
2.407 kelime · ~12 dk okuma
Öyle hikayeler vardır ki sizi başka bir yere ışınlar. Bazen ilhamı buluruz vardığınız yerde, bazen de harekete geçme cesaretini. 111. frekansta o hikayelerin izini sürüyoruz. Hadi başlayalım.
Hoş geldiniz Barış Bey. Rahatsız olmayın, rahatsız olun. Oturun lütfen. Hoş bulduk Doktor Bey. Teşekkür ederim. Kusura bakmayın, beklettim sizi. Bir hastamızın hücre yenilenme prosesini hızlandırmaya çalışıyoruz da. Onun konsültasyon toplantısı biraz uzun sürdü. Vay, hücre yenilenmesi ha. Çok iyiymiş. Benim rapor sonuçlarım vardı da. Ah tabii. Ne raporuydu sizinkisi? Kan tahlillerim ve EKG görüntülerim olacaktı. Barış, Özcan, kan ve EKG. Peki kendinizi nasıl hissediyorsunuz Barış Bey? Gayet iyiyim. Bazen yorgun hissedebiliyorum tabii ama o da zaten yaş. Yaştan. Yaştan değil mi? Eskiyoruz işte ne yaparsınız. Neyse ki tıp çok ilerledi. Bakalım raporunuza hemen.
Interesan. Bu kadarını beklemiyordum doğrusu. Düşündüğünüzden de iyi çıktı sanırım. Maalesef Barış Bey. Kan değerleriniz pek iyi değil. D vitamininiz epey düşük. Telomerler kısalmış. Mitokondriyal enerji üretiminiz ise zayıflamış. Vücudunuz katabolik bir evreden geçiyor sizin anlayacağınız. Yani siz pek iyi değil deyince panikledim ben de. D vitamini kimde yüksek ki? Diğerleri de normal yaşlanma süreci işte.
Normal mi? Ah Barış Bey. Siz de biliyorsunuz ki Superhuman öyle standart bir klinik değil. Biz burada ölüme meydan okuyoruz. Açıkçası ben kanınızı baştan aşağı yenilemenizi öneriyorum. Kan yenilemek mi?
Okumak mı? Vampir falan mıyım ben ya? Evet evet, full kan replasmanından bahsediyorum. Bu aralar silikon vadisinde çok moda. Taze genç kan, yaşlı hücrelere yeni enerji veriyor. Tabi bazı zenginler fiilen de kan emiyorlar yani. İlahi Barış Bey, çok şakacısınız. Fakat endişelerinizi gayet iyi anlıyorum. Çok yeni bir teknoloji sonuçta bu. Ama PRP ile başlayabiliriz isterseniz.
Kanınızı alıp santrifüjden geçiriyoruz. Böylece içindeki trombositleri ayırıp tekrar size bir şekilde enjekte edebiliyoruz. Kısacası sizi kendinizle dopingliyoruz. Benim kanımı bana satıyorsunuz yani. Bakıyorum da şakacı gününüzdesiniz Barış Bey. Pekala. Dilerseniz öncesinde bir serum deneyelim. mTOR inhibitörleri ve NAD artı takviyeleri. Biraz da CRISPR düzenlemesi. Küçük şeyler yani. DNA'nın şifresini yeniden yazıyoruz.
Basit bir copy-paste gibi düşün. Ama emin olun düzenli kullanımda ömrünüz uzayacak. Yani ben sadece kolesterolüme bakmak istemiştim açıkçası. Eski çağların problemi artık ya. Biz burada zamana meydan okumaktan bahsediyoruz. Bakın başka bir... Siz hiç yormayın kendinizi. Ben tahlillerimi eski çağların doktorlarına göstereyim en iyisi. Size kolay gelsin.
