2.250 kelime · ~11 dk okuma
Bir söz vardır, genelde insanı rahatlatmak için kullanılır. Gündemde korkunç bir şey olduğunda ya da geleceğe dair endişe yaratacak şeyler yaşandığında, umutsuz hissettiğimizde, haksızlık edildiğinde, bazı şeyleri yapan insanların bunun bedelini bir türlü ödemediğini düşündüğümüzde, güçsüzün gittikçe güçsüz eşliğine tanık olduğumuzda, Dünyadaki veya kişisel hayatımızdaki olayların, çocukluğumuzdan beri bize öğretilen, kötülük eden kötülük bulur ya da iyiler kazanır gibi denklemlere uymadığını gördüğümüzde sarf edilen bir söz. Gün gelir, devran döner. Bu sözü kendi kendimize işlerin eninde sonunda eşitleneceğini veya tersine döneceğini hatırlatmak için sarf ederiz. Tarih boyunca da gerçekten eninde sonunda şaşmadan da böyle oluyor çünkü. Sabırlı olmak lazım, bunların da devri bitecek denir bu yüzden mesela. Yargılanacaksınız denir. Eninde sonunda yargılanacaksınız işte. Yani bir uyanış yaşanacak ve gerek kalmadan ötürü gerek her ne sebeptense bu konu tersine dönecek ve tüm şu an yaşadıklarımız geçmişte kalacak gibi bir mentalite.
İşler ne kadar kötüleşirse kötüleşsin hala çok büyük bir çoğunluk böyle düşünüyor. Ve bu insanın umudunu kaybetmemesiyle alakalı kesinlikle güzel bir tutum. Yalnız ben bu bölümde başka bir ihtimalden bahsetmek istiyorum. Dünyada artık devranın dönmediği bir çağa giriş yapıyor olabiliriz. Bu bölümde amacım insanı umutsuzluğa sokacak bir portre çizmek değil. Ama şu an yüzleştiğimiz ve gelecekte daha fazla artacak ve muhtemelen şu an hayal edebileceğimiz en büyük tehdit konusunda bir uyarı yapmak.
Siyaset bilimci Scott Sagan'ın ilginç bir sözü var. Daha önce olmamış şeyler hep olur diyor. Yani bizi bekleyen şey, tarihte daha önce hiç yaşanmamış bir şey. Güçlünün artık her zaman güçlü kalacağı bir senaryo, geçmişten yola çıkarak hayal edebileceğimiz bir şey değil. Fakat son derece gerçek bir ihtimal. Eğer abartma lütfen diyorsanız, neden böyle düşündüğümü beraber bakmak istiyorum. Unutmayın, bu bölümün amacı umutsuz bir portre çizmek değil, yüzleştiğimiz en büyük sorun hakkında bir uyarıda bulunmak.
Ayrıca her içeriğimde yaptığım gibi burada da mutlaka bildiğim, duyduğum, düşündüğüm en optimal çözümleri de sunacağım. Yalnızca bir tehlikeden ya da sorundan bahsedip kapatmayacağım. Öyleyse hepimizi ilgilendiren ve belki de yüzleştiğimiz en önemli meseleyi hadi hep beraber inceleyelim. Bir soruyla başlamak istiyorum. Gücü elinize geçirdiğinizde ilk kaygınız ne olur? Gücünüzü kaybetmemek. Ve bu söz konusu güç ne kadar fazlaysa o kadar şaşmayan bir şeydir genelde. İnsan ne kadar adil, güç değişimine saygılı vesaire olduğunu düşünse de akıl almaz bir gücü elde ettiğinde genelde kim olursa olsun bırakmak istemiyor kolay kolay.
Zaten öyle bir noktada ya inanılmaz yaşlandığın için bırakıyorsun ya da sistem seni zorluyor, başka biri seçiliyor falan. Bu durumda bile bırakmak istemeyen insanlar biliyoruz. Mesela 2020'de Trump kaybetti ve Georgia eyaleti sekreterini arayıp bana 11 bin oy bulman lazım dedi telefonda. Sonra bu telefon görüşmesini ifşaladılar. Yani bu, güçteki bir insanın pozisyonunu korumak için yaptıkları konusunda verebileceğim en hafif örnek herhalde. Ama yine de demokrasiyi hiçe sayan bir deneme. Burada unutmamamız gereken bir numaralı şey, güç sahibi bir insan, kurum, organizasyon, şirket, kim ne olursa olsun birinci önceliği gücünü korumaktır.
