
5.899 kelime · ~29 dk okuma
Merhabalar herkese. Mecbur Muyum'un yeni bölümüne hoş geldiniz. Bugün can alıcı bir konuyu da masaya yatıracağız. Sevgili partnerim Yaşar'la birlikte. Hoş geldin Yaşar. Bugün ülkemi sevmeye mecbur muyum konusunu masaya yatıracağız.
Bu özellikle benim hem senin akademik olarak hem benim duygusu olarak yakın olduğumuz bir konu. Benim en çok aldığım soru ne biliyor musun Yaşar? Nedir? Özellikle öğrencilerimden. Ben üniversiteye şimdi ikinci bilinç gelecek ama üniversiteyi İngiltere'de okudum.
Sunusaldır. Ve herkesin bana sorduğu bu bilgiyi öğrenir öğrenmez bana ardından gelen soru şu oluyor, neden döndünüz? Ne vardı da döndün? Enayi misin? Falan gibi. Ve ben de böyle kendim sürekli bir açıklama yapmaya çalışırken buluyorum. Ya işte güzel bir ülke aslında burası falan. Hani siz de gidin, tabii ki geri dönün. Ve bizim yani şu an lise öğrenciler arasında şöyle bir trend var. Neredeyse hani yüzde 80-85'e yakını
...yurt dışında üniversite okuma ve oradan sonra da yurt dışına göç etme... ...hayali kuruyor ve kendilerine burada bir gelecek göremiyorlar maalesef. Hani ben de bir yandan bir eğitimci olarak hani... ...tabii ki okuyun ama geri de gelin falan diye... ...bir şey söylerken buluyorum kendimi. Ateş olarak geri dönün. Aynen. İdil Virat o.
Sen ne düşünüyorsun bu konuda? Hani ülkeyi sevmeye sence mecbur muyuz? Buraya bir borcumuz var mı? Gibi sorular bende canlandı. Sen de bu arada Siyaspo'da seküler milliyetçilik master yaptın. Daha doğrusu siyaset bilimi master yaptın ama seküler milliyetçilik üzerine odaklandın diye düzelteyim. Sen de akademik olarak dolu oldun bir konu.
Akademik olarak çalıştım ama duygusal girdim. Ben de duygusal olarak bir itirafta bulunayım. Ben de asıl Fransa doğumluyum. Fransız vatandaşlığım da var. Nasıl yaparsın bunu? Bunu da editleyin. İşte ailem aslında Fransa zamanında çalışmak için göç etmiş bir Almancı gibi, Fransa'ya gitmiş bir işçi ailesi. Tabii benim için de doğuştan Fransız vatandaşına sahip biri olarak Türkiye'de mi yaşamalıyım, Fransa'da mı yaşamalıyım? Hayatımın önemli bir noktasında hep düşündüğüm bir meseleydi. Fransa yüksek lisansa giderken de kafamda bu soru vardı aslında. Yani ben nereye aitim? Nerede daha iyi bir şekilde ve daha mutlu bir şekilde yaşarım? Fransa'ya da bu yüzden gitmiştim bir ölçüde ve ben Türkiye'ye dönme kararı aldım. Hem de 28 Mayıs'ın hemen ertesinde oldu bu. Yani büyük hayal kırıklığına uğradığım ve ülke adına oldukça üzüldüğüm bir dönemde. Hayır ben Türkiye'de yaşamak istiyorum dedim.
Ve senin gibi, benim de en çok aldığım sorulardan biri, neden Türkiye'ye geri döndüğün oldu? Türkiye'de ne buluyorsun? Buradan herkes kaçmak istiyor. Öncelikle şunu bir belirtmek istiyorum. Bir vatandaşlık sahibi olarak, evet bu bir imtiyaz, imtiyazım var. İstediğim zaman geri dönerim, gelirim, dünyanın her yerinde yaşayabiliyorum. Bu imtiyazı masaya koyarak şimdi bütün bu açıklamaları yapacağım.
Ben imtiyazsız bir yerde. Benim de şöyle bir imtiyazım var. Dünyanın çeşitli yerlerinde çalışabilecek bir kariyerim var. İstesem giderim gibi bir pozisyonum var ama sen belki bir tık daha imtiyazlı olabilirsin. Bunu şundan söylüyorum. İnsanlara kesinlikle gitme demiyorum. Hatta hiç gitmemiş insanlara mutlaka git, gör. Orada dilini geliştir, yayın insanlarla tanış. Başka bir kültürün içerisinde yaşamayı öğren diyorum ama kendi adıma şeyi çok seviyorum. Mesela Türkçe konuşmaya bayılıyorum ya da burada esnafla sohbet edeyim.
Buranın o yerel haberler içerisinde bir şeyleri keşfedeyim, bir yerleri ziyaret edeyim, yeni bir dönerci bulayım, bir çay içeyim, işte o çay acı olsun falan hani bunları çok seviyorum. Çok duygusal bir şey ama bir yandan da Üsküdar sahilde yürüyüşe bayılıyorum. Üsküdar'da Attar Dükkanı diye bir kitap var. Üsküdar'ın hikayesi üzerine düşünmeyi çok seviyorum.
Ama bir yandan da metafizik bir karar gibi hissediyorum. Hani teyellenmek diye bir fiil vardır. Tanıl Bora çok kullanır bunu böyle nakışla birbirine bağlamak. Kendi kaderimi Türkiye'nin kaderiyle böyle teyellenmiş gibi hissediyorum. Bu elbette metafizik bir karar ama kendi adıma şunu düşünüyorum. Sen dedin, insanlar yurt dışına gitmek istiyor. Hani ülkeden kopmak, ülkeye dair bir aidet hissetmemek, hatta bir adım daha öteye gideyim. Utanç kaynağı olarak görmek ülkeyi çok yaygın. Elbette bunun sebeplerini anlıyorum. İnsanlar...
