
3.461 kelime · ~17 dk okuma
Öyle hikayeler vardır ki sizi başka bir yere ışınlar. Bazen ilhamı buluruz vardığınız yerde, bazen de harekete geçme cesaretini. 111. frekansta o hikayelerin izini sürüyoruz. Hadi başlayalım.
Yapay bir varlık yaratmak, bilimin doğuşundan beri insan olduğunun hayali olmuştur. Atalarımız ilk düşünen makineleri yaparak dünyayı hayretler içerisinde bırakmıştı. Peki ne kadar ilerledik? Buradayım, buradayım. Bir süre beni duyamadığınız için kusura bakmayın. Şu anda Cybertronic isimli şirkette yapılan bir toplantının tam ortasındayız. Üstelik yine zamanda biraz ileri gittik. Farklı bir gelecekteyiz. O yüzden fazla dikkat çekmemeye ve sessiz olmaya çalışıyorum. Bu önemli sorumu bölmek istemeyiz sonuçta. Yaptığım son çalışmalar sayesinde inanıyorum ki tamamen farklı kalitede bir mecha yapabiliriz. Teklifim şu.
Öyle bir robot yapalım ki sevebilsin. Söylesene, sevgi nedir? Sevgi, gözlerimin biraz açılması, nefesimin hızlanması, cildimin ısınması ve avuçlarımın terlemesi. Vesaire, vesaire, vesaire. Evet, teşekkürler. Ama ben duyusal simülatörlerden bahsetmiyorum. Kullandığım kelime sevgiydi.
bir çocuğun anne ve babasına beslediği sevgi gibi. Sevebilecek bir robot çocuk yapmayı teklif ediyorum. Onu alan anne ve babasını hiç bitmeyecek bir sevgiyle sevecek olan bir çocuk. Bizim üreteceğimiz Mecha, zamanda donmuş, her zaman sevgi duyan, hiç hastalanmayan, mükemmel bir çocuk olacak. İşte, karşınızda David.
11 yaşında. 30 kilo, 1,40 boyunda. Kahverengi saçları ve melek gibi bir yüzü var. Sevgisi gerçek. Fakat kendisi değil. Seni seviyorum anneciğim.
Bir Meka bir insanı gerçekten sevebilirse sevdiği kişinin Meka'ya karşı ne gibi bir sorumluluğu olacak? Bu alaki bir soru, öyle değil mi? Seni seviyorum anneciğim. Arkadaşlar bu toplantı belli ki gittikçe daha ciddi, daha gergin bir hal alacak. Zira Cybertronics çalışanlarının önünde kritik kararlar ve yanıtlamaları gereken önemli sorular var. E sonuçta bir makineyi sevmeye programlamak ilginç bir konsept öyle değil mi? Hiç büyümeyecek robot çocuklar ve doğanın kanunu gereği bir zaman sonra onlara bakım veremeyecek olan insan ebeveynler. Yani en kötü ne olabilir ki?
Biz en iyisi stüdyomuza dönelim. Açıkçası gerçeklik algımı gittikçe yitirmeye başlıyorum burada. Odada kim robot kim dil karıştırmaya başladım. Buradan uzaklaşmak ve günümüze dönmek iyi gelecek. Zaten herkes David'e odaklandığı için çıktığımızı fark etmezler bile.
Evet arkadaşlar, Cybertronics'teydik. Şirketin o soğuk, steril havasından çıkıp kendi stüdyomuzun güvenli, huzurlu, konforuna dönmek çok güzel oldu. Aslına bakarsanız bu bölümün açılışı Steven Spielberg tarafından yönetilen 2001 yılı yapımı AI, Artificial Intelligence filminin de açılışıyla aynıydı. Takıntı derecesinde mükemmelliyetçi bir yönetmen olan Stanley Kubrick ölümünden önce bu proje üzerinde neredeyse 20 yıl boyunca çalışmış.
