
2.885 kelime · ~14 dk okuma
Öyle hikayeler vardır ki sizi başka bir yere ışınlar. Bazen ilhamı buluruz vardığınız yerde, bazen de harekete geçme cesaretini. 111. frekansta o hikayelerin izini sürüyoruz. Hadi başlayalım.
Hey! Neden kapıyı açan yok ya? İçeride birileri olduğunu biliyorum. Neden beni de eğlenceye dahil etmiyorsunuz? Resmen ayıp bu yaptığınız. Ya ama kime diyorum? Bir arkadaşa bakıp çıkacağım sadece. Gerçekten. Of tamam tamam. İçeride neler olup bittiğini görmek istiyorum. Evet ama zaten çok kalmayacağım. Sunmam gereken bir bölüm var. Ne olur yani kapıyı aç...
Hey dostum kusura bakma ama burası özel bir parti. Herkesi alamıyoruz. Yok artık. Kurt Cobain? Kapıda seninle karşılaşmayı hiç beklemiyordum.
Özel bir parti mi? İyi ama burası neresi? Burası bizim kulübümüz. İçeridekiler de benim arkadaşlarım. Brian, Janice, Jim, Amy... Haa, anlıyorum. Eğlence sesleri dışarı taşınca merak ettim açıkçası. Acaba içeri girme şans... Biz biraz... Kendi halimize takılmayı seviyoruz, anlarsın ya. Dışarıdan bakınca belki ilginç geliyor ama inan bana durum bu. Kişisel algılama lütfen. Anlıyorum, peki. E o zaman... Benim de geri dönmem gerekiyor sanırım. Aynen. Ama bunu kafaya takma. Biliyorsun. Diğerleri bizi pek anlamıyor. Burası kendimize özel bir alan. Sadece 27'likler girebiliyor. Çok güzel. Yaş ayrımcılığını da deneyimlemiş olduk. Nasıl? Ha yok bir şey. Seni görmek güzeldi. İçerideki herkese selamlarımı ilet lütfen. Hoşça kal. İletirim dostum. Kendine iyi bak.
Arkadaşlar tam olarak ne oldu az önce? Kapıda Kurt Köbeği'nde konuştuk değil mi? Ben hayal görmedim yani. O kadar dil dökmemize rağmen bizi içeri de almadı ama olsun olabildiğince nazik davrandı denebilir. Sadece içime garip bir his düştü nedense. Hava da kararıyor. Sanki buralarda olmamamız gerekiyor gibi. Buraya ait değiliz gibi. Bakın etrafın kararmasıyla mekanın tabelası da aydınlanmaya başladı şimdi.
İsim tüm ihtişamıyla ortaya çıktı. Burası 27'ler kulübü. Neden tuhaf hissettiğimi şimdi anladım arkadaşlar. Ve hayır bunun yaşla bir alakası yok. Burası zamanın dışında adeta dona kalmış bir yer. Kısmen gerçek belki ama bir yanı tamamen hayalden ibaret. Dans, müzik, eğlence, gençlik hepsini dibine kadar hissetsek de yitirilmiş bir şeyler var.
Yarım kalmış. Hüzünlü. Evet, içerideki herkes tam 27 yaşında aramızdan ayrılmış olağanüstü sanatçılar. Bu yüzden bir aradalar. Çünkü adları ve hayat hikayeleri bir efsane gibi hep birlikte anılıyor. Oo, bir meteor yağmuru yaklaşıyor gibi. Sanırım artık yıldızların üstündeki bu yere veda edip stüdyomuza dönme vakti geldi. Sizinle orada buluşuruz.
Evet, tekrar hoş geldiniz arkadaşlar. Sizlerle beraber ilginç bir deneyim yaşadık az önce. 27'ler kulübünün kapısından şöyle bir bakıp geri döndük. Bu isim sadece uğradığımız mekanın parlak tabelasında yazmıyor tabii ki. Popüler kültürde ve medyada oldukça yaygın bir şekilde kullanılıyor. Peki nedir tam olarak bu kulüp ve kimlerden oluşuyor?