Ülkeden birçok şey bekliyor, birçok istemediği şey oluyor ve hatta Türkiye ile kendisini yakıştıramıyor. Ama yine de ben ülkeye dair bir sorumluluğumuzun olduğunu, ülkeyi sevebileceğimiz birçok parçası olduğunu düşünüyorum. Çünkü bunu yapmadığında çok kopuk, bağlantısız ve en önemlisi ülkeye bir adım daha ötürü götüremez oluyoruz. Bu söylediklerine şunu eklemek istiyorum. Aslında bizim bu ülke sevgimize dair yani ben de ülkesini seven bir insan olarak kendimi nitelendiririm bu arada ama bazen bu sıfatımı da sorguluyorum yani kendimi böyle ülkesini seven biri olarak adletmeyi. Acaba ben ülkemi seviyorum yoksa İstanbul'daki yaşantımı mı seviyorum? Hani burada senin o anlattığın şeyleri yapmayı seviyorum ama ne bileyim atıyorum
Siirt'teki ya da işte Kırşehir'deki bir MHP seçmeniyle benim mesela ortak bir değerim belki yok denecek kadar az. Belki hani ortak bir dil dışında. Bir aslında bu Benedict Anderson'ın Imagine Communities tahayyül edilmiş cemaatler kitabı da çok zaten böyle temel bir kitap bu konuda. Ve şey hakkında konuşuyor ya işte biz aslında bir ulus tahayyül ediyoruz. Hiçbir zaman tanışmayacağımız 80 milyon insanla bir birliktelik kuruyoruz. Aslında bu tamamen soyut olmayan ve inşa edilmiş olan ama inşa edilmiş olarak var olan bir şey. Bunu da sorguluyorum yani ben bu ülkenin ne kadarıyla ya da ülkenin vatandaşlarının ne kadarıyla ortak değerlere sahibim. İşte bazen mesela şey böyle KONDA'nın ya da başka araştırma şirketlerinin araştırmalarına bakıyorum. İşte ne bileyim cinsiyetçiliğe dair ne kadar yaygın olduğuna dair ya da homofobinin ne kadar yaygın olduğuna dair yüzde 80 ya da 85'lerdeydi bir tane yakı zamanda bir araştırma gördüm. Ve hani böyle birazcık şey oluyorum ya ben bu kültüre gerçekten ait miyim yoksa bu kültürün bir kanser hücresi gibi miyim yani olmaması gereken ama oluvermiş bir uzantısı mıyım bu kültürün? Hani orada bir değerler çatışması da yaşıyorum yani bu ülkeme olan sevgiyi üzerine düşünürken açıkçası. Burada söylediklerini bana birkaç şey düşündürdü. İlki dediğin gibi hani Benedict Anderson'ın aslında bütün o cemaatin tahayyül edebilmesi birazcık matbaanın işte akabin devlet kapasitesinin güçlenmesinin, milli eğitim müfredatlarının, haritaların yaygınlaştırılmasının bir ürünü. Çünkü okullara ilk giriyoruz ve düşünsene sana o harita gösteriliyor. Belli sınırları var, işte boğazı var, dereleri, nehirleri, dağları var ve onlar sana ezberletiliyor ve sen aslında o ulusla
İşte 80 milyon, 85 milyon, başka bir ülkesi 15 milyon, 20 milyon... ...ortak bir anlatıyı paylaştığını düşünüyorsun. Ki bunu çok geliştiren şeylerden biri haberlerdir bu arada, gazetelerdir. Yani insanlar gazetelerde aynı şeyleri okur ve günlük hayatta karşılaştıklarında... ...şu olayı gördün mü, falanca falancaya kaçmış, şu şunu vurmuş, şurada banka soyulmuştan başla... Bugün Twitter'da yaptığımız bütün geyikler değil mi? Aslında onun bir dönüşümü, bugün yurt dışına yaşayan insanların yaşadığı en büyük hayıflanmalardan birini ya şu Twitter'daki gündemi paylaşacak bir arkadaş bulamıyorum veya işte şakalarımı anlatabileceğim, onların arkasındaki sosyal plandan bahsedebileceğim birini bulamıyorum. Ben de kendisinin bu konuda çok haklı, evet. Yani ulus dediğimiz kavram aslında devlet kapasitesinin, matbaanın, okul müfredatların gelişimiyle karşımız. Ama dedin ya ben Sirt'teki biriyle mi yakın hissediyorum? Yoksa Londra'da veya New York'ta senin gibi
Atıyorum orta sınıf işte eğitimli bir kadın, dünyaya dair daha açık fikirleri olan biriyle mi daha yakın? Sol. Sol. Daha açık biriyle mi yakın hissediyorum? Bence bu bizim aide çekirdeklerimizle alakalı. En azından ben böyle adlandırıyorum. Bizim böyle birkaç farklı aide çekirdeğimiz var. Bir aide çekirdeğimiz eğitimimizden, işimizden, dünyaya bakışımızdan doğuyor. Ve dünyanın geldiği nokta, kapitalizm dersin, 21. yüzyıl dersin, bu kimliği çok ön plana çıkardı. Dolayısıyla evet, ben de muhtemelen New York'ta yaşayan...
...hani biraz daha böyle hani bobo diyebileceğimiz, hani Fransızca öyle derler de hani İngilizce... ...içerikler üretiyor, hani biraz rahat bir hayatı var. Hipster gibi değil mi? Mesela öyle biriyle daha fazla bağı kurabilirim çünkü çok fazla ortaklık var ama... ...tek aide çekirdeğim bu değil elbette. Başka bir aide çekirdeğim bu topraklara, bu ülkeye dair işte... Bu ülkenin insanıyla beraber yoğurulmuş bir sürü anlatı var. Bu ülkenin ekonomik krizleri, siyasi çalkantıları beni de ileri atıyor veya geri çekiyor. Ama sadece bu ülkeyle de sınırlı değil. İşte bir bağlama sesi duyduğumda, yani bağlama sadece bu toprakları özgü bir şey değil. Bir Balkan müziği duyduğumda veya işte bir Filistin yemeği yediğimde o da bana biraz yakın hissediyor.
Siyasopada en yakın arkadaşım Mısırlıydı. Çünkü o kadar Avrupalı'nın içerisinde ortaklaştığımız bir takım şeyler de vardı. Dolayısıyla böyle çeşitli katman katman AİD çekirdeklerimiz var gibi hissediyorum ve ülke bu konuda Türkiye maalesef bize pek yardımcı olmuyor. Yani biraz aslında iğne çuvaldız hikayesi gibi de düşünüyorum. Bu arada bu Benedict Anderson işte matbaanın ve gazetenin buluşunun aslında bu ulus aidiyetine ne kadar önemli bir katkıda bulunduğuna dair şeyi okurken, bu 1983'te yayınlanmış bir kitap bu arada. Şey düşündüm yani, şu anda ben onu diziyle, dizileri de eklerdim. Doğru. Yani diziler gerçekten bir soft power denen şey ve insanların aidiyet şeyi, atıyorum ne bileyim, hep beraber Avrupa yakasındaki o Burhan Altıntop karakterine gülmek ya da işte ne bileyim muhteşem yüzyıla heyecanlanmak ne olacak diye ya da aşkı memnuyu yazın tekrarını izlemek falan. Oradan birazcık yola gireceğim ama medyanın kültür ve aidiyet oluşturmasıyla ilgili. Şu an işte bir tane böyle medya eleştirmeninin bir şeyini izliyordum, konuşmasını. Şey diyor, mainstream geri dönüyor. Çünkü insanlar artık o aidiyeti hissetmiyor. Herkesin medya tüketimi o kadar fragmante olmuş. İşte biri Snapchat'te, biri TikTok'ta, biri bilmem. Artık o mass media, herkesin aynı şeyi izleyip, aynı şeyi üzerine konuşması özleniyor. Ve bu geri dönecek, yani mainstream geri dönecek diye.
