
2.431 kelime · ~12 dk okuma
Öyle hikayeler vardır ki sizi başka bir yere ışınlar. Bazen ilhamı buluruz vardığınız yerde, bazen de harekete geçme cesaretini. 111. frekansta o hikayelerin izini sürüyoruz. Hadi başlayalım.
Merhaba, hoş geldiniz. Biletinizi görebilir miyim? Tabii, buyurun. Hoş geldiniz Barış Bey. Hemen sağdaki asansörde en üst kata çıkabilirsiniz. Yalnız biraz acele etmeniz gerekecek çünkü etkinliğimiz başlamak üzere. Tamamdır, çok teşekkürler. Of, geç kaldım işte ya. Bugünlerde hayatımdaki her şey ters gitmeye yemin etmiş gibi sanki. Gerçekten çok sıkıldım artık bu durumdan. Arkadaşlar kusura bakmayın, sizin de enerjinizi düşürdüm böyle negatif bir girişle. Son zamanlarda pek de iyi hissetmiyorum kendimi.
Dedim ya sanki her şey özellikle kötü gidiyor gibi. Mesela yapmayı çok istediğim bir proje vardı. Uzun zamandır üzerinde çalıştığım bir video. Nihayet her şeyi hazırlamıştım artık. Tam yayına alacaktım ki... E bir de ne göreyim? Başka bir içerik üreticisi benimkine çok benzer bir video yayınlamış. Tüm emeklerim çöpe gitti haliyle. Sonra işte Sophie'nin okuluyla ilgili bazı belirsizlikler var. O yüzden de epey kaygılıyım aslına bakarsanız. Bir de son günlerde öyle bir uykusuzluk çekiyorum ki sormayın.
Dünyanın bu hali, savaşlar, yangınlar filan derken kendimi inanılmaz kötü hissediyorum. Benim bu halime üzülen bir arkadaşım da çok ünlü bir yaşam koçunun mutluluk üzerine yapacağı bir konuşmaya bilet almış bana. Üzerimdeki bu mutsuzluk halinden o kadar sıkılmıştım ki ben de kalktım geldim işte belki bir işe yarar diye. Bakalım neler anlatacak. Biz insanların bu hayattaki en büyük gücü nedir sizce dostlar?
Kas gücü mü? Para mı? Şöhret mi? Sizi hiç yormadan ben söyleyeyim isterseniz. Mutlu olma becerimiz. Evet, yanlış duymadınız. Bu hepimizin doğuştan sahip olduğu bir yetenek. İçimizde gizlenen süper bir güç adeta. Yani mutluluk tamamen sizin elinizle dostlarım. Denklem basit. Mutlu olmayı seçerseniz mutlu, negatifliği seçerseniz mutsuz olursunuz.
Nasıl bu kadar basit olabilir ya? Dış etkenlerin hiçbir önemi yok mu yani? O zaman hep birlikte seçimimizi yapalım mı? Ben mutlu olmayı seçiyorum. Seçinci oluyor sanki.
Mutlu olmayı seçiyorum. Olumsuz duygulara yer yok hayatımda. Mümkün değil ki bu. Olumsuz duygulara yer yok hayatımda. Mutluluğu kendime borçluyum. Mutluluğu kendime borçluyum. Aaa borçlu falan değilim ya ne alaka? Neden sürekli böyle şeyler söylenip duruyor bize? Neden kötü hissettik diye suçlu ilan ediliyoruz bir de? Hayır efendim kabul etmiyorum artık ben bunu.
Biraz ani bir çıkış oldu farkındayım ama dayanamadım arkadaşlar. Zira her yerde aynı şeyleri görmekten, aynı şeyleri duymaktan sıkıldım ben artık ya. Her yerde mutlu olmamız gerektiği söyleniyor, dikte ediliyor. Hayatımızın tek ve en yüce amacının bu olduğu, mutluluğun bizim elimizde olduğu, her şeyden önce bireysel mutluluğumuzun geldiği mesajı veriliyor. Her daim pozitif olmalıyız. Her daim olumlu düşünmeliyiz. Hep bardağın dolu tarafını görmemiz övütleniyor mütemadiyen.