Güç ne kadar büyükse onu korumak için yapılacak şeylerin uçukluğu da artıyor. İşleyen sağlıklı demokrasilerde sistem ve halk güç sahibi kişi istese de istemese de onu indirebiliyor. Demokrasinin olmadığı ülkelerde ise hem geçmişte hem de günümüzde liderler ve rejimler gücünü korumak için neredeyse her şeyi yapıyor. Herhangi bir ayaklanmanın, direnişin önünü kesmeye çalışıyor, eleştirileri engelliyor, yasaklarla, cezalarla halkın dizginlemek için bir korku saçıyor vs.
Buna rağmen halkın birlik olup ayaklandığı veya başka bir liderin arkasında toplanıp kendine bunu yaşatan kişiyi ya da yancılarını indirdiği sayısız örnek var. Bana sorarsanız herhangi bir antidemokratik liderin veya rejimin indirilebilmesinin belki de en büyük sebebi yönetim ne kadar güçlü olursa olsun bir kör noktası olmasıydı. Mesela 18. yüzyılda monarşiyi eleştiren yazarların eserleri ciltsiz el yazması bir şekilde kralın adamlarından gizli el altından dağıtılır, öyle okunurdu.
Yönetimden habersiz monarşiye karşı bir düşünce akımı da başta bu şekilde popülerlik kazanabildi. Bambaşka bir örnek vermek gerekirse Mustafa Kemal Atatürk'ün Samsun'a çıkmasıyla başlayan milli seferberlik sürecinin başarılı olmasının belki de en büyük sebeplerinden biri, Atatürk'ün o zamanki padişah yönetiminden saklanabilmesiydi. Çünkü bildiğiniz gibi kendisi hakkında ölüm fermanı yayınlandı ama yakalanmamayı, saklanmayı bir şekilde başardı bu süreçte. Hep bir kör nokta vardı ve otoriteyi yıkacak olan güç burada ivme kazandı her zaman. Ama bugün geçmişte yaşamış herhangi bir tiranın rüyasında bile göremeyeceği bir gözetleme teknolojisi mevcut. Bugün bir düşünce akımının ya da hareketin bu teknolojiye sahip bir yönetimden gizli bir şekilde büyümesi, ivme kazanması falan mümkün değil.
Çin, Kuzey Kore, Rusya gibi sayısız ülke bugün vatandaşlarını 724 gözetim altında tutuyor ve yönetimi tehdit edecek herhangi bir unsur saptandığı anda daha en ufak bir kıvılcımda müdahale ediliyor. Dahası da var. ABD'li teknoloji şirketi Palantir mesela hangi vatandaşın suça meyilli olduğunu hesaplayan bir yapay zeka modeli kullanıyor. Sistem yakın zamanda suç işleyeceklerini belirttiği için Bir hafta içerisinde Florida'da yaşayan binden fazla vatandaşın evine herhangi bir suç daha işlenmeden polis baskını düzenleniyor. Palantir bugün Amerika'nın en güçlü teknoloji şirketlerinden biri ve hükümet bu şirketle vatandaşların neredeyse her tür bilgisini açıkça paylaşıyor. Devlette kayıtlı sağlık bilgilerini, gelir giderlerini yani bakanlıkların vatandaşlarla ilgili sağladığı bütün bilgileri bu şirkete veriyor.
Tüm bunlar ve dahası vatandaşlarla ilgili çok detaylı bir profil çıkarılmasını sağlıyor. Palantir, sahip olduğu sonsuz veriyi işleyip yakın geleceği tahmin etme sistemlerine o kadar güveniyor ki, son reklamlarındaki sloganları şuydu, ''Savaşlar daha çıkmadan kazanılır.'' Bu şirket aslında 2003'te Amerikan Devleti'nin başlattığı, fakat tepkiler üzerine kapatılan Total Information Awareness, TIA, yani Mutlak Bilgi Farkındalığı programının özel şirket olarak devam ettirilmiş hali. TIA ilk duyurulduğunda bu programı savunanların argümanı şuydu. Tüm Amerikan popülasyonunun sürekli olarak gözetlenmesi, terör saldırılarını, biyoterrorizm tehditlerini ya da herhangi bir pandeminin yayılma ihtimalini önlemek için çok önemli.