Neyse anti parantez. Bence çok güzel bir noktaya parmak bastın. Çünkü şunu düşünmüştüm. Bu konuyu konuşacağımı söyledikten sonra bir şey sevmek ve bir şey sevmeye mecbur olmak. Bence bu çok yine 21. yüzyıla ait bir soru. Çünkü 19. yüzyılda birine sorsan işte aileni seviyor musun diye bence ne kadar saçma bir soru diye düşünür bu veya. 20. yüzyılda ülkeni seviyor musun diye sorsan yine çok saçma bir soru diye düşünürüm. Çünkü bir kere insanlara böyle bir özgür irade zaten verilmiyor. Yani bir şeyi içinde doğduğun koşulları sevmek veya sevmemek veya içinde olduğun büyük yapısal dinamiklerin karşısında olabileceğine dair insanların tahayyül bile edebileceği bir dünya değil burası. Aileni tabii ki seveceksin, onun tabii ki bir parçası olacaksın. Tabii ki devletin için geri geldiğinde canını feda edeceksin. Bunun ötesi dahi düşünülemez.
Şimdi dolayısıyla bir kere ülkeni seviyor musun sorusu, dediğim gibi çok yeni bir soru. Bu elli yıl, altmış yıl önce insanların düşüneceği bile bir mesele olamazdı. İkincisi, biz artık bir şeylerle sevgi veya bağ kurmak üzerinden ilişki kuruyoruz ya, eskiden bu daha sorumluluktu. Bu da bence başka bir dönüşüm.
İnsanlar eskiden bir şeyden korkardı ve bir şey saygı duyardı. Şimdi bir şeyi sevip sevmeyeceğimizi düşünüyoruz. Yani sevgi bütün böyle ilişkilerin temel dinamiği olmuş gibi hissediyorum. Mesela eşini seçerken insanlar aşık mısın değil misin, seviyor musun, sevmiyor musun? Bunu önceliyor ya. 50 sene önce böyle bir aşk evliliği veya bir sevgi evliliğinden bahsedemeyiz.
Burada bence şöyle bir ek yapacağım. Burada ülken senden ne kadar çok şey talep ediyor? Mesela askerlik. Az önce ülkenin içinde ölmekten bahsettin. Yani geri geldiğinde ölmeyi talep ediyor. Zorunlu askerlik olan ülkelerde. Ve ülken neleri temsil ediyor? Belki global bir perspektifte. Atıyorum işte bir Alman'ın o Holocaust'un utancını yaşaması veya belki İsrail'lilerin şu anda yaptıkları soykırımın utancını yaşayacak olmaları.
Umarım gelecektir. Yani bunun gibi böyle hani her ulusun kendi utanç sahnesi var aslında ve bazı değerleri var. İşte Yunanlılar deyince ne düşünüyoruz ya da işte Balkanlar deyince ne düşünüyoruz? İşte birazcık tembel işte ama hayatın keyfini süren insanlar ya da Yunanlılar işte ne bileyim Yunan medeniyetini düşünüyoruz, demokrasiyi doğurmalarını düşünüyoruz, felsefenin oradan çıkmasını düşünüyoruz falan filan. Yani böyle birazcık hem temsiliyetle ilgili hem de ülkenin senden olan talepleriyle ilgili bir yerden doğuyor bence bu sevgi meselesi. Yüzde yüz öyle ve Türkiye'den kopuş da biraz bununla alakalı. Dedim ya, şimdi kesinlikle insanları burada suçlamak gibi bir niyetim de yok. Bence temel duygunun burada utanç olduğunu düşünüyorum. Ezer geçtiğimiz günlerde bir şarkı yayınladı. Geçmişimizde birkaç ay önce. Utanç diye bir şarkı, utanıyorum diye. Hani işte ülkemde bu kadar kadın cinayeti olurken, ülkemde bu kadar yolsuzluk olurken, hukuksuzluk olurken... Ülkedeki birçok problemin zaten farkındayız. Sadece bir gün gazeteleri okumak bile ülkeye dair duygularımızı yeterince aşağı indiriyor. Dolayısıyla ben dediğim gibi burada ana meselenin utanç olduğunu düşünüyorum. Yani insanlar kendisine bakıyor. Kendisini yaşamak istediği hayata bakıyor veya idealize ettiği hayata bakıyor. Bir de ülkede her gün olup bitenlere bakıyor. Utanıyor tabii ki. Bunlar nasıl olabiliyor? Nasıl bunlara izin veriliyor? Bu bir yandan bence çok haklı bir duygu ama öte yandan... Biraz da şunu hissediyorum, bir sorumluluk duygusu da olmamalı mı? Ben sorumluluk duygusunu biraz kaybettiğimizi düşünüyorum. Her şeye dair, sadece ülkeye değil. Bence insanlar, başta kendisine, sonra ailesine, sonra sevdiklerine, sonra ülkesine, sonra çevresine artık o kadar güçlü sorumluluk duyguları hissetmiyor. Ben sorumluluk duygusunu geri çağırıyorum bir kere.
Sorumluluk önemli bir erdem. Evet. Yani sen de biliyorsun işte Aristo'da da belki bu tartışılıyor veya bütün siyaset felsefesine sorumlu olmamız, topluma karşı başkalarına karşı sorumlu olmamız önemli. Peki bu sorumluluk bize ne getirecek? Ölmekten bahsettin ya elbette ölmeyi kutsamıyorum burada. Hatta Ukrayna Savaşı bence bize şunu gösterdi. Birileri cephede ölüyor.
Ve daha kodamanlar, kodamanların oğulları. Onlar gününü gün ediyorlar. Avrupa'da rahat yerlerde yaşıyorlar. Britanya'nın oğlu New York'ta gözüktü. Değil mi? Aslında bunu çok daha net bir şekilde görüyoruz. O sınıf sağlık. Ülkesi için kimler ölüyor? Köylüler ölüyor, işçiler ölüyor. Buna yüzde yüz katılıyorum. Ama ülkeyi sevmek derken de biraz şundan bahsediyorum. Böyle bir yerden analize başlayacağım. Feminizm der ki, erkeklikten doğan güç fakir erkeklerin imtiyazıdır diye. Der ki, o adamın ekonomik olarak bir gücü yok ama eşi üzerindeki
İktidar alanı. İktidar alanı erkekliğinden doğuyor. Biraz ülkeyi sevmeyi de şuna benzetiyorum ben. Bu elbette kötü bir örnek oldu ama bizim gibi sıradan vatandaşların bu ülkede daha iyi yaşayabilmesi için ellerinde olan tek şey. Ben Türkiye'ye baktığımda şunu görüyorum. On yedi yaşında beni Samsun'dan takip eden bir kız var ve bir şeyler yapmak istiyor. Hayatını daha iyi yapmak istiyor ama elinde imkan yok.