Fakat bir noktada hikayenin Spielberg'ün sinematik duyarlılığına daha yatkın olduğunu düşünmüş ve yönetmenliği ona devretmiş. Tabi 20 yıllık çalışmanın sonucunda elinde neredeyse bitmiş bir treatment, birçok fikir, filmin görsel dünyası üzerine çizimler filan da yani birçok materyal olan Kubrick bunları büyük bir cömertlikle Spielberg'e vermiş. Bu materyallerden faydalanmanın yanı sıra, projenin aslına da sadık kalan Spielberg, sonunda kendi senaryosunu yazarak filmin bugün bildiğimiz son halini oluşturmuş. Bu işbirliğinin çok ilginç bir tarafı daha var arkadaşlar. O da şu ki, AI kimileri tarafından bilimkurgu olmak yerine, fazlaca dram unsuru barındırmakla eleştirilen bir film.
E dolayısıyla bundan sorumlu tutulan kişi de, öyle karanlık olayları, karakterleri ekrana taşımasıyla bilinen Kubrick değil de, E.T. gibi filmlerle çocuksu bir duygusallığı ele alan Spielberg olmuş. Ne var ki filmin daha sıcak, daha kalbe dokunan birinci ve üçüncü perdelerinde Kubrick'in vizyonuna tamamen sadık kalınmış. Belki de kendisi bu sefer daha farklı bir hikaye anlatmak istemişti, kim bilir. Projeyi Spielberg'e devrettiğini göz önünde bulundurduğumuzda hikayesinin nasıl bir tarzda işlenmesini istediğini anlıyoruz aslında. İki ustanın ortak bir saygı ve hayranlıkla birlikte çalışabilmesi, fikirlerini birleştirebilmesi de bu filmi etkileyici kılan önemli detaylardan.
Neyse, bu kadar sahne arkası bilgisi yeter. Biz şimdi filmin hikayesine ve onun dünyasına dönelim. AI filmi hayal edilen bir gelecek üzerine kuruluyor. İklim değişiminden dolayı buzullar erimiş o gelecekte. Yükselen deniz seviyeleri kıyı şehirlerinin sular altında kalmasına sebep olmuş. Fakat hayat hala bir şekilde devam ediyor. İnsan ırkı teknolojik gelişimine devam ediyor. Profesör Hobby'nin kurucusu olduğu Cybertronics şirketi ürettikleri ultra gerçekçi robotlarla bu gelişimin öncülüğünü yapıyor. Robotlara verdikleri isim ise mekanik bir varlığı, bir makineyi hatırlatacak şekilde
Mecha. Film bu mechaların son modeli olan David'in tanıtılmasıyla başlıyor. Profesör Hobby onu diğer robotlardan ayıran en önemli farkı belirtiyor bize. Onun sevebilmesi. Seni seviyorum anneciğim. Başlangıçta başka bir Cybertronics çalışanının yönelttiği önemli soruyu hatırlayalım şimdi. Bir robot bir insanı gerçekten sevebilirse o kişinin Mecha'ya karşı ne gibi bir sorumluluğu olacak?
Yani evet David sevmek üzere tasarlanmış bir robot ama onu yanlarına alacak olan aile kim? En önemlisi onlar bu sevginin karşılığını verebilecekler mi? Günün sonunda David bir ürün ve normal bir çocuğun aksine ihtiyaçlarının karşılanması değil, başkalarının ihtiyacını karşılaması önceleniyor. Gittiği ailedeki bir boşluğu doldurması, kusursuz bir çocuk olması bekleniyor ondan. Sevgi duyma kapasitesi yüzünden başına neler gelebileceği, Profesör Hobie'nin düşündüğü veya önemsediği bir şey değil.
David henüz test aşamasındayken şirket ona uygun bir aile arıyor ve bu kişi Cybertronics çalışanları arasından çıkıyor. Harry. Harry ve Monica Swinton'ın oğulları Martin yakalandığı çaresiz bir hastalık sebebiyle özel bir tüpün içinde komada tutuluyor. Doktorlar iyileşmesi ihtimalini düşük görseler de Monica her gün oğlunu ziyaret etmeye devam ediyor. Ailece yaşadıkları bu travmatik durumu atlatabilmiş değiller.
