
2.478 kelime · ~12 dk okuma
Efendim, malumunuz bir yaz dönemini geride bırakmak üzereyiz. Umarım bol bol deniz kenarlarında güneşlenmiş, kızgın kumlardan serin suları atlamışsınızdır. Öte yandan tahmin ediyorum ki bol bol yazlıkların, pansiyonların, devre mülklerin boş kalmasın diye oraya yerleştirilmiş sandalyelerinde, rengi güneşten solmuş koltuklarında sıcakla mücadele etmiş, Mısırcıların, ışıldakçıların, midye dolmacıların sardığı sahil şeritlerinde kalabalığı yara yara yürümeye de çalışmışsınızdır. Peki, bu sahil merakı, yüzme ve güneşlenme ilgisi ne zaman ve nasıl başladı hiç düşündünüz mü? Endişelenmeyin, biz sizin yerinize düşündük. Plaj kültürünün tarihçesini Acayip ve Garayip'in bu bölümü için derledik. Hazırsanız başlayalım.
Deniz kıyıları tarih boyunca tıpkı denizler gibi tekinsiz yerler olarak görülmüştü. Neticede batan bir gemiden savrulan cesetlerin kıyıya vurduğu veya korsanların ilk kez karaya ayak bastığı, bazen yolunu kaybetmiş bir balinanın savrulduğu deniz kıyıları oldukça nahoş yerler olarak kabul edilmekteydi. Sıklıkla balıkçılar, midye ve sünger avcıları asırlar boyunca bu kıyıları geçim kaynağı haline getirmişlerdi. Ve yüzmek bir keyif aracı değil, onların hayatta kalma pratiklerinin bir parçasıydı. Nitekim bugün halen daha Bajau halkı olarak bilinen deniz çingeneleri, Güneydoğu Asya kıyılarında yürümeden önce yüzmeyi öğrenen bir halk olarak dikkat çekmekteler.
Aynı şekilde Amerikan kolonilerine okyanus kıyısından taşınan köle siyahilerin %80'i yüzme bilirken, beyaz efendilerin yalnızca %20'si yüzme öğrenebilmişti. Batan köle gemilerinde sık sık beyaz köleciler okyanusun dibini boylarken, atletik Afrikalılar şayet elleri kolları da bağlı değilse rahatlıkla kıyıya ulaşabiliyordu. Dolayısıyla yüzmek, belirli ihtiyaçların giderilmesi için öğrenilen bir sanattı. Öte yandan, üst sınıfların yüzme öğrendiğine dair bir takım deliller de mevcut doğrusu. Söz gelimi, Antik Mısır'da Kral Keti'ye adanan bir mezarda merhum kralın çocuklarıyla yüzme dersi aldığı bir sahne kazılıdır.
Yahudi kutsal metinlerinden Talmud da babalara çocuklarına yüzmeyi öğrenmelerini emreder. Ancak bu öğretim muhtemelen askeri amaçlar içindi. Nitekim Julius Caesar, o büyük kumandanda askerlerinin yüzme öğrenmesine fevkalade dikkat eden, kendisi de iyi yüzen bir asker olarak at üzerinde nehirden geçme, deniz savaşları yürütme gibi haller için ordusunu yüzmeye alıştırıyordu. Bu, antik çağlarda da önemli bir meziyetti. Nitekim bir Asuri tabletinde bir nehri ya da denizi geçebilmek için şişirilmiş koyun derilerine sarılan askerleri görmekteyiz. Bu tablet, tüplü dalışın en erken örneğini bizlere gösteriyor doğrusu.
Dediğimiz gibi yüzme bilmekten maksat boğulmamaktır. Rönesans'la birlikte bu alanda profesyonel bir ilgiye kavuşmuş gibidir. Leonardo da Vinci can yeleğinin erken bir prototipini tasarlıyor, yüzme sanatı hakkında yazılan ilk kitap olan İsviçreli Nikolaos Weinmann'ın kolimbetesinde kurbağlama yüzme metodunun yanında inek mesanesinden yapılan kolluk ve simitler de tarif ediliyordu. Hiç şüphesiz her zaman yüzmek bir mecburiyet değildi. Denizden, hiç değilse denizi seyretmekten zevk alan insanlar da vardı. Söz gelimi Romalılar bizim yazlık semtlere taşınmamız gibi ilk defa deniz kenarına villalar inşa eden insanlardı. Bu yazlık semtlerden biri de maalesef Vezüv yanardağının patlamasıyla ortadan kalkan Herkuleanum'da bulunuyordu.