Evet arkadaşlar girişteki bu kısa mizansenimizden de anladığınız üzere bu bölümde insanın ölümsüzlük takıntısı üzerine konuşacağız. Tamam kabul girişte biraz kara mizahi bir tonda yaklaştık bu meseleye fakat cidden sağlıklı ve çok uzun bir ömür yaşama fikrini kafaya takmış insanlar var gezegenimizde. Mesela dünyanın en başarılı basketbolcularından biri Lebron James vücuduna yılda bir buçuk milyon dolarlık masraf yapıyor. ya da 48 yaşındaki girişimci Brian Johnson. Kendisi 18 yaşına dönmek uğruna vücudunun her işlevini izleyen 30'dan fazla doktor ve sağlık uzmanıyla çalışıyor. Onun da bedeni için harcadığı miktar yılda 2 milyon dolar.
Biz tabii ki bedenimiz için bu meblalarda yatırımlar yapamıyoruz maalesef. Ama pek çoğumuz daha sağlıklı, daha uzun yaşayabilmek için vitamin takviyelerinden tutun da spor salonu aboneliklerine kadar birçok şeyi deniyoruz artık. Bu faaliyetlerin tamamına da longevity deniyor bir süredir. Sosyal medyada mutlaka karşınıza çıkmıştır bu tabir, longevity. İnsanın ölüme karşı verdiği amansız mücadelenin günümüzdeki ismi de diyebiliriz longevity için. Peki neden ölümle bu kadar kavgalıyız acaba? İşte bu soruyu deşeleyeceğiz bugün sizinle. Öncelikle bu kavramın ne olduğunu bir netleştirelim isterseniz.
Yani bu loncevite dediğimiz kelime uzun ömürlülük sadece bilimsel bağlamda yılların uzaması demek değil. Buradaki asıl vurgu sağlıklı yaşam süresini arttırmak üzerine. Yani hastalıklardan ya da acılardan uzak, üretken, bağımsız bir hayatı mümkün mertebe uzatma motivasyonu yatıyor. Birçok bilim insanı da böyle bir yaşam standardını sağlayabilmek için insanın biyolojik mekanizmalarını anlamaya çalışıyor. Bu çok büyük cevaplar gerektiren bir arayış gibi dursa da yaşlanma tek bir sebepten değil, çok sayıda küçük biyolojik aksaklıktan kaynaklanıyor esasında. Telomerler, mitokondriler, genlerimizin açılıp kapanma süresi olarak ifade edebileceğimiz epigenetik saat. Onlarca ufak detay üzerine çalışmalar yürütülüyor son yıllarda.
Mesela Harvard Üniversitesi'nden Dr. David Sinclair epigenetik düzenlemelerle bu saati geriye çevirebileceğimizi iddia ediyor. Ona göre yaşlanma bir yazılım hatası gibi düşünülebilir bu şekilde ele alınabilir ve bu hata eğer düzeltilebilirse sistem de daha uzun süre çalışır. Elbette bunun da bir endüstrisi oluştu artık. Dünya genelinde milyarlarca dolar lonceviti sektörüne akıyor şu anda. Fakat yalnızca besin takviyeleri, sağlıklı diyetler ya da PRP gibi kan tazeleme yöntemleriyle de sınırlı değil bu uygulamalar. Kriyojenik dondurma şirketleri. Dondurma derken o yalanan dondurmalardan değil, insanı dondurmaktan bahsediyorum. Kişiye özel genetik terapiler, yapay zeka destekli sağlık koçları, say say bitiremeyiz bu endüstrideki yeni uygulamaları. E öte yandan Elon Musk gibi insan bilincini dijital ortamaya aktarmaya çalışanlar da cabası.
Fakat bu araştırmaların hiçbirisi insanlığın bugün dert etmeye başladığı şeyler değil. Tahminimizden de daha eski bir geçmişi var ölümsüzlük ve uzun yaşama arzusunun. Mitolojiyi bir düşünün. İnsanların anlattığı daha ilk hikayelerden itibaren mesela tanrılar hep ölümsüzdü değil mi? veya ortaçağda insana ölümsüzlük bahşedeceğine inanılan bir felsefe taşı vardı. Onu aramaya koyulmuştu birçok simyacı. İşte bugün de bilim insanları ve genetik mühendisleri benzer bir arayışın içerisindeler. Bir nevi Qin Shi Huang ölümsüzlük arayışını laboratuvarlara sokmuş gibiler. Eee madem adını aldık o kadim hikayeyi de bir anlatıvereyim ben şimdi size.