İşte bu, onları deneyin parçası olmak için eşsiz bir seçenek haline getiriyor. Bir boşluğu doldurmak demiştik ya, David, çiftin gerçek çocukları Martin'den kalan boşluğu doldurmak için alınıp onların evine getiriliyor. Gerçek hayatta çocuk sahibi olma süreci elbette ki farklı işliyor fakat yine de bir takım ihtiyaçların gözetilmediğini söyleyemeyiz. Bu ihtiyaçlar kimi zaman dini, kimi zaman sosyal ve sıklıkla da psikolojik.
2022 yılında Papa Francis konuşmasında şu sözlere yer vermiş. Geçenlerde günümüzü etki altına alan demografi kıştan bahsetmiştim. İnsanlar çocuk sahibi olmak istemiyorlar ya da sadece bir tane istiyorlar. Birçok çift çocuk sahibi olmuyor ya da sadece bir tane istiyor. Ama iki köpekleri iki kedileri oluyor.
Bu babalık veya anneliği reddetme durumu bizi eksiltiyor. İnsanlığımızı elimizden alıyor. Bu şekilde medeniyet daha yaşlı ve insaniyetsiz hale geliyor. Ve vatanımızda çocukları olmadığı için acı çekiyor. Birinin biraz esprili bir dille söylediği gibi, ee şimdi çocuklar olmadığına göre emekli maaşımın vergisini kim ödeyecek? Bana kim bakacak? Gülebiliriz. Ama gerçek bu.
Eksilmek, insanlığımızın elimizden alınması. Çocuk sahibi olmanın ne kadar temel, hatta kutsal bir yerde konumlandırıldığını bu ifadelerden anlamamız mümkün. Fakat son cümlelerde inkar edemediğimiz bir gerçeklik de adeta yüzümüze çarpıldı biraz önce. Bir beklenti. Bana kim bakacak?
Bu soru değiştirilebilir aslında bazen beni kim mutlu edecek şeklinde de sorulabilir. Çocuklar çeşitli mizahçılar ve ihtiyaçlarla da olsalar da anne babalar da bunlardan arınmış değiller. Geleceği düşünmek, hayatta bir anlam bulmak, bazen yaşın getirdiği toplumsal bir görevi tamamlamak, işte tüm bunlar çocuktan bağımsız sebepler. Filmde David bir robot olduğu için de işte az önce saydığımız bu bireysel sebepler bırakın daha öncelikle olmayı geçerli olan tek şey. Henry onu tamamen bencilce bir motivasyonla eve getiriyor. Monica'yı hayata döndürmek, Martin'in yokluğunda onu oyalayacak bir şey bulmak. Ama buradaki tek bencil kişi kendisi değil tabii.
Başlangıçta David'in eve gelmesi fikrine çok sert bir şekilde karşı çıkan Monica bu meka çocuğu garip bulsa da zamanla ona alışıyor. Hatta önce ürkütücü bulduğu dinginlik ve olaylara verdiği tuhaf tepkiler gözüne gittikçe sevimli görünmeye başlıyor. Anlık bir hevesle onu evde tutmaya karar veriyor fakat bunun için imprinting yani mühürleme denilen bir adımı tamamlaması lazım. Henry, bunun geri döndürülemez olduğu noktasında Monica'yı uyarıyor. Çünkü bu mühürleme dediğimiz şey, David'in sevme mekanizmasının aktive edilmesi ve karşıdaki kişiye tamamen bağlanması anlamına geliyor. E bu da Mecha'da silinmez bir iz bıraktığı için sonrasında ondan vazgeçecek olurlarsa eğer, David'in Cybertronics'e yollanıp imha edileceğini özellikle vurguluyor. Fakat Monica, Tamam, şimdi bana bak. Hazır mısın? Bulut. Sokrates. Parçacık. Desibel. Kasırga. Yunus. Lale. Monika. David. Monika. David'in kendisini mühürlemesini sağlayacak bu özel kelimeleri ona söylüyor. Aslında imprinting, psikolojik kaynaklarda da gördüğümüz bir kavram arkadaşlar.