Özellikle Rock, Blues, Soul müziğin efsanevi isimlerinin kariyerlerinin zirvesindeyken trajik bir şekilde 27 yaşında hayatlarını kaybetmeleriyle ortaya çıkan bir kavram bu. Bu klübün en bilinen üyeleri arasında 1969 ve 1971 yılları arasında ardı ardına hayatlarını kaybeden 4 efsanevi isim var. The Rolling Stones'un kurucusu Brian Jones, efsanevi gitarist Jimi Hendrix, eşsiz sesiyle Janis Joplin ve The Doors'un karizmatik vokalisti Jim Morrison. Bu trajik tesadüf ilk olarak kamuoyunda büyük bir yankı uyandırmıyor Ancak 1994 yılında Nirvana'nın solisti Kurt Cobain'in de kulübe katılımıyla söylentiler iyice perşinleniyor ve son olarak 2011 yılı yazında güçlü sesi ve cesur stiliyle öne çıkan Amy Winehouse da aramızdan ayrılınca 27'ler kulübü çeşitli yayın organlarında kendine yeniden yer bulmaya başlıyor.
bir efsaneden, bir lanete dönüşüyor adeta. Başarılı ve çok şey vaat eden sanatçıların bu erken yaştaki vedaları, bu yaşla ilgili ters giden bir şeyler olup olmadığını düşündürüyor insanlara. 27, insanın hayatında bir dönüm noktası mı acaba? Adı geçen sanatçıların biyografilerini incelediğimizde hepsinde çeşitli zorluklar, duygusal buhranlar ve bağımlılıklar olduğunu görüyoruz. Fakat bu kişiler bir o kadar da onları eşsiz kılan yetenekleriyle öne çıkıyorlar. Yazdıkları sözlerde farklı bir derinlik var. Seslerinde insanı kendine çeken bir tını. Melodilerinde garip bir tılsım var sanki.
E durum böyleyken onlara yılların ötesine geçen bir şöhret kazandıran yetenekleri de çeşitli çevreler tarafından yaşadıklarına ve psikolojik sıkıntılarına bağlanıyor tabii. Yani çektikleri acı sayesinde bu şekilde eserler ortaya çıkarabildikleri gibi bir anlatı ortaya çıkıyor. Rolling Stones'u kuran ve başlarda en dikkat çekici, en çok hayran mektubu alan üyesini ele alarak başlayalım mesela. Brian Jones. Gloucester Shire'a bağlı bir kasaba olan Cheltenham'da doğan Jones, çocukluğunda İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki kasveti yaşadığı yerde iliklerine kadar deneyimlemiş. Üstelik bu kasvet oldukça tutucu ve sert olan ebeveynleriyle de birleşmiş.
Mühendis olan babası ve kilisede müzisyenlik yapan annesi gülmek nedir bilmeyen, Johnson'un ilgi alanlarını hiç önemsemeyen, disiplini boğucu yollarla kuran kişilermiş. Babası, kendisi de müzikle ilgilenen biri olmasına rağmen, oğluna düzgün bir iş bulması konusunda sürekli baskı yaparmış. Johnson kısa hayatı ailesinin onayını almaya çalışmakla geçmiş fakat bunda pek de başarılı olamamış. Onların dikkatini çekmek için çok daha aykırı ve çok daha isyankar davranmaya başlamış. Henüz daha 20 yaşındayken kurduğu grup ona şöhret kazandırıp ona ihtiyacını tatmin ederken birden o denli yükseklere çıkmak gittikçe daha da kopup gitmesine sebep olmuş esasında.
Benliğine duyduğu nefret kendisine zarar vermeye dönüşmüş ve onu madde kullanımına yönlendirmiş. Sonra olanlar zaten herkesin malumu. Kulübün diğer üyelerine baktığımızda da buna benzer çalkantılı yaşanmışlıklar ve tabi bunların sonucunda gelişen kötü alışkanlıklar göze çarpıyor. Janis Joplin kilosu ve yaşadığı akne problemi üzerinden lise yıllarında ağır bir zorbalığa maruz kalmış örneğin. Dışlanmış, yalnız kalmış. Sanata, okumaya, resme işte o dönemde yaklaşmış.
