1.717 kelime · ~9 dk okuma
Selamlar, gri bölgenin bu bölümünde kutuplaşmadan bahsedeceğiz. Önceki bölümde otoriteden yani güçten bahsettik. Gücü eline geçiren kişi veya kişilerin ilk ve en önemli kaygısı onu muhafaza etmektir deyip, çağın getirdiği teknolojik imkanların güçlüyü nasıl güçlü tuttuğunu analiz ettik ve şunu sorduk. Artık devranın dönmeyeceği bir çağa giriyor olabilir miyiz? Böyle bir soruyu sorduğumuzda artık dememizin sebebi günümüzdeki teknolojinin güç denklemini değiştirmiş olması. Devran nasıl döner? Haksızlık eden bir yönetim nasıl düşer mesela? Demokratik toplumlarda sandıkla, antidemokratik toplumlarda da toplumsal bir direnişle. O zaman iki senaryoda da bir değişimin yaşanabilmesi için halkın hatırı sayılır bir kıspının bir araya gelmesi gerekiyor.
Dolayısıyla dünyanın çoğu yerinde, hatta belki de her yerinde diyebiliriz, halkın birbirinden nefret etmesi, kutuplaşması, sürekli gözetlenmesi ve mümkün olduğunca öngörülebilir hareket etmesi, o ülkede güçlünün güçlü kalması için olmazsa olmaz şeyler. Bizim birbirimizi sevme ve kabul etmemiz üzerine kurulu bir güç sistemi yok yani. Gözetlenme ve insan davranışlarının öngörülebilir hale getirilmesini önceden işlediğimiz için şimdi de toplumca yaşadığımız dünyanın dört bir yanında da gittikçe artan kutuplaşmayı konuşmak istiyorum. Tüm bu gerilim ve kitlelerin birbirine olan hıncı tamamen insan doğasından mı kaynaklanıyor? Yoksa birbirimize duyduğumuz bu hınç, yüz milyarlarca dolarlık sektörlerin ve yüzleştiğimiz sorunları yaratan güçlü kurum kişilerin ayakta kalması için olmazsa olmaz bir şey mi?
Ilımlı, rasyonel, uzlaşmacı ve kapsayıcı dilin ve iletişimin kamusal alanda yok olduğu, sükûnetin zayıflık, histerinin de güç ve erdem sayıldığı, insanların görüşleri ne olursa olsun belirli ilke ve vicdani konularda değil, içinde yaşadığı gerçekliğin ne olduğu konusunda bile ortak bir kümede birleşemediği bu çağda gelin hepimizi hedef alan sonsuz tür propaganda inceleyelim ve bize neler yapıldığını ve tüm bu olup bitenden kendimizi nasıl koruyabileceğimize birlikte bakalım. Bir insana olabildiğince tahmin edilebilir kılmanın en etkili yollarından biri onu radikalleştirmektir. Fanatik bir insanın nelere öfkeleneceğini, neleri sevip nelerden korkacağını çok rahat tahmin edebilirsiniz. Tanıştığınız herhangi bir konuda uç görüşlere sahip insanları düşünün, maalesef bir iki konuda görüşlerini öğrendiğiniz anda geri kalan 20 konuda da ne düşündüklerini tahmin edebiliyorsunuz çok iyi bir şekilde.
Yani ılımlı kişilere kıyasla fanatik insanı yönetmek, manipüle etmek, tahmin etmek çok daha kolaydır. Çoğunuzun bildiği gibi de sabah akşam kullandığımız sosyal medya algoritmaları bizi sayısız konuda olabildiğince uca itmeye çalışıyor. Sosyal meselelerden siyasi meselelere, ilişkilerden bambaşka görüşlere, nüansın, ılımlılığın, uzlaşmanın hakim olduğu iletişimi değil, sürekli vurucu, sansasyonel, kutuplaştırıcı bir söylem ve içerik hakim. Social Dilemma yani sosyal ikilem belgeseli de bundan bahsediyordu. Sosyal medyada en çok etkileşim yaratan içerikler genelde korku, nefret, heyecan, öfke gibi güçlü duygular uyandıran içerikler etkileşimi ve kullanım süresini maksimize etmek isteyen uygulamalarda sürekli olarak en sansasyonel içerikleri kullanıcının karşısında bu yüzden çıkarıyor.