Yumurtadan henüz çıkmış ördek yavrularının annelerine gidip mühürlenip onu nereye giderse gitsin takip ettiklerini biliyoruz değil mi? Hatta her yere birlikte gidenler için ördek ailesi benzetmesi de tam işte bu yüzden yapılıyor. Fakat burada ilginç olan bir şey var. Hayvan davranışlarını inceleyen etolojist Conrad Lorenz, 1935 yılında yaptığı çalışmada ördeklerin sadece annelerini takip etmediğini gözlemlemiş. En ünlü deneyinde kendisi mühürlenmenin etkisinin ne kadar güçlü olduğunu kanıtlamış. Öyle ki yumurtadan çıkan ördekler gördükleri ilk hareket eden şeye mühürleniyorlar.
Bu cansız bir obje dahi olsa durum böyle. Yani yavrular uygun koşullar altında bir insanı ya da bir arabayı da sonu gelmez bir şekilde takip edebilirler. Doğaları böyle. Çok garip değil mi? Her ne kadar canlı bir varlıkta bunu doğa olarak adlandırsak da düşününce bu davranış biçimi incelikli bir programlama gibi değil mi? Tıpkı David'de olduğu gibi.
İmprinting üzerine deneyler çoğunlukla hayvanları odak noktasına almasına rağmen şimdilerde sıklıkla bahsi geçen bağlanma kuramının temelleri aslında John Balby'nin bu fenomenden yola çıkmasıyla atılmış. Gerek hayvanlarda gerekse insanlarda bu davranışın fonksiyonu belli. Güvende kalmak, hayatta kalmak. Peki David'in bu mühürlenmesi ve programlanan kusursuz sevgisi sahiden de kusursuz mu acaba? Daha da önemlisi onu güvende tutmaya yetecek mi? Aslında bu sahneyle beraber David'in yolculuğu da başlıyor diyebiliriz. Kahramanın yolculuğu. Sevgi arzusu ve bağlanma kabiliyeti ondaki ihtiyaçları açığa çıkarıyor ve dünyanın acımasızlığına ilk adımını atıyor.
Yeni ailesiyle ve derinden bağlı olduğu Monica ile her şey yolunda giderken bir gün Martin yani çiftin gerçek oğulları için yeni bir tedavi şansı doğuyor. O komadan çıkınca David'in yalnız ve huzurlu günleri de haliyle sona eriyor. Filmde insanlar ve robotlar arasındaki ilk çatışmayı David ve Martin üzerinden izliyoruz. Martin tıpkı ona hediye edilen robot bir ayıcıkmış gibi, David'i de bir süper oyuncak olarak görüyor. Yani bir kardeş olarak değil. Onun nasıl suni, kendisinin ise nasıl gerçek olduğunu defalarca kez yüzüne vuruyor. Nefes alabilen, Uyuyabilen, yemek yiyebilen gerçek bir insan. Filmin kalbinde yatan özel olma arzusunu iki çocukta da farklı şekillerde gözleyebiliyoruz. Annelerinin ilgisi ve özeni için bir rekabet başlıyor aralarında. Sevgi duyma ve bağlanma kabiliyetinin başka ihtiyaçları açığa çıkarmasından bahsetmiştik yaz önce, işte tam da burada hissediyoruz onu.
David sevmeye programlanmıştı ama bunu elinden alabilecek bir rakip ihtimali onda tahmin edilmemiş bir başka duyguyu daha ortaya çıkarıyor. Kıskançlık duygusunu. Böylece David'in tıpkı Martin gibi gerçek bir çocuk olma takıntısının tohumu atılmış oluyor. Monica'nın onlara okuduğu Pinokyo hikayesinde olduğu gibi günün birinde mavi peri kendisine yardım edecek.
İşte bu naifliği ve bu inancı da onu diğer robotlardan farklılaştırıyor aslına bakarsınız. Masalı kendi anlam dünyasıyla birleştiriyor. Oradaki mesajdan ilham alabilen bir robot bu. Ee, onun ne kadar mekanik ya da soğuk olduğunu söyleyebiliriz artık.
Fakat tam da bu yüzden kusursuzluğunu kaybediyor David. Martin'le olan çekişmesi ve kolayca aldanabilmesi onu hatalar yapmaya itince Monica kullanıp atılan bir eşya gibi onu terk ediyor. Üstelik feci bir şekilde yapıyor bunu. Cybertronics'e iade etmeleri durumunda David'in imha edileceğini bildiğinden onu piknik yapmak üzere kandırıp ıssız bir ormanda geride bırakıyor. Tıpkı masallardaki üvey annelerin yaptığı gibi.