Peki bu ne kadar doğru sizce? Yani gerçekten hayatta sadece mutluluk mudur önemli olan? Diğer duyguların hiçbir anlamı yok mu? Bizi mutlu etmeyen her şeyi reddetmemiz, doğrudan bireysel mutluluğumuza hizmet etmeyen şeylerden sürekli kaçınmamız mı gerekiyor yani? Öğütlenen tüm bu mesajlar gerçek mutluluğun içini boşaltıp mutluluğu bir baskı aracına dönüştürüyor. Pozitif olmayı toksik bir tarafa çekiyor olabilir mi?
Hadi gelin bu sorulara bir cevap arayalım hep birlikte. Aslında konuya mutluluğun tanımını yaparak başlamak isterdim ancak bu pek de mümkün değil arkadaşlar. Zira mutluluğun herkes için geçerli öyle tek bir açıklaması filan yok. Beslenme, barınma gibi temel ihtiyaçlarımızın karşılanmış olmasını mutluluğun en temel koşulu olarak kabul edebiliriz belki ama ondan sonrası tam bir muamma. Çünkü her toplum, her dönem, her kültür ve hatta her insan için farklı anlamlara geliyor mutluluk.
birinin coşkuyla karşıladığı bir durum, diğeri için hiçbir anlam ifade etmeyebiliyor. Ya da bugün sevinçle karşıladığımız bir haber, bundan bir asır öncesinde felaket sayılıyordu belki de. E dolayısıyla mutluluğun bir formülünü yazmak, herkese uygun bir reçetesini çıkarmak pek de mümkün değil. Mutluluğun bu belirsiz doğası onu gizemli bir uğraş alanı haline getirmiş tabii ki. Tarih boyunca pek çok filozof bu konuda kafa yormuş. Her dönemde bir tanımı yapılmaya, bir formülü bulunmaya çalışılmış. Mesela antik çağlarda mutluluk, yaşam sırasında insanın başına gelen tesadüfi bir durum olarak görülmekteymiş. Ancak iyi insanların, ahlaklı ve erdemli bireylerin mutlu olabileceği düşünülüyormuş o dönemde.
Ortaçağ'da ise bu anlayış tamamen değişmiş haliyle. Artık mutluluk Tanrı'nın bir lütfu olarak kabul edilmeye başlanmış. İnsan ancak Tanrı isterse mutlu olabilir diye düşünülüyor, asıl mutluluğa ise ölümden sonra erişilebileceğine inanılıyormuş bu çağda. Aydınlanma döneminde aklın üstünlüğünün kabul edilmesiyle birlikte mutluluk anlayışı da değişmiş tabii ki. Artık her insanın mutlu olmaya hakkı olduğu, bu dünyada da mutluluğa erişilebileceği fikri kabul görmüş. Mutluluk, arzu, özgürlük, haz gibi kavramlarla eş tutulmaya başlanmış. Acı, ızdıraf gibi bir takım duygularsa ilkel olarak etiketlenerek yok sayılır olmuş.
Modern mutluluk anlayışının temelleri aydınlanma döneminde atılmış. Bugünkü haline gelmesi 1950'leri bulmuş aslına bakarsanız. Bu yıllarda Amerika Birleşik Devletleri'nde başlayan kişisel gelişim kitapları furyasıyla birlikte insanın hayattaki en büyük amacının bireysel mutluluğunu sağlamak olduğu fikri yerleştirilmeye başlanmış zihinlere. 1998'de mutluluğun bilimsel temellerini araştırma iddiasıyla ortaya çıkan pozitif psikoloji akımıyla da bu anlayış iyice agresifleşerek tüm dünyayı etkisi altına almış diyebiliriz.
Mutluluk yalnızca erdemli kişilerin karşılaşabileceği bir lütuf değil, herkesin sahip olduğu bir hak olarak görülüyor artık günümüzde. E bu hakta tabi belli sorumluluklar yüklüyor kişinin omuzlarına. Mutluluk senin elinde. Her şey istemekle başlar. Olumlu düşün olumlu olsun.