Çin hanedanının kurucusu ve imparatorluğun ilk hükümdarı Çin Şi Huang, M.Ö. 200'lerde yaşamıştı. O yıllarda ülkesiyle savaşan tüm devletleri fethetmişti ve öyle bir kudrete sahip olmuştu ki Çin'in sınırları devasa boyutlara ulaşmıştı. Hatta yüzyıllara meydan okuyan o görkemli meşhur Çin Seddi'nin de inşası işte onun emriyle gerçekleşmişti.
Böylesi yüce bir imparatorun da tabii bitmek bilmez bir yaşam arzusu duyması pek de şaşılacak bir şey değil tabii ki. Şii Huang'ın ölümsüzlük tutkusu her zaferinden sonra daha da büyüyordu. Ona göre bir hükümdar mutlaka ölümsüz olmalıydı. Ve bu amacı doğrultusunda ülkesindeki tüm simyacıları toplamıştı sarayına. Bununla da yetinmeyip Yüce Dağların tepesine elçiler göndermiş, kimyagerlere devletin bütün imkanlarını sağlamıştı. Hepsi tek bir amaç uğruna. Yaşam iksiri denen ve kullanan kişiye ölümsüzlük bahşeden o içiciyi bulmak.
Bunun için devasa bir servet harcamıştı Şihuang. Simyacılarının denemediği yol kalmamıştı bu uğurda. Öyle ki birçok tarihçiye göre sonu da böyle gelmişti İmparatorun. Bazı simyacılar ona civa karışımlı iksirler hazırlıyordu. Yani her seferinde düşük dozlarda zehir içiyordu Yüce İmparator.
En nihayetinde ölüm geldi, çaldı kapısını. Henüz 49 yaşında, yaşam iksirini ararken kaçtığı şeyle yüzleşmek durumunda kaldığı Şeyhüang. İşte burada tuhaf bir paradoks var sevgili arkadaşlar değil mi? Ölümü yenmeye çalışırken kendi sonunu da hazırlıyor olabilir insan. Hikayenin finalinden kaçarken ona daha da çabuk ulaşabiliyor bazen.
Derler ya ölümün çaresi yoktur diye. Ama işte bunun tam aksini düşünenler de var. Tıpkı Longevity üzerine çalışan bilim insanları gibi bazı felsefeciler de bir noktada ölümsüzlüğe ulaşabileceğimizi iddia ediyorlar. Mesela simülasyon teorisiyle de tanınan felsefeci Nick Bostrom'un 2005 yılında kaleme aldığı The Fable of Dragon Tyrant alegorisi buna çok iyi bir örnek. Bu alegorisinde ölümü
Bir ejderha olarak tasvir etmişti Bostrom. Her gün binlerce kişiyi yutan bu ejderhaya insanların büyük kısmı alışmış zamanla. Hayatın akışının bir parçası haline gelmiş onlar için. Bir nevi ejderhaya karşı kayıtsız bir şekilde kalmayı seçmişler.
Fakat koca bir ejderhayı görmezden gelmek o kadar da kolay değil takdir edersiniz ki. İnsanların bir kısmı da bu ejderhayı alt etmeye karar vermiş. Onun zırhını delecek kadar güçlü bir silah üzerinde çalışmaya başlamışlar böylece. Her ne kadar ejderha tarafından yutulmayı insan olmanın bir parçası olarak savunanlar olsa da 12 yıl sonra bu zalim ejderhayı alt edecek o silahı geliştirmişler.
Yıllar süren ahlaki tartışmaların sonundaysa bu zalim ejderhayı alt etmişler. Bostrom bu alegorisinde insanlığın bir noktada ölümü alt edeceğini savunuyordu. Ona göre ejderhanın yani ölümün zırhını deleceğimiz silahsa teknoloji tabii ki. Yeterince teknolojik ilerleme kaydedebilirsek zamanın akışını da bükebiliriz diyor Bostrom.