Peki Monica'nın bu kararını neyle açıklayabiliriz? Sevgi mi yoksa yine bencilce bir suçluluk duygusu mu? David'in imha edilmesi fikrini korkunç kılan fakat çocuktan farksız bir robotu dünyada yapayalnız bırakan bir zihniyeti nasıl anlamlandırabiliriz? David'in imha edildiğini bilmenin yükünü taşımaktansa, başına gelecekleri hiç bilmemek daha kolay geliyor olmalı Monica'ya. Ve gerçek çocuğuna asla yapamayacağı bir şeyi, düşünsel anlamda ondan çok da farklı olmayan bir makineye yapabiliyor.
Evet arkadaşlar, David şu anda yanındaki oyuncak ayıyla beraber ormanın bir yerlerinde dolaşıyor. En iyisi onu hemen bulalım da kendini yalnız hissetmesin. Yolculuğunun bundan sonraki kısmında belki ona biz eşlik edebiliriz. Şurada ayak izleri mi var? Gelin, bu yoldan gitmiş olmalıyız.
Arkadaşlar tekrar hoş geldiniz. Aramalarımız hala devam ediyor ama David'den hiçbir iz yok. Durun bir dakika. O sesler de ne? Siz de duyuyor musunuz? Evet evet. Robot seslerine benziyor. Arkadaşlar sanırım sadece David'i bulmadık. Burada onlarca mecha var. Modası geçmiş, eskimiş, paslanmış. Belli ki atılmış robotlar bunlar. Hatta bazılarının parçaları bile eksik.
Burada hurdalığı andıran yığından kendilerine uygun yeni parçalar toplamaya çalışıyorlar. Muhtemelen bir zamanların en moda, en istenen ürünleriydiler. Oysa şimdi kaderlerine terk edilmişler. Ve yepyeni görünmesine rağmen David de artık onlardan biri. Kendisini az önce bir ürüne kalabalığın içinde seçtim galiba. Ama başka biriyle konuşuyordu. Sonra da onu gözden kay... Bu ne ya? Ne oluyor öyle? Şimdi kulaklarım sağır olacak.
Arkadaşlar buradan hemen kaçmalıyız yoksa bu uçan şey bizi de kendine çekecek. Evet hanımlar, beyler! Et Fuarı'na hepiniz hoş geldiniz! Burası Flash Fair. Filmin en karanlık sahnelerinden birindeyiz. Robot karşıtı kişilerin düzenlediği ve seyirci olarak katıldığı acımasız bir şov bu.
Kalabalığın gözleri önünde ve heyecanlı tezahüratlar eşliğinde robotlar çeşitli işkencelerle parçalanıyorlar, yakılıp yıkılıyorlar, yok ediliyorlar. Pek çok kişinin Kubrick'in fikri olduğunu düşündüğü sahne işte tam bu. Ama aslında bu Spielberg'in zifinden çıkmış. İnsanlık onuruna aykırı bu makine bozuntularına hak ettiklerini gösterelim mi? Gösterelim!
İnsanlık onuru. Peki ya sahiden de insanlık onurundan neyi kastediyorlar? Buradaki gözü dönmüş kalabalığı, mekalara böylesine düşman yapan duygu ne? Korku mu? Nefret mi? Yoksa kıskançlık mı? Flashfire'ın sunucusu bir gladiyatör arenasındaymışçasına kalabalığa seslenin.
İncil'deki ilk taşı günahsız olanınız atsın sözüne yapılan bir gönderme, bir kelime oluyor bu. Günah anlamına gelen sin kelimesi, simülasyonu andıran sim kelimesiyle değiştirilmiş. İçinde sim, yan, yapaylık olmayan ilk taşı atsın. Kendini gerçek ilan eden bu kalabalık, yapay versiyonlarına karşı duydukları nefreti bir tür dini ayin gibi kutluyorlar. Girişte kocaman harflerle ''Celebration of Life'' yazıyor. Hayatı bu kadar yıkıcı, nefret dolu ve canice bir şekilde kutlamak, celebrate etmek çok ironik. İşte burada ''Uncanny Valley'' yani Tekinsiz Vadi kavramına bir kez daha yaklaşıyoruz.