Yine de bu ihlalci gözetim programına gelen tepkiler üzerine TIA'yı duyurulduğu aynı yılın sonunda kapatıldı. Fakat birebir aynı misyona sahip Palantir şirketi kısa bir süre sonra kuruldu ve ilk 7 yıl tek müşterisi CIA'dı. Şu an dediğim gibi ülkenin en güçlü şirketlerinden biri olarak devam ediyor. Şimdi bu tür teknolojilerin demokratik ülkelerde nasıl bir gücü olduğundan bahsedeceğiz. Ama önce dijitalleşmenin antidemokratik ülkelerdeki etkisinden bahsetmek istiyorum. Yuval Noah Harari 2020 Dünya Ekonomik Forumu'nda bu konuda tarihe geçecek bir konuşma yapıyor ve şöyle diyor.
Yeterli biyoloji bilgisine, bilgisayar gücüne, veriye sahipseniz vücudumu, beynimi, yaşamımı hackleyebilir ve beni benden daha iyi tanıyabilirsiniz, diyor. Kişilik tipimi, siyasi görüşlerimi, yönelimimi, mental zayıflıklarımı, en büyük korkularımı ve umutlarımı bilebilirsiniz. Benim hakkımda benden daha çok şey öğrenebilirsiniz, diyor. Ayrıca şöyle diyor, bu herkes için geçerli. Bizi bizden daha iyi tanıyan bir sistem hislerimizi, kararlarımızı tahmin edebilir, manipüle edebilir ve eninde sonunda bize karar verdirtmeye başlayabilir.
Geçmişte birçok tiran ve devlet bunu başarmak istedi ama hiçbiri milyonlarca insana hackleyebilecek kadar teknoloji bilgisine, bilgisayar gücüne veya veriye sahip değildi. Ne Gestapo ne de KGB bunu başaramadı. Ama artık bu mümkün. İnsanların gizemli ruhlar olmadığı fikrine alışmamız gerekiyor. Biz artık hacklenebilir hayvanlarız. Eğer böyle bir güç 21. yüzyıl Stalin'in eline geçerse insanlık tarihinin en korkunç totaliter rejimine tanıklık ederiz ve 21. yüzyıl Stalin'i olmak isteyen hali hazırda bir sürü aday
var zaten diyor. Harari şöyle bir şey hayal edin diyor. 20 yıla Kuzey Kore'de vatandaşlar biyometrik bilekliklerini takıyor. Bu bileklikler tansiyonunuzu, kalp atışlarınızı ve beyin aktivitenizi 7-24 kaydediyor. Yüce liderin televizyondaki konuşmasını izliyorsunuz ve o an ne hissettiğinizi bilebiliyorlar. Alkışlayıp gülümseseniz bile eğer içten içe öfkeliyseniz ertesi sabah kulaklara gönderiliyorsunuz.
Son olarak Harari şunu ekliyor, eğer kitlesel gözetime dayalı rejimlerin yükselişine izin verirsek, zengin veya elitlerin bu gözetimden muaf olacağını düşünmeyin. Hierarşize ne kadar yukarıdaysanız o kadar yakından gözetleneceksiniz. Sionuzun ya da başkanınızın hakkında gerçekten ne düşündüğünü bilmesini ister miydiniz, diyor. Dolayısıyla böyle bir dijital diktatörlüğün yükselişini engellemek, elitler de dahil olmak üzere tüm insanların hayrını olur, diyor. Harari'nin konuşması bu şekilde. Katılmadığınız, abartı bulduğunuz kısımlar olabilir. Direkt adamı sevmiyor da olabilirsiniz. Sapiens kitabının yazarı kendisi, çoğunuzun bildiği gibi. Ayrıca böyle bir senaryoda elitlerin vaziyetini vurgulamasının sebebi konuşmayı Davos'ta yapıyor olması tabii ki. Ben bu mevzunun günümüzde konuşulması gereken çok önemli bir konu olduğunu düşünüyorum açıkçası. Özellikle güç sevdalısı, anti-demokratik liderleri rejimleri ele aldığımızda bir şeyi yapabiliyorlarsa kesin yaparlar gibi düşünmemiz lazım. Geçmişteki liderlerin halkının aklından geçen düşünceye, nabzına kadar kontrol etmemesinin tek sebebi bunu yapamamalarıydı.
Dolayısıyla çoğu ülke ve lider için tek mesele bunu yapmanın teknolojik olarak mümkün olup olmadığına bakıyor. Tamam, şimdi buraya kadar tiranların teknolojiyi nasıl kullandığından ve kullanabileceğinden bahsettik. Çok mu abartı geldi, çok mu uçuk geldi bilmiyorum. Gelin bir de sağlıklı demokrasilerde dijitalleşme nasıl bir tehdit oluşturuyor ona bakalım. Ondan önce kısa bir nefeslenme arası lütfen.