Fakat bu felsefi bir tartışmayı da beraberinde getiriyor. Mesela Leon Kass 2001'de yayımladığı Why Not Immortality başlıklı makalesinde bu arayışa karşı çıkıyor. Ona göre ölüm yaşamı da anlamlı kılan şey. Eğer sonsuz bir yaşama sahip olursak yaşadığımız hayatın hiçbir heyecanı kalmayacak. Yani en büyük arzumuza ulaşırsak bir daha hiçbir şeyi arzu edemeyecek olma riskiyle karşı karşıya kalacağız.
E düşününce iki yaklaşımda biraz mantıklı gibi geliyor değil mi? Evrimsel tarihimize baktığımızda teknoloji ilerledikçe daha uzun yaşayan canlılara dönüştük. İnsanın olduğu yerde mutlaka ileriye yönelik bir hareket var. Ve bu ilerleme sırasında hep bir anlam arayışı içerisindeyiz. Fakat bu anlam arayışının sonunda her şey anlamını da yitirebilir. Epey sinir bozucu bir paradoks bu, farkındayım.
Peki buna rağmen neden hala ölümsüzlüğü arıyoruz? Bunun arkasındaki temel motivasyonumuz ne? Kısa bir aradan sonra biraz da bunu konuşalım sizinle. Evet, ölümsüzlüğü neden arıyoruz? Bunun arkasındaki motivasyonumuz ne? Onu konuşacaktık değil mi? Hadi vakit kaybetmeden bu işin bir de psikolojisini inceleyelim.
Antropolog Ernest Becker 1973'te yayınlanan The Denial of Death kitabında insanın bütün kültürel faaliyetlerinin temelinde ölüm korkusunun yattığını ifade ediyor. Buna karşı koyabilmek için sanat yapıyoruz, bilim üretiyoruz, imparatorluklar kuruyoruz. Hatta sadece bu yüzden çocuk sahibi olduğumuzu dahi söylüyor Becker. Çünkü insan bilinç dışında hep aynı şeyi arzuluyor.
Ölümü inkar etmek, geride bir iz bırakmak, bir şekilde ben öldüm ama eserim yaşıyor diyebilmek istiyoruz hepimiz. Becker, türümüzün bu arzusunu şöyle tanımlamış. İnsan, semboller aracılığıyla ölümsüzlük yaratmaya çalışan bir hayvandır. Yani aslında ölümsüzlüğün bir biyolojik versiyonu var, bir de böyle sembolik versiyonu. Biz ya bedenimizi yaşatmak istiyoruz ya da fikirlerimizi. Dolayısıyla ölümsüzlük arayışımızın kaynağında sadece fiziken var olmak yatmıyor. Hatta burada temel motivasyonumuz var olmak bile değil. Esas amaç yok olmamak.
Ernest Becker'ın bu düşüncesinden yola çıkan üç psikolog Jeff Greenberg, Sheldon Solomon ve Tom Pisicinski 80'lerde terör yönetimi teorisi adı verilen bir yaklaşım geliştirdi. Bu teoriye göre ölüm düşüncesi bilinç düzeyine çıktığında kişiler kültürel kimliklerine, inançlarına, değerlerine daha bir sıkı sarılıyor. Bunun sebebini de şöyle izah ediyor bu üç psikolog. İnsan zihninin arka planında sürekli bir ölüm endişesi var. İnsan zihni sürekli bu ölüm endişesi fikrini çalıştırıyor ki bunu da ölüm farkındalığı olarak tanımlamışlar.