Videolarımda sık sık bahsediyorum bu teoriden. Tekinsiz vadi teorisi Japon robot uzmanı Masahiro Mori tarafından ortaya atılmış bir kavram. Mori objelerin insana benzerliği ve onlara duyduğumuz yakınlığı gösteren bir grafik çiziyor. Ve grafin başına da işte robot süpürgeleri veya endüstriyel aletler gibi makine olduğu bariz olan şeyleri koyuyor.
Ve bunların işlevleri net. O yüzden onlardan biz ne korkuyoruz ne de herhangi bir yakınlık hissediyoruz. Ama objeler insanlara benzemeye başladıkça bu grafik yukarıya doğru çıkıyor. Sevimli animasyon filmi karakterleri, pelüş hayvanlar, Barbie bebekler... İşte bunlara sempati duyabiliyoruz cansız oldukları halde.
Ancak grafin tepe noktasında karşımızdaki objenin ya da varlığın insana biraz fazla benzemeye başladığı kritik bir nokta var. İşte o kritik noktada grafik aniden düşüveriyor. İşte orası Tekinsiz Vadi. Mesela bir robot insan gibi görünüp davranmasına rağmen onda hala bir gariplik, bir tuhaflık fark ediyorsak bizde aniden bir rahatsızlık, bir tedirginlik hissi uyanıyor. Tıpkı bir ceset ya da bir zombi görmek gibi. Tabi ceset görmüş olabilirsiniz ama zombi zannetmiyorum. Neyse işte o his robotlarla aramıza aşılması zor bir duvar örüyor.
Et fuarındaki kalabalık robotlarda kendi kusurlarından arınmış, mükemmel ama bir o kadar da tuhaf bir yansımalarını görüyorlar yani. Bu robotlar onlara kendi eksikliklerinin, kendi ölümlülüklerinin bir ifadesi, onları hatırlatıyor. Ne kadar geçici olduğumuzu. Ve insan kendi eksikliğini hatırlatan her şeye karşı ilkel içgüdüleriyle karşılık vermeye meyilli olduğu için ne yapıyor? Hemen şiddete başvuruyor.
Yaptıkları kutlama insanın medeniyet maskesi altında sakladığı bu ilkel dürtünün bir dışa vurumu. Onlar için robotlar suni birer düşman. Onlara zarar vermek, onları yok etmek, gerçek insanlarda geçerli yasaların ve ahlaki kuralların olmadığı bir yerde içlerindeki vahşeti ortaya çıkarmalarına imkan sağlıyor. AI filmi bizi içimizdeki karanlık yanla, yani korkularımızla, ahlaki çelişkilerimizle işte bu şekilde yüzleştiriyor.
Bir tarafta Pinokyo hikayesinden etkilenmiş, onun peşinde gerçek olma hayalleri kuran bir robot var. Diğer taraftaysa insan olmayı insanlıktan çıkarak kutlayan seyirciler. Dramatik çatışma işte böyle bir şey. David filmin devamında bir şekilde bu korkunç gösteride yok edilmekten kurtuluyor. Tasarımındaki mühendislik harikası ve çocuk gibi görünmesi gösteriyi izleyen vahşi kalabalığın bile vicdan yapmasına sebep oluyor. Fakat geçirdiği tüm tehlikelere rağmen gerçek bir çocuk olup annesiyle yeniden kavuşma hayalinden vazgeçmiyor.
Çıktığı bu yolculukta tanıştığı ve yine insanların hedonistik arzuları için üretilendiği başka robot olan Joe ise ona yardım etmeye çalışsa da durumu daha gerçekçi ve karanlık bir yerden ele alıyor. Umutsuzca Mavi Peri'yi arayan ve bunun için sular altında kalmış Manhattan'a gitmeyi bile göze alan David'e çok sert bir uyarı yapıyor. Monica senin onun için yaptıklarını seviyor. Tıpkı müşterilerimin benim onlar için yaptıklarımı sevmesi gibi.