Ayrıca algoritmalar sizi sizinle aynı fikirde insanlarla aynı kümeye koyduğu için grupça bazı konular hakkında aynı şeyi destekleyip sürekli olarak aynı şeylere karşı çıkıyorsunuz. Kolay kolay bir fikir ayrılığıyla ya da en azından fikir ayrılıklarının ılımlı ve sakince konuşulduğu bir ortağımda değilsiniz. Halk her konuda birbirine öfke kustuğu zaman veya duygusal davrandığında benim anladığım kadarıyla şu anki sistemde halk hariç herkes kazanıyor. Histerik ve sürekli duygularıyla hareket eden bir halk çok daha manipülasyonu açık hale geliyor. Halkı kutuplaştırma üzerinden kariyer yapan medya figürleri paralarını kazanıyor. Sosyal medya platformları kazanıyor etkileşim arttığı için. Siyasetçiler zaten kazanıyor. Bu histeri propagandalarına alet ediyorlar. Medya, Siyaset, ekonomi, teknoloji bambaşka sayısız çark halkın histerik duyguları sayesinde dönüyor. Herkes kazanırken halk neden kaybediyor burada? Duygusal olmakta ne var? Yani bir şeyler canımıza tak etmiş olamaz mı? Hep bir ağızdan bağırıp bir şeye tepki göstermemizde bir sıkıntı var mı? Yani ben burada uyuşukluk, tepkisizlik, duyarsızlık mesajı mı veriyorum? Hayır. Sıkıntı insanların sisteme olan hıncını birbirinden çıkartması. Çoğu kişi kendi hayatını zorlaştıran insanlara direkt kızıp hesap soramıyor. Patronuna, siyasetçisine, eşine vs. kızamıyor. Çünkü bunun direkt bir bedeli var. Zaten memnun olmadığın iş hayatını veya ailesel sorunlarını daha da korkunç hale getirmek istemiyorsun. Dolayısıyla gidip bütün bu biriken şeyi tanımadığın insanlara sallayarak da şarj ediyorsun. Genelde internette. Sisteme olan hıncımızı birbirimizden çıkarıyoruz. Özür dilerim ama bu bana şey gibi geliyor. Böyle bazı restoranlarda çocukların oynaması için top alanları olur ya, sanki sistemi bu hale getiren şirketler, kurumlar, figürler ciddi ciddi oturup, masada konuşup yemek yiyormuş da biz birbirimize dalalım diye bir oyun alanı yapmışlar. Sosyal medya uygulamaları bu alanlar. Biz de orada sabaha kadar birbirimizi yiyoruz gibi geliyor.
Bu arada burada tamamen sosyal medya gereksiz bir araçtır demiyorum. Farkındalık yaratmak, tepki çekmek, bilinç kazandırmak, sesini duyurmak gibi konularda mucizeler yaratıyor. Ama ben hıncımızı birbirimizden çıkarmak için bir araç olarak kullanmamızdan bahsediyorum. Bu sadece Türkiye'de de böyle değil bu arada. Mesela
Amerika'da 2021'de CBS News bir anket yapmış. Amerikalıların %54'ü ülkenin en büyük düşmanının, düşman ülkeler değil, farklı partiye oy veren insanlar olduğunu düşünüyor. Burada böyle bir anket yok bildiğim kadarıyla ama çok farklı bir sonuç geleceğini hiç zannetmiyorum. Halk olarak birbirimize yönelttiğimiz nefretin neden inanılmaz bir zaman ve enerji kaybı olduğunu ele almak istiyorum şimdi sıra sıra. Ne zaman kendimizi başka bir vatandaş grubunda düşmanlık hissederken yakalasak, bu maddeleri hatırlamamız ve sakinleşmemiz bence çok önemli. Ama önce bir soluklanalım, geri geldiğimizde o maddeler üzerine konuşacağız.