Yeterince istersen her şeyi başarırsın gibi her yerde karşımıza çıkan o cümleleri düşünün mesela. Tamam kabul, ilk başta son derece motive edici ve hatta cesaret verici duyuluyorlar fakat uzun vadede hissettirdikleri pek de olumlu değil aslında. Zira bu cümleler mutluluğun tamamen bize, seçimlerimize, düşüncelerimize bağlı olduğu fikrini aşılıyor bize. Çevresel etmenlerin hepsini bir kalemde silip, mutluluğu bir yük gibi yüklüyorlar adeta omuzlarımıza. Olur da istediğimiz bir sonucu elde edemezsek, mutsuz, üzgün ya da kırgınsak, yani yeterince iyi hissetmiyorsak, zihnimiz hemen şöyle otomatik düşünceler üretmeye başlıyor. E mutlu değilsek bu bizim suçumuz. Başaramadıysak, yeterince istememişiz demektir. Başımıza gelen kötü şeyleri olumsuz düşünerek biz çağırmışızdır.
Bunların son derece sağlıksız düşünceler olduğunu söylemeye gerek yok herhalde. Ama maalesef günümüzde bu şekilde düşünmemiz, böyle hissetmemiz kaçınılmaz. Zira her an mutlu olma, sürekli iyi hissetme baskısı ve sorumluluğu var üzerimizde. E bu da üzüntü, öfke, kaygı gibi diğer tüm duyguları olumsuz olarak yaftalamamıza sebep oluyor ve onlardan kaçmaya itiyor bizi.
Zor durumda kalmak, bu zorluklarla mücadele etmek istemiyoruz artık. Kötü hissettiğimiz her an kendimize kızıp yeniden mutlu olmaya çabalıyoruz. Daha iyi hissetmenin yollarını arıyoruz sürekli. Çünkü bize doğrudan ya da dolaylı olarak böyle olması gerektiği söyleniyor yıllardır. E bir düşünsenize reklamlarda, filmlerde, dizilerde, kitaplarda, her yerde mutluluğun bize bağlı olduğu mesajı veriliyor.
İşte çeşitli konuşmacılar mutlu olmaktan bahsediyorlar sürekli. Sosyal medyada good vibes only yani yalnızca iyi hisler etiketiyle binlerce içerik paylaşılıyor her gün. Hatta mutsuz olan, canı sıkkın duran ya da zor zamanlar geçiren insanlar ortamın enerjisini düşürüyor ya da negatiflik yayıyor diyerek dışlanıyor çoğu zaman. Mutluluk baskısı ve toksik pozitiflik her geçen gün üstümüzdeki tahakkümünü arttırıyor anlayacağınız. Çeşitli propaganda araçlarıyla etkiledikleri insanları da yılmaz savunucuları haline getiriyor bu sistem. Dolayısıyla yıpratıcı düzenin her geçen gün daha da büyüyüp daha da acımasızlaşmasına sebep oluyor o haliyle. Zira sistem mutlu yurttaşlar imal ederek kendini ve kurduğu mutluluk endüstrisini devam ettirmeye çalışıyor aslına bakarsanız.
Ne demek istediğimi daha ayrıntılı olarak açıklayacağım elbette. Hatta neredeyse hepinizin izlediğine emin olduğum çok ünlü bir Hollywood filmine bu kez çok farklı bir bakış açısıyla bakacağız birlikte ama önce kısa bir ara verelim, dönüşte kaldığımız yerden devam edeceğiz. Evet arkadaşlar geri geldik. En son mutlu yurttaş imalatından bahsetmiştik öyle değil mi? Öyleyse gelin bu kavramı biraz daha detaylı açıklayayım şimdi size. Bu aslında bir kitabın adı. Eva Illouz ve Edgar Caban'ın birlikte kaleme aldıkları bu eserin alt başlığıysa mutluluk endüstrisi hayatımızı nasıl kontrol ediyor?