Romalılar daha erken devirlerde sıcaklardan kaçmak için yüksek tepelerde villalar yaparlarken, tıpkı bizim yaylaya çıkma alışkanlığımız gibi, özellikle imparatorluk devrinde Villa Maritima adıyla deniz ve nehir kenarlarına yerleşmişlerdi. Avrupa'da uzun yıllar yüzmek pek hoş karşılanmayan bir aktiviteydi doğrusu. Neticede zorunlu olmadıkça denize dalmanın bir manası yoktu. Dahası yüzenler genellikle anadan üryan bir biçimde suya dalmaktalardı. Ve bu erkeklerin tercih ettiği bir tarzdı. Nitekim havan ve kaplıcalarda da sıklıkla çıplak bir biçimde yıkanılıyordu. Zamanla özellikle erkeklerin keten yelekler, kadınların büyük ve uzun kollu elbiseler giydikleri bir şifalı su kültürü gelişti.
18. yüzyıldan itibaren ise deniz suyunun bazı hastalıklara iyi gelebileceği düşüncesi yaygınlaşmaya başladı. Denize banyo almaya giden insanların sayısı yavaş yavaş artıyordu 18. yüzyılda. William Buch'ın 1769'da Ev Hekimliği isimli kitabını neşretti. Bu kitap deniz suyunun şifalı özelliklerine vurgu yapıyordu. İngiliz ve Fransız kıyılarında bu yüzyılda irili ufaklı banyo makineleri kurulmaya başlandı.
Evet, insanlar bir faytona benzeyen perdeli bir kutunun içine giriyor, burada soyunarak deniz suyundan yararlanıyor, sonra tekrardan giyinerek kıyıya çıkıyorlardı. Kral 3. George'un Weymouth'ta Tanrı Kralı korusun yazılı bir banyo makinesiyle suya girmesi bu makineleri moda haline getirdi. Majesteleri suya girerken ona yaltaklanmak isteyen bir grup, bir başka makinenin içine saklanarak, ''Tanrım kralımız, George'u koru'' şeklinde bir marş çalıyorlardı. Denizdeki banyo makineleri, ulaşım imkanlarının, özellikle demir yolunun gelişmesiyle geniş halk kitlelerine yayıldı. Fransız kıyıları bu devirde rağbet gören plajlara sahip oldu.
Peki, tüm bu süreç boyunca memleketimizde vaziyet neydi diyecek olursanız, Evliya Çelebi, Salacak, Eyüp, Langa gibi mesire yerlerinde bazı kimselerin denizde yüzdüğünü kaydetse de bunun pek yaygın bir adet olmadığı anlaşılmakta. Buradaki deniz hamamlarında insanlar mavi futalar yani peşlamaller giyerek evliyanın ifadesiyle bir deniz yaratığı gibi yüzmektelerdi. Yine Davut Paşa iskelesi yakınlarında 1781 tarihli bir belgeden anladığımız üzere bir deniz hamamı bulunuyordu. Ancak bu hamamlar 19. yüzyılda büyük bir yaygınlık kazandı, tıpkı Avrupa gibi. Dikkatiniz çekmiştir, deniz hamamı diyoruz, plaja gitmek demiyoruz. Çünkü o devirde denize sağlam kazıklar çakılıyor ve aralarına tahta perdeler gerilerek geçici barakalar inşa ediliyordu. Yüzmek isteyenler bu barakaların içinde kimseye görünmeden yüzebiliyorlardı.
Kışın lodos tehlikesinden dolayı sökülen bu yapılara deniz hamamı denirdi. Refik Halid'in ifadesiyle İstanbul halkı denize ilaç yutar gibi girerdi. Yüzmek bir tedavi olarak görülüyordu, hele güneşlenmek bugünkü gibi düşünülemezdi bile. İstanbullu nazik hanımlar yüzmek için aman vücudumu çil basar, güneş başımıza geçer diyerek güneşin yakıcı olmadığı saatleri kollarlardı.