Bir ülke her ne kadar demokratik olsa da birbirini dizginleyen bir güç dengesine dayalı bir sistemle işlese de insan doğası yine de değişmiyor. Tüm bu sistem içerisinde başta Trump'tan örnek verdiğim gibi çoğu lider kitabını uydurarak perde arkasından çeşitli yollarla güçte kalmak için elinden geleni yapıyor. Bugün demokrasiyle başa gelmiş bir liderseniz ve sonsuza kadar başta kalmak istiyorsanız, başvurabileceğiniz sonsuz yol var ama en iyisi, en etkilisi ve garantisi halkın rızasını almak. Tüm demokratik sistem, halkın olup biteni enine boyuna düşünüp ölçüp tarttığı fikrine dayalı.
Peki, teknolojinin getirdiği güncel imkanlar halkın bakış açısını ne ölçüde manipüle edebiliyor? Çoğunuzun bildiği bir örneği vereyim. Cambridge Analytica skandalı. Kısaca anlatayım çünkü bilenler öf, yandık diyecektir. Ama siyasi danışmanlık firması Cambridge Analytica'nın 2016'da Trump kampanyası için çalıştığı ortaya çıkıyor. 87 milyon Facebook kullanıcısından alınan verilerle kişilik modelleri oluşturuluyor ve bu modeli çıkarılmış insanlara özel reklamlar yayınlanıyor. Nevrotik bulunan kullanıcıların karşısında korku aşılayan göçmen krizi videoları, muhafazakar ama hafif ılımlı insanlara da öteki liderin ne kadar korkunç biri olduğuna dair reklamlar çıkarılıyor.
Bu tarafa gitmeyecekse en azından öteki adaya oy vermekten caydırmak için. Ayrıca oy yüzlerinin yakın olduğu seçimin kaderini belirleyecek eyaletlerde bireysel silahlanma, ırk, göçmenlik, kürtaj gibi halkı tetikleyici konulara dair reklamlar gösteriliyor. Halkı iyice hararetlendirmek için. Facebook'tan aldığınız verilerle bile Dünyanın en güçlü ülkesinin kaderini belirleyebiliyorsunuz bir ölçüde. Dünyayı gördüğümüz, olup bitenleri takip ettiğimiz ve böylece bir takım çıkarımlar yaptığımız penceremiz sosyal medya keşfet sayfamız. Ben bunun korkunç bir şey olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu keşfete karşımıza hangi olayın ne zaman, ne şekilde çıkacağında teknoloji şirketlerinin özenle tasarladığı algoritmaları karar veriyor.
Bu algoritmaların olabildiğince hipnoz edici ve manipülatif olması için çalışan insan sayısı bugün içme suyunu insanlara ulaştırmak için çalışan insan sayısından daha fazla. Douglas Rushkoff isimli yazar bu ve bunun gibi birçok bilgiyi detaylandırdığı kitabı Team Human'da bahsediyor bu konudan ve şöyle diyor. Davranış değiştirme odaklı teknoloji Amerika'nın en seçkin üniversitelerinde öğretilen ve geliştirilen bir tasarım felsefesidir. Sosyal medya, akıllı telefonlar ve saatler aracılığıyla da uygulanır.
Amaç, davranışsal değişiklik yaratmak, kullanıcıda birtakım alışkanlıklar oluşturmak ve bütün bunları onun rızası veya farkındalığı olmadan yapmaktır, diyor. Yani Portret hem demokratik hem antidemokratik yönetimlerde çoğu açıdan benziyor. Güç sahibi devlet ve şirketler, vatandaşı kendilerinden daha iyi tanıyacak derecede yakından takip ediyor. Bununla birlikte halkın davranışlarını, düşünce şekillerini manipüle edebilmek için daha önce görmediğimiz teknolojilere benzersiz bir yatırım yapıyor.
Open AI'ın CEO'su Sam Altman bir tweetinde yazmıştı. Her yeni teknolojik kırılma beraberinde yeni bir güç denklemi oluşturur diye. Teknolojide bu kadar fazla kırılma, bu kadar kısa sürede yaşanırken, beraberinde gelen yeni denklemdeki benzeri görülmemiş güçler ne tarafa doğru gidiyor gözlemlemek lazım. Çünkü unutmamak gerek ki teknolojinin getirdiği yeni güçler muhtemelen ilk önce gücün korunması, yani devranın asla dönmemesi için kullanılacak.