Modern çağda hepimizde görülen bu mutluluk takıntısı aslında ideolojik bir projedir diyor yazarlarımız. Onlara göre bu projenin temel bir amacı var. Toplumdaki huzursuzlukların ve yapısal sıkıntıların sorumluluğunu devletten almak ve bunu doğrudan bireylerin omuzlarına yıkmak. Vakıflar, özel ve kamusal kurumlar, uluslararası şirketler ve hatta ABD ordusu tarafından fonlanan pozitif psikolojinin amacının da mutlu yurttaşlar imal etmek olduğunu vurguluyorlar bu kitapta. Özellikle 2008 krizi sonrası toplumsal sorunların üstünün kapatılması ve devletlerin sorumluluğunun göz ardı edilebilmesi için insanların bu bireysel mutluluk masallarıyla uyutulduğunu iddia ediyorlar aslında.
Bu anlatının dünyaya bu denli hızlı yayılmasıysa reklamlar, kültür ve sanat içerikleri, basın ve yayın organları sayesinde oluyor tabii ki. Mesela başrolünde Will Smith'in yer aldığı 2006 yapımı The Pursuit of Happiness yani Umudunu Kaybetme filmini ele alalım. Bu film, pozitif psikolojinin argümanlarını en güzel resmeden örneklerden biri olarak ele alınmış bu Mutlu Yurttaş İmalatı adlı kitapta. Umudunu Kaybetme filmi iyi hissettiren filmler kategorisinde ilk sıralarda yer alıyor kuşkusuz. Eminim sizin de motivasyon kazanmak için izlenmesi gereken filmler ya da mutsuz hissettiğinizde izlemeniz gereken filmler gibi bir takım listeler de çıkmıştır karşınıza. Gelin önce filmin konusunu hatırlatayım size.
Alt-orta sınıfa mensup, Afro-Amerikan bir adam olan Gardner, eşi ve çocuğuyla birlikte ekonomik olarak çok zor şartlarda yaşıyor. Fakat yine de umudunu kaybetmiyor. Derken bir gün, bir kırılma anı yaşıyor Gardner. Çok prestijli bir borsa şirketinden çıkan brokerları görüyor.
ve ne kadar mutlu olduklarını düşünüyor kendi kendine. Ve işte o anda bir ışık yanıyor zihninde. Onlardan hiçbir eksiği olmadığına, kendisinin de bu mutluluğu hak ettiğine karar veriyor ve ne yapıp edip o şirkete girmeyi koyuyor kafasına. Fakat eşi onun bu hayalini desteklemiyor ve terk ediyor ailesini. Ancak bizimki yine de vazgeçmiyor bu hayalinden. Evinden atılıp kimsesizler yurdunda yaşamaya başlıyor çocuğuyla. Bir yandan oğluyla ilgileniyor Gardner, diğer yandan iki ayrı işte birden çalışıp para kazanıyor. Kalan zamanında ise başarılı ve mutlu bir borsacı olma hayali için yığılmadan çabalamaya devam ediyor. Gece gündüz çalışıyor sürekli.
Ve nihayet filmin sonunda istediği işi alan Gardner, mutluluk gözyaşları ve coşku içinde sokaklarda yürürken... Hayatımın bu kısmının, bu küçük kısmının adı mutluluk diyerek mesajını veriyor biz izleyenlere. Buraya kadar her şey normal gibi görünüyor. Ama detaylara odaklandığımızda aslında pek de öyle olmadığını fark ediyoruz.
Modern dünyanın en önemli söylemlerinden olan, azim ve sıkı çalışma yoluyla başarıya ulaşan, kendi kendini var eden insan anlatısını somutlaştıran bir film bu. Her şey kusurlu bir sistemin sonucu olmaktan çıkarılmış durumda. Gardner'ın yaşadığı ekonomik zorluklar, sosyal güvencesizlik ve hatta ırkçılık bile kişinin kahramanca aşması gereken bireysel engeller olarak sunuluyor izleyenlere. Filmin sonunda Gardner'ın tüm zorluklara rağmen hayalini gerçekleştirmeyi başarması seyircilere bir katarsis yaşatıyor o haliyle. Kendini Gardner'la özdeşleştiren izleyici hayallerini ve bunun önündeki engelleri düşünmeye başlıyor ve ben de başarabilirim ya hissiyle doluyor.