Arkadaşlık kurduğu diğer uyumsuz ve müziğe meraklı öğrenciler şarkıcılık kariyerinde büyük rol oynamış. Kurt Cobain ise çocukluğunda başlayan ve hayatı boyunca çözüm bulunamayan karın ağrılarıyla baş etmiş. Bu ağrılar bugün psikoloji uzmanlarınca somatizasyon olarak değerlendiriliyor. Zira aile içi şiddete maruz kalmanın yanı sıra okulda da zorbalığa uğrayan Cobain sonraki yıllarda ansiyete ve depresyonla mücadele etmiş.
O da diğerleri gibi kendini ağır seviyede bağımlılık yapıcı, ölümcül maddelerin kollarına bırakmak durumunda kalmış maalesef. Peki bu kişileri bağlayan ortak nokta yani hayata veda ettikleri nokta olan bu 27 yaş yalnızca trajik bir tesadüf mü yoksa bu yaşı diğerlerinden daha farklı kılan kritik bir taraf da olabilir mi? 27, 20'lerin başına göre artık daha ciddi duyulmaya başlayan bir yaş elbette. genç yetişkinliğin her şeyi tek hamlede değiştirebilme enerjisini halen taşısa da ben neredeyim, ne yapıyorum sorusu dıştan gelen baskılarla zihinde daha sık belirmeye başlıyor. Kişi kendini daha iyi tanırken almış olduğu ve alacağı kararlara sorgulayan gözlerle bakıyor. E bu da haliyle kimi zaman oldukça boğucu ve yıpratıcı olabiliyor. Toplumsal beklentiler, bizim kendimizden beklentilerimiz
Ve durum bir dakika ya, zamanım geçiyor mu? Hatta daha da fenası yoksa bitti mi? gibi bir takım endişelerle de birleşince bazen içinden çıkılmaz bir denklem sunabiliyor. Oysa yolun hala başı ve hayatta her şeyin bir yaşı olduğu fikri de çoğu zaman düşünsel bir sınırdan ibaret. Zaten 27 yaşın tehlikeli bir durak gibi görülmesi popüler kültür anlatısı ve algıda seçicilikle bağlantılı.
The University of Sydney'de psikoloji ve müzik profesörlüğü yapan Diana Theodora Kenny 1950'lerden 2010'lu yıllara kadar hayatını kaybeden müzisyenleri incelediğinde ölümün en sık görüldüğü yaşın 27 değil de 56 olduğunu bulmuş. 27 yaşında ölenler popülasyonun %1.3'ünü oluştururken 56 yaşında bu oran %2.2'ye kadar yükseliyor arkadaşlar.
26 yaş ve 28 yaşlardaki oranda öyle 27 yaşından pek de uzak değil. Fakat hiçbir yerde bu yaşlarla ilgili bir kulüp oluşturulduğunu veya bu yaşların bir efsaneye konu olduğunu görmüyoruz. Değil mi? O zaman 27'nin farkı ne?
İşte Diane Kenny de durumun sebeplerini merak etmekle birlikte yazdığı makalede kulübün kazandığı popülarite hakkında bir fikir yürütmüş. Bu büyük altılının onları ölen diğer müzisyenlerden ayıran bazı özellikleri olduğu sonucuna ulaşmış kendisi. mükemmel düzeyde bir yetenek ve yetkinlik, kendi türlerinde çığır açmaları, psikolojik sorunlarının şiddeti, zirve dönemlerinde veda etmiş olmaları ve hayranları tarafından ölümsüzleştirilmeleri. Evet, bu grup gerçekten de hayata sığmıyordu. Üyeleri pervasızdı. Kendini tüketen, derinden sıkıntılı, üne hapsolmuş ve hayattan bıkmış kişilerdi.
Başarı aniden gelmiş ve tabii ki zorlayıcı olmuştu. Hepsi de çocukluk dönemlerinde ciddi sorunlarla uğraşmıştı. Ve bu sebeple şöhretle ve endüstri şartlarıyla baş edemeyen, psikolojik anlamda savunmasız kalmış yetişkinlerdi. Hatta gitarla harikalar yaratan Jimi Hendrix, Danimarka'da bir gazeteci şunları söylemişti.