O imkanlı erişmek için bana ulaşıyor, birilerine ulaşıyor, bir şeyler yapmaya çalışıyor. Veya işte babama bakıyorum hani 12 yaşından beri güvencesiz bir şekilde çalışıyor. O sadece bir insan değil, onun gibi milyonlar var bu ülkede. Veya işte annem, hepimizin annesi, annelik dışında başka bir kimliğe sahip olmayan kadınların öyküsü. Türkiye böyle bir yer, Anadolu böyle bir yer.
Ezilmişliğin, yoksulluğun, insanların fedakarlık yaptığı bir yaşam döngüsünün içinde olduğu bir yer. Onların hayatını daha iyi getirebilmek için aslında ülkeni sevmekten bahsediyorum. Yoksa bahsettiğim şey şovenizm değil. Şovenizm beni de kusturuyor, beni de karnıma ağrılar sokuyor ama şovenizm değil. Burada yoksul, geleceğe dair belki hayalleri örselenmiş insanlar var ve onların hayatını daha iyi kılmak için kendimizle birlikte buna ihtiyacımız var.
Bence sen birazcık bu Amerikaların paying back to community dedikleri, Amerikalara bu konuda şapka çıkarın, bu konuda iyi oldukları ama tabii ki vergi indirimi falan da sağlıyorlar. Bu işte atıyorum, bir devlet okulunda okumuşsun, sonradan gidip zengin oluyorsun, oraya gidip işte bir bağış yapıyorsun, okulu kalkındırıyorsun. kendi komünitene, kendi topluluğuna bir şekilde ihya olduktan sonra hani bir geri ödeme yapmak, borcunu ödemek gibi. Bence biraz böyle bir şeyden bahsediyorsun gibi anladım ben. Bunu ben de önemli buluyorum bu arada hani bu konuda sana katılacağım.
Biraz milliyetçilikten bahsedelim. Hani şövalyizm dedin, ilgi alanlarımızdan biri. Sen ve Seküler Milliyetçilik çalıştın. Milliyetçilik de Türkiye'de güzel işte. Bu milliyetçiliği sen nasıl tanımlıyorsun? Vatan sevgisinin böyle yanlış yere kanalize olmuş bir hali mi? Irkçı bir formata bürünmüş hali mi? Nasıl görüyorsun milliyetçiliği bu vatanseverlik perspektifinden?
Vatanseverlik, vatanperverlik ve milli içerikle aslında birbirinden farklı şeyler. Çünkü mesela sol bir vatan sevgisi de mümkün. Buna daha çok patriotizm veya vatanperverlik deniyor. Sovyetler ne adlandırır o büyük savaşa? Büyük vatanperverlik mücadelesi, büyük vatanperverlik savaşı. Yani ülkeleri adına karşıda onları işgal etmeye çalışan, bütün dünyayı dize getirmeye çalışan nezilere karşı verilmiş büyük bir fedakarlık mücadelesi, vatanperverliktir. Sol içinde de bir vatanperverlik mevcut. Bence bunu aslında taşımamız, bunu yeniden yaratmamız lazım. Çünkü çok uzun bir süre ülkeyi sevmek gericilikle, ülkene dair aidiyet duymak, ülkene dair fedakarlık hissinde olmak ne bileyim, yobazlıkla, muhafazakarlıkla, aptallıkla eşleştirildi. Aslında biraz bunu tersine çevirmeye çalışıyorum. Ülkeni sevebilirsin ve ilerici de olabilirsin. Ülkeni sevebilirsin ve demokrat da olabilirsin. Milliyetçi ve ahlaklı bir insan olabilirsin. Maalesef ki Türkiye'de...
Yine hak verdiğim sebeplerden dolayı insanlar milliyetçiliği, ülkeye dair aidiyet duymayı, yobazlık, ahlaksızlık, bir şeylerin arkasında bir şeyleri gizleme çabası olarak görüyor. Peki soruna geri dönelim. Milliyetçilik ne? Aslında milliyetçilik çok modernist bir ideoloji. Çok ilerici bir ideoloji. Zamanı için söylüyorum. 19. yüzyılda kralları devirmek için, otoriter yönetimlere karşı çıkabilmek için insanların da hakları var. Hepimizin kolektif hakları, bireysel özgürlükleri mevcut demeni bir yoluydu. Ve 19. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar çok büyük devrimler de sağladı.
Fakat işte şovenizme birleştiği yer, yani insanlara hak ve özgürlükler değil, aynı zamanda savaşacaksın, aynı zamanda birilerini dışlayacaksın, aynı zamanda birilerine eziyet edeceksin dediği yerlere doğru da uzandı. 20. yüzyılın hikayesinin acı kısımları da bunlar zaten. Çünkü milliyetçiliğin bir sorusu şu, biz kim değiliz?
Deme önce bunu soruyor. Biz kim değiliz? Biz o değiliz. Mesela Almanlar biz Fransız değiliz diyor. Yani Prusyalılar. Ruslar biz Prusyalı değiliz diyor. Biz ise biz Rus değiliz diyoruz. En azından Osmanlı'da 19. yüzyıldaki en büyük rakibimiz Rusya'ydı ve Rusya üzerimize doğru gelirken onu hissettik. Buna bir cevap vermeliyiz.
Sonra o kim değil soruları gittikçe daralmaya başlıyor. Burada verilen ilk cevaplardan biri biz Hristiyan değiliz, biz Müslümanız. Ki birazcık Türkiye'deki cumhuriyetin vatandaşlık tanımına baktığımızda aslında şunu görüyoruz. Bu topraklarda yaşayan Sünni Müslümanlar. Fakat burada başka bir problem çıkacak sonra. Şimdi Sünni Müslüman olup Türk olmayan birileri var.
Başta Kürtler ve farklı gruplar. Orada çatışmalar başlıyor işte ve bence milliyetçiliğin... ...insanlarda yarattığı en büyük tiksintimi diyeyim veya soru işaretlerinden biri şu oluyor. O kimlik kavgası. Sen şusun, hayır sen bu olacaksın ve daha kabinde bir yarış. Vatanını kim daha çok seviyor? Şimdi bu bir şövenizme gidiyor. Şövenizm bu arada şey demek aslında. Uluslararası perspektifte kendi ülkenizi savunmak demek de ama hani gündelik hayattan böyle şov yapmak gibi düşünülelim. Düşünsene şöyle bir yarış olsa, bir düşünce deneyi yapalım. Bundan sonra herkes birbirini sokakta gördüğünde birbirine Türk bayrağıyla selam verecek. Bu şöyle bir yere gidiyor. Bunu yapmazsan insanlar sana şunu söyleyebilir ya, ne yani sen Türk bayrağını sevmiyor musun? Şey gibi, birileri yapmaya başladığında diğerlerinin yapmamasının sanki sorunmuş gibi hissettirildiği bir yere doğru gidiyor. Sen marş okuyorsun, ayağa kalkıyorsun, selamlıyorsun, inanılmaz değer veriyorsun. Ben bunu yapmak istemiyorum dediğinde sevmiyor musun?