Mesela Eyyam-ı Bahur, halk deyişiyle Eyyam-Buhur sıcaklarında deniz pek tercih edilmezdi. Kadınlar boydan boya vücutlarını kapatan deniz elbiseleri giyerdi. Erkekler ise daha ziyade iç donlarının üzerine sardıkları peştemallerle denize dalarlardı. Hatta donunu ıslatmak istemeyen erkekler için kiralık donlar bile bulunuyordu. Bu donlar, peştemaller ve deniz kıyafetleri deniz hamamının tahta perdelerine asılır, bunlar rüzgarda bayrak gibi dalgalanarak hoş bir görüntü oluştururdu. İstanbul'da 19. yüzyılın sonlarına doğru 62 tane deniz hamamı bulunmaktaydı. Bunların 28'i kadın, 34'ü erkek deniz hamamıydı.
Hamamların en eskilerinden biri Haliç kıyılarındaki çardak iskelesiydi. Erkekler ve çocuklar hamamın dışına çıkabilse de kadınlar perde gerisinde, sıklıkla boylarını aşmayan kıyılarda yüzmek durumunda kalıyorlardı. Yalı sahipleri bir ölçüde daha şanslıydı o yıllarda. Onlar kendi kayıkhanelerine birer perde çekmek suretiyle deniz suyundan diledikleri gibi faydalanıyorlardı.
kadın hamamlarıyla erkek deniz hamamları arasında bağıran bir kişinin sesini duyurmayacak kadar bir boşluk bulunmak zorundaydı. Şayet çapkın bir yüzücü çaktırmadan kadın hamamına yaklaşacak olursa devriye atan sandaldaki görevli önce düdük çalarak ikaz eder, çapkın işi yüzsüzlüğe verirse adamı kayağa çeker, önce bir güzel haşlar, sonra en yakın karakola teslim ederdi. Bu devriye çavuş adı verilen belediye memurlarınca yapılırdı. Bundan kaçmak isteyenler bir kayıkla deniz açığına çıkıp deniz hamamlarını uzaktan belki dürbünle gözlüyorlardı. Ki bunu da meclis-i ahkâm-ı adliye talimatnamelerinden öğrenebiliyoruz.
Tüm bu tedbirlere rağmen Mısır, çekirdek, limonata kabiliğinden şeyler satan zeyyar satıcılar deniz hamamlarına sokulabiliyor, hanımlara satış yapabiliyorlardı. Çardak iskelesindeki yeniçeri kahvelerini anlatan Kalender adındaki bir halk şairi deniz hamamını şöyle tarif eder. Kurulu kurbinde deniz hamamı, İstanbul'u tutmuş şöhretinamı, görürsün üryan nice gülendamı, her biri bir semtin mehbaresi. Deniz hamamları tam bir Alaturka-Curcuna manzarası gösterirdi. Sıklıkla hanımlar tıpkı hamama gittiklerinde yaptıkları gibi utları tefleri yanlarına alır, fasıl geçer, getirdikleri dolmaları, börekleri, sarmaları mideye indirmekten yüzmeye vakit bulamazlardı.
daha ziyade suyun içerisinde şıkır şıkır oynarlardı. Erkekler ise bundan ziyade tavla, barbut, domino gibi oyunlarla vakit geçirir, ara ara denize çil çil kuruşlar atarak çocuklara bunları yakalatırlardı. Hatta deniz hamamlarında kara göz oynatıldığını bile biliyoruz. İstanbullular eskiden beri, hatta Bizans devrinden beri bunaltıcı yaz günlerinde Nefsi İstanbul'dan yani Sur içinden kaçıp Anadolu yakası ve Boğaz şeridindeki serin balıkçı köylerine taşınırlardı. Bugün 7.24 ikamet halinde olan Lebiderya yalılar sıklıkla yazları kiralanıyordu. Deniz hamamlarının yaygınlaşması Anadolu yakasını yazlıklar için gözde bir mekan haline getirdi.
Anadolu yakasında ilk deniz hamamı Hayık adında bir Ermeni vatandaşımız tarafından kurulmuştu. Moda Koyu da 19. yüzyılda rağbet gören yerlerden bir başkasıydı. Daha sonraları Kalkedon Racing Club adında ilk yelken kulüplerinden biri de burada kurulacaktı. Moda Deniz Hamamı, yel değirmeninde oturan Musevi kadınların uğrak yerlerinden biriydi.