Her gece sahnede ruhumun bir kısmını feda ediyorum. 28'den fazla yaşayacağımı sanmıyorum. Artık müzikal anlamda verebilecek hiçbir şeyim kalmadı. Seyircinin müziğine verdiği reaksiyondan ciddi anlamda etkilenen, hatta negatif tepkiler karşısında depresyona giren Hendrix, bu sözlerinden bir ay sonra gerçekten de tahmin ettiği gibi daha 28 bile olmadan hayata veda etti.
Psikolojik sıkıntıların bu denli büyük yeteneklere evrilmesi ve üyelerin içinde bulundukları karanlıkta adeta mücevher gibi parlaması bir tesadüf mü? Sadece acı çeken insanlar mı sanatçı olabilir? Ya da sanatçı ruhlu insanlar bu dünyada kaçınılmaz olarak acı mı çekmek zorundadırlar? Aa arkadaşlar, klübün kapıları yine açıldı galiba. Acaba bu sefer hiç kimselere görünmeden içeriye sızıp etrafa bir göz atmamız mümkün olur mu?
Evet ya. Karar verdim, giriyorum. Sonuçta denemekten ne kaybedebiliriz ki? Tabii tekrar yıldızlara ulaşmak biraz zaman istiyor. En iyisi kısa bir aradan sonra orada buluşalım biz. Dikkatli olun, yolunuzu kaybetmeyin.
Arkadaşlar, yolumuzu şaşırmış olmalıyız çünkü burası 27'ler kulübü falan değil. Farklı bir yerin önündeyiz. Bakalım bu kez tabelada ne yazıyor? Hiçbir şey. Evet, hiçbir şey yazmıyor. Sadece kırık bir kalp imgesi var. İlginç bir tercih doğrusu. Neyse, belki burası bizi içeri kabul eder. Bir deneyelim. Yok, bu kapı da kilitli arkadaşlar. Olmuyor, bu bölümde şans yüzümüze hiç gülmeyecek diye düşünüyorum herhalde.
Aa, durun bir dakika ya. Buraya bir not bırakılmış. Hayatta yeterince eziyet çeken ruhlar listede ismini bulabilirler ancak. Acı çekmemiş bir ruh nasıl sanatkar olacak? Hmm... Tortured artist kavramı değil mi bu? Yani eziyet çeken sanatçı. Evet, buna aşinayım. Zira bu kavram uzun zamandır sanata ve sanatçılara dair algıyı domine ediyor.
Sanatçının yaratıcılığının acıdan, içsel çalkantılardan, problemlerden ve hatta kimi zaman delilikten geçtiğine, onlardan beslendiğine yönelik bir inanç olduğunu söyleyebiliriz. Ve kökeni ta Antik Yunan'a kadar uzanıyor. Örneğin Platon, yaratıcılığı ve sanatsal dehayı ilahi bir delilik olarak tanımlamış. Delilik ama ilahi. Üstelik kendisi bu düşüncesinde yalnız da değil. Öğrencisi Aristo da içine deliliğin karışmadığı bir dehanın olmadığını söylüyor.
Ünlü İtalyan kriminolojist Chesare Lombroso'yu Yüzler Bize Ne Anlatır bölümünden hatırlayanlarınız olacaktır. İnsanları genel geçer yargılarla gruplandırma metodu tartışmalı olsa da fikirleri 19. yüzyılda büyük ölçüde rağbet görüyordu. İşte Lombroso, yetenekli sanatçıların da tıpkı vahşi suçlular gibi dejeneregenlere sahip olduğu fikrini savunmuş. Normal değiller demiş yani. Ona göre sanatsal deha bir tür kalıtımsal delilik.