Ödülüm Türkiye'm çalmadığı için bıçaklanan sokak müzisyeni var. Gibi gibi mesela evet. Bende bu sene söylediklerimde birazcık hani milliyetçilik etnik kökenlerine doğru da uzanıyor. Türk Türkiye ile o üst kimlik alt kimlik tartışmasına doğru da gidiyor. Bazı insanlar çünkü ben özellikle milliyetçi dediğim zaman yani benim kafamda canlanan imaj hani o Türklük
etnografik bir anlatı üzerinden onu, milliyetini sevmek gibi bir şey canlanıyor, vatanını sevmekten ziyade. Bence insanların asıl problemi de bu. Sence mesela sen bir Kürt asıllı birey olarak ne düşünüyorsun? Bölge insanoğlu. Doğu kökenli bir birey. Aynen öyle. Ülkenin doğusundan gelmiş. Pudra şekerli böreğiyle meşhur bir etnik kimlik olarak. Pudra şekeri ve cümlük vergisinden arındırılmış çayıyla. Aynen meşhur. Güzel bir soru. Evet, Türkiye'de aslında yaşanan meselelerden biri bu. Çok heterojen bir kimliğe sahip. Bu heterojenlikte bir ortak ulus yaratmaya çalışıyoruz. Bu da kötü bir fikir de değil aslında. Yani bir ortaklık bulmaya çalışıyoruz. Bu ortaklığın adı ne olacak? İçeriye nasıl dahil olabileceğiz? Özellikleri neler olacak?
Ne kadar baskıcı olacak? Bunlar önemli sorular. Ben dolayısıyla bir modernleşme projesinin tamamen saçmalık olduğunu düşünmüyorum. Her ülke bunu yapıyor. Her ülke bunu insanların yaymaya çalışıyor. Bunu rızayla yapmak, şiddetle yapmaktan, baskı yapmaktan çok daha iyi. Maalesef Türkiye hem biraz kapasitesi yetersiz olduğu için, dedim ya fakir bir ülkeyiz biz. Hem buna biraz geç kaldığı için, hem de bir şeyleri yeni yaşadığı için bu sorunları yaşıyor. Bu arada burada hani bir Kürt olarak acıları da yatsımak istemiyorum. Her iki tarafla ama mesela kendi dedem de hapishaneye girmiş çıkmış biri. Sadece şunu demek istiyorum. Bin yıldır beraber yaşıyoruz anlatısı var ya. Biz kırk yıldır beraber yaşıyoruz. Yani çok yeni bir şeyleri beraber deneyimliyoruz. Muhafazakar ve sekülerler bile birbirini on senedir tanıyor. Hatta kızılcık şerbeti üzerinden falan insanlar birbirini tanıyor. Aa işte kolonyada alkol varsa sürmüyorlarmış falan. Diğer tarafta yemekte bunu izliyorlar. Değil mi? Bu kadar birbirimizi yeni tanıyan bir toplumuz biz. O yüzden bütün bu çatışmaları birazcık da doğal görüyorum.
Ve insana biraz şeye çağırıyorum. Tabii ki bu Türk-Kürt tartışması çok güysi derler ya şey bir tartışma. Herkesin böyle ağzının suları. Aynen ağzının sularına aktı bir tartışma ama. Bence anayasal vatandaşlık diye bir kavrama ihtiyacımız var bizim. Bu Almanya'da çok kullanılıyor. Hani İki Dünya Savaşı'ndan sonra bir daha asla demek için. Nedir bu anayasal vatandaşlık? Bence bizim sorunumuz, biz sahipsiz hissediyoruz.
Hem devlet bazında ve maalesef ki toplum bazında. Bizim hatta ülkemiz sevmiyorum demenin bir sebebi de bu. Mesela benim bazı arkadaşlarım bakkaldan tiksiniyor, mandradan tiksiniyor. Niye biliyor musun? Bu beni kazıklar, bu benim açığımı kolluyor. Ya da işte yeri gelecek, bu beni şikayet edecek, benim hakkımda dedikodu çıkaracak, değil mi? Biz düşük güvenli bir toplumuz maalesef. Yani birimize karşı güven duymuyoruz. Bizim işte... Bu kuralları, ahlakı, beraber yaşama normlarını inşa edebilmemiz lazım. Bu eksikliği yaşadığımız için bence bu ülkeye dair ait hissetmiyoruz. Sen bir vatandaş olarak, ben bir vatandaş olarak ben vergimi vereceğim ama herkes verecek mi? Veya ben kurallara uyacağım ama herkes bu kurallara uyacak mı? Ben okuyacağım ama okuyarak bir yerlere gelebilecek miyim? Benim yarın başıma, kız kardeşimin başına bir şey gelse bu cezalandırılacak mı? Veya bir gün bu ülkede bir sorun çözülmek istendiğinde bu yasalara bağlı yapılacak mı?
Adalet ne kadar dağıtılacak? İmtiyazlar ne kadar törplenecek? Bunlardan bahsediyorum. Aslında anayasal vatandaşlık derken de kastım bu. Türk-kürt bu birazcık hani bana şey bir tartışma geliyor. Soyut bir tartışma. Somut olarak bu ülkede hukuk uygulanacak mı? Veya ben kendi emeklerimle bir yere gelebilecek miyim? Bunu hepimiz için başardığımızda, dedim ya 17 yaşındaki Samsun'daki kız için veya 50 yıldır çalışan güvencesiz işçi için veya 30 yıldır işte çocuklarına annelik, kocasına eşlik dışında bir şey yapmamış kadın için bunu sağlayabildiğimizde işte o zaman biz gerçek bir vatan inşa edelim.