Başta söylemiştim, yalnızca karanlık bir portre çizip, endişe yaratıp bu bölümü bitirmek istemiyorum. Tüm bu anlattıkları bir süredir içinde yaşadığımız ve gittikçe daha çok güçlenen, geleceğimizi, hayatımızı direkt ilgilendiren bir sistemle ilgili. Kurtuluşumuz nedir peki? Yani böyle bir düzene nasıl direnebiliriz? İnsanın sonsuz gözetime ve manipülasyona maruz kalıp sisteme
direniş teşkil edemediği bu distopik geleceğin bir alternatifi yok mu? Cevabı birlikte bulacağız. O yüzden bu konuda düşünmemiz ya da direkt ne düşündüğümüz çok önemli. Bu konu dünyanın en dil, din, ırk, cinsiyet gözetmeyen konularından biri herhalde. Çünkü hepimizi direkt ilgilendiriyor. Sam Harris'in güzel bir bakış açısı var bu konuda. İnsanlığı ilgilendiren güncel sorunlarla ilgili çözüm bulmanın en iyi yollarından biri, iyi niyetli, uzlaşmacı sohbetler ve münazaralar yapmak. Bu konu bizim gündemimiz olmalı, tartışmalıyız, okumalı, öğrenmeliyiz. Siyasetçilerimize bu konuda sorular sormalıyız bence.
Bu sonsuz konuda bölünmüş ve böyle birbirinden haz etmeyen kitlelerin birlikte ele alması gereken inanılmaz kapsayıcı bir konu. Bu partiyle, inançla, onunla bununla falan alakalı değil. Teknolojinin gelişme hızı şu an bizim biyolojik veya felsefi adapte olma hızımızı tamamen geçmiş durumda. Çağı anlamlandırma, olup bitene akıl erdirme ve optimal yolun ne olduğunu çözme konusunda birbirimize ihtiyacımız var. Yeni teknolojik gelişmeleri yeri geldiğinde eleştirmek ya da bunların beraberinde getirebileceği sorunları ele almak, teknolojiye karşı çıkmak ya da çağı reddetmek demek değil. Tersine, insanlığın gelişimine destek olmanın en önemli yollarından biri bence.
Bilge Özçelben, adımızı da söyleyelim. Bu podcast boyunca çok farklı konular işleyeceğiz. Hepsi bu kadar ciddi olmayacak belki. Ama bence hepsinin ortak teması şuna varıyor. İçinde bulunduğumuz çağda olup biteni anlamlandırma ve birlikte akıl erdirme çabası. Ama bu bir kişinin yapabileceği bir şey değil. Ne benim, ne bir ülke liderinin, ne de Silikon Vadisi'ndeki milyarder bir CEO'nun. Hepimizi ilgilendiren bu konuya hepimizin dahil olması ve kafa yorması lazım.
Hepimiz birlikte demişken, neden birlikte hareket edemediğimizi, neden birbirimizden gittikçe uzaklaştığımızı, son yıllarda dünya çapında artan kutuplaşmayı ve radikalliği de bir sonraki bölümde incelemek istiyorum. O kadar sorunun içerisinde ben bunları mı düşüneceğim gibi bakılmamalı bence bu konuya. Çünkü aslında pazardan aldığımız limonun fiyatının bile temeli dolaylı olarak bu konuya dayanıyor. Bu meseleler karamsar bir overthink spiraline yol açmamalı. Tersine insanlığın gelmiş geçmiş en ilginç çağında yüzleştiğimiz ve çözme fırsatını da yakaladığımız etik ve felsefi meseleler olarak görülmeli. Geçmişteki düşünürlerin, yazarların ya da sanatçıların günümüze bıraktığı literatür bugünün sorunlarını ele alıp çözmek için yeterli değil. Yeni düşünürlere, güncel perspektiflere, adaptif çözümlere ihtiyacımız var.
Başta söylediğim gibi olaylara tarihten yola çıkıp işler eninde sonunda tersine döner diye yaklaşabileceğimiz bir dönemde yaşamıyoruz. Devren artık dönmeyebilir ve dönse bile biz ve bizden sonraki kuşaklar bunu göremeyebilir. Tarihin bu kırılma noktasını tanıklık eden jenerasyonlar olarak buradan çıkış yolunu birlikte arayacağız. Dinlediğiniz için teşekkürler. Kendinize iyi bakın. Görüşmek üzere. Sevgiler.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.