Ama seni gerçekten sevmiyor. Sevemez. Etten, kemikten değilsin. Kedi, köpek ya da bir kuş değilsin. Özel olarak tasarlandın ve üretildin. Hepimiz gibi. Şimdi yalnızsın. Çünkü senden sıkıldılar. Yerine daha yeni bir model aldılar veya yaptığın ya da kırdığın bir şeye sinirlendiler. Bizi çok zeki, çok hızlı ve çok sayıda yaptılar. Onların yaptığı hataların cezasını çekiyoruz.
Çünkü her şeyin sonunda geriye sadece biz kalacağız. Bu yüzden bizden nefret ediyorlar. Ve bu yüzden burada kalmalısın. Benimle. Tüm bu sözler David'i yolundan döndürmeye yetmeyince en sonunda bir helikopterle Manhattan'a gitmesi için ona yardım ediyor Joe. Fakat oraya ulaştıklarında gördükleri şey ne bir masal dünyası ne de periler diyarı. Sadece soğuk kasvetli bir şirket. Cybertronics.
David'in mekanik kalbi umutla dolu. Nihayet yaratıcısıyla tanışacak. Neden var olduğunu, nasıl gerçeğe dönüşebileceğini öğrenecek. Varoluşunun o büyük sırrını çözmek üzere. O biricik. Ne var ki David burada çok büyük bir hayal kırıklığı yaşıyor.
Çünkü bir üretim hattı görüyor. O üretim hattında kendisiyle birebir aynı binlerce kopya duruyor. Onun gibi sevgiye programlanmış, bir anneyi mutlu etmek için tasarlanmış binlerce David ve binlerce Darlene. O anda David'in tüm varoluşsal temeli ve o biriciklik algısı sarsılıyor. Monica tarafından terk edildikten sonra bile bir umuda tutunan David, özel olduğu inancına sımsıkı bağlıydı ve bu inanç onu ayakta tutuyordu. Ama fabrikada gördüğü manzarayla birlikte işte bu inanç paramparça oluyor. Seni seviyorum.
David tüm kontrolünü kaybederek kendisiyle tamamen aynı olan bu robotu paramparça ediyor. Adeta öldürüyor. Dini göndermeleri bolca barındıran filmin bu sahnesinin işlenilen ilk cinayeti anlatan Habil'le Kabil hikayesinin modern bir tekrarı olduğunu söylemek işte abartı olmaz. David, naif bir meka'dan çok, zaaflarına yenik düşen bir insan gibi davranıyor çünkü o anda. Varlığına yapılan bu tehdit karşısında kendi varoluşunun tekilliğini savunmak için kendi türünden birini yok ediyor.
sevgiye programlanan bu makine sonunda kıskançlığın, öfkenin ve özel olma mücadelesinin bir parçası haline geliyor. Gördükleri karşısında mahvolan David, kendini Cybertronics'e ait gökdelenden aşağıya okyanusa bırakıyor ve orada bir şey gözüne çarpıyor. Belli belirsiz ama her şeye rağmen umut verici bir şey. Bunun üzerine helikopterin dalış özelliğiyle tekrardan suyun altına iniyor. İşte Geppetto'nun dükkanı ve Pinokyo orada. Kendisini özel bir oyuncak olarak tasarlayan yaratıcısının yanında. Şimdi sırada tıpkı Pinokyo gibi kendisine de yardım edecek olan Mavi Peri'yi bulmak var. David ona da ulaşıyor ve gerçek bir çocuğa dönüşmek için hiç durmadan dua etmeye başlıyor.
Oysa bu bir yanılgı. Gördükleri, sular altında kalmış bir eğlence parkı olan Kanye Island'a ait dekorlardan başka bir şey değil. Fakat insani ihtiyaçlara sahip olmayan, sıkılmak ve yorulmak nedir bilmeyen David, dua etmeyi sürdürüyor. Helikopter bir dönme dolabın altında kalıp sıkışsa da, yıllar geçip içinde bulundukları okyanus donsa da, ısrarından vazgeçmiyor ve orada tam iki bin yıl boyunca kalıyor.