Fakat tehlike işte tam da bundan sonra başlıyor arkadaşlar. Zira izleyici farkında olmasa da bugüne kadar hayallerine ulaşamamasının, mutlu olamamasının sebebini kendinde buluyor filmin sonunda. Gardner kadar istemediği ya da onun kadar cesur davranamadığı için başaramadığı sonucuna varıyor zihni otomatik olarak. kendi başına aşamayacağı, ırkçılık ya da gelir adaletsizliği gibi bir takım sistemsel, yapısal sorunları dahi toplumsal meseleler olarak düşünmemeye başlıyor artık. Gardner bunları aştıysa, ben de aşabilirim sanıyor.
İşte bu kasıtlı mesajlar nedeniyle hem psikolojik hem de toplumsal olarak sorunlar yaşamaya başlıyoruz takdir edersiniz ki. Mutlu olmadığımız her anı kendi başarısızlığımız olarak görüyoruz. E bundan dolayı da yetersizlik, suçluluk hissediyoruz. Ayrıca bireyselliğin yüceltildiği bu anlatı nedeniyle günden güne kolektivizmi de kaybediyoruz. Bu durumda etrafımızdaki insanların sorunlarına, farklı toplumların mücadelelerine karşı duyarsızlaştırıyor bizleri. Toplumsal muhalefetin susturulduğuna, statikonun günden güne güçlendiğine şahit oluyoruz hep birlikte.
Dolayısıyla sistem her an mutluluğu aramaya, daima onun peşinden koşmaya teşvik ediyor bizleri. Ancak maalesef bu hiç de gerçekçi, hiç de uygulanabilir bir öneri değil arkadaşlar. Zira mutluluğun peşinden ne kadar çok koşarsak, ondan o kadar çok uzaklaşmış oluyoruz. Evet, yanlış duymadınız paradoksal bir durum belki ama mutluluk kovalandıkça kaçan bir ateş böceği gibi adeta.
İşin şakasını bir kenara bırakalım tabi ama bu durumun gerçek bir adı var arkadaşlar. Mutluluk paradoksu. Toronto Scarborough ve Sydney Üniversitelerinden araştırmacılar Sam Maglio ve Ae Kyung Kim'in çalışmaları bu konuda bir hayli dikkat çekici. Maglio ve Kim, gündelik hayatlarında bilinçli olarak mutlu olmaya çabalayan insanların, ani yaşayanlara oranla öz denetimlerinin çok daha zayıf olduğu sonucuna ulaşmışlar. Yani bu kişilerin uzun vadeli hedeflere ulaşmak için dürtülerini, duygu ve davranışlarını kontrol etme ve yönetme becerileri çok daha az. Bu kişiler sürekli mutlu hissetmeye odaklandıkları için uzun vadeli düşünmek yerine, onları o an mutlu edecek ani ve dürtüsel kararlar veriyorlar yani.
Maglio ve Kim bunun sebebinin mutluluk arayışı ve öz denetimin aynı zihinsel kaynakları kullanması olduğunu ifade ediyor. Yani tüm enerjimizi o an mutlu hissetmek için harcayınca sağlıklı kararlar almaya veya tepkilerimizi yönetmeye halimiz kalmıyor. Bu da sağlıksız yiyeceklere, öfke patlamalarına, alışveriş çılgınlığına, sosyal medyada kontrolsüzce zaman geçirmeye filan yönlendiriyor bizi kolaylıkla. Hatta daha da korkuncu, çeşitli bağımlılıklara da açık hale geliyoruz bu şekilde.