Onun dışındakiler biraz bana lafı güzef laf gibi geliyor. Bana abi biz şu noktada sana katılamayacağım şu anda. Dedim ya hani mesela Kırşehir'deki bir MHP seçmeyle benimle ortak değerler ya da işte yaşam tarzı falan gibi şeylerde ayrıştığım %98 konu varken işte ortak bir dil üzerinden belki hani mutabık olduğumuz birkaç konu bulabiliyoruz. Burada ben bunu doğal bir şey olarak görüyorum. Yani hani şimdi çok kutuplaştık ülke olarak vesaire falan diyoruz da hani bu nasıl işte bazıları Fenerbahçe'yi tutuyor, bazıları Galatasaray'ı tutuyor gibi yani birazcık ayrışmanın doğal olduğunu düşünüyorum. Yani insanlar farklı değerlere sahipler ve bunun da getirdiği bir hani aynı değerlere sahip olduğun insanlarla daha yakın hissetme. Farklı değerlere sahip olduğun, mesela bakkal dedin ya mesela işte belki adam orada işte
mesela bir kadın gözüyle düşündüm de evine biri girip çıkıyor mu diye hani daha böyle kontrolcü ve yanlış bir perspektiften bakarak şey yapacak gibi yani orada yine ben bir değer çatışması görüyorum aslında anlattığın şeyde ve insanların da ortak değerlere sahip olan insanlarla küçük mikro milliyetçilikler üzerinden buluşmasının da çok organik olduğunu şey yapıyorum ama Hani belki önemli olan büyük bir şey de ortak bir ülkede buluşmamız gerektiğinde buluşabilecek olmamız. Ama bu da kaç yılda bir oluyor? Bilmiyorum yani. Ya bu şey gibi aslında hani Saraçhane'yi düşündüm şey yaparken. Nasıl işte şimdi yürüyüşlere katıldığımızda hani birçok atıyorum ırkçı, cinsiyetçi, ne bileyim işte kült düşmanı falan çok fazla slogana şey yaptık ama hani orada ortak bir şeye itiraz ediyorduk gibi. Yani ben o ayrışmanın ağaçtan hani doğal olduğunu ama yine bazı önemli konularda ortak hareket edebilme gücünü de bulabilmemiz gerektiğini düşünüyorum. güzel bir nokta yaparmak bastı. En başta bu değer çatışmalarını ben biraz normal görüyorum. Her toplumda işte belli bir nüfusu aşmış her millette bu tarz işte ahlaka dair, toplumsallığa dair, ifade özgürlüğünün sınırlarına dair bir takım çatışmalar, bir takım sınırlamalar, bir takım farklı görüşler oluyor. Bunu 21. yüzyılda bu kadar şiddetli hissediyor olmamızın sebebi şu bence. Bir yandan tabii ülke dediğimiz kavram komünel bir kavram, kolektif bir kavram. Fakat bir yandan da hepimizin bireysellikleri
Hiç olmadığı kadar keskinleşmiş durumda. Bu kadar fazla bireyin olduğu bir yapıdan bir kolektif çıkar mı? Bence biraz soru buraya doğru gidiyor. Buradaki asıl soru bu zaten. Ben şunu söyleyeceğim. Şimdi mesela kapsayıcılık meselesiyle ilgili düşünüyordum. Şimdi bir azınlık olduğun zaman başka bir psikolojiye giriyorsun. Yani şimdi bu devlet fakir, devletin gücü az falan filan gibi bahaneler ya da belki mazeretler bulabiliyoruz ama mesela bir Ermeni vatandaş olsam ben... Bu ülkeyi sevmekte çok zorlanırım diye düşünüyorum. Yani Ermeni'nin hakaret olarak kullanıldığı bir bağlamda sonuçta söylemde seni dışlıyorlar ya da işte şeyi Türk'lüğü Ermeni olmayan olarak tanımlıyorlar ya da belki hani ileride Kürt olmayan ya da işte CHP'li olmayan olarak belki tanımlanacak bilmiyoruz yani. Hep yeni bir öteki icat oluyor senin dediğin gibi ama. Böyle bir şeyde bağlamın dışına söylemlerle itilen insanların ülkeyi sövmesi ve benimsemesi ve buraya geri yatırım yapmak istemesi çok zor bir psikolojik eşlik. Evet, iyi bir nokta yapar makbarsın. Hatta ben bir adını daha öteye götüreyim. Şu an Türkçe konuşan... Dünyanın dört bir yanında dağılmış milyonlarca insan var. Kimisi bunların zamanında o zaman Gülen cemaatiyle adlandırılan, şu an devlet dilinde FETÖ olarak diye geçen tırnak içinde gruba mensup bu insanlar veya dünyanın başka bir yerinde Kürtler var. Bu Kürtlerin siyasi birliktelikleri var veya Aleviler var ve bu insanlar Türkiye'ye dönüp baktığında şunu görüyor. Bu ülke bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi veya bizi istemeyenlerin ülkesi.
Ve bu çok büyük bir grup aslında. Biraz yurt dışına çıktığınızda işte bir dönerci de kulak misafir olabiliyorsunuz. Ve bir anda onunla sohbet etmeye başladığınızda onun Türkiye'den kaçmak zorunda olduğunu, falanca ülkeye falanca yere iltica etmek zorunda olduğunu öğreniyorsunuz. Evet, bu insanlar için dönüp Türkiye'yi sevebiliriz veya Türkiye'de buluşabiliriz demek çok zor. Bunu da anlıyorum. Çünkü Türkiye'de de çok güçlü bir insan öğütme makinesi var. Yani yüzyıllardır böyle bu arada. Hani kendi insanını öğütmek konusunda hiç çekincesi olmayan bir makine bu.
Artık buna bir devlet aklı mı dersin, bir bürokratik yapı mı dersin bilmiyorum. Neden bahsediyorsun öğütmek derken? Öğütmek derken şunu kastediyorum. Seni çok hızlı bir şekilde ülkenin dışına atabiliyor. Çok hızlı bir şekilde istenmeyeni ilan ediyor. Bütün ahlakını, bütün haysiyetini, şerefini aslında sıfırlıyor. Ve herkesin gözüne istenmeyeni ilan ederek, balığına birini konarak seni dışarı atıyor. Bu hep olmuş. Yüzyıllardır gördüğümüz bir şey. Osmanlı'dan başla, Cumhuriyet'in ilk yıllarına, 80'lerden sonra bir grup aydın gidiyor. Günümüzde de şu an Almanya'da yaşayan bir sürü iltica etmiş insan var. Bu aslında çok sık karşımıza çıkan bir şey. Burada işte şunu sormamız gerekiyor. Nasıl tekrar ortaklaşabiliriz? Nasıl tekrar bir arada bulunabiliriz? Çünkü bunları masaya getirmeden, biraz o insanların derdini de konuşmadan Türkiye'de ortak bir kimlik yaratmakta zorlaşıyor. Ama şunu da altını çizmek lazım. Sadece şikayetle, sadece nefretle, sadece karamsarlıkla konuşmak da çok geniş bir kitleyi etkilemiyor. Yani buradaki dengeyi görebilmek lazım. Biraz ondan bahsediyorum. Yani şikayet etmek, bir şeylerin kötüye gittiğinden dem vurmak veya işte dışlananların sürekli hikayesini anlatmak çok daha geniş çerçevede. Burada yaşayan, burada olan, her gün yaşamak zorunda olan, işe giden, işte otobüse binen, vergisini veren insanları ikna etmek, onları bir şey hazırlamaya da yetmiyor.
O yüzden bir vizyon koymak lazım. Ben bu arada Türkiye olarak bir vizyon eksikliği yaşadığımızı düşünüyorum. 10. Yıl Marşı'nı düşünsene bir. Hani işte şu kadar genç yetiştirdik, ülkeyi demir ağlarla ördük. Şunu yaptık, bunu yaptık. Niye Türkiye 100 yılı şeyini beğenmedin mi?