2000 yıl. Bir medeniyetin doğup battığı, inançların değiştiği, dillerin unutulduğu, insanlığın dahi arkaik bir efsaneye dönüştüğü zaman dilimi. Sular eridiğinde ortaya çıkan dünya, bildiğimiz dünyadan çok farklı. Şehirler artık başka varlıkların meskeni haline gelmiş. Mekaların ürettiği, mekalar tarafından üretilen mekaların oluşturduğu uzun bir soyun, bir silsilenin son halkası. Makinelerin evrimiyle ortaya çıkmış, son derece gelişmiş, sofistike varlıklar. Film bir anlamda Joe'yu haklı kılıyor. Hatırlarsanız en sonunda geriye sadece kendilerinin yani robotların kalacağını söylemişti o. Fakat bu gelişmiş mekalar bile tıpkı David'in Profesör Hobbie'yi aradığı gibi kendi esas yaratıcılarına yani insana merak duyuyorlar. Var oluşunda bir anlam aramanın ve kökenini sorgulamanın sadece insana özgü bir özellik olmayabileceğini vurguluyor işte tam da burada film.
Ve bu belki de bilinçli bir varoluşun kendisinden gelen bir kodu. Bu yüzden David, 2000 yıl sonra keşfedildiğinde yeni mekalar için kutsal bir emanet gibi oluyor. İnsan ırkına en yakın, o dönemin duygularını ve düşüncelerini en iyi yansıtan, yaşayan bir fosil gibi adeta. İnsanlığın son tanığı.
İronik değil mi? David'in son dileği çarpık ve ürkütücü bir şekilde de olsa gerçekleşmiş oluyor. Cybertronics'te özel olmadığını öğrenip büyük bir çöküş yaşadıktan 2000 yıl sonra insanlık ortadan kalktığında o, insana en yakın varlık haline geliyor. Yapaylık ve gerçeklik. Robot ve insan üzerine kurulan bu hikayede sınırları böylesine belirsizleştirmek müthiş bir zekanın ürünü. Hatta müthiş iki zekanın ürünü diyebiliriz. David'in gelişmiş mekalara anlattığı hayat hikayesi onları derinden etkileyince bu robot çocuğun en büyük dileğini yerine getirmeye karar veriyorlar.
Annesi Monica'yla bir gün geçirmek. Kusursuz bir gün. Film bize mutlu bir son sunuyor gibi gözükse de aslında oldukça buruk, oldukça karamsar bir final yapıyor arkadaşlar. Mecha'ların David için ürettiği Monica gerçek değil çünkü. Geçirdikleri o güzel gün de öyle. Hepsi de yapay bir taklitten ibaret. Başlangıçtaki insanların robotları kullanması durumunun trajik bir şekilde tersine dönüşü bu.
İnsanların yalnız bıraktığı robotlar da kendi yalnızlıklarını gidermek istiyorlar ve bunun için insana dair deneyimleri kullanıyorlar. AI, Artificial Intelligence, sevgiye programlanmış bir çocuk robot üzerinden aslında bize kendi kırılganlığımızı göstermiş oluyor işte bu şekilde. Özel olmaya ve koşulsuz sevilmeye duyduğumuz hiç tükenmeyen o özlem, varlığımıza bir anlam bulma, bu hayata nereden ve nasıl geldiğimizi bilme isteğimiz. İşte bunlarla baş başa kalıyoruz bu filmde. Etten kemikten varlıklarında, soğuk ve steril laboratuvarlarda tasarlananların da günün sonunda geldiği nokta bu belki de.
gösterime girdiği tarihin üzerinden 20 yıldan fazla bir süre geçmiş olsa da film hem insanlığın en eski sorunlarını hem de geleceğe dair sorgulamaları ustalıkla harmanlıyor. Gerçek olan ne, sahte olan ne? Bir taklit insana bu kadar yaklaşmaya başladıkça kusursuzluğunu kaybeder mi? Peki ya gerçekten sevebilir ya da hayaller kurabilir mi? O zaman bizim onlara karşı sorumluluğumuz ne olur?
Ve en nihayetinde insanlığa karşı sorumluluğumuz ne? Joe'nun şu sözleri belki de bugünlerde çok daha geçerli. Bizi çok zeki, çok hızlı ve çok sayıda yaptılar. Onların yaptığı hataların cezasını çekiyoruz. Çünkü her şeyin sonunda geriye sadece biz kalacağız.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.