Öte yandan psikodinamik yaklaşım da yaratıcılığın bilinçli gerçeklikle bilinç dışı güdülerin arasındaki gerilimden ortaya çıktığını öne sürüyor. Günün sonunda sıra dışı eserler yaratabilmek için sıra dışı olmak gerekir ve sıra dışı olmanın da bir bedeli vardır. Öyle değil mi? Öyle mi acaba? Hadi stüdyoya geri dönelim. Size bir çalışmadan bahsetmek istiyorum orada.
Kings College'da psikolojik çalışmaları alanında klinik kıdemli eğitmen olarak görev yapan James McCabe ve arkadaşları sanatsal yatkınlık ve patoloji üzerine bir çalışma yürütmüşler. Ve bu süreçte İsveç nüfusunun eğitim ve sağlık kayıtlarını inceleyen bu ekip çok dikkat çekici bazı verilerle karşılaşmış. Sanatsal bir alanda yüksek öğrenim gören bireylerin şizofreni, bipolar bozukluk ve depresyon geliştirme olasılıklarının daha fazla olduğu görünmüş. Öyle ki bu kişilerin çeşitli tanılarla hastanelik olma ihtimali genel popülasyona göre, hazır olun, tam %90 daha yüksek çıkmış.
İşte McCabe de tıpkı az önce bahsettiğimiz düşünürler gibi yaratıcılıkla bağlantılı genlerin ruhsal sorunlara kapı aralayabileceğini düşünüyor. Kendisi bunu şöyle ifade etmiş. Yaratıcılık genelde görüş ya da kavramlar arasında başkalarının hiç aklına gelmeyen biçimlerde bağlantı kurulmasını gerektirir. Ancak kuruntu ve hezeyanlar için de aynı süreç geçerlidir.
Bu önümdeki sayfalarda yeteneğin melankoliyle iç içe geçtiği yüzlerce hayat hikayesi var. Tortured Artist denilince akla gelen ilk isim herhalde Van Gogh'tur değil mi ressam? Melankoliği adeta bir yoldaş olarak gören ve zihnindeki karmaşayı resimlerine aktaran Albrecht Dürer. Yazdığı karanlık hikayelerle okuyanı etki altına alırken alkol bağımlılığıyla boğuşan Edgar Allan Poe. Henüz bir bebekken babası tarafından terk edilen Poe sadece bir yıl sonra annesini de hastalıktan kaybediyor.
İşte bu sebeple olacak ki ürkütücü eserleri kimilerince kendi yaşadığı içsel dehşetin bir yansıması olarak kabul ediliyor. Ve sonra tabii ki kronik depresyonla olan amansız mücadelesini bir mürekkep gibi şiirlerine akıtan şair Sylvia Plath var. Erken kaybettiği babasıyla olan sorunlu grift ilişkisini işlediği babacığım şiirinin analizi günümüzde dahi yapılsa da kendisi 30 yaşında sanat hayatına çok net, koyu bir nokta koymuş. Tüm bu araştırmalar ve hikayeler sanatçı olmaya dair kasvetli hatta neredeyse korkutucu diyebileceğimiz bir algı oluşturuyor, farkındayım. Bu durum kimilerini ürkütüp yoldan döndürürken kimileri içinde bir ilham kaynağı adeta ulaşılması gereken bir ideal oluyor.
İşte bu noktada sanatçıların her zaman için eziyet çeken insanlar olduğuna dair anlatının çok tehlikeli olduğunu ve potansiyeli olan kişileri uçurumun kıyısına kadar sürükleyebileceğini düşünenler de var. Yani esas soru şu. Bu kişiler eğer hayatlarında onları zorlayan bu olayları yaşamamış, depresyon gibi çeşitli psikolojik sıkıntılarla mücadele etmemiş olsalardı, geride konuşabileceğimiz eserleri olmayacak mıydı? Evrimsel psikolog Geoffrey Miller, keşiliği oluşturan beş ana özellik arasından, deneyime açıklık üzerinde durmuş ve bunu spesifik olarak yaratıcılıkla ilişkisine değinmiş. Ona göre spektrumun hangi noktasında olursanız olun, sizden daha az açık olan kişiler sıkıcı, konformist, tutucu gelirken, sizden daha açık olanlar da egzantrik, garip, düzen bozucu geliyor.
