini anlatırken bunun zihinsel bir mesele olduğundan da bahsetmiştim hatırlarsanız. Anlayacağınız adrenalin tutkusunun psikolojik, felsefi, kültürel boyutları da var. Onları da kısa bir aradan sonra konuşacağız.

Evet, bizim ekstrem sporları ya da böylesi aktiviteleri neden deneyimlemek istediğimiz üzerine konuşmaya devam edebiliriz şimdi arkadaşlar. İşin nörolojik kısmını konuşmuştuk biraz önce. Özetleyecek olursak, adrenalin hormonuyla birlikte salgalanan dopamin, serotonin, oksetosin gibi nörotransmiterler etkiliydi bu süreçte. Önce risk alıyoruz, ardından bunun altından kalkarak kendimizi başarmış hissediyoruz ve duyduğumuz hazla ödüllendiriliyoruz.

Fakat insanoğlu neden bile isteğe tehlikenin içine yürür? Sorusunun cevabı sadece bunlarda, yani hormonlarda değil. Aynı zamanda anlamda, varoluşta ve kimlikte saklı bir arayış söz konusu. Hadi biraz da o sorgulamayı yapalım şimdi sizinle. Nazi toplama kamplarından kurtulmuş psikiyatrist Victor Franklin insanın anlam arayışı kitabında şöyle bir ifadesi var.

İnsanın temel motivasyonu haz değil, anlamdır. Ona göre insanın bir amacı varsa en karanlık anlarda, en zorlu koşullarda bile yaşama tutunur. Bu çerçeveden bakınca ekstrem sporlar bir tür anlam üretme alanı haline de geliyor. Kendi sınırlarını aşmak, kendini tanımak, ölümle yüz yüze gelerek hayatın değerini anlamak.

Tüm bunları modern insanın anlam boşluğunu doldurma çabaları olarak da değerlendirebiliriz. 2018 yılında kaybettiğimiz psikoloji profesörü Marvin Zuckerman'ın 1979'da geliştirdiği Sensation Seeking Scale yani duyum arayışı ölçeği bu konuda bize güzel bir yol gösterici olabilir aslında. Çünkü bu ölçekte bireylerin ne ölçüde uyarım ve ne ölçüde yenilik aradıklarına dair bir test yapılmış. Ve neticesinde dört boyuttan oluşan bir ölçek geliştirilmiş.

Ölçeğin başlarında sıkılmaya duyarlılık yer alıyor. Şayet siz rutinlerden, sıradan insanlardan, tekrarlayan işlerden çabuk sıkılıyorsanız bu aşamayı geçmiş oluyorsunuz. Ölçeğin ikinci seviyesinde ise içgüdüsel davranma yer alıyor. Eğer kişi toplumsal tabuları aşma, partilere katılma ya da cinsel deneyimlerde daha rahat davranışlar sergiliyorsa bu anlam arayışında bir adım daha öteye gitmiş oluyor.

Üçüncü boyuta geldik şimdi. Burada da deneyim arayışı bulunuyor. Farklı kültürleri tanımak isteyen, sanat ya da müzikte çeşitlilik arayan, seyahat etme gibi yeni deneyimleri arzulayanlar işte bu aşamaya erişebiliyor. Son aşama ise adrenalin tutkunlarının varabildiği bir boyut. Heyecan ve macera arayışı yer alıyor burada. Paraşütle atlama ya da bungee jumping gibi ekstrem deneyimler arayan kişilerin işte tam da bu aşamada bulunduğunu söyleyebiliriz.

Zuckerman'in bu skalası bize kişinin adrenalinle kurduğu bağı analiz etmemiz açısından yardımcı oluyor yani. Sadece ekstrem sporlar ya da deneyimler için de geçerli değil bu. Göktelen camlarını temizlemek gibi yüksek tehlike içeren mesleklerin tercihlerinde ya da uyuşturucu kullanımı gibi olumsuz alışkanlıklara yönelimlerin analizinde de başvurulan bir yaklaşım. Zaten bahsettiğimiz çoğu şey de insanın anlam arayışında yöneldiği ya da düştüğü durumlar oluyor genelde.