Neden halk olarak birbirimize saldırmamız ve kutuplaşmamız zaman ve enerji kaybı? Hate Inc. yani Türkçesiyle Nefret AŞ diye bir kitap var. Matt Tayibi isimli gazeteciye ait. Ve burada medyanın kutuplaşmadan nasıl faydalandığını, bunu nasıl alevlendirdiğini ve arttırdığını anlatıyor. Tayibi şuna dikkat çekiyor.
gündemi belirleyen medya ciddi ve gerçek meselelere değil, her zaman duygusal karşılığı olan sığ ve sansasyonel konuları işlemeyi öncelik edindir. Kutuplaştırıcı konular neyse bu kutuplaşmayı körükleyecek gazeteciler seçilir ve onlar konuşturulur. Ilımlı ve uzlaşmacı isimlere de genelde platform falan verilmez, diyor. Yani aslında çoğu zaman hepimizi ilgilendiren gerçek sorunları değil, özenle kavga etmemiz için medya tarafından seçilmiş kutuplaştırıcı yapay gündemleri tartışarak zaman ve enerjimiz gidiyor. İkincisi, internette kiminle tartıştığımız, kime öfkelendiğimiz katiyen belli değil. Ölü internet teorisini zaten biliyorsunuzdur. İnternette insan zannettiğimiz çoğu hesabın aslında yapay zeka olduğuna dair. Bu kesinlikle belirli bir yüzde de doğru. Dolayısıyla desteklediğimiz gönderideki beğeni sayısı, efsane laf sokulan bir yorumdaki beğeni sayısı veya sizin laf soktuğunuzu zannettiğiniz amca direkt yapay zeka olabilir. Trol olabilir ki bizim ülkedeki para alan trollerin dışında bir örnek vereyim. MIT'de yapılan araştırma sonucu Facebook'taki en büyük 20 Hristiyan sayfasının 19'unun
Kosova ve Makedonya'dan yönetildiği ortaya çıkıyor. Yani ayda 75 milyondan fazla Amerikalı Hristiyan'ın takip ettiği bu sayfalar bambaşka ülkedeki troll adminler tarafından yönetiliyor. İnternette muhatap olduğunuz veya gördüğünüz profiller bot değil, troll değil, direkt halk birbirine düşsün diye körükleme amaçlı çalışan farklı ülkelerin görevlendirdiği trolller de olabilir. Yani çoğu zaman tartıştığımız konular da yapay, tartıştığımız ve bağırıp çağırdığımız insanlar da öyle. Üç, karşımızdakiler insan olsa ve konu gerçekten önemli bir konu bile olsa, birbirimizi inanılmaz argümanlarla, laf cambazlıklarıyla ezerek, şahsa yönelik hakaretlerde bulunarak hiçbir yere varamayız. Varamadık da zaten ya, varabildik.
Yani ülke daha iyi bir yer oldu mu herhangi bir yorum 10 bin like aldığı zaman Instagram'da? Hayır. Yani insan sosyal medyayı kendi mesajını yaymak, belli bir meselenin önemine dikkat çekmek için kesinlikle kullanabilir. Ilımlı ve uzlaşmacı bir dille bunu herkesinden insana ulaşmak için de kullanabilir.
Kendisiyle aynı görüşte olan insanları da aksiyona çağırabilir barışçıl bir tutumla. Ama bütün bunlar zıt görüşteki insanlarla itişip kakışmadan da yapılabilir bence. Dördüncü maddeyi sayayım. Herkes bambaşka bir algoritma kümesinde yaşıyor. O tartıştığın insana. senin bir düşman olduğun ve ülkenin sorunlarından sorumlu olduğunu anlatılıyor zaten senelerdir. Bu insanlara bağırıp çağırdığın zaman onlara aşılanan senin canavar ve düşmanca bir insan olduğun propagandası doğruluyorsun. Milyar dolarlık propagandayı kırmanın en etkili yolu ezber bozan ölçüde ince uzlaşmacı ve kibar davranmak bence. Onun yerine gaddarlığın ve saldırganlığın sınırlarını zorlamak yalnızca işleri daha da korkunçlaştıran bir propagandayı desteklemek demek.
Dolayısıyla bu yüzden de çok büyük bir zaman ve enerji kaybı. Son olarak bir şeye vurgu yapmak istiyorum. Histerik olmak erdemli bir davranış gibi görülüyor hala maalesef. Gözü dolan, bağırırken sesi çatlayan, yumruğunu vuran siyasetçi daha güçlü ve güven verici görülüyor. Bence güç duygudan gelmez. Bize gücü verecek olan da duygular olmamalı. Duygu yükselir sonra solar gider. Hiçbir lider ülkesini veya şirketini coşkulu duygularla yönetmez zaten.