Ama işte demek yeterince insanlar ikna etmiyor. Hani somut hedeflere ihtiyacımız var bizim. Biraz onun aslında şeyin eksikliği yaşıyoruz. Hani navigasyon eksikliğimiz var. Biz ne istiyoruz? Ama somut olarak, somut olarak biz Türkiye'de yirmi yıl sonra ne göreceğiz? Çünkü bu arada çok ciddi problemlerle karşı karşıya kalacağız. Onu söyleyeyim. Susuzluk, belki gıda krizi, belki aşırı sıcaklar. Bunlar sadece ekolojik perspektif. Bir yandan çok hızlı yaşlanıyoruz. Bir yandan endüstrimizin... ...ne kadar ayakta kalıp kalmayacağı, Çin rekabeti karşısında belli değil. Dört bir yanda çatışmalar, silahlı riskler var. Yani çok büyük kolektif problemlerle karşı karşıyayız. Ve bunlara cevap verebilmek için de biraz herkesin bunların üzerine düşünmesi... ...ve tekrar o aidiyeti, kolektif birliği hissetmesi gerekiyor diye düşünüyorum.
Şeyden biraz bahsedebiliriz bence. Şimdi biraz tarihle barışmak falan dedik ya, ezelde çok topa tutuldu işte. Azınlıkların, Kürtlerin, Ermenilerin falan yaşadığı zulümleri sanatında kullanan bir insan. Ya da vokalize eden, platformunu bunu duyurmak için kullanan bir insan. Ve böyle şeyler çok bir vatan haini yaftası yemem için çok... Elverişli durumlar. Ben mesela bunu ilginç buluyorum aslında. Çünkü mesela Almanya'ya gittiğimde şey vardı, onların böyle her yerde işte soykırım müzesi, yeniden tekrarlanması, never again falan. Ya da işte şey Almancası ne oluyor, never again falan.
O da şimdi bu arada o konuda da sapıttılar. Yani never again işte Yahudilere şey yapacağız derken hani sürekli İsrail'i aklayan bir Almanya görüyoruz. O da saçma bir yere gitti bu arada ama hani çok böyle yani yaptığı, Alman devletinin yaptığı zulümlerle ya da Nazilerin diyeyim, yaptığı zulümlerle yüzleşmeye çok açık, milli eğitim müfredatını almış bütün çocuklarına Almanya'da doğan her çocuğa bunu anlatan bir tavır görüyorduk Almanya'da. Türkiye'de bunun tam tersini görüyoruz aslında ve böyle herhangi bir eleştiride de hani hemen vatan haini ilan edilme eşiğinde çok düşük aslında. Kolayca vatan haini ilan edebiliyorsun.
Ezhel'e üzülüyorum biraz çünkü... Gerçekten ülkesini seven bir insan bence. Ben gerçekten Ezhel'in vatanperver biri olduğunu düşünüyorum. Bir kere her şeyin ötesinde dünyanın dört bir yanında Türkçe şarkı söyleyen, Türkçeyi tanıtan, İstanbul'dan, Ankara'dan, Diyarbakır'dan bahseden biri nasıl vatan haini olabilir? Yani bu insan... ...senin yapamadığın bir şey yapıyor. Kültürler arası, insanlar arası ortak medeniyeti senden bir parça götürüyor. Bilirsin, bu güneş sisteminin yörüngesine çıkmış bir uzay mekiği var ve sonsuzlukta sallanıyor. İçine yüklenmiş her dilde merhaba sözcü var. İşte bonjour, hi, nihao falan gibi. Yani hep her farklı insanlığın ortak bir medeniyeti. Türkçeyi ezan mı söyle?
Yok hayır, oraya bağlamayacaktım. Sadece orada ortak insanlığın ne kadar önemli olduğunu vurgulamak için söyledim. Bunlar ezelde bunu yapıyor ve işte Türkiye'ye dair paylaşımlar yapıyor, bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Belli ki ülkeye dair ciddi kaygıları var ve insanlar rahatlıkla işte sırf Kürdistan dedi diye veya işte Ermenilerden bahsetti diye veya bir toplumsal mesele hakkında fikrini beyan etti diye hain, vatan haini. Bu çok bir kere bence yanlış anlamayayım ama aşağılıkça bir şey, şundan aşağılıkça bir şey. Siz kim oluyorsunuz? Birinin. Sadece Ezhel'in değil. Bu ünlü biri ama başka biri de olabilir. Sıradan bir vatandaş da olabilir. Ülkeye dair sevgisini, saygısını sorgulayabiliyorsunuz. Kesinlikle sorgulanmaması gerekiyor. Bu çok ayıp bir şey. Çok yanlış bir şey. Ama bu diskur özellikle siyasilerin ağzından topluma böyle zerk edildi. Başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere. Bu karanlık değil. Bu nefret dili insanlara zerk edildi ve insanlar çok rahat bir şekilde birbirini bu şekilde dışlayabilir oldu.
Bu toplumdaki bağları dinamitleyen bir şey ve çok tehlikeli bir şey. Bence insanlar aslında içten içe şöyle de görüyorlar. Her ülkenin karanlık geçmişi var. Her ülke azınlıklarını eziyor. Hani bunu çok böyle şey yaparsan, lance edersen ya da dile getirirsen, dış mihrakların ekmeğine yağ sürersin falan gibi bir şey de var bence onun altında.
İkinci mesele, dedin ya Almanya'da buna dair çok ciddi tartışmalar var. Ya da Fransa'da, ya da Amerika'da işte kendimizi kolonizasyondan ayıracağız, özgürleşeceğiz gibi akımlar güçlü. Biraz şunun da farkına varmak lazım. Onlar kazanmış milletler. Refah anlamında, toplum sağlık anlamında kazanmış milletler. kazanmışlarken savaşı kazanmış anlamında değil yani yaşam standardı olarak insanlara sunduğu refah olarak bu ülkeler bir şeyleri başarmışlar bir şeyleri başarmışların dönüp şurada hata yaptık bunu yanlış yaptık bunu bir daha yapmayacağız veya insanlara dönüp siz bunu bunu yapmayın bugün bunu yaparsanız iyi olmaz demesi bir kere çok daha rahat Türkiye
Kazanmış bir ülke değil, Türkiye kaybetmiş bir ülke. Yani insanların yaşam standartına baktığımızda, insanların durumuna baktığımızda kaybetmiş bir ülke. Kaybetmiş bir ülkeden sürekli pişmanlık duymasını beklemek, sürekli bir şeylerin hesabını vermesini beklemek bir kere insanlarda artık bir yerden sonra bıkkınlık yaratıyor. Ki yapılmadı da değil, en önemlisi bu. Bunu bir Kürt olarak söylüyorum. 2000'lerin ortasında Ermeni meselesi, Kürt meselesi, her şey konuşuldu bu ülkede.