Fenerbahçe'deki hamamın erkekler kısmında ise Galatasaray Lisesi'nin beden terbiyesi hocası Ali Faik Bey ile memleketimize olimpiyat sporlarını getiren Selim Sırrı Tarcan boy göstermektelerdi. Ali Faik Bey soyadı kanunundan sonra Üstün İdman adını alacak ve bir spor düşkünü olarak gençleri yüzmeye teşvik eden biri olarak tarihe geçecektir. Bu arada söylemek gerek ki Osmanlı padişahları arasında denizde idman yaptığı ve sağlık aradığı bilinen ilk padişahın sıhhat takıntısı meşhur olan 2. Abdülhamid olduğunu biliyoruz.
Dünya çapında halka açık kadın ve erkeğin birlikte denize girdiği plajlar için 1900'lerin başını beklemek gerek. Bu tarihlerde bile kıyafetlere dikkat ediliyordu. Avustralyalı deniz kızı Dalgıç Venus gibi isimlerle arılan Annette Kellerman tek parça Mayoların öncüsü oldu. Kellerman'ın Boston'daki Revere plajında Mayodan dolayı tutuklandığı söyleniyorsa da bunun bir reklam hamlesi olduğu anlaşılmaktadır.
Kelerman'ın mayasu bir tişört ve dar bir tight çortun birleşmiş hali gibiydi. Sıklıkla da altına uzun bir çorap giyilirdi. Ancak buna rağmen bol keten deniz elbiselerinin hantallığını ortadan kaldıran bir kıyafet olduğu için hızlıca meşhur oldu ve modalaştı. İpek mayolar giyen kadınlar olimpiyat sporlarında bile tacizden kaçamıyordu o yıllarda. Bu nedenle refakatçiler eşliğinde olimpik havuzlara girip çıkabiliyorlardı. 1919'da Ethelda Blythe Trey adında bir kadın çoraplarını çıkardığı için tutuklanmıştı. Erkekler ise o yıllarda genelde gömleklerle suya girmektelerdi. Plajlarda bugünkü gibi sere serpe yüzmenin İstanbul'a gelişi talihsiz bir zamanda. İşgal yıllarında oldu.
Mütareke döneminde Wrangel süprüntüleri denen General Wrangel'in Sovyetlerden kaçan Beyaz Ordusu ile birlikte mülteci olarak İstanbul'a gelen Beyaz Ruslar bu adeti de şehrimize taşıdı. Beyaz Rusların kültürümüze etkileri bir başka kaydın konusu olabilir ancak plaja olan etkileri enteresan. Bir zamanlar Flürya adında bir semtimiz vardı. Burada İstanbul halkı, Flürya adı verilen ötücü bir kuşu dinlemeye geliyorlardı. Pek çok rütbeli ve aristokrat Rus'un bel boyluk, garsonluk yaparak, akordeon çalarak yaşamını idame ettirmeye çalıştığı mütarike günlerinde, Prens Dimitri Salikaşvili bu semtin, Flürya'nın harika bir plaja sahip olduğunu fark etti.
Burada İngilizlerden ödünç aldığı çadırlarla kurduğu plaj İstanbul'un ilk karma plajıydı. Daha önce söz gelimi Büyükada'daki Yorgoli, daha sonraki adıyla Gölükali plajında bilhassa ecnebi hanımların zaman zaman deniz hamamlarından kaçarak açığa yüzdüklerini, Erkeklerin bu kızların peşinden kulaç attığını Sermed Muhtar Alus Üstadımız kaydetsede daha önce hiç karma yüzülen bir mekan İstanbul'da yoktu. Karma yüzülen ilk plajı kuran Salih Aşvili sonradan memleketimizi terk edecek, oğlu John Amerika'da genelkurmay başkanı olacaktı. Ancak bir trend başlamıştı artık. İstanbul halkı artık Flürya kuşunu dinlemeye değil, Flürya'ya Florya diyen Rus dilberlerini seyretmeye geliyorlardı.