ölüm farkındalığı ve işte bu farkındalığı yönetebilmek amacıyla dini inançlara, ulusal kimliklere ya da sanatsal-bilimsel üretimlere sığınıyoruz. Kültürel kimliğimiz ölüm farkındalığıyla bütünleşiyor. Yani sahip olduğumuz kültürel birikim sadece yaşam tarzımızı belirleyen bir unsur değil. Bu aynı zamanda ölüm korkusuna karşı geliştirdiğimiz bir kalkan. Bizler ölüm korkusu duyduğumuz her an daha dogmatik düşünen, kendi fikirlerini daha katı bir şekilde savunan kişilere dönüşüyoruz bu teoriye göre. Zira ölümlülüğümüzü fark ettiğimiz anda bir şeye sıkıca tutunma ihtiyacı duyuyoruz.
Yani anlayacağınız ölümle kurduğumuz bahan altında kültürel bir etki de var. Elbette kültür dediğimiz şeyin de böyle sabit bir tanımı yok. Dünyanın farklı yerlerinde bambaşka kültürlerden bahsediyoruz değil mi? Dolayısıyla tıpkı yemek gibi, müzik gibi ya da toplum yaşantısında olduğu gibi insanların ölümle ilişkisi de kültüre göre değişkenlik gösteriyor.
E madem öyle, hadi gelin şimdi farklı kültürler arasında sorgulayalım biraz da bu ölüm ve ölümsüzlük meselesini. İlk durağımız Meksika. Her yıl Kasım ayının başında rengarenk bir şenliğe sahne oluyor Meksika sokakları. Bu şenliğin adı Dia de los Muertos yani Ölüler Günü. İnsanlar rengarenk kıyafetleri ve iskeletleri andıran makyajlarıyla sokaklara dökülüyorlar bu şenlikte.
Ölen yakınları anısına masalar kuruyorlar. Sevdikleri yemekleri ve içkileri paylaşıyorlar. Kalabalık gruplar sokaklarda hep bir ağızdan şarkılar, türküler söylüyor. Bu geleneğin kökleri ise Azteklerin ölüm tanrıçası Miktaka Siatila adanan törenlerden geliyormuş. Daha sonra kolonyal dönemde Katolik inançlarla birleşerek bugünkü halini almış. Yani kökeninde hem yerli halkın hem de batı toplumlarının izleri var.
Buradaki felsefe ise çok net. Ölüm korkulacak bir şeyden ziyade yaşamın devamlılığının bir parçası. Daha da önemlisi, ölenler aslında tam anlamıyla aramızdan ayrılmış da değil. Meksika sokaklarında, ziyafetlerde, şenliklerde ve çeşitli ritüellerde hep böyle sevdikleriyle yaşıyor oradaki insanlar.
Batı kültürlerinde genellikle karanlık ya da yaz dolu bir atmosferle karşıladığımız ölüm Meksika'da kutlanacak bir şey olarak görülüyor. Yaşamın sonu bir yok oluş değil onlar için. En azından bu şekilde ölüme meydan okuyor Meksikalılar. İkinci durağımız ise Pasifi'nin diğer yakasında. Evet,
şimdi de Japonya'dayız. Japonya kültüründe ölüm kavramı çok derin bir yere sahip sevgili arkadaşlar. Burada ölüler, atalar kültünün bir parçası olarak görülüyor. Her yıl Eylül ayında düzenlenen Obon festivalinde Japonyalılar kaybettikleri atalarının ruhlarını onurlandırmak için bir araya geliyorlar. İnsanlar evlerinde yitirdikleri akrabalarının fotoğraflarını süslüyor, mezarlarını ziyaret ediyor ve büyük kortejler halinde geleneksel danslar yapıyorlar.
Budist inanışa göre bu dönemde ölülerin ruhları dünyaya geri dönüyor. Yani yaşayanlarla ölüler arasında geçici bir köprü kuruluyor bu festival aracılığıyla. Tıpkı Meksika'da olduğu gibi Japonya'da da ölüm bir kopuşun değil, sürekliliğin bir sembolü. Yitirdikleri akrabalarının ruhani varlıkları yaşayanların da kimliğini şekillendiriyor.
Böylece insanlar ölüm fikrinden korkmak yerine onu toplumsal bağların bir uzantısı olarak kabul ediyorlar orada. Ee bir Asya'ya bir de Güney Amerika'ya gittik. O halde şimdi haritanın ortasına da bir uğrayalım dilerseniz. Son durağımız 19. yüzyıl İngiltere'si.