Güç rasyonellikten gelir. Stoacı filozof Seneca 2000 yıl önce yazdığı Öfke Üzerine isimli eserinde bir duygunun taklidi gerçeğinden çok daha fazla etki uyandırır. Tüm imparatorlarında hararetli konuşmasının sebebi budur der. Halk olarak bizi ilgilendiren meseleleri sonsuz duygularla histerik bir şekilde ele aldığımızda beynimizin sürüngen beyin denilen kısmıyla hareket ediyoruz. Hem manipülasyona daha açık hale geliyoruz hem de rasyonel ve nüanslı bir iletişimin önünü kapatıyoruz o konuda. Başta söylediğim gibi amaç zaten bizi halk olarak sürekli histerik bir halde tutmak ve böylece ilkel dürtülerimizin kontrolünden sorumlu sürüngen beylimizi teslim olmamızı sağlamak ve rasyonellikten olabildiğince uzaklaştırmak hepimizi. Adam Curtis, Normalization isimli belgeselinde 20. yüzyıl ve 20. yüzyıl arasındaki farkın şöyle altını çiziyor. Curtis'e göre 20. yüzyılda kadınların ve azınlık grupların haklarını talep etmek için yaptığı protestoların başarılı olmasının en büyük sebeplerinden biri istikrarlı olmalarıydı. Günlerce, haftalarca, aylarca bıkmadan, gündemi değiştirmeden
Aynı konuda on binlerce, bazen yüz binlerce insan toplanıp protesto yaptı haklarını elde etmek için. Fakat bu örnekte karşılaştırdığımız zaman enerjisini sadece duygularından alan herhangi bir eylemin bu kadar uzun süre istikrarlı kalabilmesi mümkün değil. Bu kadar uzun süreli herhangi bir eylem asıl motivasyonu duygulardan değil, mantıktan almalı. Yüceltilmesi gereken şey halkın öfkesi, halkın kini değil, halkın kararlılığı, istikrarı, etikleri ve tahrik edilemezliği olmalı.
Yani nereden bakarsak bakalım kutuplaşmanın ve histerikleşip bunun hırsını birbirimizden çıkartmanın hiçbir faydası yok. Tersine iş modeli ve iktidarı bizim birbirimizden nefret etmek üzerine kuruldu. Dünyadaki otorite ve şirketlerin daha da güçlenmesinin belki de tek yolu bizim birbirimize duyduğumuz kinin artması. Eğer bir düşman seçeceksek düşmanımızı doğru seçmeli, hedefimizden sapmamak için de daha az tahrik edilebilir olmalıyız bence.
Ilımlı ve rasyonel kalmak bizi daha az tahmin edilebilir ve daha az manipüle edilebilir yapacaktır. Bizi düşünmekten aciz, duygularıyla hareket eden, birbirini yiyen bir hayvan sürüsüne dönüştürmeye çalışan her türlü sisteme karşı çıkmanın en iyi yolu gerçek tehdidin ne ve kim olduğuna dair güzel bir analiz yapıp halk olarak birbirimizden başka aşağı yukarı kimsemizin olmadığını hatırlamaktır bence. Şu soruyu sorarak kapatmak istiyorum bölümü açıkçası. Halkın birbirini sevmesi ve kabul etmesi, iktidarları başta tutan, medyaya ve çeşitli figürlere para kazandıran ve güç katan bir şey olsaydı bugün biz birbirimizden bu kadar nefret ediyor olur muyduk? Bana tüm bu sistemin dönmesini sağlayan birbirinden nefret etme kültüründen tek çıkış içimizdeki kutuplaşma ve nefret kusma eğilimlerini dizginlemekmiş gibi geliyor. Çünkü öteki türlü nefret nefreti doğuracak ve biz kutuplaşıp kaybettikçe geri kalan herkes kazanacakmış gibi gözüküyor.
Ben tek başıma milyar dolarlık propagandayı bir podcast bölümüyle alt edemem. Ama umarım en azından size bu konuda bir şeyler düşündürebilmişimdir. Dinlediğiniz için teşekkürler, görüşmek üzere, sevgiler.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.