Buralarda açılan Solaryum ve High Life, Türkiye'nin ilk profesyonel plajlarıydı. Yine bu plajlarda yüzenler ekseriyetle kendilerini St. Petersburg'ta hayal eden Beyaz Ruslardı. Türkler halen daha deniz hamamlarına devam ediyordu.
Bu durum da zamanla değişti. Rasim Kayra 1926'da Büyükdere'de, eskiden Top Ağaçlar denilen bir mevkiide, Beyaz Park adıyla bir gazino ve deniz hamamı açtı. Burası eskiden Abdülhamid'in gönderdiği bandonun, konser verdiği, insanların hafif meşrubatlar içtiği bir yerken, bir anda cazibe merkezine dönüştü. Büyükdere halkı birbirine yakın olan kadın ve erkek deniz avamlarından ve çalgılı gazinolardan çok geçmeden şikayetçi oldu. O yıllarda henüz Atatürk soyadını almamış olan Mustafa Kemal Paşa bir gün bu gazinoyu ziyaret etti. Buranın billur suyuna ve havasına hayran kaldı. Rasim Bey de bunu fırsat bilerek şikayetleri Gazi'ye Tahsin Uzer vasıtasıyla açtı.
Atatürk, kadın erkekler ne oluyor? Burada bir ayıp varsa deniz havamında hala haremlik selamlık bulunmasıdır dedi ve böylece Türk plajlarında yeni bir dönem başladı. Tek parçalı mayolar giymiş kadın ve erkekler artık Türk sularında boy göstermeye başlamıştı. 1934'ten itibaren Gazi'nin sık sık yüzdüğü ve kayık kullandığı Florya plajında bir cumhurbaşkanlığı köşkü inşa edildi ki İngiliz kralı Edward, Irak kralı Faysal gibi mühim isimler burada ağırlanmıştı. Fenerbahçe, Suadiye, Moda, Caddebostan ve daha sonra Süreyya plajı muazzam bir ilgiye mahzar oldu bu yıllardan itibaren. 1930'lardan itibaren Türk dergilerinde de denizde ne giyilir haberleri yapılıyor, başta Atatürk'ün, sonra diğer devlet büyüklerinin deniz fotoğrafları halkı denize girmeye teşvik ediyordu. Bu geleneği İsmet İnönü yıllarca sürdürdü. Bugünlerde nasıl Fedon'un denize girmesi, Karpuz'un denize düşmesi yazın habercisi ise, bir zamanlar gazeteler İsmet Paşa'nın Heybeli Ada'dan yahut Florya'dan yaptığı çivileme atlayışı gösteren bir haberle yaz sezonunu müjderellerdi. Daha önceki
Yıllarda hatta yüzyıllarda güneşlenmek pek moda değildi. Bronsten, tarlalarda çalışan köylülerin, açık havada mesai yapan işçilerin alameti olduğundan toplumun üst orta sınıfında beyaz kalmak ve beyaz görünmek her zaman seçkinliğin alametiydi. Bugün bile Japon kadınları beyaz görünmek ve kalmak için ağır makyajlar kullanmaktalar. Kadınlar ekseriyetle sokağa çıkarken şemsiye kullanır, büyük şapkalar tercih ederlerdi. Zaten şemsiye kelimesi mana itibariyle güneşlik demektir ve eskiden yağmurdan çok güneşten korunmak için kullanılırdı. Bu durumu değiştiren moda ikonu Coco Chanel oldu. Chanel, France Riviera'sında yüzerken kazara güneş yanığı oldu. Bunun onu daha hoş hale getirdiğini fark eden takipçileri de bronz cildi bir moda haline getirdiler. Tıp sahasında D vitamininin faydaları anlaşıldıkça, bronzten bir sağlık ve güzellik göstergesi haline gelmeye başladı haliyle.
Deniz safhası böylece yerini yavaş yavaş güneşlenmeye bırakıyordu ve mayolar da o yıllarda küçülmeye başlamıştı. Artık kadınlar vücutlarını kapatan çorapları terk etmiş, yavaş yavaş göbeği açıkta bırakan mayolar boy göstermeye başlamıştı. Yine o yıllarda İkinci Dünya Savaşı patlak verince kumaş sektörü bir krize girdi. Mayolar oldukça pahalı ürünler haline gelmişti. Dahası pek çok kadın düzgün bronzlaşabilmek için mayolarını katlamaya alışkanlık edinmişti. İşte bu ortamda girilen 1946 yazı insanların ilk defa kendilerini özgür hissettikleri bir yazdı.