O yıllar, özellikle de Victoria dönemi, ölümün en sık göründüğü zamanlardan biriydi İngiltere için. Sanayi devrimiyle birlikte şehirler kalabalıklaşmış, dolayısıyla da salgın hastalıklar artmıştı. Ölüm aniden gelen bir şey değil de gündelik hayatın bir parçası olmuştu artık. İşte insanlar da bu durumla başa çıkmanın çaresini sanatta buldular.
Sığındıkları limansa Memento Mori fotoğrafları olmuştu. Bu sanatsal ifade biçiminde insanlar ölen sevdiklerinin son kez fotoğraflarını çekiyorlardı. Yani bir bakıma kaybettikleri kişinin ruhunu fotoğraflarda yaşatıyorlardı. Victoria döneminde yaşayan bu insanlar da her fırsatta ölümü hatırlatıyorlardı yani kendilerine. Kimisi takılarının içine kaybettikleri sevdiklerinin saç tellerini dahi koyuyordu. Yaz bir modaya hatta bir yaşam biçimine dönüşmüştü o dönemde.
siyah giymek, yıllarca süren matem kuralları ve daha birçok örnek var bu konuda. Biliyorum ilk duyuşta tuhaf hatta biraz mazofist bir durum gibi geliyor bu anlattıklarım. Fakat burada amaç ölümün korkutucu yüzünü biraz evcilleştirmek, yaşamın bir parçası haline getirmekti aslında. Evet ölüm kaçınılmazdı ama ya onu güzelleştirebilirsek? Böylece onunla barışabilir miydik acaba?
Bu farklılıklar bize bir şey söylüyor açıkçası. Ölüm evrensel olabilir. Fakat ona verdiğimiz anlam asla tek değil. Ve belki de ölümsüzlüğün peşinde koşmamızın yegane sebebi ölümün bu kadar farklı şekillerde yorumlanabilmesinin altında da yatıyor olabilir. Her şeye rağmen bir şeyi kabul etmemiz gerekiyor. Ölüm, yaşam döngüsünün bir parçası. Kimileri için bir son durak, kimileri içinse yeni bir başlangıç.
Fakat hepimizin en nihayetinde yüzleşmek zorunda kalacağı bir şey bu. Ölüm. Ama üzülmeyin, sadece bizim değil koskoca bir evrenin de problemi aynı zamanda bu. Bakın mesela ünlü astrofizikçi Neil deGrasse Tyson bir StarTalk videosunda entropinin ölümsüzlüğü sınırladığını söylüyor. Yeryüzünde ölümsüzlüğü kovalamak yalnızca bireysel değil termodinamik bir mücadele yani aynı zamanda anlayacağınız.
Ama kim bilir belki de Bostrom gibi felsefeciler ya da genetik mühendisleri haklı çıkar bu amansız arayışta ve teknolojik bir çare bulurlar belki günün birinde. Biliyorum, hikayenin sonunu bilerek yaşamak biraz tuhaf bir his. Fakat bu enseyi karartacağımız anlamına da gelmez. Tıpkı Ernest Becker'ın da ifade ettiği gibi, yaşarken arkamızda bıraktığımız bir izdir, bizi ölümsüz kılan. Bu iz, ürettiğiniz bir sanat eseri de olabilir, çevrenizdeki bir insanın yüzünde bıraktığınız tatlı bir tebessüm de. Evet de şimdi size kalkıp da lonceviti bir safsatadır filan demiyorum. Sağlığınızı önemsemeyin gibi kör cahil bir söylemle de bulunmuyorum asla.
Fakat bunu sonsuza dek yaşamak için değil de her anın tadını daha sağlıklı bir şekilde çıkarabilmek amacıyla yapın derim ben size. Sevdiklerinizle uzun, sağlıklı ve en önemlisi de anlamlı bir ömür geçirmeniz dileğiyle.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.