Dolayısıyla ortalamanın çok üstünde ya da çok altında kalan kişiler diğer insanlardan daha farklı bulunuyor ve bazen yalnızlaşıyorlar. Açıklık sadece insanlara has bir özellik de değil üstelik diğerlerine göre yeniliğe daha açık şehirler, daha açık edebi formlar ve hatta daha açık müzik türleri de olabiliyor. İlginçtir ki Indie, Alternatif Rock ve Caz bunlardan bazıları. 27'ler kulübü üyelerinin icra ettikleri müzik türleri yani. Miller, deneyimi açıklığı birkaç nedenle tehlikeli olabilecek bir özellik olarak görüyor. Yeni fikirleri ve konseptleri benimsemeye olan bu yatkınlık, yaratıcılığa kapı aralayabilmekle birlikte insanı zararlı teorilere, yanlış bilgilere ve radikal ideolojilere çekebilecek güce sahip.
Deneyime açıklık ve yaratıcılık arasında yüksek bir pozitif korelasyon var. Kelimeleri etkileyici şekilde kullanabilme ve çizim potansiyelimizi arttırıyor bu özellik. Aynı şekilde açıklık ne kadar zeki olduğumuzla da ilişkili. Fakat tüm bunların yanında deneyime açıklık ve psikoz yani gerçeklikten kopuş arasında da yüksek korelasyon var.
Miller'ın araştırmaları sonrasında altını çizdiği konu şu. Felsefecilerin iddia ettiği şekilde yaratıcılık ve delilik arasında bir bağlantı yok. Yaratıcılığı belirleyen faktör psikolojik değil, deneyime açıklık. Hatta bu özellik yaratıcılık içinde, patoloji içinde anahtar görevinde. Çünkü her iki olasılık da aynı kaynak etrafında şekilleniyor. Bazen bir avantaj oluyor, bazense sinsi bir tuzak.
İçsel buhranlar tek başına eserler ortaya çıkarmaya yetmiyor. Bunlar aslında istisnai kabiliyetin yan etkisi. Dikkat edilmesi gereken bir yan etki. İşte bu tehlikeyi fark edebilmek ve hazırlıklı dirençli olabilmek çok önemli. Usta yönetmen David Lynch bu derin ayrıma dikkat çekiyor. Röportajlarında negatif hislere ya da eziyet çeken bir ruha sahip olmanın eserlere yaratıcılık ve kalite katacağı fikrini kesin bir dille reddediyor kendisi.
Bu anlatının en popüler örneği olan Van Gogh'a dair de farklı bir bakış açısı sunuyor hatta. Resim yapmak Van Gogh'u mutsuz değil, aksine mutlu ediyordu. Onu iyileştiren bir alandı orası. Hatta Lynch'e göre psikolojik sıkıntıları sayesinde değil, bu sıkıntılara rağmen muhteşem eserler ortaya çıkarmıştı.
Öyle ki eğer bu sıkıntıları hiç çekmese muhtemelen çok daha fazla eser üretebilecekti. Zira sanılanın aksine eserlerinin çoğunu sıkıntılı süreçlerden geçerken değil, klinikte rahabilite olurken resmetmişti. Lynch, pozitif bir zihnin sanatsal vizyonumuzu genişletmeye yaradığını vurguluyor. Negatif duygulardan harika hikayeler çıkabilir ama bu hikayeleri anlatacak enerjiye sahip olmamız için ayağa kalkmamız gerekiyor. Oysa depresyonun bizi içine soktuğu o atıl gri hal, yaratıcılık için sahip olmamız gereken açıklığa ket vuruyor. Bizi yaratıcı kılan dünyayı farklı görebilme yetimiz, günün sonunda hassasiyetimizi de arttırabiliyor.
İçimizde yanan ateş bazen bizi de yakıyor. Kurt Kobey'in geride bıraktığı veda mektubunda şu cümleleri yazmış. Artık o tutkuya sahip değilim. Bu yüzden hatırlayın. Yanıp bitmek silikçe sönmekten daha iyidir.