Bu yaz, Jacques Haim Atom, Louis Réart Bikini adını verdiği iki yeni Mayo modelini moda dünyasına tanıttılar. Her ikisi de nükleer testlere göndermeydi. İlk nükleer deneylerden biri, Bikini adı verilen bir mercan resifi üzerinde yapılmıştı çünkü. Rear Bikini'yi bir kızın annesinin kızlık soyadı hariç her şeyini ortaya çıkartan bir mayo olarak tanımlıyor ve piyasaya böyle reklam yapıyordu. Bikiniler önce Fransız sahillerinde boy gösterdi. 1951'de Eric Morley, mayo reklam fırsatı olarak gördüğü Miss World güzellik yarışmasını başlattığında ortalık tamamen karıştı. Kazanan Hickey Haakanson doğrudan Papa Pius tarafından kınandı.
Katolik ülkeler 1952'de yapılacak yarışma bikiniyle yapılırsa yarışmadan çekileceklerini söylediler. Böylece 1952'deki yarışma gece elbiseleriyle yapılabildi. Bikini pek çok plajda yasaklanıyor, bikinili kadınlar engelleniyordu. Ancak çok geçmeden bu kıyafet de yaygınlaştı.
Biricit Bardot, Bikinili Kız filmiyle bu kıyafeti moda haline getirmekle kalmadı. 1957 Cannes Film Festivali'nde, Saint-Tropez sahillerinde bikinili görüntülendi. Onu Anita Ekberg ve Sophia Loren takip etti. Cannes Film Festivali geçtiğimiz günlerde kıyafet yönetmeliğini değiştirerek daha üsluplu giyinilmesini salık verdi malumunuz. Festivali dünyaca ünlü hale getiren sanat filmlerinden önce bikiniydi oysa. Tabi bu dress code yani giyim kuralı muhtemelen Kanye West ve tuhaf kıyafetleriyle dikkat çeken karısı Bianca için konmuş bir tedbir olabilir. Ancak festivalin mazisi düşünüldüğünde son derece manidar.
Memleketimizde bikini giymek de bu tarihlerde yaygınlaştı. 1950'lerde Hayat Mecmuası gibi dergilerde Avrupa'da bile kadınlar bikini giyinmiyor, çok açık saçık şeyler giyinmek müstesna güzellikte bir vücut ister, bunu da hesaba katmak gerek gibilerinden yazılarla insanlar kadınları bikiniden uzaklaştırmaya çalışsa da süreci geri almak artık mümkün değildi. Günümüze gelene kadar yokini, monokini, tankini gibi birbirinden absürt tanımlarla piyasaya sürülmüş olsa da klasik mayo ve bikini sahillerdeki saltanatını koruyor. Ne var ki İstanbul sahilleri aynı durumda değil. Şehrin nüfusunun birkaç on yılda neredeyse on katına çıkması, denizlerin de aynı oranda kirlenmesi sahillerin cazibesini yok etti. Ayrıca yapılan sahil yolları da plajları yuttu.
Söz gelimi Süreyya İlmen Paşa'nın canlandırdığı Süreyya Plajı bir zamanlar İstanbul'un en klas mekanlarındandı. Denizin ortasında Bakireler Anıtı adı verilen bir venüs heykeli bulunuyor. İnsanlar bu heykele kadar yüzüp anıtın merdivenlerinde güneşleniyordu. Sahil yolu doldurulunca denizden 50 metre açıktaki anıt bir anda marketlerin ve fast food restoranlarının içinde kala kaldı.
İçindeki heykel ise çoktan çalınmıştı. Bugün son dolgularla birlikte denizle anıt arasında yüzlerce metre bulunuyor. Ne diyelim, geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer. Gün olur belki plajlarımız yeniden canlanır. İstanbullularda her tatil Ege'ye doğru akın ederek hem oraları yağmalamaz hem de uzun trafiklerle, pahalı menülerle harap bitap hale gelmez, perişan olmaz.
Bugünlük bu kadar diyelim. Hakla kalın, hukukla kalın, denizle kalın, sağlıcakla kalın efendim.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.