Mutlu olmadığımız her anın kendi suçumuz olduğunu zihnimize bir güzel kazıdıktan ve özlenetimimizi zayıflattıktan sonra mutluluk endüstrisinin çarkları hızla dönmeye başlıyor. Daha iyi hissetmemiz için hazırladıkları kişisel gelişim kitaplarını, son çıkan teknolojik ürünleri, sosyal medya platformlarını ve diğer tüm ürünleri rahatlıkla satmaya başlıyorlar bize artık. daha iyi hissetmemiz için. Üstelik hiçbir zaman sürekli ve kesintisiz bir mutluluk hali söz konusu olamayacağı için daimi müşteriler yaratmış oluyorlar kendilerine bu şekilde. Ama merak etmeyin, her şeye rağmen dönüp duran bu çarkı kırmak ve mutlu yurttaşlar haline gelmeyi reddetmek mümkün.
Ünlü düşünür Aristo'nun görüşlerinden faydalanabiliriz mesela bu konuda. Sürekli olarak hedonik mutluluğun yani anlık zevklerin peşinden koşmak yerine, onun ortaya attığı yudaymonik mutluluk halini önceleyerek başlayabiliriz mesela. Hedonik mutluluk, bölümün başından beri bahsedip durduğumuz, hani mutluluk dediğimizde ilk aklımıza gelen şeyler aslında. İşte bir partiye katılıp eğlenmek, alışveriş yapmak, abur cubur yemek ya da tatile gitmek gibi düşünebilirsiniz bunları.
Yudaimonik mutluluk ise bundan biraz daha derin bir anlam ifade ediyor. Kişinin anlamlı, erdemli, değerleriyle uyumlu bir yaşam sürmesi sonucu ortaya çıkan, daha derin, daha kalıcı bir tatmin hali. Bu şekilde tanımlayabiliriz. Mesela yeni bir dil öğrenmek. Evet uzun, meşakkatli bir yolculuktur bu ama, e bir filmi böyle altyazısız filan izleyebildiğinizde yaşadığınız tatminisi hiçbir şeye benzemez değil mi?
ya da bin bir zorluğa katlanıp bir üniversiteden mezun olmak, uykusuz geçen geceler, akıtılan tüm gözyaşları yerini büyük bir anlama bırakır mezun olunan gün. Yudayimonik mutluluğu seçip hayatımıza anlam katmak önemli fakat öncesinde sistemin itinayla bozduğu algımızı da düzeltmemiz gerekiyor. Bunun için de kadim bir Japon felsefesi olan Kintsugi'den ilham alabiliriz. Kintsugi kırılan tabak veya vazo gibi nesneleri toz altın, gümüş veya platinle onarma sanatına deniyor. Kırılan nesneleri atmak ya da çatlaklarını saklamak yerine onları daha da belirgin bir hale getiriyoruz. Altın tozuyla parlatıyoruz.
Çünkü o eşyaya has çatlakların onu daha değerli kıldığını, her bir yaşanmışlığın o nesneye bir anlam kattığını düşünüyor Japonlar. Hayat boyunca yaşadığımız mücadeleler, travmalar, başarısızlıklar, üzüntüler tüm bunlar da bizim çatlaklarımız değil mi? Biz de bazen yere düşüp kırılabiliyoruz. Sert mücadelelerde yara alabiliyoruz. Ama çözüm kırılmamak için hareket etmemekte ya da mücadeleden kaçınmakta değil.
Kızgınlıklar da, kırgınlıklar da, yaslar da olacak kalbimiz attığı sürece. Bunu kabullenmemiz gerekiyor. Sonra da her kırıldığımızda parçalarımızı toplayıp onları altın tozlarıyla yapıştırmamız gerekiyor birbirine. Bizim altın tozumuz ne olabilir?
öz şefkatimiz, aklımız, kendimize kızmadan, suçlamadan ama dürüstçe yaşadıklarımızı analiz ederek bunların bize ne öğrettiğini sorgulayabilmemiz lazım. Her bir deneyimin, her bir duygunun bizi büyüttüğünü, hayatımızı anlamlı kıldığını ve gerçek mutluluğun tam da bu anlamlarda filizlendiğini unutmayın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.