Zuckerman'e göre heyecan ve macera arayan kişiler için sıradanlık, rutin ve güvenlik sıkıcı, hatta ruh daraltıcı şeyler. Bu kişiler açısından yüksek tehlike içeren aktiviteler sadece bir eğlence değil yani. Bu bir varoluş biçimi, hatta bir ihtiyaç. Bahsettiğim anlam arayışı sadece deneyimle değil, odaklanma halimizle de ilişkili. Alex Honnold'u tekrar hatırlayalım. Ne demiştik? O tırmanırken korkudan değil, derin bir konsantrasyondan besleniyordu değil mi? Dolayısıyla tehlikeye meydan okuma motivasyonumuzu farklı bir perspektiften de değerlendirebiliriz.

Adını çok sevdiğim bir psikolog var, bazen ona değiniyorum. Mihaly Csikszentmihalyi. Flow diye bir teorisi var, akış teorisi. Bu açıdan epeyce iyi bir cevap veriyor bu durumlara. Bu akış kavramını kişinin yaptığı işle tamamen bütünleştiği, zaman algısını yitirdiği ve benlik duygusunu silikleştiği olağanüstü odaklanma hali olarak tanımlayabiliriz.

Hatta bunu tarif ederken de dalga searchçilerinden ilham almış kendisi. Zira onlar tam da yaşamın sınırında korku, beceri ve odaklanmanın mükemmel bir bileşimiyle devasa dalgalara karşı koyuyorlar. Yani flow onlar için sadece bir durum değil, aynı zamanda bir ruh hali. Ve bu ruh halini adrenalin salgıladığımız anda daha da bir yoğun yaşıyoruz. Bir anda zaman duruyor. Siz ve yaptığınız aktivite dışında her şey önemini yitiriyor.

Evet, ekstrem deneyimler yalnızca atletik aktiviteler değil. Gördüğünüz üzere altında hormonların ve buna bağlı olarak psikolojinin de etkisi var. Diğer taraftan bir varoluş biçimi, yani felsefi veya spiritüel bir arayış süreci bunlar. Fakat anlatmamız gereken son bir şey daha var. O da ekstrem deneyimlerin kültürel ve toplumsal algıyla olan bağ. Bunu da iki farklı örnekle anlatacağım size. Hadi gelin benimle.

İlk örneğim Nepal'den. Burada her yıl Gayjatra adı verilen ve sonu Himalaya dağının geçitlerinde biten törenler düzenleniyor. Bu törenlerde insanlar kaybettikleri sevdiklerini anıyorlar. Fakat bu öyle basit ya da sakin bir geçit töreni değil asla. Zira Nepaliler bu anmayı ölüme meydan okurcasına zorlu patikalardan geçerek yapıyorlar.

Yani ölümle barışabilmek için ona kafa tutuyorlar. Dağın geçitlerinde donma, kaybolma, uçurumdan düşme ve yüksek irtifa hastalıkları gibi tehlikelerle karşılaşıyorlar. Bir bakıma adrenalinin ön planda olduğu bir durumun içine bile isteğe atıyorlar kendilerini. Fakat adrenalin burada sadece fiziksel ya da psikolojik bir tatmini değil, geleneksel ve ruhsal bir eşiği de temsil ediyor.

Bunun arkasında da yine geleneksel bir felsefe var. Nepal halkı bu geçitlerde doğanın ruhlara yol açtığını ve ölümle yaşamın birbiriyle barıştığına inanıyor. Yani özetle ekstrem deneyim bu sefer ruhani bir geleneği yaşatırken çıkıyor karşımıza. Size vereceğim ikinci örnekse Portekiz kıyılarından sevgili arkadaşlar. Atlas okyanusuna bakan Nazare kasabasının kıyısı gezegendeki en büyük dalgalara ev sahipliği yapıyor. Ee yüksek dalga demek, surf demek takdir edersiniz ki. Yükseklikleri 20 hatta bazen 30 metreyi aşan dev dalgalar kasabayı ekstrem sporcular için de bir çekim merkezi haline getirmiş.