Fakat her toplumun aslında belli bir fırsat penceresi var. Onu o dönem hallettin, hallettin, halledemedin. Bir daha toplum artık onu konuşmak istemiyor, sıkılıyor. Bu da bir lastik tadı vermeye başlıyor. Açılım 2.0'a inanmıyor musun yoksa? O jeopolitik bir şey tamamen. Elitlerin kendi arasında jeopolitik yaptığı bir şey. Ve o 2010'lardaki bütün dünyada esnenen demokratikleşme dalgasından çok alakasız olduğunu, tam anlamıyla şu an günümüzün güvenlikçi devletler arası jeopolitine uyduğunu düşünüyorum.
Neyse, insanlar da artık bunu sürekli tekrar tekrar konuşmak istemiyor. Şey de demiyorum orada, Ermeni tehciri, Kürtler uygulanan şiddet, bunlar var ama sürekli bunlardan bahsetmek insanları sanki sürekli geri viteste hissettiriyor. Ya yeni şeyler konuşalım, bunları aşalım artık. Biraz buna da bağlı. Ama bence bir yüzleşip sonra aşma şeyi de var insanlarda. Ben o içgüdüye de... Ne bileyim, inanıyorum ve destekliyorum diyeyim. Son olarak şundan bahsedelim. Bence ilginç bir konu, ekoloji ve vatan sevgisi. Çünkü şimdi yakın zamanda işte ne bileyim, zeytinlik yasası geçti, işte madenler vesaire. Çok büyük bir ekolojik yıkım oluyor ve ben şöyle bir söylem de görüyorum İKİS'te ve katılıyorum. Yani asıl vatanseverlik ülkenin doğasını... Elin baskıya falan fonlanıyor musun İKİS'te?
Şey, yatıyor benim para biraz da. Şöyle bir söylem de görüyorum ve katılıyorum da. Hani ülkeni sevmek, birazcık da ülkenin doğasını sevmektir, doğasını korumaktır. Vatan-toprağı diye bir kavram var ya, bu konuda ne düşünüyorsun? Bu ekolojik yıkım ve vatan sevgisi ilişkisi hakkında. yüz yüz katılıyorum bence vatanperverliğin bir ayağı da ekolojidir şimdi türkiye'de maalesef ekoloji şöyle özdeşleştirildi yine anlıyorum ama yanlış bir perspektif ekoloji hareketi dediğin şey dişini işte günde iki defa susuz fırçalamaktır haftada bir banyo yapmaktır işte fabrikaya baca takmaktır
Böyle bir şey kesinlikle değil. Uşaktin San'ın içecek suyu kalmadı. İstanbul-İzmir ciddi su stresiyle karşı karşıya. İlkbaharda bir don vurdu. Bu mevsim kiraz yiyemedik. Ve daha niceleri. Bunun gibi aslında doğrudan gıdanın, suyun, havanın etkilendiği, senin yaşam standartların düştüğü, sıcak hava dalgasıyla karşı karşıya kaldığın bir durum.
Şimdi dünya böyle bir yere gidiyor. Böyle bir yere giderken sen kendi ekolojini koruyamadığında bırak hani endüstriyi şuyu buyu, bu yaşam standartlarını insani bir şekilde sürdürebilir misin? Bu büyük bir soru işareti. Bir kere bunu net bir şekilde koymak lazım. İkincisi bence ekoloji şöyle önemli, dijitalizasyon bizi mekandan azade kıldı. Bu bence hepimizin mekan zaman algısını biraz sarsıyor. Yani aynı anda herkesle nerede olursa olsun konuşabiliyor olmak, ortak bir yerde bulunmanın önemini azalttı. Fakat aslında hepimiz bir toprağın üzerinde yaşıyoruz. Bu toprakla bağ kuruyoruz. Yani vatan ve ülke dediğin şey ne? Belli sınırlar içerisinde bu ülke hukukla bağlanan insanlar. Dolayısıyla bu mekansallığı tekrar getirmek gerekiyor. Bu mekansallığın temeli de ekoloji bence. ...bu topraklarda, bu ikilide beraber yaşıyoruz ve... ...bu topraklar daha iyi olduğunda biz daha iyi olacağız. Ve ben bunu sınıfsal bir şey olduğunda düşünüyorum. Yani sıcak hava dalgası olduğunda... ...ya da hava buz gibi soğuk olduğunda bundan en çok etkilenenler... ...o gün kalkıp işe gitmek zorunda olanlar... ...veya o gün o sıcağın altında olmayanlar.
Bu gıdaları hepimiz besleniriz. Dolayısıyla bu ekolojiyi net bir şekilde vurgulamak lazım. Vatan sevgisi varsa evet budur yani şey. Toprağın daha sürdürülebilir olduğu, daha iyi beslendiğimiz ve hepimizin daha iyi hissettiği. Milliyetçiliği de ben böyle anlıyorum. Olumlu bir milliyetçilik, olumlu bir vatanperverlik. Bizim kuşağa, sınıfa
eğitimli gruba bunu aşılamak lazım. Vatanperverlik utanılacak bir şey değil. Anadolu'yu yeterince tanımıyoruz. Çünkü çok hızlı göç eden bir toplumumuz. Hepimiz de yeni şehirleştik. Yeni şehirleştiğimiz için o kültürü daha biriktiremedik ama tanıdığımızda, bu ülkeye sahip çıktığımızda, bu ülkeye sorumlu olduğumuza bence bir şeylerin daha iyi olacağına inanıyorum ben. En azından buna inanmalıyız. Gramsci'nin dediği gibi, aklın kötümserli ama iradenin de imserli.
Güzel. Sen çok güzel kapattın. Ben ekolojinin şöyle de bir hani anti parantez şeyini de düşünüyorum. İnsanlarda yine özellikle Türkiye'deki vatandaşlarda şey var. Ya işte Avrupalı devletler ya da daha böyle sanayileşmiş devletler çevreyi mahvettiler. Şimdi sıra bizde. Ben mi karbon footprintimden şey yapacağım?
Ben niye işte Taylor Swift er yere jetiyle giderken ben niye şey yapıyorum? Şimdi sıra bizde falan gibi. Şu an o Avrupalıların sanayileşmesinin kefaretini biz ödemeyelim. Çeşitli fedakarlıklarla gibi bir perspektif de var bu ekoloji muhabbetinde de. Neyse onu da arada söyleyeyim dedim. Bence güzel bir sohbet oldu Yaşar'cığım. Senden milliyetçilik dinlemek, uzmanı olduğun konulardan biri. Keyifliydi ama sen daha romantik bir yerden aldın. Güzeldi.
Mecbur memu dinlediğiniz için çok teşekkürler. Bir sonraki bölümde yine başka can alıcı konularla sizlerle birlikte olacağız. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.