Fakat bu bir tuzak ve yaratıcılığın acılarla olan ilişkisine dair çok karanlık bir hatırlatıcı. Mutsuz, çaresiz, depresif hissetmek değil bizi daha iyi bir sanatçı yapan, 27'ler kulübünün tüm üyeleri eşsiz yeteneklere sahip akıllara kazanacak daha nice eseri ortaya koyabilecek nitelikteki kişilerdi. İçten gelen bu kaynak her şekilde meyvelerini verecekti. Mücadele ettikleri sorunlar tam tersine onların yaratıcı sürecini baltalayıp nihayetinde noktalamıştı. Brian Jones, Rolling Stones'u kurarken tüm sorunlarına rağmen sahip olduğu hayat enerjisini ve ışıltısını ölümüne aylar kala yitirmişti. Öyle ki madde kullanımı yüzünden görünüşü tanınmaz hale gelmiş, bağımlılıkları kendi kurduğu gruptan atılmasına sebep olmuştu.
İçine çekildiği depresyon, tutkusu olan gitar çalma yetisini bile almıştı ondan. Bu süreç onu sevdiği ve iyi olduğu şeylerden alıkoymuştu. Eziyet çeken sanatçı imajının idealize edilmesi işte tam da bu yüzden tehlikeli. Çünkü sanatla uğraşan yaratıcı zihinlerin bazen uyarı sinyallerini görmelerini engelleyebilir bu düşünce. Yaratıcılığı kaybetmek korkusuyla mutlu hissetmekten, iyileşmekten kaçınabilir kişi. Daha da kötüsü, empoze edilen bu fikir yüzünden sektörde gördüğü kötü muameleyi, sağlıksız koşulları, haksızlığı kabullenebilir.
Aslında eziyet çeken sanatçı değil, güçlü, dirençli sanatçı anlatısını daha hakim kılmamız gerekiyor. Negatif duygularından kaçmak yerine onları tanıyan, onları çözümlemek için sağlıklı, yapıcı yolları tercih edebilme gücünü içinde bulabilen sanatçılar. Toplum olarak yaratıcılığa dair algımız, aramızdaki sanatçı ruhları ne şekilde desteklediğimizi, onların yaratıcı süreçlerini nasıl zenginleştirdiğimizi de belirliyor. Sonsuz potansiyelleri bir kalıbın içine hapsetmemiş oluyoruz bu şekilde.
Sanat sadece profesyoneller için değil, herkes için kimi zaman acıdan kaçış, kimi zamansa onunla bir yüzleşme yöntemi olabilir. Gittikçe yaygınlaşan dışa vurumcu sanat terapileri depresyon ve anksiyete semptomlarını azaltırken beyindeki ödül sistemini uyararak dopamin salınımını arttırıyor. Sanat içimizdeki yaraları derinleştirmek yerine o yaraları iyileştirmeye yarayan bir araç haline gelebiliyor. Üstelik bir eser ortaya koymak, yani bazen bir enstrümanda ezgiler çalmak, bazen kalemi elimize alıp yazılar yazmak ya da resimler çizmek her zaman negatif duyguların sonucu olmak zorunda değil. Sanatı duygular ve anılardan kaçmak değil. Tam tersi, onlara tutulmak için de icra ediyoruz değil mi? Merak, mutluluk, aşk, dostluk, heyecan hepsinin benliğimizde bir yeri var. Ve hepsinin ifade edilmeye, kayıt altına alınmaya ihtiyacı var.
27'ler kulübü sanat dünyasının trajik bir efsanesi olarak kalacak. Onlar erken yaşta kayıp giden ve geride hiç silinmeyecek izler ve ışıltılar bırakan yıldızlar olacaklar. Fakat Sanatçılar Kulübü'nde acıyı da, sevinci de, hayal kırıklığını da, umudu da birer ilham kaynağına dönüştürebilen, hayata farklı bir açıdan bakmaya cesaret edebilen herkese yer var. Yaşımız ve deneyimlerimiz, eserlerimize derinlik ve çeşitlilik katan, bizi birbirimizden ayrı ve özel kılan renkler sadece.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.