Fakat buraya gelen sörfçülerin büyük bir kısmı kendilerini bir savaşçı ya da felsefeci olarak tanımlıyor. Zira böylesi devasa dalgalara karşı koymak doğanın o ilkel kontrolsüz gücüyle doğrudan temas etmek anlamına geliyor. Öyle ki bu kıyılardaki en büyük dalgalardan birini yakalamış Garrett McNamara, sörf yapmak için sadece yeteneğe değil, egodan arınmanın da gerekliliğine dokunmuş bir sözünde, bir röportajında. Savaşçılık, cüretkârlık, cesaret. Çok erkek egemen bir ortamı betimleyen kelimeler bunlar değil mi? Ama işte bu toplumsal anlayışa da karşı çıkan cesur bir kadın var. Maya Gabeira.

İşin gerçeği, Gabeira 2013'te Nazara'daki dev dalgalara yenik düşmüştü. Yakalamaya çalıştığı devasa bir dalganın altında kalmış ve ağır bir şekilde yaralanmıştı. Fakat iyileştikten hemen sonra soluğu tekrar sörf tahtasının üzerinde aldı. Brezilyalı sörfçü 2020'de 22.4 metre yüksekliğindeki dev bir dalgayı yakalayarak Guinness Rekorlar kitabına adını yazdırmıştı.

O devasa su kütlesi karşısında kendi iç dünyasıyla hesaplaşmış ve uçurumun kenarındaki virajı alabilmişti. Bu başarısı adrenalinin, tehlikeye meydan okumanın ve cesaretin cinsiyet tanımadığının da bir göstergesiydi. Söz konusu adrenalin tutkusu olduğunda verebileceğimiz onlarca örnek var tabi aslında. Serbest dalış sporcusu Kiki Boş'un travmalarıyla bu şekilde yüzleşmesine ya da tek bacağıyla 225.3 kilometrelik sahra çölü maratonunu tamamlayan ilk amputez sporcu Amy Palmiero Winters'ın hikayesine de bir bakabilirsiniz mesela.

Hatta Netflix'teki Human Playground isimli mini belgesel serisini izlemenizi de mutlaka tavsiye ederim. Bu serideki her hikayede insanın adrenalinle kurduğu bağı farklı bir perspektiften değerlendirebiliyorsunuz. İnsan neden tehlikeyi arar? Ana sorumuz buydu. Belki de bu sorunun cevabı hem dağlarda hem okyanuslarda hem de kendi içimizde saklıdır. Kimileri için bu sınırları zorlamanın verdiği haz, kimileri için korkuyla başa çıkmanın bir yolu ve kimileri içinse sadece o anı hissedebilmenin bir arayışı. Fakat motivasyon her ne olursa olsun kendimize en çok yaklaştığımız anın

Tehlikenin kıyısında durduğumuz sırada yaşandığının bir tezahürü. Hayatta olduğumuzu böylesi anlarda daha iyi fark ediyoruz bazen. Hani hayatım bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçtiği lafı boşu boşuna söylenmemiş. Elbette size hiçbir eğitim almadan ekstrem sporlara başlayın, korkularınızla yüzleşmek için akla sığmayan deneyimlere kalkışın gibi bir öğüt de bulunmayacağım. Fakat hayatta tıkandığınız ya da korktuğunuz her konuyu tırmanılması gereken bir el kapitan ya da aşılması gereken bir nazare dalgası gibi görebilirsiniz.

Belki de yaşadığımızı hissetmenin en güzel yolu karşımıza çıkan zorluklara meydan okuyabilmekten ve tabi onları aşabilme cesaretini gösterebilmekten geçiyordur. Dolayısıyla kendi sınırlarınızı aşmaktan asla korkmayın. Unutmayın ki o sınırlar siz onları bir şekilde aşabilesiniz diye varlar. Altyazı M.K.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)